angarya
Şubat 28,2007 — otvavSoru:
İctihad ve reform aynı manayı mı ifade eder?
Cevap:
Bütün dünyada yaşayan müslümanların dini doğru anladıklarını ve uyguladıklarını söylemek mümkün değildir. Hem yanlış anlayanlar, hem de yanlış ve eksik uygulayanlar vardır. “Ama İslam anlaşılmamıştır, onu hiçbir kimse bu güne kadar doğru anlamamıştır” diyenler yanılıyorlar veya maksatları başka; “Benim anlayışım doğru, yalnız ben doğru anladım, benim anlayışıma uymayan İslam anlayışları, tanımlamaları yanlıştır” demek istiyorlar ki, bu da bir çeşit megalomanidir, hastalıktır.
İslam genellikle doğru anlaşılmaktadır, ama bu anlayış bazılarının işine gelmiyor; mesela dünyayı sömürmek isteyen zalim patronların yollarını tıkayan bir İslam anlayışı onlara sert ve yanlış geliyor, yumuşak ve ılık İslam anlayışı ne ise o doğru oluyor ve onu ortaya koymaları için bazı çevreler besleniyor.
İslam’ı herkesten önce Allah’ın elçisi anlamıştır ve eksiksiz anlamıştır, sonra onun anlatışını ve uygulamalarını işiten, gören, birlikte yaşayan sahâbe nesli anlamıştır ve doğru anlamıştır. Onlardan sonra da gelen nesiller, hem bir önceki nesle çıraklık/öğrencilik yaparak hem de usulüne göre metinlere bakarak İslam’ı doğru anlamışlardır. Doğru anlamak, Allah’ın muradına uygun anlamaktır. Allah’ın muradı onun vahyinde açık ve kesin ise burada “doğru anlama” kolayca gerçekleşir ve birçok konuda böyle olmuştur. Eğer Allah’ın muradı vahye dayanan metinlerde açık ve kesin değilse bu takdirde anlama durumunda ve ehliyetinde olan kimselerin anlayışları ya hatalıdır veya isabetlidir; ama burada önemli nokta Allah’ın, hatalı anlayışları da kabul etmesi; yani bu anlayışlara dayalı kulluk eylemlerine de ecir ve sevap vermesi, iyi niyetli olarak yanılan kulunun ibadet ve işlerini meşru ve makbul olarak değerlendirmesidir. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.) “Hakim ictihad ettiği zaman isabet ederse iki, yanılırsa bir ecir alır” buyurmuşlardır.
İctihad İslam kültürüne ait bir terimdir, ictihad usulünü (metodolojisini) ihtiva eden fıkıh usulü isimli ilim dalı da müslümanlara ait, tarihte ilk defa onların ortaya koydukları bir ilim dalıdır. İctihad, işte bu usule göre yapılır ve müctehid, vahye dayalı metinlerin lafız, ruh ve maksatlarından hareket ederek müslümanların yollarına ışık tutar, meselelerine çözümler üretir.
Mehmet Gündem’in Milliyet’te yayımladığı röportajlardan birinde naklettiğine göre Prof. Hüseyin Atay, “Dinde Reform” adındaki kitabında reformu şöyle tanımlamış: “Değiştirmek değil düzeltmek, ıslah etmek, yararlı bir iş yapmaktır. Reform ve içtihat yapmak, kayıtsız ve şartsız düşünmekle olur. Kötü yönde değiştirmeye ve bozmaya reform denmez; ona deform denir. İslamda reform yapmaya içtihat denir. Bundan dolayı her müçtehit reformcudur.”
Atay’ın reform ve ictihad tariflerinde yanlışlarla doğrular birbirine karışmış. “Reform” kelimesi din ile birlikte kullanıldığında bundan, Luther’in Hristiyanlıkta yaptığı reform ve benzeri anlaşılır, sözlük manası anlaşılmaz. Luther zamanındaki Hıristiyanlık ile İslam hiçbir zaman aynı olmamıştır ki, ona uygulanan İslam’a da uygulansın! İslam’ın içinde başından beri ictihad bulunmuştur, ictihadsız hiçbir asır geçmemiştir. İctihad daha ziyade ilmî, tecdîd ise sosyal-kültürel ve terbiyevî bir kavramın ifadesidir; din hayatındaki bozulmalara yönelik ıslahlar, düzeltmeler, eğitim faaliyetleri “tecdîd” terimi ile ifade edilmiştir. İctihad ve tecdid, bir yandan geçerliği kalmamış eski ictihadların değişmesini bir yandan da cehalete değil de başka sebeplere bağlı olarak dini hayatta meydana gelen bozulmaların düzeltilmesini sağlayarak; daha doğrusu bu amaçla işleyerek devam edegelmiştir. Yine de milyarı aşan İslam nüfusunda hem yanlış anlamalar hem de eksik uygulamalar, doğru olanlarla yanyana bulunur, bulunacaktır; bunu kimse ortadan kaldıramaz, ancak azaltmak için çaba gösterilir.
