kaş aldıranlara RESUL-Ü EKREM SAV. EFENDİMİZ lanet etmiştir

Soru:
İlm-i ledün’e delil var mıdır? Bize şöyle bir soru geldi: Bu ilim, sahâbî Hz. Ebû Hüreyre’den gelen bir rivayete dayanır. Peki neden hiçbir tarikatın silsilesinde Hz. Ebû Hüreyre yok?


Cevap:
İlm-i ledün, Allah tarafından verilen, öğrenmekle değil, Allah’ın bildirmesiyle elde edilen bilgi demektir. Bu bilgiyi ikiye ayırmak gerekir: a) Allah’ın Peygamberlerine vahiy yoluyla verdiği bilgi. Vahiy Allah’tan olduğu için lugat manasında buna da ledün ilmi denebilir. b) Hızır gibi bazı kullarına ilham ve keşif yoluyla verdiği bilgi. Bu ikinci çeşit bilginin sağlam kaynaklarla doğrulanmış olanı vardır; Hızır’ın ve Hz. Ömer’in bazı bilgileri böyledir, onaylanmış olmayanı vardır; bu da ümmetin salih fertlerinde olan ve ilhama dayalı bulunan bilgidir. İlm-i ledün kimde olursa olsun vahye aykırı olmayacaktır; vahye aykırı olan bilgi kimden gelirse gelsin muteber değildir. Kur’an-ı Kerim’de Kehf sûresinde ilm-i ledün ifadesi geçmektedir (18/ 65). Âyetin meali şöyledir: “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona katımızdan bir rahmet vermiş ve yine tarafımızdan ona bir ilim öğretmiştik.” Devam eden âyetlerde Hz. Mûsâ ile bir süre yolculuk eden bu kulun (Hızır’ın), Allah’ın bildirmesi sayesinde, başkaları için gayb(gizli) olan bazı şeyleri bildiği anlaşılmaktadır. Bu bilgiyi Allah dilediğine verir, çalışmakla, ibadetle, başkaca beşeri mesailerle elde edilemez, biri diğerine aktaramaz.
İlm-i ledünün delili yukarıda mealini verdiğim âyettir. Ben bahsettiğiniz rivayete rastlamadım. Ebû Hüreyre’den de bir rivayet olsa bile onun, bu bilgi hakkında bir hadis rivayet etmesi kendinin de bu bilgiye sahip olmasını ve tarikat silsilelerine girmesini gerektirmez, rivayet etmek böyle bir sonuç doğurmaz
 

  

Soru:
Fânî fillah olmuş birisinden teklifin düştüğünün delili nedir?


Cevap:
Böyle bir hüküm İslam’a kesin olarak aykırıdır; Kitab, Sünnet, İcmâ ve kıyas böyle bir hükmü, inancı, sözü reddeder. Nefsini terbiye etmiş, varlığını ilâhî varlık karşısında yok etmiş, nefsi yok olmuşcasına Allah’ın irade ve rızasını yaşama mertebesine ermiş bir insanın bütün zamanları ibadet ve itaat içinde geçer, başka şeylerden zevk almadığı için sıradan insanlardan daha çok ibadet eder. Peygamberimiz (s.a.) ile Müslümanların en büyükleri, ermişleri hayatlarının sonuna kadar ibadetlerini aksatmamışlar, sıradan insanlara nisbetle daha çok ibadet etmişlerdir. İnsanın aklı başında olduğu sürece yükümlülüğü sona ermez.
 

  

Soru:
Değerli hocam,
Bendeniz Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku kürsüsünden “…yim”. Sizinle daha evvel tanışmıştık ama hatırlamayabilirsiniz. Öncelikle saygılarımı arzederim. Eğer müsaade ederseniz size bir iki sual sormak istiyorum.
1- Hakimin hükmü hilafı ortadan kaldırır sözünü ben şöyle anlıyorum: Müclehedün fiha olan bir meselede, yani mezhebler arasında ihtilaf mevzuu olmuş bir meselede hakim kendi ictihadına/mezhebine göre hüküm verir. Davacı ve davalı buna uyacaktır. Mesele yalnız o dava bakımından halledilmiş sayılır.
Doğru mudur?

