Kaza ve kadere iman nedir ? -2

KAZA VE KADERE ÎMAN

 

15 Jan 2007Kaza ve Kadere İman Nedir?

 Kader, Cenâb-ı Hakk’ın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak, iyi-kötü her şey’in oluş zamanını, yerini ve her türlü özelliklerini ezelden bilmesi, öylece takdir ve tesbit etmesidir.Kazâ ise, zamanı gelince ezelî ilmine ve takdîrine uygun olarak eşya ve olayları yaratmasıdır.Bu tariften anlaşıldığına göre, kader yüce Allah’ın ilim ve irâde sıfatının bir tecellisi, kaza da tekvîn sıfatının eseridir.Allah bütün kâinatı ve kâinat içinde bulunan canlı - cansız bütün varlıkları bir programa göre yaratmıştır. Allah kainatta meydana gelecek bütün hâdiseleri bildiği gibi, en ufak bir zerrenin ne gibi hareketler yapacağını dahi, en ince teferruatına kadar bilir. İlmi her şey’i kaplamıştır.Kâinatta görünen eşsiz nizam ve hârika düzen, onu, Allah’ın bilerek plânladığını, programladığını ve her şey’i o plân ve programa göre, zamanı gelince yaratmakta olduğunu gösterir.

İşte Allah’ın kâinatı yaratmadan evvel ezelde çizdiği bu programa kader denir. Zamanı gelince bu programı tatbika koyması da kazâ’dır.

 Şu halde kazâ ve kadere îman; Allah’ın her şey’i bildiğine, ezelde programladığına, sonra da zamanı gelince eşya ve olayları o bilgi ve programa göre yaratmakta olduğuna tereddütsüz olarak îman etmektir.Âlemde Hayrın Yanında Şerler de Yaratılmaktadır. Allah’ın Şerleri Yaratması Nasıl Olur?Hayrı da, şerri de yaratan Allah’tır. Bu inanış, Kadere îmanın bir cüz’üdür.Ancak âlemde yaratılan hayırlar asıl, şerler ise fer’îdir. Hayırlar küllî, şerler cüz’îdir.Şerrin yaratılması, “her şey zıddıyla bilinir” kaidesiyle, hayrın hakikatı ve güzelliği ortaya çıkması içindir. Meselâ hastalık olmasa, sıhhatın nasıl kıymetli bir nimet, büyük bir ganimet olduğu bilinemezdi. Karanlık olmasa, ışığın değeri anlaşılamazdı. Kötülük olmasa, iyiliğin fazîlet ve üstünlüğü idrâk edilemezdi.ålemde hayrın yanında cüz’î kalan şerler hiç yaratılmasa idi, hayrın mâhiyeti ve güzelliği tam görülemediği gibi; hayrın nevîleri, dereceleri, çeşitleri de anlaşılamazdı. Böylelikle cüz’î bir şerrin yaratılmaması neticesinde pek çok hayırlar vücuda gelemezdi, dolayısıyla büyük bir şer ve zarar ortaya çıkardı.Ayrıca şer ve hayır telâkkisi, çoğu zaman insanın anlayışına ve bakış açısına göre de değişmektedir. İnsan bâzı şeyleri kendisi için şer ve çirkin bulurken, aslında o şey onun hakkında tamamiyle hayırdır. Fakat insan hodgâm (bencil) ve zâhir-perest olduğu için, ilk bakışta kendi menfaatine aykırı bulduğu her hâdiseye şer hükmünü verebilmektedir. Bunu bir misalle açıklayalım: Mühim bir iş için uçağa binecek bir adam, bineceği uçağı kaçırsa, bu ona büyük bir şer olarak gözükür. Çünkü menfaati zedelenmiş, dünyevî bir işi aksamıştır. Ancak daha sonra havada uçağın kaza yapıp düştüğünü farz edelim. Bu durum karşısında da, aynı insan, daha önce şer telâkki ettiği şey’in, aslında kendisi için ne kadar hayırlı olduğunu düşünmeye başlıyacaktır.

Demek ki ilk bakışta insana şer gibi görünen pek çok hâdise, netice itibariyle iyi ve hayırlı olabilmektedir… Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri bu hakikatı ne güzel dile getirmiştir:

 “Hak şerleri hayreyler
Zannetme ki gayreyler
Ârif anı seyreyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler…”
Şerrin Allah’ın ilmi ve iradesi dışında meydana geldiğini ve Allah’ın şerleri yaratmadığını söylemek; Allah’ın İlim, İrâde ve Kudret sıfatlarının bir hududu ve sınırı olduğunu iddia etmek demektir. Bu ise, ulûhiyetin şânına bir noksanlık isnâdı olduğu gibi, kâinatın bir plân ve programa göre yaratıldığı gerçeğine de zıddır.Bunun içindir ki Hayır ve şerrin de Allah’tan olduğu, Allah tarafından yaratıldığı hususu, Kaza ve Kadere îmanın içinde yer almış ve bu inanç üzerinde ayrıca durulup te’yid edilmek lüzumu duyulmuştur.İnsanın İşlediği Hayrı da, Şerri de Allah Yarattığına Göre, İnsan Nasıl Yaptığı Şerden Mes’ûl Tutulabilir?

Allah Teâlâ bizim yapacağımız iyi-kötü bütün hareketlerimizi, hayır ve şer bütün davranışlarımızı bilir ve zamanı gelince de yaratır. O’nun bu bilmesi ve yaratması, bizim mes’ûliyetten kurtulmamızı gerektirmez. Zira Allah, biz insanlara, iyi ile kötüyü, hayır ile şerri birbirinden ayırdedip bunlardan birini tercih etme irâde ve ihtiyarını, kabiliyet ve hürriyetini de vermiştir. İnsandaki bu ihtiyar ve irâdeye, “cüz’-i ihtiyar” veya “cüz’-i irâde” denir. İnsan bu kabiliyetini kullanarak iyiyi veya kötüyü, hayrı veya şerri seçebilir. Allah da onun bu tercihine göre, fi’lini yaratır. Demek ki, Allah kulun iyi veya kötü fiillerini, onu iyilik ve kötülük yapmaya zorlayarak değil, bil’akis irâde ve ihtiyarını kullanması sonucu yaptığı tercihe göre yaratmaktadır. Kul iyiyi tercih ettiyse iyiyi yaratır, kötüyü tercih ettiğinde de kötüyü… Bu durumda mes’ûliyet de, seçim ve tercihi yapan insana ait olur.

 Özet olarak denebilir ki, kulun fiillerinde şerri ve kötüyü yaratan Allah’tır; fakat onu isteyen, kazanan, kesbeden insandır. Bu sebeble mes’uliyet de insana aittirAllah Ezelde, Olacak Her Şey’i Bilmekle Bizi O Şey’i Yapmaya Zorlamış Olmaz mı?Hayır. Çünkü kulun bir şey’i yapacağını Allah’ın bilmesinin, kulun fi’li üzerinde zorlayıcı bir te’siri yoktur. Bunu bir misalle izah edelim:Astronomik incelemeler neticesi 1 sene sonra ay’ın tutulacağını bildiğimizi farzedelim. Günü gelince ay tutulsa, bu, ay’ın biz bildiğimiz için tutulduğu mânasına gelebilir mi? Hayır. Çünkü ay, biz bildiğimiz için değil, tutulma sebeblerinin varlığından dolayı tutulmuştur. Biz o sebebleri daha bir sene önceden ilmî incelemelerle keşfederek ay’ın tutulacağı hususunda bilgi sahibi olduk. Hiçbir zaman biz ay’ın tutulacağını söylediğimiz için ay tutulmadı.Aynen bu misal gibi, Allah da kulun irâdesini hayır veya şerden hangi istikamette kullanarak nasıl bir davranış yapmak istediğini önceden bilir, onu tesbit ve takdîr eder. Zamanı gelince de kulun istediği istikamette yaratır. Allah’ın bu bilmesi, kulun o fi’li işlemeyi istiyeceği içindir. Yoksa, Allah bildiği için kulun o işi yapmayı istemesi ve işlemesi söz konusu değildir.Şu halde, kulun irâdesini kullanarak işlediği fiillerini Allah’ın ezelde bilip takdîr etmesi, kulu mes’uliyetten kurtarmaz. Çünkü, bu bilişte kulu bir zorlama, irâde ve ihtiyarını ortadan kaldırma durumu kesinlikle yoktur.Kaza ve Kadere îman, aslında imanın son hududunu gösteren, hal ve vicdanla ilgili çok ince bir mes’eledir. Mü’min kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna îman ile, her şey’i, hatta nefsini ve fiillerini bile Cenâb-ı Hakk’a verir. Bu durumda, mes’uliyetten kaçmaması için karşısına cüz’-i ihtiyârî çıkar. “İstek ve iradenle yapıyorsun, o halde mes’ulsün” der. İnsan cüz’-i ihtiyârîsine dayanıp yaptığı iyilik ve kemâlâtı nefsine mâl edip mağrur olacakken, bu sefer de karşısına kadere iman çıkar. “Haddini bil, yapan sen değilsin. Yapan ve yaratan, takdîr ve irâde eden Allah’tır” der.