“Reform ve içtihat yapmak, kayıtsız ve şartsız düşünmekle olur” cümlesi de, kayıtsız ve şartsız düşünmenin insanı nasıl açmazlara/saçmalıklara düşürdüğünü gösteren tipik bir örnektir. Bırakın ictihad yapmayı, soğan soymanın bile bir usulü vardır; usulü geliştirmek de ancak usul dairesinde tecrübeler edinerek yapılabilir
Reform, Tecdit ve İçtihad Hakkında Bir Söyleşi.
Soru:
Reform mu tecdit mi?
Cevap:
Tereddütsüz olarak ictihad ve tecdid. İctihadı elbette ehli yapacak, ama ictihadsız sağlıklı ve devamlı dini hayat olmaz. Tecdid geniş manasıyla ictihadı da içine alır. Kapanmış ictihad kapısını açmak, önüne gelenin “ictihad yapıyorum, bu da benim ictihadım” diyerek dini ifsat, tahrif ve tezyif etmesini engellemek de tecdiddir; çünkü ben tecdidi şöyle tarif ediyorum: Esasını bozmadan dini korumak, toplumun ihtiyaçlarını dinin katışıksız ve tükenmez kaynaklarından karşılamak, ilâhî nizamdan sapmaları düzeltmek ve engellemek, İslam’ı asrın anlayışına söyletmektir (İslam’ın değişmezlerini asra göre değiştirmek değil, asrın diliyle konuşarak İslam’ı anlatmak ve asrın insanlarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmaktır). Toplumun kalkınması ve dünyada refahı, ahirette felahı için gereken her tedbirin alınması; nazari, fikrî, amelî faaliyetlerin icrasıdır.
15. Yüzyılda Hristiyanlık aleminde yapılan reform ile ulaşılan sonuçlar İslam’da zaten mevcut idi; bu bakımdan onun öyle bir reforma ihtiyacı yoktur. Ayrıca günlük dilde reform kelimesi, dinin değişmezlerini de değiştirmek şeklinde anlaşıldığından, İslam ile reformun yanyana zikredilmesi kafa karışıklığına sebep olmaktadır. (Geniş bilgi için İslam’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabıma bakılabilir.
Soru::
Dün ‘yeniliğin öncülerinden’ sayılıyordunuz. Fakat bugün gelinen noktada kimilerine göre siz klasik ve muhafazakar kaldınız. Bunu neye bağlıyorsunuz? Siz geri mi çekildiniz, yoksa yeniliğin çerçevesi mi genişledi?
Cevap:
Ben tecdid ve ictihad çerçevesinde değişimi, yenilemeyi savundum ve savunuyorum. Bazı ilahiyatçılar dinin değişmezlerini de değiştirme sonucu doğuran veya bunu hedefleyen bir yenilikten söz edince, söz etmekle kalmayıp, İslamî olmayan akıl ile bunun teorik altyapısını hazırlayınca bunlara karşı çıktım; bizim işimizi, klasik usulde ictihad ve tecdidin görebileceğini söyledim. Batı kaynaklı, Batı özentili anlama, yorumlama, değiştirme, ıslah etme teşebbüslerinin dine uygulanmasının “dini çağın, imandan ve ahlaktan bağımsız, nefsani arzulara bağlı gidişine uydurma tehlikesi” gibi sakıncalarına dikkat çektim. Ben, durulması gereken yerde durduğum kanaatindeyim, durduğum yere göre uçlarda olanlar, konumlarına hangi adı koyarlarsa koysunlar fark etmez; durumlarını yeniden gözden geçirmelidirler.
Soru:
İçtihat ve tecdidin İslami gelenekte çerçevesi nedir?
Cevap:
Tanım olarak yukarıda bazı şeyler söylendi. Kapsam olarak vahyi aşmamak, kendini vahiy ile bağlı bilmek şartıyla aklın her alanda faaliyet göstermesi, anlama, çözme ve üretme faaliyetinde bulunmasıdır. İctihadın amel (fiil, yapıp etme, ibadet ve muamelat) alanına, nazar ve tefekkürün inanç ve düşünce alanına tahsis edilmesi bir isimlendirme meselesidir; bunun ikisine de ictihad demekte sakınca yoktur.
Soru:
Müçtehit ve müceddidin, kişi ve kurum bakımından bugünkü karşılığı nedir?
Cevap:
İslamî ilimlerle uğraşan, bu alanda ilmî usullerle düşünen, yazan, üreten her şahıs ve kurum ictihad yapıyor demektir.
Soru:
Sizce ‘dinde reform’ isteyenlerin nihai amacı nedir?