Doğru ise, mesela tarafların Hanefi olduğu bir nikah davasında, hakim Şafii olsa ve bu mezhebe göre nafakadan acz sebebiyle nikahın feshine hükmetse ne olur?
Tarafların nikahı sadece Hanefi mezhebine göre sahihtir, mesela veli bulunmamıştır veya şahidler adil değillerdir veya nikah, zevc gibi kelimeler kullanılmamıştır.
Bu nikahın nafakadan acz sebebiyle feshine hükmetmek ne mana ifade eder ki. Zaten aralarında hakimin mezhebine (Şafiiye) göre sahih bir nikah yoktur.
Bu takdirde hakimin hükmü hilaf ortadan kaldırmış olmamaktadır.
Bu husustaki fikrinizi istirham ediyorum.

2- Kâdi’nin bulunmadığı yerlerde, yani darülharbde mahkeme yoluyla halledilme mecburiyeti bulunan hallerde ne yapılacaktır?
Mesela nafakadan acz veya mefkudluk veya cünun sebebiyle nikahın feshi ancak kadı kararıyla olabilmektedir.
Yine mesela müşterek mülkte maliklerden birisi mülk üzerinde yaptığı zaruri masrafları diğer maliklerden taleb edebilmek için kadıdan izin almış olmalıdır.
Bu gibi hallerde müslüman taraflar kime müracaat etmelidirler?
Hakem usulü bir dereceye kadar sadıra şifa olmaktadır.
Ancak bilhassa nikahın feshi gibi hallerde tarafların bir hakem üzerinde anlaşmaları veya onun hükmünü kabullenmeleri bu devirde son derece zordur.

Bu sualleri memleketimizde en iyi bilenlerden birisi olarak sizi gördüğüm için rahatsız ettim. Kusura bakmayın.
Selam ve hürmetlerimle.

Cevap:
1. “Hakimin hükmü ihtilafı ortadan kaldırır” kuralının diğer iki fıkıh kuralı ile yakın ilişkisi bulunduğundan birlikte okunup yorumlanması gerekir.
a) “İctihad ile ictihad nakzedilemez”. Bu kurala göre müctehid olan bir hakim kendi ictihadına göre bir dâvaya bakıp hükmettiğinde bu hüküm bir başka müctehid hakim tarafından -maddî hata, İslam’ın bağlayıcı delillerine aykırı olmak dışında- bozulamaz. İkinci hakim, kendi ictihadına aykırı da olsa bu hükmü -o dava çerçevesinde- onaylar ve uygular.
b) İhtilaflı konularda devlet (halife, imam, ülü’l-emr) hangi ictihadın mahkemelerde kanun olarak kullanılmasını uygun görür ve kararlaştırırsa hakimler -kendi ictihadlarına aykırı olsa bile- o ictihada göre hükmederler. Bu iki kuralın uygulamasında farklı ictihadların (ictihada açık konularda meydana gelmiş ihtilafların) bir mânada ortadan kalktığını ve tek ictihadın hükümde esas alındığını görüyoruz. Eğer bir ülkede mesela Şâfi’î mezhebinin -bütün halinde veya belli konularda- hükümde esas alınması karar altına alınmış olursa, dâva taraflarının veya hakimin mezhebi dâvada etkili olmaz ve sonucu değiştirmez.

2. “Kâdi’nin bulunmadığı yerlerde, yani darülharbde mahkeme yoluyla halledilme mecburiyeti bulunan hallerde ne yapılacaktır?” sorusunda kâdînin, yani İslam’a göre hükmeden hakimin bulunmadığı yerin “dârülharb” olarak tanımlanması günümüz şartlarına ve kadim tanımlamaların bir kısmına uygun değildir. Bunun yerine “İslama göre hükmetmeyen”, “yargıda İslam Hukuku’nu esas almayan bir ülkede…” şeklinde bir ifade tercih edilmelidir.
Böyle bir ülkede İslam’a aykırı bir hüküm almak ve bunu uygulamak istemeyen veya hakkını almak için mahkemeye başvurmak mecburiyetinde olan müslümanlar ne yapacaklardır?
“Hangi şekilde olursa olsun devletin kanunları İslam’ın da kanunlar sayılır, amaçlar aynıdır, detaylardaki fark önemli değildir” şeklindeki bir anlayışa ve çözüm teklifine katılmıyorum. Bunu bazı ilahiyatçılar söylüyor ama, bırakın diğer ilahiyatçıları laik-seküler kesim de buna şiddetle itiraz ediyor ve “dini hukuka karıştırmayın, bizim hukukumuz şeriatı dışlamıştır…” diyorlar.