Görüldüğü gibi, kader nefsi gururdan, kibirden kurtarmak; cüz’-i ihtiyarî de mes’uliyet ve mükellefiyetten kaçmasına fırsat vermemek için îmanın esasları arasına dahil olmuşlardır.

 Bunun aksi, yani, insanın mes’uliyetten kurtulmak için kadere yapışması; yaptığı iyilik ve hasenelerle gururlanması için de cüz’-i ihtiyarîye sarılması, kadere îmanın sır ve hikmetine aykırıdır.Kaza ve Kadere İnancın İnsan Hayatı Üzerindeki Te’sirleri Nelerdir?Kaza ve Kader inancı, insanda ye’sin ve ümidsizliğin ve kederin en büyük ilâcıdır. İnsan, başına gelen felâket ve musîbetlere, kadere olan inancı sebebiyle, Allah’ın takdîri gözüyle bakıp kendini teselli eder. Onun takdîrine rıza gösterir. Kudreti sonsuz bir Rabbın murâkabesi altında olduğunu hisseder. O belâ ve musibetin Allah’tan geldiğini bildiğinden, kurtulmak için yalnızca O’na iltica eder, O’na yalvarır. Gelen musibetin kendisi için keffâret ve afv sebebi olduğunu düşünür, sabır ve metanet gösterir.Bu sırdandır ki; “Kadere îman eden, kederden emîn olur” denilmiştir. Kadere îman, insan rûhunu dünya kadar ağır yüklerden de kurtarır. Çünkü insan, bütün kâinatla alâkadardır. Maksadları ve arzuları, ideal ve hedefleri sonsuzdur. Kudret, irâde ve hürriyeti ise, sınırlı ve mahduddur. Arzu ve maksadlarının, düşünce ve fikirlerinin bâzan binde birini bile gerçekleştirmeye gücü yetmez. Bu durumda insanın gerçekleşmeyen arzu, ideal ve düşünceleri, onu mânen baskı altında tutar, ruhunu ezer, kalb ve vicdanını sızlatır. Ümidsizliğe düşürür. İşte kadere îman, bu durumdaki bir insanın en büyük teselli kaynağı, şevk ve gayret menba’ı, ümid ışığı, üzerindeki ağırlıkları yükleyebileceği metin bir istinad noktasıdır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, kader, insanı gurur ve kibirden kurtarır. Nefsin ve benliğin insanı havalandırarak yoldan çıkarmasına, bir nevi fir’avunlaştırmasına mâni olur. Tevazu’ ve mahviyet sâhibi kılar.

 

Kaza ve Kader Meselesi Nasıl Ortaya Çıktı

 

Hasan el-Basri’nin ders halkasından ayrılan Mutezile reisi Vasıl b. Ata’nın ortaya attığı büyük günah işleyen kimse meselesini bir tarafa bırakırsak, kelam ilminde gördüğümüz meselelerin daha önce Yunan filozoflarının araştırdığı meselelerden kaynaklandığını görürüz. Adıyla Sanıyla “Kaza ve Kader” meselesi, daha önce Yunan filozoflarının araştırdıkları ve hakkında ihtilafa düştükleri bir meseledir. “Kaza ve Kader”, “ihtiyar ve cebr”, “irade hürriyeti” gibi isimlerin hepsi tek bir anlama gelmektedir: İnsandan kaynaklanan filleri meydana getirip getirmemede insan hür müdür, serbest midir yoksa mecbur mudur? Yunan felsefesi tercüme edilmeden önce böyle bir mesele üzerinde araştırma yapmak hiçbir müslümanın aklından dahi geçmemişti. Böyle bir meseleyi daha önceleri ancak Yunan filozofları araştırdılar ve hakkında ihtilafa düştüler. Epikuroscular, dilediğini yapmada irade hürdür. İnsan bütün fiillerini hiçbir zorlama olmaksızın kendi serbest irade ve seçimi ile yapar derken Revakçılar ise; insan iradesi bir yolda yürümek mecburiyetindedir. Bunu değiştirmesi mümkün değildir. İnsan, iradesi ile hiçbir şey yapamaz. O, fiili yapmak mecburiyetindedir. Yapıp yapmama hakkına sahip değildir demektedir. İslâm geldiğinde ve zamanla felsefi düşünceler İslâm’a sızdığında Allah’ın adaleti meselesi en önemli mesele haline geldi. Allah adildir, sevap ve ceza meselesinde de bu adaleti uygulamak gerekir dediler. Ardından da kulların fiilleri meselesi araştırma metodlarına göre gündeme geldi. Bu meselelere çözüm ararlarken de felsefecilerin araştırmalarından etkilendiler. Yani konuları ile ilgili felsefi düşüncelerden etkilendiler. Bu konuda en fazla Mutezile’nin ortaya koyduğu araştırma dikkati çekmektedir. Bu meselede ve diğer kelamcıların araştırmalarında Mutezile asıldır. Çünkü diğer kelamcılar, Mutezile’ye cevap vermek için ortaya çıktılar. Dolayısıyla “Kaza ve Kader” meselesinin araştırılmasında hatta kelam ilmi ile ilgili bütün araştırmalarda Mutezile esas sayılır. Mutezile’nin Allah’ın adaletine bakışı, O’nun zulümden münezzeh, uzak olduğu şeklindedir. Sevap ve ceza meselesinde de Allah’ın adaleti ile Allah’ın zulümden münezzeh olduğu düşüncelerini uyumlaştıran bir yerde durdular. Ancak insanda irade hürriyetinin bulunması, kendi fiillerini yaratması, bir şeyi yapıp yapmama imkânına sahip olması ile Allah’ın adalet sıfatının bir anlamı olur dediler. Bir şeyi kendi iradesi ile yapıp ve yine kendi iradesi ile terk ettiğinden dolayı insana sevap veya ceza verilmesi akla ve adalete daha uygundur. Fakat Allah insanı yaratır, ardından da onu belli bir işi yapmaya zorlarsa, yani itaatkar olanı itaata ve isyan edeni de isyana zorlar sonra da itaat edeni sevap ile asi olanı da azap ile cezalandırırsa bu, adalet sayılmaz dediler. Onlar görünmeyeni görünene, Allahu Teâla’yı insana kıyasladılar. Yunan filozoflarından bir grubun yaptığı gibi, bu dünya hakkında konulan kanunlara Allahu Teâla’yı da boyun eğdirmeye kalkıştılar. İnsan hakkında tasavvur ettikleri adaleti, Allah’a uygulamaya giriştiler. Oysa “Kaza ve Kader”, “Cebr ve ihtiyar” veya “irade hürriyeti” diye isimlendirdikleri konunun aslı, kulun fiiline Allah’ın sevap veya ceza vermesidir. Araştırmalarında Yunan filozoflarına yönelerek “irade” ve “kulların filleri” meselesini araştırdılar. İrade meselesinde şöyle dediler:

 Hayrı isteyen hayırlı, şerri isteyen şerli, adaleti isteyen adil, zulmü isteyen de zalimdir. Eğer dünyada olan herşey Allah’ın iradesi ile ilgili olsaydı, hayrı ve şerri dileyen de Allah olurdu. Bu durumda da hayrı, şerri, adaleti ve zulümü dileyen kimsenin de bu niteliklerle nitelenmesi gerekirdi. Bu fiilleri işleyeni hayırlı, şerli, adil zalim gibi sıfatlarla vasıflandırmak gerekirdi ki Allahu Teâla’yı bu şekilde nitelendirmek mümkün değildir. Eğer Allahu Teâla kâfirin küfrünü, asinin isyanını dilemiş olsaydı, onu küfürden ve isyandan men etmemesi gerekirdi. Örneğin; Allah’ın Ebu Leheb’in kâfir olmasını dileyip ardından da onun iman etmesini ve küfürden uzak durmasını emretmesi nasıl düşünülebilir? Yaratıklardan böyle bir şeyi yapan kimse akılsız sayılır. Allah ise böyle bir şeyden çok çok uzaktır, yücedir. Kâfirin küfrünü ve asinin de isyanını Allah dilerse bu takdirde bunların cezalandırılmaması gerekir. Çünkü onların amelleri kendi iradelerinin sonucu değil O’na itaatın sonucudur.