Cevap:
Dinde reform isteyenlerin amaçlarını belirleyebilmek için onların bu kelimeye hangi manayı yüklediklerini bilmek gerekiyor. “Dinin değişmezleri olmaz, asra göre her konu yeniden yorumlanır ve değiştirilir ve buna reform denir” diyenlerin amacı, dinin insanları irşad etme, onlara yol gösterme, Allah’ın muradına ve rızasına aykırı bir hayattan uzak kalmalarını sağlama vazifesini engellemek, dini çağın felsefesine ve hayat tarzına göre değiştirmek, uydurma bir din ile çağın gidişine meşruiyet sağlamaktır.
Soru:
Din, dindarlık farklı şeyler. Dindarlıkta reformun asas ve imkanları nedir?
Cevap:
Dindarlıkta reformu “Tecdid” çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Dine göre olması gereken yerde olmayan; imanı, ibadeti, ahlakı, ilişkileri sahih dine uygun bulunmayan müminin, öğretim ve eğitim yoluyla ıslah edilmesi, salih mümin olmasının sağlanması yolundaki fikri ve fiili çabayı “dindarlıkta reform” olarak adlandırmak mümkündür.
Soru:
Dinin cevap veremediği ya da ilgilenmediği alan var mı?
Cevap:
Haramın yanında helali, dinin sınırladığı, belirlediği, bağlayıcı hükümler koyduğu konular yanında serbest (mübah) bıraktığı konuları (bunların dinde yanyana bulunduklarını) göz önüne alırsanız, dinin ilgilenmediği bir alandan söz edemezsiniz. Mübah, dinin ilgilenmediği değil, ilgilenip de serbest bıraktığı alan demektir. Bu çerçevede din her alana cevap verir; bu cevabı keşfetmenin yolu ictihaddır.
Soru:
“Zamanın değişmesiyle ahkam değişmez” yaklaşımını bu günkü dille nasıl ifade edersiniz? (detaylı bir cevap)
Cevap:
Dinin (ahkâmın) değişeni de değişmeyeni de vardır. Bunları inanç, ibadet ahlak alanı ile diğer alanlar şeklinde ayırmak yanıltıcı olabilir. Neyin değişmeye açık olduğunu ve nasıl değişeceğini, “İslâmî akıl” ile düşünen müctehid belirler, bilir ve gereğini yapar. İslami akıl, dini yaşayanlarda oluşur ve bir yandan nesiller arasında tevarüs edilirken diğer yandan ictihad ile gelişir. “İslami akıl” yerine “evrensel akıl” tamlamasını tercih etmiyorum; çünkü bu ifade oldukça çekici ve kabul şansı yüksek olmakla beraber içi boş gibidir. “Bana evrensel aklın verilerinden örnekler ver” deseniz, size verilecek örneklerin bir kısmının “Batı aklı”, bir kısmının da “belli bir çevrenin, medeniyetin, kesimin aklı” olduğunu görürsünüz.
Soru:
Mecelle’nin 14. kaidesi der ki, “Mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur”. Bu genel kuralı açar mısınız? Bunun sınırları nedir?
Cevap:
Yetmişli yıllarda İzmir Y. İslam Enstitüsü’nde hoca iken uluslararası İslam düşüncesi sempozyumu düzenlenmişti. Bu sempozyuma sunduğum tebliğde (İslam’ın Işığında Günün Meseleleri isimli kitabımda yayımlanmıştır) sözünü ettiğiniz kaideyi açmıştım. Bu kaidenin geçerli olduğu alan, hükmü nasla ortaya konmuş olan alandır ve kaidede zikredilen ictihaddan da “kıyas yoluyla yapılan ictihad” kastedilmektedir. Elbette hükmü nas (âyet ve hadis) ile açık ve kesin olarak (fıkıhtaki kesinlikle) ortaya konmuş bir konuda kıyas ictihadı yapılamaz. Ama anlama (beyân) ve maslahat (fayda-zarar) kaidesine göre hükmü değerlendirip uygulama (istıslah) ictihadlarına gelince bunlar, nassın bulunduğu yerde ve zamanda da işler, yapılır, kullanılır. Birçok hadis ve âyet müctehidler tarafından farklı anlaşılmıştır, yine birçok âyet ve hadise rağmen fayda ve zarurete dayalı ictihad hükümleri benimsenmiş ve uygulanmıştır.
Soru:
Fıkıh ile sosyal çevrenin ilişkisi..
Cevap:
İctihad anlama ve fayda-zarar değerlendirmesi gibi kriterlere de dayandığına göre fıkhın sosyal çevre ile sıkı ilişki içinde olduğu tartışma götürmez bir gerçektir.
Soru:
Din, birey, toplum ve devlet açısından nasıl bir hayatı, yapılanmayı, sistemi öngörüyor?