Bana göre çözüm şu şekillerde olabilir:
a) Tarafların veya taraflardan birinin seçimine ve isteğine bırakılmadan mahkemeye intikal eden dâvalarda verilen hüküm uygulandıktan ve bu hükme bağlı alacaklar ve borçlar tarafların eline ulaştıktan sonra, İslam’a göre hakkı olmayan bir şeyi almak, yemek, kullanmak istemeyen müslüman bunu -İslam’a göre hak sahibi kim ise ona- iade eder. Hak sahibi almazsa veya bulunamazsa onun adına yoksullara tasadduk edilir.
b) Tarafların tercih ve isteğine kalmış/bırakılmış konularda müslümanlar anlaşmazlıklarını hakemler yoluyla hallederler. Hakemlerin ittifakla veya çoğunlukla verdiği hükümler uygulanır; uygulamayan müslüman dini bakımdan sorumlu olur.
c) Taraflardan biri hakeme gitmeyi veya hakem hükmünü kabul etmezse mahkemeye başvurulur ve mahkemeden çıkan hüküm a) şıkkına göre uygulanır.
d) Boşanma dâvalarında kadın boşanmak istediği halde erkek istemiyorsa, fakat yürürlükteki mevzûata göre boşama sebepleri bulunduğu için hâkim boşanmaya hükmetmiş olursa -evlilik birliği içinde zarar gören ve bu sebeple boşanmak isteyen kadının- bir hakemi olur, hakim de boşamak istemeyen ve hakemi de kabul etmeyen kocanın hakemi yerine konabilir, bu durumda iki hakem ayrılığa karar vermiş olacakları için evlilik sona erer. Bu son madde zaruret kuralı ile kadınların zorla ve zarar görerek nikah altında tutulmalarını yasaklayan naslara dayanmaktadır

 

 

 

İkinci Fasıl
Giyecekler ve Süs

I- Giyecekler
A- Giyinmekten maksat:

İslâm giyinmekten iki maksad güdüyor: Örtünmek (tesettür) ve güzel görünmek (zinet):
“Ey insanoğlulları! Ayıp yerlerinizi örtecek giyimlikle sizi süsleyecek elbiseler gönderdik! Takvâ örtüsü ise bundan daha hayırlıdır. Allah’ın bu âyetleri öğüt almanız içindir. Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı, babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın…” (el-A’râf: 7/26-27)
“Ey insanoğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin…” (el-A’râf: 7/31)
Bu âyetler örtünme ve kendine çeki-düzen verme konularında itidâl sınırlarını çiziyor; aşırı açılmayı da yakışıksız, rüküş giyinmeyi de mahkûm ediyor.

B - Kıyâfet temizliği:
Kılık ve kıyafetin örtücü güzel olması yanında temizliği de İslâmın ta’lîmatı arasındadır:
“Temizlenin, çünkü İslâm temizdir.”36
Müslüman toza toprağa karşı açıktan kalan el-kol, yüz, ayak gibi uzuvlarını günde birkaç kere yıkamaya mecbur edilmiştir (abdest).
Haftada bir-iki kere bütün vücudunu yıkayacaktır (gusül).
Bir adam saçı, sakalı dağınık bir şekilde Rasûlullah’a gelmişti. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Birinizin şeytan gibi saçı başı dağınık gelmesinden bu (şekil) daha iyi değil midir?”37
Bir başkasını pasaklı bir elbise içinde görmüş ve şöyle buyurmuştur: “Bu adam, elbisesini yıkayacak birşey bulamamış mıdır?”38
Düşük kaliteli bir elbise içinde kendisine gelen bir adamla aralarında şu konuşma geçmiştir:
- Malın var mı?
- Evet.
- Hangi çeşit mal?
- Allah bana her çeşit maldan verdi.
- Madem ki Allah sana mal verdi, şu halde nimet ve ikrâmının izini üzerinde görsün!39