Delil getirmede işte böyle mantıki önermelerle delilleri sıraladılar. Sonra da bu görüşlerini Kur’an’dan nakli delillerle sürdürmeye çalıştılar. Allahu Teâla’nın şu ayetlerini delil olarak kullandılar:

 “Allah kulları hakkında zulüm dilemez.” “Allah’a şirk koşanlar: Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiç bir şeyi haram kılmazdık diyecekler. Onlar da öncekiler de böyle yalanlamışlardı.” “De ki: Üstün ve mükemmel huccet, Allah’ındır. Eğer O, dileseydi hepimizi birden hidayete kavuştururdu.” “Allah sizin için kolaylık ister, güçlük istemez.” “O, kullarının küfrüne razı olmaz….” Görüşlerine ters düşen şu ayetleri de tevil ettiler:“Şüphesiz ki küfredenleri korkutsan da korkutmasan da birdir. Onlar inanmazlar. Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir perde vardır.”

“Küfürleri sebebiyle onların kalplerini mühürledik.”

 Bu ayetleri benimsedikleri görüşlere uyması için tevil ettiler ve insanları kendi görüşlerine çağırdılar. Onların görüşleri ise bir fiili yapıp yapmama hususunda insanın iradesinde hür olduğu şeklinde bilinmektedir. İnsan bir fiili yaparken de terk ederken de kendi iradesini kullanır. Fiillerin yaratılması meselesinde Mutezile, kulların fiilleri kendileri tarafından yaratılmıştır. Allah’ın işi değil kulun kendi işidir der. Allah’ın gücünün müdahalesi olmaksızın fiili yapmak veya yapmamak insanın gücü dahilinde olan bir iştir. İnsanın isteyerek veya istemeden yaptığı hareketler arasındaki fark bunun delilidir. İsteyerek elini hareket ettiren kimse ile istemeden eli titreyen kimsenin hareketi, minareye kendi isteği ile çıkan kimse ile istemeden düşen kimsenin hareketi arasındaki fark gibi. İhtiyari hareket insanın gücü dahilinde olan harekettir. Onu insan yaratır. Zorunlu olarak yaptığı harekette ise insanın rolü yoktur. Aynı zamanda insan, fiillerinin yaratıcısı olmazsa teklif ortadan kalkar. Zira insan bir fiili yapıp yapmama gücüne sahip olmazsa ona yap veya yapma demek aklen doğru olmaz. Dolayısıyla da övmeye ve kınamaya, sevaba ve cezaya konu olmaz. İşte böylece görüşlerine uygun mantıki önermelere dayanan delilleri sıraladılar. Ardından da nakli deliller getirdiler. Allah’ın şu ayeti gibi birçok ayetle görüşlerini delillendirdiler:“Kendi elleriyle kitap yazıp sonra da bu Allah’tandır diyenlere yazıklar olsun” “Bir kavim nefislerindekini değiştirmedikçe, Allah da onların halini değiştirmez.” “Kim kötü bir iş yaparsa cezasını görür.” “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir.” “Rabbim beni geri çevir, belki iyi iş işlerim.” Görüşlerine ters düşen şu ayetleri de tevil ettiler:“Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” “Herşeyi yaratan Allah’tır.”

Böylece filleri yaratma konusunda inandıkları görüşle çelişen her engelden kurtulmuş oldular. Fiilleri yaratma meselesinde Mutezile; insan fiillerini kendisi yaratır ve o, bir şeyi yapıp yapmama gücüne de sahiptir der. Mesele içinden mesele çıkartan kelamcıların peşine takıldığımızda, filleri yaratma meselesinde fiillerden doğan fiiller meselesinin de çıktığını görüyoruz. Mutezile’nin ortaya attığı insan fiillerinin yaratıcısıdır görüşünün ardından şöyle bir soru gündeme geldi:

 İnsanın amelinden, davranışından doğan ameller hakkındaki ki görüş nedir? O da insanın yarattığından mıdır? Yoksa Allah’ın yarattıklarından mıdır? Dayak yiyen kimsenin hissettiği acı, bir şeyde görülen tat, bıçaktaki kesme özelliği, lezzet, sıhhat, şehvet, sıcaklık, soğukluk, rutubet, kuraklık, korkaklık, cesaret, açlık, tokluk, ve daha bir çok şey de insanın fiili midir? Mutezile bunların hepsinin insanın fiili olduğunu söyler. Çünkü bir fiili yaptığında onun sonuçlarını ortaya çıkaran da insandır. O, insanın fiilinden doğmaktadır. İnsanın yarattığı şeylerdendir.

“Kaza ve Kader” meselesi ve bu meselede Mutezile’nin görüşü işte budur. Kulun fiilindeki iradesi ve insanın fiili sonucunda ortaya çıkan eşyanın özellikleri bu meselenin özüdür. Bu mesele hakkında ki görüşleri de, kul bütün fillerinde dilediği gibi hareket etme konusunda hürdür, fiillerini ve filleri sonucunda ortaya çıkan eşyanın özelliklerini yaratan da insandır şeklinde özetlenebilir.

 

Mutezile’nin bu görüşü müslümanların heyecanını artırdı, onları galeyana getirdi. Çünkü bu görüş onlara göre yepyeni bir görüştü. Dinde ilk esas olan akidede cüretli bir görüştü. Bu nedenle Mutezile’ye cevaplar vermeye başladılar. En meşhurlarından birisi; Cehm b. Safvan olan ve kendilerini “Cebriye” diye isimlendiren yeni bir grup ortaya çıktı. Cebriye’ciler şöyle diyorlardı: İnsan, irade hürriyeti ve fiilleri yaratma gücü olmayan, mecburen hareket eden bir varlıktır. İnsan rüzgârın önünde bir tüy veya dalgaların önüne katıp sürüklediği bir odun parçası gibidir. Ancak, Allah işleri onun eliyle yaratır. Eğer insan amellerinin yaratıcısıdır dersek, bu ifade, Allah’ın gücünün sınırlandırılmasını gerektirir ki bu durumda da Allah’ın gücü her şeyi kuşatmamış olur. Böylece kul dünyada bazı şeyleri yaratmada Allah’a ortak olmuş olur. Tek bir şeyde iki gücün birbiri ile yardımlaşması mümkün değildir. Eğer o şey Allah’ın gücü ile yaratılmışsa insanın o şeyde her hangi bir rolü yoktur. Eğer o şey, insanın gücü ile yaratılıyorsa bu defa da o şeyde Allah’ın gücünün herhangi bir rolü yoktur. Bir kısmının Allah’ın bir kısmının da insanın gücü ile olması da mümkün değildir. Kulun fiilini yaratan Allah’tır. Yalnızca O’nun iradesi ile kul bir fiili yapabilir. Kulların fiillerinin sadece Allah’ın gücü ile var olabileceğini, fiilin yaratılmasında kulun gücünün herhangi tesirinin olmadığını söylediler. Cebriye’ye göre insan, Allah’ın yarattığı fiillerin yeri olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. O mutlak olarak mecburen hareket eden bir varlıktır. İnsanla cansız bir varlık arasında görünüşten başka hiçbir fark yoktur. Delillerini işte böylece sıraladılar. Görüşlerini desteklemek için de Allah’ın şu ayetlerini delil olarak kullandılar:

 “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” “Sen sevdiğine hidayet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet eder.” “Sizi ve yaptıklarınızı Allah yarattı.”

“Her şeyin yaratıcısı Allah’tır.”

 Fiiller konusunda, kulun yaratmasına ve iradesine delalet eden ayetleri de tevil ettiler. Doğal olarak da, lezzet, açlık, yiğitlik, kesmek ve yakmak ve bunların dışında kulun fiilinden sonra meydana gelen eşyaya ait özelliklerin Allah’tan olduğunu söylediler.

Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat da bu konularda Mutezile’ye cevap verdi. Ehl-i sünnet; kullarının fiillerinin tamamı Allah’ın iradesi ve meşietiyledir der. İrade ve meşiet aynı anlama gelir. İrade ve meşiet, diri olan Allah’ta ezeli bir sıfattır. İrade ve meşiet; kudretin bütüne nisbetinin birbirine denk olmasıyla, herhangi bir vakitte, takdir edilenlerden birinin gerçekleşmesinin tahsis edilmesini gerektirmektedir. Kulların filleri Allah’ın hükmü iledir. Bir şeyin olmasını dilediği zaman ona ol der ve o da hemen oluverir. Allah’ın kazası bazı hükümlerin ilavesi ile birlikte kulun fiilinden ibarettir. Allahu Teâla:

 “Onları yedi gök olarak var etti.”

“Rabbin kesin olarak hükmetti.”

 Ayette geçen “kaza” kelimesi Allah’ın sıfatlarından bir sıfatı değil hükmedeni kastetmektedir. Kulun fiili Allah’ın takdiri ile olur. Takdir, her yaratığın, güzel ve çirkin, fayda ve zarar, taşıdığı zaman ve mekân ve ona gereken sevap ve ceza gibi şeylerin belirli bir seviyede sınırlandırılması demektir. Bundan maksat ise Allah’ın iradesini ve gücünü her şeye genelleştirmektir. Çünkü her şey Allah’ın yaratmasıyla olur. Bu da zorlama ve baskı olmaksızın irade ve güç sahibi olmayı gerektirir. Bunun üzerine dediler ki: Sizin bu sözünüze göre, kâfir küfründe, fasık da fıskında mecbur olur ki bu durumda da kâfirin ve fasıkın iman ve itaatla mükellef kılınması doğru olmaz denilse ne dersiniz sorusuna şöyle cevap verdiler:Allah her ikisinin de küfrünü ve fıskını zorlama olmadan kendi serbest istekleriyle olmasını irade etmiştir. Allahu Teâla’nın kendi iradeleriyle onların küfrünü ve fıskını bilmesi, olması mümkün olmayan bir teklifi de gerektirmez. Kulların fiillerinin yaratılması konusunda Mutezile ve Cebriye’ye cevap olarak da şöyle dediler:Kulların itaat ettikleri zaman karşılığında sevap kazanacakları, karşı geldiklerinde ise azaplandırılacakları kulların serbest iradeleri ile yaptıkları filleri vardır. Allahu Teâla fiilleri, yaratma ve var etmede bağımsızdır demeleriyle beraber kullara ait fiillerde ihtiyar olmasını da şöylece açıkladılar:Kulun fiilini yaratan Allahu Teâla’dır. Titreme gibi bir takım filleri dışında, yakalama hareketi gibi bir takım fiillerde kulun gücünün ve iradesinin rolü vardır. Her şeyi yaratan Allah’tır, kul ise “KASİB’tir. Bunu da şöyle açıkladılar:

Kulun gücünü ve iradesini fiile harcaması “kesb”tir. Bunun hemen akabinde Allah’ın bu fiili var etmesi ise yaratmaktır. Tek makdur iki farklı açıdan iki gücün altına girmektedir. Fiil, yaratma yönünden Allah’ın, kesb yönünden de kulun gücü dahilindedir. Bir başka ifade ile, fiil, yalnızca kulun iradesi ve gücüyle değil, kulun iradesi ve gücü esnasında Allah tarafından yaratılmaktadır. İşte bu ilişki KESB’dir. Sözlerini Cebriye’nin, Allah’ın fiilleri yaratması ve iradesi hakkında delil olarak kullandıkları ayetlerle de delillendirdiler. Kuldaki “kesb” özelliğini de şu ayetlerle delillendirdiler.

 “İşledikleri amellere karşılık olarak” “İsteyen inansın isteyen inkâr etsin”

“Kazandığı lehine yüklendiği de aleyhindedir.”

 Böylece kendilerini hem Mutezile’ye hem de Cebriye’ye cevap vermiş saydılar. Gerçekte ise onların görüşleri ile Cebriye’nin görüşleri birdir. Onlar da Cebriye’cidirler. Ehl-i Sünnet “kesb” meselesini ortaya çıkarmada oldukça zorlandı. Onlar akli metodu kullanmadılar. Çünkü bu konuda herhangi akli bir delil, burhan yoktur. Nakil yolunu da takip etmediler. Zira şer’i delillerden herhangi bir delil de yoktu bu konuda. Ehl-i Sünnetin çabası, ancak Mutezile ve Cebriye’nin görüşünü uzlaştırmaya yönelik bir çabadır.

Özet olarak “Kaza ve Kader” meselesi kelamcıların düşüncelerinde çok önemli bir yer tutmuştur. Bütün kelamcılar araştırma konusu olarak kulun fiilini ve fiilden doğan fiillerdeki özellikleri yani kulun fiili sonucunda ortaya çıkan eşyadaki özellikleri işlemişlerdir. Araştırmalarının esasını, kulun fiili ve kulun fiilinden kaynaklanan özellikleri Allah mı yaratıyor yoksa insan mı yaratıyor? Kulun iradesi ile mi oluyor yoksa Allah’ın iradesiyle mi oluyor? gibi sorulara cevap aramak oluşturmaktadır. Bu araştırmanın ortaya çıkmasının sebebi, Mutezile’nin bu meseleyi “Kaza ve Kader”, “İrade hürriyeti”, “Cebr ve ihtiyar” şeklindeki ifadelerle, olduğu gibi Yunan filozoflarından almaları ve Allah’a vacib kıldıkları adalet sıfatı ile uyumlu olması gerektiği esasına göre kendi görüşleri ile yorumlamalarıdır. Bu düşünce Cebriye ve Ehl-i Sünneti aynı çıkış noktasından ve aynı esasa göre Mutezile’nin görüşlerine cevap vermeye götürdü. Kaza ve Kader meselesini yalnızca kendi sınırları içerisinde araştırmayıp, Allah’ın sıfatları açısından araştırdılar. Allah’ın gücünü ve iradesini, kulun fiili ve kulun fiili sonucunda eşyalarda ortaya çıkan özelliklere egemen kılarak şu hususları araştırmaya başladılar: Kulun fiili, Allah’ın gücü ve iradesi ile mi yoksa kulun fiili ve iradesi ile mi gerçekleşmektedir. Öyleyse “Kaza ve Kader”, kulların filleri ve kulların filleri sonucunda eşyalarda ortaya çıkan özelliklerdir. “Kaza” kulların fiilleri, “Kader” ise eşyalardaki özelliklerdir. Kelamcıların, “Kaza” kelimesini kulların fiilleri anlamında kullandıkları yaptıkları araştırmalardan ve içine düştükleri ihtilaflardan anlaşılmaktadır. Bu sonuç, “kul kendi gücü ve iradesi ile bir fiili yaratır” şeklindeki sözlerden ve bu sözleri; “kulun fiili yalnızca kendi gücü ve iradesi ile var olmayıp Allah’ın gücü ve iradesi ile meydana gelir” şeklinde reddeden ifadelerden ve bu iki görüşe birden karşı çıkarak; kulun fiili yalnızca kulun gücü ve iradesi ile değil kulun gücü ve iradesi esnasında Allah’ın fiili yaratmasıyla meydana gelir şeklindeki sözlerden de anlaşılmaktadır. “Kader”in kulun eşyalarda ortaya çıkardığı özellikler olduğu, kelamcıların araştırmalarından ve ihtilaflarından anlaşılmaktadır. Onlar fiillerden doğan fiiller meselesini araştırırken, kulun fiilinden kaynaklanan özellikleri de araştırmışlardır. Şöyle dediler:

 Nişasta ile şekeri bir kaba koyup pişirdiğimizde helva meydana gelir. Şimdi helvanın tadını ve rengini biz mi yarattık yoksa Allah mı yarattı? Boğazlama anında ruhun çıkması, attığımız zaman taşın gitmesi, gözümüzü açtığımız zaman gözün görmesi, düşme esnasında adamın ayağını kırması ve sarmayla kırık ayağın iyileşmesi ve buna benzer bir çok şey bizim yaratmamızın bir sonucu mudur, yoksa Allah’ın yaratması mıdır? İşte bu araştırma özellikler hakkında yapılan araştırmadır. Ortaya çıkan bu özellikler hakkında ki ihtilafları da, “kader”in eşyanın özellikleri olduğuna delalet etmektedir.Bağdat Mutezile reisi Bişr b. el-Mutemir şöyle diyor: Bizim fiilimizden doğan her şey bizim yaratığımızdır. Ben bir insanın gözünü açtığım zaman gözü birşey görür. Gözün bir şeyi görmesi benim fiilimdir. Çünkü o, benim fiilimden doğmuştur. Bizim imalatımız olan yiyeceklerin rengi, tadı, kokusu da bizim fiilimizdir. Aynı şekilde elem, lezzet, sağlık şehvet vb. her şey insanın fiilidir.