Cevap:
İbadet, iman, helal ve haram konularında şekil belirlemeleri de vardır, ama bunların dışına çıkıldığında, örnek uygulamalar ile dinin amaçları göz önüne alınacak, şekil (nicelik, nitelik, kurum, yapı…) müslümanlar tarafından belirlenecek ve ihtiyaca göre de değişebilecektir. Genel amaç dünya ve âhiret saadetidir.
Soru:
“Mürtet’in hayat hakkı yoktur” deniyor. Mürtet kime denir? Bu hüküm bugün için geçerli midir?
Cevap:
Mürted, İslam’dan dönen, İslam’ı bırakıp başka bir dine veya inançsızlığa geçen kimse demektir. Hz. Peygamber zamanında dinden dönenler, müminlerle savaş halinde olan müşriklere katılıyor ve onlarla beraber müminlere karşı savaşıyorlardı; bu sebeple “aynı zamanda muharip, İslama karşı savaşan” demek olan mürteddin öldürüleceği söylendi. Şimdi her mürted savaşçı değildir, savaşçı ise her zaman, her yerde ve her sistemde öldürülür
Soru:
Sevgili hocam, ben… oturan, islami bir yaşam şeklini kendine ilke edinmiş bir gencim. 27 yaşına kadar aradığım islami özellikte birini bulamadığım için evlenmeyi bu güne kadar erteledim. Rabbime hamd olsun ki aradığım insanı sonunda buldum, ancak aramızda bazı feri meselelerde ufak tefek anlaşmazlıklar meydana geldi, gerçi bunlar çokta büyütülecek türden meseleler değil, ancak bu konuda aydınlanmak istiyoruz…
Hocam biliyorsunuz peygamber a.s döneminden günümüze çok büyük değişiklikler meydana geldi. Biz müslüman gençler olarak bu konuda islami hayatta bazı zorluklarla karşı karşıya kaldık, bu zorluklar karşısında elimizde var olan fıkhi kaynaklar bizlerin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, belki de bu söylediklerimde nefsimin payları da vardır, eğer böyleyse Allah beni affetsin! İsterseniz size artık konuyu açmak istiyorum. Hocam, ben 3 aya yakın bir zamandır nişanlıyım ancak nişanlımla sadece ilk olarak bir birimizi beğenmek maksadıyla görüşmüş bulunuyorum, ailem gidip onu istedikten ve yüzük taktıktan sonra, aramızda nikah olmadığı gerekçesiyle ikimizde görüşmekten kaçınıyoruz, bu çekingenlik aramızda çok az da olsa doğan sorunların büyümesine, hak etmediği bir düzeye çıkmasına sebep oluyor. Ben de nikahın kıyılması konusunda talepte bulundum, ancak benim ve ailemin tüm ısrarlarına rağmen kızın amcazadeleri nikahın kıyılmasını, adetlerimize ters düşer diye reddettiler, bana evimize gel git biz buna müsade ediyoruz demelerine rağmen gidip gelmeyi uygun görmediğim için gidemiyorum ve dolayısıyla nişanlımı görmek ve aramızdaki sorunları yüzyüze çözmek imkanım kalmıyor, malumunuz telefonla da bazı meselelerin çözümü imkansızdır.
Şimdi sorularıma geçeyim:
Soru 1:
Nikahdan önce 3 defa görüşmek diye bir sınır var mıdır veya böyle bir sınırlandırmanın islami kayaklardaki konumu nedir?
Soru 2:
Eğer böyle bir hüküm varsa bunun zamanımızla alakası ne düzeydedir?
Cevap:
Soruların teker teker cevabından önce bir genel giriş yapalım. İslam’ın kaynakları her zaman ve her yerde insanların din ile ilgili ihtiyaçlarını karşılamaya yeterlidir; ancak bu kaynaklardan çözümler üretecek, ilâhî ifadeleri belli şartlarda müminlerin hayatlarına uygulayacak olanlar alimlerdir ve onların çözüm çalışmalarına ictihad denir. İslam değişmez, ama ictihad gerektiğinde değişebilir. İctihadların toplandığı kitaplar “fıkıh ve fetva” kitaplarıdır. Zamanımızdan önceki zaman dilimlerinde ve farklı coğrafyalarda ortaya konan ictihadlar (fıkıh) bazen bugün bizim ihtiyaçlarımıza cevap vermeyebilir. Bu durumda vazife, günümüzde yaşayan alimlere düşer, onların çağdaş ihtiyaçlara cevap vermek için kafa yormaları ve açıklama yapmaları (yeni fıkıh kitapları yazmaları) gerekir.
Sorularınıza gelince:
Nikahtan önce ne kadar ve nasıl görüşüleceği ilahî kaynaklarda (vahiyde) sınırlandırılmış değildir; ileride iyi bir aile kurmak için tarafların birbirini tanımasını ve problem çıktığında bunun çözülmesini sağlayacak kadar ve şekilde görüşme yapılır.