 



36. İbn Hibbân; Aynı mânâda: Tirmizi, K. el-Edeb, 41.
37. Muvatta’, K. eş-Şa’r, 7.
38. Ebû-Dâvûd, K. el-Libâs- 14; Ahmed, Müsned, 7/357.
39. Ebû-Dâvûd, K. el-Libâs, 14; Tirmizi, K. el-Birr, 63; Edeb, 45

 

 

 

C- Altın ve hâlis ipek erkeğe haramdır:
Halis ipek veya malzemesinin çoğu ipek olan giyecekler ile altını erkeğin giyecek, süs ve eşya olarak kullanması haramdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) ipeği sağ eline ve altını sol eline alarak “bu ikisi ümmetimin erkeklerine haramdır.”40 buyurmuşlardır.

Bir miskali (4.25 gr.) geçmeyen gümüş yüzük ile alem (sembol, nişân, rozet vb.) olarak kullanılan ipek ve altına ruhsat verilmiştir.41
İpeğin cilt hastalığı, savaş gibi sebeplerle giyilmesine de izin verilmiştir.42
Altın ve gümüşü kadının yalnızca ziynet eşyası olarak43 kullanmasına izin veren İslâmın erkeklerine bunu haram kılmasının hikmetleri vardır:

a) Bu iki mâden ve özellikle altın asırlar boyu ya doğrudan doğruya para olarak, yuhat da para karşılığı teminat olarak kullanılmış, ekonomide büyük rol oynamıştır. Bunların zinet ve eşya olarak kullanılması ekonomiyi menfi yönde etkileyecektir.

b) Bunların zinet ve eşya olarak kullanılması topluma faydalar sağlayacak olan büyük bir sermayenin âtıl kalmasına sebep olmaktadır.

c) Allah’ın erkekler için takdir ve tensîb buyurduğu fıtrat ve karakter altın ve ipekle süslenmeye muhtaç ve uygun değildir.

d) Üste, başa; ele ayağa; eve-barka serilmiş servetler dikkat, gıpta ve hased celbederek sosyal adâlet duygusunu rencide ederler, fesâda sebep olurlar.

e) İslâm insanın maddî hayatı ile rûhî ve mânevi hayatı arasında ideal bir dengeyi hedef almıştır. Dışa bu ölçüde ihtimam rûhî hayâtı zedelemekte, tekâmülü engellemektedir.
Kadına gelince:
Onun fıtratı süse ve zînete daha elverişlidir; diğer vasıflar yanında erkekte yiğitlik, kadında güzellik aranır. Kadını zinetten menetmek onun fıtratına ters düşer ve ağır gelir. Şârî’ onlara bu mevzûda ruhsat vermiş, fakat yabancı erkeklerden sakınmalarını emretmiş, zînetlerini yoksullara iyreti vermelerini tavsiye buyurmuştur.


40. Ebû-Dâvûd, K. el-Libâs, 4, 9, 11; Nesâî, K. ez-Zineh, 40, 43, 45; Ahmed, Müsned, 1/96, 4/392.
41. Fıkıh kitaplarının kerâhiye ve istihsan bölümü, nişan yüzüğünün cevazı için bak: Kâmil Miras, Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi ve Şerhi 2. B. C. IV, s. 287; c. XII, s. 108.
42. Buhârinin bir rivâyetine göre Resulullah (s.a.v.) Abdurrahman b. Avf ve ez-Zübeyr b. el-Avvâm’ın, cilt hastalıkları sebebiyle ipek giymelerine izin vermiştir. K. el-Cihad, 91; K. el-Libâs, 29.
43. Bunları ev eşyası olarak kullanmak kadına da haramdır

 

 

 