Mutezile’nin ileri gelenlerinden biri olan Ebu Hüzeyl el-Allaf ise: Fiilden doğan şeyler arasında fark vardır. İnsanın fiillerinden doğan fiillerden niteliğini bildiklerimiz insanın fiilindendir. Bilmediklerimiz ise insanın fiilinden değildir. Dayak sonucunda ortaya çıkan acı, yukarıya fırlattığımız taşın gidişi, aşağıya attığımız zaman aşağıya inişi gibi özellikler insanın fiilindendir. Fakat renkler, tat, sıcaklık, soğukluk, rutubet, serinlik, korkaklık, şecaat, açlık ve tokluk gibi şeylerin hepsi Allah’ın fiilindendir.

 Nazzam ise şöyle demektedir: İnsan hareket etmekten başka bir şey yapamaz. Hareket olmayan şey insanın fiili değildir. Hareketi ise insan ancak kendinde yapar, kendi dışında yapmaz. İnsanın elini oynatması onun fiilidir. Ancak insanın taşı attığında taşın aşağı veya yukarıya doğru hareketi insanın fiili değil Allah’ın fiilidir. Yani Allah, taşı atan bir kimsenin atmasıyla hareket etme kabiliyetini taşta yaratmıştır. Bu nedenle, renkler, tat, kokular, elem, lezzet insanın fiili değildir. Çünkü bunlar insanın hareketi değildir.Fiillerden doğan şeylere bakıştaki bu ihtilafların vakıası, ihtilafın eşyanın özellikleri konusunda olduğunu açıklamaktadır. Fiillerden doğan şeyler insanın fiilinden midir yoksa Allahın fiilinden midir? Öyleyse bu konudaki ihtilaf, insanın eşyalarda ortaya çıkardığı özelliklerden kaynaklanmaktadır.Bütün kelamcıların tek bir konu ve tek bir alanda yaptıkları tartışma işte böylece sürüp gitti. Kulun eşyada meydana getirdiği eşyanın özellikleri konusu kulun fiili konusuna göre fer’i bir meseledir. Çünkü özellikler meselesi kulun fiili meselesinden kaynaklanmıştır. Ehli Sünnet, Mutezile ve Cebriye arasındaki ihtilafta da ikinci sırayı teşkil ediyordu. Çünkü kelamcılar arasında cereyan eden tartışmaların ağırlık noktasını kulun fiili meselesi oluşturuyordu. Kulun fiili konusunda yapılan tartışma eşyanın özellikleri konusunda yapılan münakaşalardan çok çok fazla idi.

“Kaza ve Kader” ifadesi her ne kadar iki kelimeden meydana gelmişse de birbiriyle içiçe girmiş tek anlamı olan tek bir isimdir. “Kaza ve Kader” konusunun ortaya çıkışına, kulun fiili konusu, insanın eşyada meydana getirdiği özellikler konusundan daha fazla etki etmiştir. “Kaza ve kader” konusundaki tartışmalar sürüp giderken her grup “Kaza Kader”‘i diğer gruptan farklı bir şekilde anladı. Ehl-i Sünnet ve Mutezile imamlarından sonra gelen öğrencileri ve onlara tabi olanlar arasında da bu tartışmalar asırlar boyu tekrarlanarak sürüp gitti. Mutezile’nin zayıflaması ve Ehl-i Sünnetin üstünlük kazanmasıyla tartışmalar Ehl-İ Sünnet lehine döndü. Kaza ve Kader konusunda tartışanlar, Kaza ve Kadere kendiliklerinden hayal ettikleri yeni anlamlar vererek ihtilafa düşüyorlar, verdikleri anlamları sözlük ve şer’i lafızlarla uyumlaştırmaya çalışarak onlardan bir kısmı şu görüşleri ileri sürüyorlardı:

 1- “Kaza ve Kader”, hiç kimsenin bilemeyeceği Allah’ın sırlarından bir sırdır.2- “Kaza ve Kader” konusunu araştırmak caiz değildir. Çünkü Rasulullah (s.a.v.); “Kaderden bahsedildiği zaman susunuz.” diyerek kader hakkında konuşmayı yasaklamıştır.“Kaza ve Kader’in” ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyenler ise şöyle diyorlardı.3- Kaza, yalnızca külliyat hakkında bir hükümdür, kader ise cüzi konularda ve detaylarında cüzi bir hükümdür.4- Kader, kesin karar, kaza ise verilen kararı yerine getirmektir. Bu görüşe göre Allahu Teâla bir işin yapılmasına kesin karar verirse yani onu çizer ve kesin olarak uygulama sahasına koyarsa işin kaderi çizilmiş olur ve bu da kaderdir. Allahu Teâla karar verdiği işi uyguladığında iş gerçekleşmiş olur ki bu da “Kaza”dır.5- Kader takdir etmektir, kaza ise yaratmaktır.6- Kaza ve kader birbirinden ayrılmaz şekilde birbirine bağlı iki kelime olup birinin diğerinden ayrılması mümkün değildir. Çünkü bunlardan biri temel konumundadır ki bu da “Kader”dir. Diğeri ise bu temel üzerine kurulu binadır ki bu da “Kaza”dır. Dolayısıyla kim bunlardan birini diğerinden ayırmaya kalkışırsa binayı yıkmaya ve yok etmeye kalkışmış olur. Onlardan kim “Kaza ve Kader” arasında bir fark görürse kazayı bir şey, kaderi de bir başka şey yapmış olur.İster bu iki kelimenin birbirinden ayrılmaz olduğunu söyleyenlerce olsun isterse bu iki kelimenin birbirinden ayrı anlamlara geldiğini söyleyenlerce olsun, “Kaza ve Kader” konusundaki tartışmalar işte böylece sürüp gitti. Halbuki “Kaza ve Kader” kelimesi ne şekilde tefsir edilirse edilsin bütün fırkalarca yalnızca tek bir anlamda kullanılmıştır:Fiilin var olması açısından; Fiili yaratan Allah mıdır yoksa kul mudur? Kul bir fiili yapmaya kalkıştığında fiili Allah mı yaratıyor? Böylece konunun bu noktada odaklaştığı, tartışmalarının aynı platformda dönüp dolaştığı netleşmektedir. Bu mesele ortaya çıktıktan sonra “Kaza ve Kader” meselesi akide konusunda altıncı bir konu olarak yerine oturdu. Fiildeki ve eşyadaki özellikler ister hayır ister şer olsun, fiilleri ve eşyanın özelliklerini yaratan Allah olduğundan dolayı, “Kaza ve Kader” meselesi Allahu Teâla ile alakalı işlere delalet etmekte, bu nedenle de akideden sayılmaktadır.

Buradan da anlaşılmaktadır ki gerek tek bir manaya gelen tek isim olarak kabul edilsin, gerek birbirinden ayrılması mümkün olmayan bir iş olarak kabul edilsin, Kelamcılar ortaya çıkmadan önce “Kaza ve Kader” meselesi müslümanların araştırmalarında yer almamıştı. Kaza ve Kader konusunda aslında yalnızca iki görüş vardır. Bunlardan birincisi ki aynı zamanda Mutezile’nin görüşü olan “Serbestçe seçme, hareket edebilme hürriyeti”, ikincisi ise her ne kadar kullandıkları tabirler, ifadeler ve lafızlar etrafında ihtilaflar varsa da Ehl-i Sünnet ve Cebriye’nin görüşü olan “icbar”, serbest olmama” görüşüdür. Müslümanlar, Kur’an ve hadisin ortaya koyduğu görüşten, Sahabenin, Kur’an ve hadislerden anladıkları görüşten saparak yeni bir isim olarak ortaya çıkan “Kaza ve Kader”, Cebir ve ihtiyar” veya “İrade hürriyeti” ifadeler üzerinde tartışarak bu iki görüşte karar kıldılar. Bu yeni anlam; Fiiller, kulun iradesi ve yaratmasıyla mı yoksa Allah’ın iradesi ve yaratmasıyla mı meydana geliyor? İnsanın eşyalarda ortaya çıkardığı özellikler, kulun fiili ve iradesinin bir sonucu mudur? Yoksa Allah’tan mıdır? soruları üzerinde yoğunlaştı. İşte bu konu vücut bulduktan sonra “Kaza ve Kader” meselesi akide ile ilgili altıncı bir konu olarak İslâm akidesindeki yerini aldı.