Soru 3:
Nişanın iki şahsın görüşmesinde bir etkisi yok mudur?
Cevap:
Nişan, evlenme akdi (nikah) sayılmaz, bu sebeple karşılıklı mahremiyet sınırları devam eder; başkalarından nişanlıların farkı, yukarıda işaret ettiğimiz gerekçelerle daha fazla ve farklı görüşme imkanından ibarettir.
Soru 4:
Ailesinden sadece annesi ve abisinin bilgisi olarak (babası vefat etmiş) nikahlanmamızın sakıncası olur mu?
Cevap:
Ergenlik çağına gelmiş bir kız ile erkek, kendi irade beyanlarıyla evlenme akdi yapabilirler; ebeveynin ve akrabanın rızası, nikahta bulunmaları… ahlak, âdet ve âdâb ile ilgilidir. Bu Hanefîlerin ictihadıdır ve bana göre de isabetlidir. Bazı mezheplerde kız, kendi nikahını kıyamaz (akitte taraf olamaz) onu velisi temsil eder. Sizin sorunuzda erkek kardeş vardır, o velidir ve onun rızası ile (mezhepleri gerektiriyorsa akdi kızkardeşi adına yapması ile) evlenme akdi (nikah) oluşur.
Soru 5:
Kadının dış elbisesiyle abilerimin veya kardeşlerimin veya yeğenlerimin yanına çıkmasının islami bir engeli var mıdır?
Cevap:
Kadın İslam’a göre tesettür ne ise onu gerçekleştirerek, soruda saydığınız kişilerin ve yabancıların yanına çıkabilir, onlarla konuşabilir, sosyal ve medeni ilişkilerini sürdürebilir.
Soru 6:
Telefonda görüştüğümüzde birbirimize iltifat etmemizin bir sakıncası var mıdır?
Cevap:
Sakıncası yoktur
Soru:
İbni Teymiyye, Mevdudi vb.aynı mahiyetteki insanları 4 mezheb imamını taklit ettiğimiz gibi taklid edebilir miyiz? Bazı kitaplarda bunların görüşleri veriliyor. Ve günümüz bazı hocaları da bunların görüşleri doğrultusunda fetva veriyor. Bu konuda bilgi verirseniz sevinirim.
Cevap:
İbn Teymiyye Hanbelî mezhebinde yetişmiş bir müctehiddir. Mevdûdî ise bir İslamcı fikir ve siyaset adamdır. Bir ilahiyatçı hiçbir fıkıhçıyı körü körüne taklit etmemeli, yapabiliyorsa delillerine bakmalı ve ona göre hareket etmelidir. “Fıkıh konusunda ilim yapmış ve kendini fetva vermeye selahiyetli görmüş, başka alimler tarafından da bu selahiyeti kabul edilmiş” kimseler bir konuda fetva verirlerse elbette onlar kadar bilgi sahibi olmayanlar bu fetvalardan istifade edeceklerdir. İstifade üç şekilde olur. a) Hiç bilgisi olmayanlar taklit ederler, delillerine bakmadan fetvalarını uygularlar. b) Yeterince bilgisi olanlar farklı fetvaların delillerine bakar, ona göre hareket ederler; yani fıkıhçının görüşünü değil, delilini esas alır, uygulamaların buna göre yaparlar. c) Fetva verenler kadar bilgisi olanları ise onların fetvaları bağlımaz, ancak fikir edinir, bir mânada istişare yapmış olurlar
Soru:
Şâfiî mezhebinde olan bir Müslüman gerektiği zaman Hanefî mezhebine göre amel edebilir mi?
Cevap:
Müctehid olmayan, bir mezhebi, bir ictihadı ilmî yöntemle ve delillerine bakarak tercih etmemiş olan bir müslümanın belli bir mezhebe mensup (bağlı, o mezhepten) olması, dini yönünden bağlıyıcı değildir. Bu Müslüman anadan atadan öyle gördüğü, öyle bulduğu için belli bir mezhebe göre dinini öğrenmiş ve uygulamıştır. Kendisine bir gün bir alim, başka bir ictihad bildirir, başka bir mezhebe göre fetva verirse, bu “tesadüfen bir mezhebe bağlı olan” müslüman yeni öğrendiği ictihadı da uygulayabilir. Onun önünde, birini tercih etmesi için ilmî ve dini sebep bulunmayan iki veya daha fazla ictihad (mezhep hükmü) var demektir; bunlardan hangisini uygulasa dini vazifesini yerine getirmiş olur. Mesela yıllarca, yolculukta gerektiği, ihtiyaç bulunduğu halde namazları birleştirerek (mesela öğle ile ikindiyi, birinin vaktinde arka arkaya) kılmamış, bunun başka mezheplere göre caiz olduğunu bilmemiş bir müslüman bir gün bunu öğrendiği zaman uygular, artık onun önünde iki seçenek vardır; duruma göre yolculukta her namazı normal zamandaki vakitleri içinde de kılabilir, birleştirerek de kılabilir. Eğer bu müslüman müctehid ise, din bilgisini usulüne göre delillerden çıkararak öğrenmiş ise bu takdirde başka mezhebi -zaruret dışında- uygulayamaz, ancak kendi ictihadı (mezhebi) ile amel edebilir
Soru:
Biz yurtdışında yaşıyoruz, camileri dolaşan bazı şahıslar İslam devleti ve hilafetten söz ediyorlar, bunu gerçekleştirmedikçe müslümanların günaha girdiklerini ve İslam dünyasının sıkıntılardan kurtulmasının mümkün olmadığın, bu sebeple öncelikli olarak bu amaca yönelmemiz, hilafet ve İslam devleti için mücadele etmemiz gerektiğini söylüyorlar.