D- Kadının elbisesi:
İslâm kadının, nâmahrem olanlara karşı örtünmesini emretmiştir. Erkek ve kadın için örtülmesi gereken yerlerin sınırı ileride gelecektir. Burada kıyâfet açısından işaret edilmesi gereken iki nokta vardır:
a) Kadının elbisesi vücudunu göstermeyecek kadar kalın olacaktır.
b) Göğüs, bel, kalçalar gibi şehvet çekici uzuvları teşhir edecek kadar sıkı ve dar olmayacaktır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Cehennemliklerden iki sınıf vardır ki ben onları (dünyada) görmedim: Birincisi yanlarında bulunan öküz kuyruğu gibi kırbaçlarla halkı kırbaçlayan kimseler. İkincisi giyinmiş çıplak, (kalçasını) oynatan, salınarak yürüyen, başları, salınan deve hörgücü gibi kadınlardır; bunlar cennete giremezler, onun kokusunu da alamazlar; halbuki onun kokusu mesâfelerin ötesinden alınır.”44

Bu hadiste geçen “giyinmiş çıplak” ifadesi “bazı yerlerini örtüp, bazı yerlerini açan veya ince ve dar elbise giyen kadınlardır” şeklinde açıklanmıştır. Bu ifadeyi, “örtülü olmalarına rağmen davranışları ile karşı cinsin cinsî duygularını tahrik eden kadınlar” şeklinde anlamak da mümkündür.

c) Kadın erkeğe, erkek de kadına benzemeye özenmeyecektir. Her iki cinsin kendilerine muhsus özellikleri ve buna uygun kıyâfetleri vardır. Karşı cinse özenti bir ruh bozukluğu ve ahlâkî sapıklıktır. Bu sebeple Peygamberimiz (s.a.v.) erkeğin kadın, kadının da erkek elbisesi giymesini menetmiş,45 karşı cinse benzeme özentisini lânetlemiştir.46
Giyinme ile alâkalı nassların hükümlerini el-Mavsılî şöyle özetliyor:
Elbisenin farz olanı, kapanması gereken yerleri (avret) örten, soğuk ve sıcağa karşı insanı koruyandır. Bunun da orta derecede pamuk veya ketenden olması uygundur.

Müstehab olanı hem örtünmek hem de güzel görünmektir.
Mübah olanı ise cuma ve bayramlarda, topluluk içinde güzel görünmek için giyilen güzel elbisedir.
Mekruh olanı böbürlenmek ve gösteriş yapmak için giyinmektir.
Elbise renginin beyaz olması müstehap ve asfur ile boyanmış olması erkeklere mekruhtur…47
Bu görüş hanefîlere aittir. Birbirini tamamlayan hadislerden anlaşıldığına göre mekruh olan asfur ile boyanan kırmızıdır. Diğer kırmızılar mekruh değildir. (Bak. Avnu’l-Ma’bûd, C. XI, s. 125).

 



44. Müslim, K. el-Libâs, 125.
45. Ebû-Dâvûd, K. el-Libâs, 28; Ahmed, Müsned, 2/325.
46. Buhârî, K.e el-Libâs, 61; Ebû-Dâvûd,K. el-Libâs, 27; Tirmizi, K. el-Edeb, 34.
47. el-İhtiyâr, Cüz, VI, s. 17

 

  

E- Süslenme:
İ’tidâl dini olan İslâm insanların yaratılıştan mevcut özellik ve güzelliklerini belirli hale getiren süsü, boyamayı, takınma ve giyinmeyi-bazı kayıtlarla- mübah kılmıştır. Ancak fıtratı, yaratılıştan verilmiş özellik ve şekilleri değiştirme mânasında süs, makyaj ve değiştirmeleri yasaklamış, bunları şeytanî saymıştır; çünkü şeytan şöyle demişti: “Şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yaratışını değiştirecekler” (en-Nisâ: 4/119).
Yaygın olan bazı süsleme ve değiştirme çeşitlerini sıralayalım:

1) Dövme yaptırmak ve dişlerin şeklini değiştirmek:
Hz. Peygamber (s.a.v.) vücuduna dövme yaptıran ve yapana, (normal) dişleri yontarak şeklini değiştiren ve bunu yaptırana lânet etmiştir.48
Tıbbî ve estetik bakımlardan normal olan dişleri, moda olan şekle uydurmak için söktürüp yaptırmak caiz değildir.
Gerek iğne batırıp açılan deliklere boyalı maddeler dökerek yapılan dövme ve gerekse diş minelerini mahveden yontma işinin sağlık yönünden de zararlı olduğu bilinmektedir.
2) Estetik ameliyat:
Büyük paralar sarfıyla burun, çene, göğüsler gibi uzuvların şeklini değiştirmekten ibaret olan estetik ameliyâtın da yukarıda geçen âyet ve hadislerin şümûlüne girdiği anlaşılmaktadır.
Ancak insanı aşağılık kompleksine iten, toplum içinde mânen işkence çekmesine sebep olan bir anormallik veya fazlalık olursa bunun izâlesi tedâvi mahiyetindedir. Peygamberimiz (s.a.v.) güzellik için dişlerini seyrekleştirenleri lânetlemiştir.49 Burada geçen “güzellik için” kaydı, bir ihtiyaç sebebiyle yapılan ameliyeleri istisnâ etmektedir.


48. Müslim, K. el-Libâs, 119; Buhârî, K. el-Libâs, 82-87.
49. Buhârî, K. el-Libâs, 82, 84; Müslim, K. el-Libâs, 120.

 

 

 

3) Kaş aldırmak:
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’in lânetine kaş aldıran ve alanlar da dahildir.50 Kaş aldırmak, kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya almak sûretiyle yapılmaktadır. Bu, hilkati değiştirme mahiyetindedir.51 Ancak kadının yüzünde biten kılları aldırması ve kocasının izniyle normal makyaj yapması bir kısım İslâm ulemasınca caiz görülmüştür.52

4) Peruk takmak:
Rasûlullah’ın menettiği ve lânetlediği şeylerden birisi de saçı dökülen veya dökülmeyen kimselerin başlarına başkalarının saçlarını koymaları veya bunları eklemeleridir.53
Saç takma ve eklemede hem tabiî şekli değiştirmek, hem de karşısındakini yanıltmak, ona genç görünmek vardır ki, İslâm bunları hoş görmemiştir.
Ancak ipek veya yün iplikleri örgü yapıp eklemek aynı mânada olmadığı için caiz görülmüştür.54
5) Saç ve sakalı boyamak:
Peygamberimizin (s.a.v.) çağında yahûdi ve hristiyan ihtiyarları ağaran saç ve sakallarını boyamazlardı; onlara benzemesinler diye yaşlı sahâbiler boyamaya teşvik edilmişlerdir.55
Boyanın rengi üzerinde durulmuş, siyaha boyamanın cevazı tartışılmıştır.
Kına kırmızısı ve kırmızı-siyah karışımı nebâti boyalarla boyamak ittifakla caizdir.
Kadınların siyaha boyamaları umumiyetle caiz görülmüştür.56
Rasûl-i Ekrem’in, kâfirlere benzememek için saç ve sakal boyama emri “teşvik emri” olarak telâkki edilmiş, bu sebeple Ebu-Bekr, Ömer (r.anhuma) gibi sahâbîler boyamış, Ali, Ubey, Enes (r.anhum) gibi sahâbîler ise boyamamışlardır.57


50. Ebû-Dâvûd, K. et-Teraccul, 5; Buhâri, K. el-Libâs, 82, 84; Müslim, K.el-Libâs, 120.
51. Bazı hanbelîler bunu tenzihen mekruh sayarlar.
52. İmam Nevevi de caiz görenler arasındadır. İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, Kahire, 1959, C. XII, s. 500.
53. Buhârî, K. el-Libas, 83, 85; Müslim, K. el-Libâs, 115, 117, 119.
54. İbn Hacer, Ag. esr., s. 497.
55. Buhârî, K. el-Enbiyâ, k50; el-?ibâs, 67; Müslim, el-Libâs, 80.
56. İbn Hacer, Ag. esr, s. 473-477.
57. Aynı eser, s. 477.

 

 

 

6) Sakal bırakmak:
Rasûlullah (s.a.v.): “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur.58
Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır.
Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler.59
Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir.60

 



58. Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.
59. ibn Hacer, ag. esr. s. 472.
60. el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25

Posted in sorularla islamiyet.

Yorum Yapın