 

Kader

 Kelamcıların Yunan filozoflarından aldıkları anlamı isimlendirmek için kullandıkları “Kaza ve Kader” cümlesi bu anlamda daha önce ne şer’an ne de lügat olarak vardı. Kelamcıların bu iki kelime için kullandıkları manaların hem lügat olarak hem de şer’i olarak gerçek manalarından ne kadar uzak olduğunu göstermek için bu iki kelimenin öncelikle sözlük ve şer’i anlamlarını arz ediyoruz.

Lügatta Kader kelimesi birçok manalara gelmektedir. Lügatta,
denilince; “işi idare etti”, “birşeyi bir başka şeyle kıyasladı” ve “miktarını açıkladı” anlamı akla gelir. denildiğinde; “hazırladı”, “planladı” ve “vakte bağladı”. denildiğinde; “ona baktı”, “işi idare etti” ve “kıyas yaptı”. denildiğinde; “Allah’ı ta’zim etti”. denildiğinde; “Allah bir işe hükmetti ve takdir etti” denildiğinde; “rızkı taksim etti”, denildiğinde; “ehli iyaline rızkı daralttı, sıkıştırdı”, “işin idaresini ve düzenlenmesini düşündü”. denildiğinde: “takdir etti”, “hükmetti” anlamları kastedilir.

 Hadiste ise “Kader” kelimesi şu anlamda kullanılmaktadır:“Hava kapalı olduğu zaman onu (Hilali) takdir ediniz.” Yani otuza tamamlayınız.Kader kelimesi Kur’an-ı Kerim’de de çeşitli anlamlarda geçmektedir.“Ve Allah’ın emri gereği gibi yerine getirilmiştir.” Yani kesin ve muhkem bir hükümdür.“Onun rızkını takdir etti.” Yani onun rızkını daralttı.“Su takdir edilen bir ölçüyü göre birleşiverdi.” Yani Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığı şekilde gerçekleşti ki bu da Nuh kavminin tufan ile yok olmasıdır.“Orada gıdalar takdir etti.” Orada yaşayanların azıklarını bitirme görevini yeryüzüne verdi. Yani yere, gıdalar yetiştirebilme, çıkarabilme özelliğini verdi.“Muhakkak ki o ölçtü, biçti.” Yani Kur’an hakkında ne söyleyeceğini düşündü.“O, yaratıp şekil vermiştir ki, O, takdir edip doğru yolu göstermiştir.” Yani herşeyi yaratıp onu şekillendirdi. Her hayvan için kendisine uygun şeyi takdir edip, ona yöneltti, ondan faydalanmayı öğretti. İnsan olsun hayvan olsun her canlı varlığın doyurulması istenen ihtiyaçlarını yarattı ve ona ihtiyaçlarını doyurmayı öğretti. Tıpkı Allahu Teâla’nın şu sözünde olduğu gibi:“Orada gezilecek belirli yerler yaptık.” Yani orada yürümeyi kolaylaştırdık ve güvenli bir şekilde yarattık.“Allah her şey için bir miktar tayin etti.” Yani vaktini ve miktarını tesbit etti.“Şüphesiz ki biz herşeyi bir ölçüye göre yaratmışızdır.” Yani bir takdir ile yarattık.“Belli bir süreye kadar.” Yani bilinen bir zamana kadar.“Aranızda ölümü biz takdir ettik.” Yani ömürlerinizin kısa, uzun, orta olmak üzere değişik sürelerle takdir ettik.“Onu ancak belirli bir miktar ile indiririz.” Yani bilinen bir miktarda.“Karısının geride kalanlar arasında bulunmasını takdir ettik.” Yani, takdirimize göre karısı geride kalanlardandı.“Sonra da bir kader üzerine geldin ey Musa” Yani sen belirli bir vakitte geldin.Kader” kelimesi hadislerde, “Allah’ın ilmi ve takdiri” anlamında kullanılmıştır. Ebu Hüreyre’den: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:“Hiçbir kadının kendisi evlenebilmesi için kız kardeşinin boşanmasını istemesi doğru olmaz. Çünkü kendisi için (Allah’ın önceden) takdir ettiği şey vardır.” Yani Allah’ın Levhi Mahfuz’da kendisi hakkında yazdığı isabet edecektir. Aşağıdaki ayette de ifade edildiği gibi Allah neye hükmettiyse ve nasıl biliyorsa o, öylece tecelli eder.

“Takdir edilen bir ölçüye göre birleşiverdi.” Yine Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayette Nebi (s.a.v.) şöyle demektedir:

 “Adem oğluna nezir, takdir etmediğim bir şeyi getirmez. Ancak Allah’ın takdiri adem oğlunu nezretmeye sürükler. Bu takdirimle o şeyi cimriden çıkarmak isterim.” Yani nezir, Allah’ın hükmettiği ve Levhi Mahfuz’da yazmadığı bir şeyi Adem oğluna getirmez. Nezirle ancak cimriden bir şeyleri çıkarır. Kader, burada Allah’ın takdiri ve ilmi anlamında kullanılmıştır. Yine Ebu Hüreyre’den gelen bir rivayette Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Adem ile Musa (as) birbiriyle tartıştılar. Musa (as) Adem’e (as) şöyle dedi: İnsanları iğva ederek/saptırarak onları cennetten çıkaran sen değil misin? Adem de ona: Ey Musa: Sen Allah’ın her şeyin ilmini verdiği, risaletini vererek insanlar arasından seçip onlara üstün kıldığı Musa değil misin? Musa, evet dedi. Beni yaratmazdan önce Allah’ın benim hakkımda yazmış olduğu bir işten dolayı mı beni ayıplıyorsun?” Yani Allah’ın ilmi ile takdiri ile yazılmış olana göre. Tavus der ki: Ben Abdullah b. Ömer den şöyle işittim: Rasulullah (s.a.v.) şöyle diyordu.

 “Her şey kader ile olur. Hatta ihtiyarlık ve tembellik bile veya tembellik ve ihtiyarlık bile” Yani her şey Allah’ın takdirine ve ilmine göre, yani Levh-i Mahfuz’da yazdığına göre gerçekleşir. “Allah’ın kaderi” kelimesi sahabenin sözlerinde de “Allah’ın ilmi” anlamında kullanılmıştır. Abdullah b. Abbas’tan:

“Ömer (ra) Şam’a doğru sefere çıktı. Serğ denilen yere vardığında ordu komutanları ile karşılaştı. Ebu Ubeyde b. el-Cerrah (ra) ve arkadaşları Şam’da veba hastalığını haber verdiler. İbni Abbas(ra) diyor ki: Ömer (ra) -bana ilk muhacirleri çağırın dedi. Onlar gelince Ömer (ra) onlarla istişare etti. Onlara Şam’da veba hastalığının bulunduğunu söyledi. Onlar, Şam’a gidip gitmeme konusunda ihtilaf ettiler. Onlardan bir kısmı: -Ya Ömer sen bir iş için çıkmış bulunuyorsan bundan geri dönmeni uygun bulmuyoruz dediler. Diğerleri ise, insanların geri kalanları ve Allah’ın Rasülünün ashabı seninle beraber bulunmaktadır. Bu nedenle veba hastalığı varken, bile bile oraya gitmeni uygun görmüyoruz dediler. Ömer (ra), -beni yalnız bırakınız dedi. Sonra da Ensar’ı çağırmalarını söyledi. Ensar’ı çağırdılar. Ömer (ra), onlarla istişare yaptı. Ensar da muhacirler gibi iki farklı görüş belirttiler, Ömer (ra), onlara da beni yalnız bırakınız dedi. Ardından da bana, burada bulunan fetih muhacirlerinden olan Kureyş’in ileri gelenlerini, yaşlılarını çağır dedi. Onları çağırdılar. Onlardan hiçbir kimse ihtilaf etmedi. Yanında bulunan insanlarla birlikte geri dönmeni, vebanın bulunduğu yere doğru ilerlememeni uygun görüyoruz dediler. Ömer (ra), insanlara seslenerek: Ben geri dönüyorum. Sizler de geri dönünüz demesi üzerine Ebu Ubeyde (ra): Allah’ın kaderinden mi kaçış? diye sorunca Ömer (ra), cevaben: Keşke bunu senden başkası söyleseydi ey Ebu Ubeyde dedi! Evet Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz. Senin develerin olsa ve onları otlatmak için bir yamacı yeşillik olan diğer yamacı da otsuz olan iki yamaçlı bir vadiye indirsen, onları yeşillik olan vadide otlattığında veya otsuz olan bir yamaçta otlattığında Allah’ın kaderi ile otlatmış olmaz mısın?”