Bu konularda bizi aydınlatmanızı bekliyoruz…
Cevap:
Kur’an’daki hilafet kelimesi, özellikle siyasi anlamdaki hilafet değildir. Kur’an’daki hilafet, yerin ve göklerin sahibi olan Allah’ın insanlara, buralarda yaşama ve tasarrufta bulunma hakkı vermesi mânasında olup imkan ve kabiliyet olarak bütün insanlar kapsıyor. Allah’ın rızasına uygun hilafet ise Allah’ın iradesine göre yaşamak isteyenleri, bunun için çaba sarf edenleri ifade ediyor.
Müslüman fert ve cemiyet Allah’ın iradesini O’nun kitabına ve Peygamberi’nin (s.a.) sünnetine bakarak (bunlar anlayarak, yorumlayarak, kıyas yaparak; yani ictihad ederek) keşfedecek, ortaya çıkaracak ve uygulayacaktır. Uygulama mecburiyeti de güce, imkâna bağlıdır. Hiçbir kul gücünün yetmediği şeyle yükümlü değildir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra toplumu Allah’ın iradesine (ahkâmına) göre yönetmek için kurulan siyasi düzenin adına hilafet, başkana da halife diyenler sahâbedir; yani beşerdir. Halifenin seçilişi, hak ve vazifeleri de ictihad ile belirlenmiş, bu sebeple değişik şekiller de ortaya çıkmıştır. Bugün fert ve cemiyet Allah’ın iradesine göre yaşamak için uygun buldukları siyasi düzeni kurarlar, adına hilafet de demeyebilirler. Siyasi olarak bu düzeni kurmanın önünde güçlü engeller varsa amel ve mücadelelerinin hedefini değiştirirler, uygun siyasi düzeni kurmayı uygun zaman ve zemine ertelerler, öncelikli olarak fertlerin iyi birer müslüman olmaları için eğitim ve öğretime, sivil toplum faaliyetlerine yüklenirler. Böyle yapmaz da önce “hilafet, islam devleti vb.” derlerse İslam’a ve müslümanlara zarar verirler, mevcut imkan, hak ve özgürlüklerin de elden kaçmasına sebep olurlar.
Yazdıklarımı kabul etmeyen guruplara bu gerçekler tebliğ edilir, kendi bildiklerinde ısrar ederlerse -ki bazıları ederler, şartlanmışlardır- kendi hallerine bırakılırlar, onlarla tartışmanın faydası yoktur. Herkes doğru bildiği yolda yürür ve hayırda yarışılır
Soru:
Bir süre tgrt fm’de … hocayı dinledim. Bazı fikirleri aklıma yatmadı. Diyor ki, hanefi bir kişi diş dolgusu yaptırdıysa bundan sonra abdeste, gusüle ve namaza başlamadan önce maliki mezhebine uymaya niyet etmelidir, yoksa namazı sahih olmaz. Yani başka bir mezhebi taklit ederken her seferinde abdestte, gusulde, namazda bunun için niyet mi etmek gerekiyor. Bir defa abdestliyken parmağım kanadı ve ben tekrar abdest almadan, namazdan önce Şâfiî’ye uymaya niyetlenmeden namaz kıldım. Böyle olamaz mı?. Avam mezhebi, taklit etmeyi nereden bilsin. Haklı değil miyim hocam? Ayrıca bu kişi devir ve ıskatı da kabul ediyor. Bana saçma geldi.
Cevap:
Kendisi müctehid olmayan bir kimse, müctehidlerden yalnız birinin (kendi taklit ettiği müctehidin) isabetli olduğuna, diğerlerinin hata ettiğine, onların ictihad ve fetvalarına göre amel etmenin caiz, yapılan amelin de sahih olmadığına inanıyor, böyle bir iddiada bulunuyorsa yalnızca taklit ettiği imamın ictihadı ile amel edebilir. Diğer imamların (müctehidlerin) mezhep ve fetvaları ile amel edemez, onları taklide niyet etse bile ameli sahih olmaz; çünkü ictihadlarının hatalı olduğuna inanıyor. Böyle bir müslüman var mıdır bilmiyorum, varsa önce bu inancını terketmesi ve bütün İslam müctehidlerinin mezhep ve fetvaları ile amel etmenin caiz olduğuna inanması gerekir. Güvenilir bir alimin açıklaması veya bizzat güvenilir bir kitaptan okumak suretiyle bir mezhep imamının fetvasını (mezhebini, ictihadını) öğrenen bir müslüman gerektiğinde bununla amel edebilir. Daha önce aynı konuda bir başkasıyla amel etmiş olması buna engel değildir. Başta bütün müctehidlerin mezhepleri ile amel etmenin caiz olduğuna inanmış olan mümin, amel ederken mesela abdest alırken, namaz kılarken şu kısmında filan müctehidi, şu kısmında da falan müctehidi taklit etmeye niyet etmesi gerekmez, baştaki inanç ve bilgisi yeterlidir.
Taklit, intikal (bir mezhepten diğerine geçmek) ve telfik konularında daha geniş bilgi için benim “İslam Hukukunda ictihad ve Taklit” isimli kitabıma bakılabilir
Soru:
Diş dolgusu hakkında sizin görüşünüzü almak istiyorum. Bu konu hakkında bir çok cami imamı ile görüştüm ve farklı farklı cevaplar aldım. Hatta birçok ilmihali de okudum. Konu biraz sizin için basit olabilir fakat konuya bir açıklık getirebilirseniz memnun olurum. Ben hanefi mezhebine riayet eden bir kişiyim ve dişime dolgu yaptırmak istiyorum. Dolgu yaptırdıktan sonra belli mevzularda Şâfiî mezhebini taklit edeceğini okudum. Sizce dolgu yaptırdıktan sonra [gusül, abdest gibi konularda] başka mezhepleri taklit etmem gerekir mi? Dolgu yaptırmam mı uygun olur, dişi çektirmem mi? Şimdiden teşekkür eder, böyle bir konuda rahatsız ettiğim için özür dilerim.
Cevap:
Diş doldurmak bir tedavidir. Tedavi edilen uzvun üstünün -sargı, dolgu, alçıya alma gibi- geçici veya devamlı olarak kapatılması gerekiyorsa (tedavi bunu gerektiriyorsa) kapatılır. Kapatılırken (dolgu, sargı, alçı yapılırken) hastanın abdestli ve gusüllü olması da gerekmez. Abdestli olmak, yaranın, çürüğün, kırığın üstünü kapatırken değil, sağlam ayağa, üzerine meshetmek üzere mest giyerken gereklidir.
Diş doldurulduktan ve dolguyu korumak için üstü de kaplandıktan sonra dolgu ve kaplamanın dışı, dişin dışı yerini alır. Bu sebeple ağız yıkanırken kaplı dişler de yıkanmış sayılır. Sargı gibi kabul edenlere göre, ağza su alınca diş de meshedilmiş olur.
Bu hükümde mezhepler arasında bir ihtilaf olamaz ki siz başka mezheplere uyasınız. İhtilaf, abdest ve gusülde ağzı yıkamanın farz olup olmaması ile ilgilidir. Bizim meselemizde ağız yıkanmaktadır. Kaplamanın üstünün yıkanması veya meshedilmesi, dişin kendini yıkama yerine geçtiğine göre -ki bu konuda da ihtilaf olamaz; çünkü hüküm zarurete dayanmaktadır- kaplı dişlerle abdest alan ve gusledenin bu amelleri bütün mezheplere göre sahih olacaktır.
Eğer yaptığınız amel (abdest, namaz…) bir mezhebe göre sahih, diğerine göre bâtıl (hükümsüz, bozuk) olsaydı -müctehid değilseniz- sizin yükümlülüğünüz, aldığınız fetvaya göre amel etmekten ibaret olurdu. Bir müftü (âlim) size, “kaplı veya dolgulu dişlerle alınan gusül ve abdest sahihtir” der, siz de böyle yaparsanız artık başka mezheplere de riayet etmek gibi bir yükümlülüğünüz olmaz
F- Köpek Beslemek:
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Av, tarla, bahçe, sürü köpekleri müstesna olmak üzere köpek besleyen kimsenin sevabından her gün bir miktar (kıyrât) eksilir.”74
Köpek bulunan eve meleğin girmediğini bildiren hadisler de75 yukarıdaki hadise eklenince çıkan netice şudur: Korunma ve avlanma gibi bir ihtiyaç bulunmadan evlerde köpek beslemek İslâmda menedilmiştir; çünkü:
a) Köpek besleyecek kadar imkânı olanların bakım ve harcamalarına yoksul, kimsesiz insanlar daha lâyıktır.