 Burada kader kelimesi Allah’ın takdiri ve ilmi anlamında kullanılmıştır. Yani otlak bir yamaçta develerini güdersen Allah’ın Levh-i Mahfuz’da yazdığına ve ilmine göre hareket etmiş olursun. Otsuz olan bir yamaçta güttüğünde de yine Allah’ın Levhi Mahfuz’da yazdığına ve ilmine uygun bir şekilde hareket etmiş olursun.

Bütün bu anlatılanlardan da açıkça görülmektedir, ki “Kader” kelimesi çeşitli manaları olan “müşterek” lafızlardandır. Takdir, ilim, tedbir, vakit, hazırlık bu kelimenin içerdiği anlamlardan yalnızca bir kısmıdır. Kader kelimesinin bunca anlamları olmasına rağmen bunların hiçbiri; “insanın bir fiili zorla yapmasıdır” veya “kader, cüzi konularda ve tafsilatında külli bir hükümdür” veya “Allah’ın sırlarından bir sırdır” gibi hiçbir anlama gelmediği görülmektedir. Buna göre birçok sözlük anlamı bulunan “Kader” kelimesini Kur’an, sözlük anlamları çerçevesinde kullanılmıştır. Kader kelimesi hadislerde Kur’an’ın kullandığı anlamlarda kullanılmıştır. Kader kelimesinin manalarında, ne Kur’an’da geçen ifadelerde ne de hadislerde geçen ifadelerde her hangi bir ihtilaf yoktur. Belirtilen manaların hepsi sözlük ifadeleri olup bu anlamlarda aklın hiç bir rolü yoktur. Gerek ayetlerde gerekse hadislerde bu anlamların dışında her hangi bir şer’i anlam geçmediğine göre, başka bir anlam verip de bu şer’i anlamdır demek doğru olmaz. Buradan da anlıyoruz ki, ayetlerde geçen bu manalardan kasıt daha sonraları kelamcıların üzerinde ihtilaf ettikleri “kader” değildir. Hadislerde geçen kader kelimesi de ancak Allah’ın takdirini ve ilmini yani Levhi Mahfuz’da yazılı olanı kastetmektedir. Bu anlamların, Kelamcıların ortaya çıkardıkları “Kaza ve Kaderle” hiç alakası yoktur. Fakat Taberani’nin İbni Mes’ud’dan hasen bir senedle rivayet ettiği; “Kader hakkında konuşulduğu zaman susunuz.” hadisi, Allah’ın ilmi ve eşya hakkındaki takdiri konusunda konuşulduğu zaman bu konuya dalmayınız anlamına gelmektedir. Çünkü eşyaların Allah tarafından takdir edilmiş olması yani Levh-i Mahfuz’da yazılmış olması, Allah’ın ilmi dahilinde olması demektir. Allah’ın herşeyi bilmesi ise, iman edilmesi gereken Allah’ın sıfatlarından bir sıfattır. Bu durumda ise hadisin manası şöyle olur. Eşyayı takdir eden ve bilen yani Levh-i Mahfuz’da yazan Allahu Teâla’dır. Bu konuda münakaşaya, tartışmaya, girmeyiniz, dilinizi tutunuz ve olduğu gibi teslim olunuz.

 

Yine Müslimin Tavus yoluyla rivayet ettiği: “Ben Rasulullah (s.a.v.)’in ashabından bir kısmına yetiştim. Onlar şöyle diyorlardı. “Her şey Allah’ın kaderi iledir.” (Müslim) Yani her şey Allah’ın bilmesi iledir. Yine Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Şöyle yapsaydım şöyle şöyle olurdu deme. Allah takdir etti, O, dilediğini yapar de.” Bu hadis, Levh-i Mahfuz’da yazıldığı şekildedir, Allah’ın onu bilmesi iledir anlamına gelmektedir. Bunların hepsi Allah’ın sıfatları kapsamındadır. Muhakkak ki Allah, vuku bulmadan önce eşyayı biliyor, eşyalar onun bildiği şekilde hareket eder. “Kaza ve Kader” konusunun bunda hiçbir rolü, etkisi yoktur.

 

NEYE, NASIL, NİÇİN İNANIRIZ

 

KAZA ve KADER

 Kader: İmanın şartlarından beşincisidir. “ Kadere iman ettim demek, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman getirdim” demektir. Böyle iman etmeyen mümin sayılmaz. 

    Kadere iman: Allah-u teala HZlerinin daha mahlûkat yaratılmadan önce ezeli olan bilgisi ile olmuş ve olacak her şeyi ama her şeyi ve bunların Allah katında malum olması kaderdir. Sonradan bu malumatın meydana gelmesi kazadır. Böylece kaza, kaderin hariçte meydana gelmesi oluyor. Aslen ikisi de aynı şeydir.    Allah-u teala her şeyin yaratıcısıdır. O’nun irade ve kudreti dışında hiç bir şey meydana gelmez. Ancak insanları sorumlu tutmak için onlara da bir irade vermiştir. Bu itibarla işledikleri şeylerden sorumludurlar. Allah yaratandır, kul kazanandır. 

    İnsan geçmişi ve geleceği bilmez. Hud suresi 112de buyrulduğu gibi “emr’olunduğun gibi dosdoğru ol“ ifadesi gibi hareket eder. Sebeplere sarılır. İşin gereğini yerine getirip “Tevekkeltü teallah” deyip neticeyi Allah’a havale eder, şükreder, işin hayırlı olmasını diler, şer olursa sabreder.

  

    İnsanlar cansız varlıklar gibi değildir. İstedikleri gibi hareket edebilirler. Mide, kalp çalışır fakat bu işler insanın arzusu dışında olur. Hâlbuki bir yerden bir yere gitmek, oturmak, kalkmak, konuşmak, susmak isteğe bağlı olarak yapılan işlerdir. Allah’ın insanları yarattığı ve onlara verdiği irade, bu gibi işler üzerinde tesiri olabiliyor ve sorumlu tutulabilecek kadar yetkiye sahip oluyor. Bu irade belirli bir iş üzerinde kararlaşınca bu kesp (kazanç) oluyor. Kul iradesini kullanmış bunun neticesinde o işin meydana gelişi de Allah’ın yaratması ile oluyor. Kul iradesini kullanmış Allah’ta yaratmıştır. Bu bakımdan <<Allah her şeyin yaratıcısıdır>> denir.    İşte hayır ve şer, bütün işlerin Allah tarafından yaratıldığına, olmuş ve olacak her şeyin Allah katında malum bulunduğuna iman etmek kadere iman demektir. Kullara verilen iradenin nasıl ve nerelerde kullanılacağının Allah tarafından bilinmesi, kullarının iradesizliği sayılmaz. Çünkü bilgi, irade ile olacak işleri tespit etmiştir. İhtiyar ve irade ile yapılacak bir işi daha önceden bilmek veya keşfetmek o işin vukuunda müessir bir olay değildir. Netice olarak iş irade ile olmuştur.    Şu halde Allah her şeyin yaratıcısıdır. Olmuş ve olacak her şeyi bütünü ile bilir. Kullarda yaptıklarından sorumludurlar. İyi işlerinden mükâfat ve sevap, kötü işlerinden günah ve ceza alırlar. Herkes yaptığından mesuldür. Bir insan bir işi yapacağı zaman kaderin nasıl olduğunu bilemez. Kendi düşüncesine arzusuna göre hareket eder. Artık nasıl ortaya çıkacağını evvelce bilmediği bir kadere kendi işini dayandırarak kendisini bunun mesuliyetinden kurtarma hakkı olmaz.