b) Tıbbın kesin açıklamalarına göre köpeklerden insanlara geçen bir çok tehlikeli hastalık mevcuttur.
c) Köpek yoldan gelip geçeni, misafiri ve birşey istemek için geleni korkutur, rahatsız eder…
Bununla beraber zararı olmayan köpekler itlâf edilmez; her canlıya merhamet edilir, yardım edilir ve ecir alınır. Bir kuyunun başında susuzluktan ölmek üzere olan bir köpeğe su veren günahkârın ilâhi afva mazhar olduğunu Resûlullah haber vermiştir.76
74. Buhârî, K. ez-Zebâih, 6; Müslim, K. el-Müsâkat, 46, 50, 56-58.
75. Ebû Dâvûd, K. et-Tahârah, 89; Buhârî Bed’u'l-halk, 7, 17, el-Libâs, 77; Müslim, K. el-Libâs, 81.
76. Buhârî, K. eş-Şürb, 9; El-Edeb, 27; Müslim, K. es-Selâm, 153.
Dördüncü Fasıl
İş, Meslek ve Muâmele
I - İş ve Meslekler
Allah Teâlâ insanoğlunu akıl, bilgi ve emeği ile imkânları değerlendirerek ihtiyaçlarını bizzat karşılayacak kabiliyette yaratmıştır. Bu kabiliyetlerini kullanmak ve değerlendirebilmek için de yeteri kadar imkân vermiştir:
“Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur; öyleyse O’nun sırtında dolaşın, Allah’ın verdiği rızıktan yiyin” (el-Mülk: 67/15)
Yeryüzünün boyun eğmesi, işlemeye ve verimli kılmaya müsait oluşudur. Onun sırtında dolaşmak adım-adım, karış-karış araştırarak insana faydalı olan imkânları ortaya çıkarmak, işlemek, istifade etmek ve ettirmektir.
“Zengine ve normal güce sahib olana sadaka vermek helâl değildir”77 hadisi ile aynı mânadaki diğer hadisler herkesin rızkını kendi gücü ile temin etmesini âmirdir; ancak bunun bazı istisnâları vardır;
Sahâbeden Kabisa anlatıyor: “Bir angarya yüklenmiş, bu sebeple yardım istemek üzere Rasûlullah (s.a.v.)’a gelmiştim. “Zekât gelinceye kadar bekle de sana istediğini vermelerini söyleyelim.” dedikten sonra şöyle devam ettiler:
“Kabisa! Şu üç kişiden biri olmak müstesnâ istemek (dilenmek) kimseye helâl değildir:
1- Bir angarya yüklenen kimse ki o verdiğini almak maksadıyle ister, alınca da artık istemez.
2- Malvarlığı bir felâkete uğrayan kimse ki geçimini sağlayacak kadar istemesi ona da helâldir.
3- Çevresinden, aklı başında üç kişinin “filân kimse yoksul düştü” diyeceği kadar yoksullaşan kimse; bu da geçimini temin edinceye kadar ister.
Bunların dışında kalan taleb-ey Kabisa- haramdır; bunu yiyen haram yemiş olur.”78
Birinci maddede geçen angaryadan (hamâle, yük) maksad, iki grup arasındaki ihtilâfı halletmek, kavga ve benzerini önlemek için bir kimsenin kendi malından yaptığı harcamalardır.
Bu üç durumda müslüman, devlete başvurarak yardım ister; devletin imkânları müsait değilse zenginlerden ister. Devletin bu maksatla bir fon kurması ihtiyaç sahiplerini zenginlere başvurmaktan kurtarması vazifeleri arasındadır.
Bu hallerin dışında, müslümanın vazifesi bir iş ve meslek edinerek çalışıp kazanmaktır. İş ve mesleğin kötüsü yoktur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Herhangi birinizin ipini sırtına alıp bir demet odun getirerek satması-ve bununla Allah’ın onunla şerefini korumuş olması- halktan istemesinden daha hayırlıdır; onlar da ya verirler veya vermezler.”79
Şu halde sırtıyla odun taşıyıp satmak da şerefli bir iştir.
İş ve mesleklerin hepsini burada teker teker saymak uzun süreceğinden-diğerlerine de örnek olmak üzere- bazılarına, helâl-haram ve fazilet açısından bakabiliriz.
77. Tirmizi, K. ez-Zekât, 23; Ebû-Dâvûd, K. eZ-Zekât, 24.
78. Nesâî, K. ez-Zekât, 80, 86; Müslim, K. ez-Zekât, 109; Ebû-Dâvûd, zekât, 26.
79. Buhârî, K. ez-Zekât, 50; K. el-Büyü, 15; Müslim K. ez-Zekât, 106