    Özetlemeye çalıştığım kaza ve kader inancı, Ehli sünnet’e göre böyledir. Ehli sünnet dışı fırkaların çeşit çeşit görüşleri vardır. Onların görüşleri bizi bağlamaz, bizim inancımız böyledir. Ehli sünnet kadere inanmış, kaderin hayırlısı, şerlisi, kötüsü tatlısı, acısı hep Allahu tealadandır. Bazen alın yazısı dediğimiz şey de budur. Çünkü KADER: Var etmek yaratmak demektir ve her şeyi yapan ve yaratan ancak Allahu tealadır.

  

    KAZA: Bir insanın bir işi, kendi arzusu ile yapıp yapamayacağını, Allahu tealanın önceden bilmesi demektir ki, insanda arzunun bulunduğunu göstermektedir. Kazaya inanmak iradenin, ihtiyarın yok olmasına sebep olsaydı: Allah-u Teala’da yaratmaya mecbur veya memnu olurdu. Çünkü ezelde, bir şeyin var olacağına bildi ise onu yaratmaya mecbur olurdu, yokluğunu bildi ise yaratması memnu olurdu.    Evet, insanların kudreti azdır işi yalnız insan kudreti yapar demek, pek akılsızlık olur ve düşüncesizliğin son derecesidir.     Kader değişmez. Kaza, kadere uygun olarak meydana gelir. Kaza, her gün çok değişip sonunda kadere uygun olunca yaratılır. Evliya’i kiram kaderi Ambara, Kazayı ölçeğe benzetmişlerdir.    Bir trafik kazasında çoğu zaman aynı vasıtada olan insanların bazısı ölür bazısı yaralanır bazısına da hiçbir şey olmaz. Kişiye kaderinde olmayan kazalara karşı koruyan melekler vardır. Kaza, kaderde var ise melekler koruma görevinden çekilir. Kişi kaderindeki kaza ile yaralanır, kazası ile baş başa kalır.

    KAZA ve KADER: Bilgisini Allahu teala’nın kullarından sakladığı sırlardan biridir. Bu bilgiyi, en yakın meleklere ve peygamberlere bile açmadı! Bu bilgi, büyük bir deryadır kimsenin bu denize dalması kaderden konuşması caiz değildir. Şu kadarını bilelim ki, Allahu teala, insanları yaratıyor. Bir kısmı şakidir cehennemde kalacaktır. Bir kısmı saiddir cennete girecektir.

     HZ. Ali’ye kader hakkında sordular:”Karanlık bir yoldur bu yolda yürüme!” buyurdu. Tekrar sordular:” derin bir denizdir” buyurdu. Tekrar sordular bu defa” kader Allah’ın sırrıdır. Bu bilgi senden saklandı buyurdu.

    Konuyu İbrahim Hakkı Erzurumi HZ. nin şu sözü ile toplayalım.

  

                                Hak şerleri hayreyler.                               Zannetme ki gayreyler.                               Arif anı seyreyler.                               Mevla görelim neyler.

                               Neylerse güzel eyler.

  

                                                                    Sen Hakka tevekkül kıl.                                                                     Tefviz et rahat bul.                                                         Sabreyle ve razı ol.                                                                    Mevla görelim neyler.

                                                                    Neylerse güzel eyler.

  

                                Yunus Emre ile bitirelim: 

                                

                                            Lutfun da hoş. Kahrında hoş.                                           Hoştur bana senden gelen.

                                           Ya gonca güldür yahut diken.

 

ASHÂB-I KİRÂMIN KAZA VE KADER ANLAYIŞI

Rivâyet olunduğuna göre bir hırsızı yakalayıp Hz. Ömer’e getirdiler. Hz. Ömer (ra) ona:

-Niçin çaldın? diye sordu. Hırsız:

- Çaldımsa Allah’ın takdîriyle çaldım. Allah böyle takdîr etmiş, diye cevab verdi. Hz. Ömer bu cevaba hiçbir şey demedi, yalnız emir verip hırsızlık cezası olarak elini kestirdi ve ayrıca da dayak attırdı. Kendisine niye böyle iki ceza verdiği soruldu.

- El kesmek hırsızlıktan, dayak da Allah’a yalan ve iftirasından dolayı, cevabını verdi. * * *

Hz. Osman’ın katli hâdisesine iştirâk edenlerden bâzıları, Hz. Osman’ı kendilerinin öldürmediğini, onu öldürenin Allah olduğunu ileri sürmüşlerdi. Evini muhasara ettikleri zaman ok atarken, Hz. Osman’a:

- Bu okları sana attıran Allah’tır, diyorlardı. Hz. Osman (ra) onlara şu güzel cevabı vermişti: - Allah’a iftira ediyorsunuz ey yalancılar! Eğer oku Allah attırsa idi, hedefe isabet etmez miydi? * * *

Bir ihtiyar, Hz. Ali’ye şunu sordu:

- Bizim Şam’a (Sıffîn Harbi’ne) yürümemiz, Allah’ın kaza ve kaderiyle miydi? Bunu bize söylemelisin! Hz. Ali şu cevabı verdi:

- Bitkileri, çimenleri bitiren, mahlûkata can veren Allah aşkına derim ki, hangi yere ayak bassak ve hangi yere konsak, bu ancak Allah’ın kaza ve kaderiyle değil de nedir?

- Öyle ise bizim yorulmamız boşuna, bizim için mükâfat, ecir ve sevaba hak kazanmak yok gibi…

- Ey ihtiyar, siz giderken Allah size gidişiniz için büyük ecir verdi. Dönüşde de dönüşünüz için ecir verdi. Çünkü siz bunları yaparken zorla yaptırılmış, buna mecbur edilmiş değilsiniz. Bunları arzunuzla yaptınız.

-Bizi kaza ve kader sevketmedi mi?

- Yazık! Sen, kaza sana yapıştı, kader sana sarılıp takıldı sanıyorsun. Eğer iş öyle olsaydı, sevab ve ıkâb bâtıl olurdu. Va’d ve vaîde, emir ve nehye lüzum kalmazdı. Günah işleyene Allah ıkâb etmez, iyilik sâhibini de övmezdi. İyilik yapan övülmeğe, kötülük yapandan lâyık olmazdı. Kötülük işleyen de yerilmeğe, iyilik yapandan daha müstehak sayılmazdı. Bu gibi saçma sözler, putlara tapanların, şeytanın ordularının, yalancı şahitlerin, doğruyu görmeyen körlerin sözleridir. Onlar, bu ümmetin Kaderiyesi ve Mecusîleridirler. Allahü Teâlâ kullarını muhayyer bırakmak suretiyle emretti. Sakındırmak için de nehyetti. Kolay olan şeyleri teklif etti. Zorlayarak isyana, boynundan çekerek itâata mecbur etmedi. İnsanlara peygamberleri boşuboşuna göndermedi. Gökleri, yerleri ve bunlar arasında olan varlıkları boş yere yaratmadı. “Böyle şeyler kâfirlerin zanlarıdır, yuh olsun kâfirlere, onlara cehennem var.” Bunun üzerine yine sordular:

- Öyleyse bizi sevkeden kaza ve kader nedir? Hz. Ali:

- O, Allah’ın emri ve hükmüdür, dedi ve arkasından şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Rabbin ancak kendisine kulluk etmenizi emir buyurdu. “İhtiyar sevinerek kalktı ve:

- Sen o zâtsın ki, sana itâat sayesinde kıyâmet günü Allah’ın rızası umulur. Dinimizin anlayamadığımız mes’elesini bize açıkça îzah ettin. Allah, sana bunun en güzel ecrini versin.”

  

 

ASHÂB-I KİRÂMIN KAZA VE KADER ANLAYIŞI

Rivâyet olunduğuna göre bir hırsızı yakalayıp Hz. Ömer’e getirdiler. Hz. Ömer (ra) ona:

-Niçin çaldın? diye sordu. Hırsız:

- Çaldımsa Allah’ın takdîriyle çaldım. Allah böyle takdîr etmiş, diye cevab verdi. Hz. Ömer bu cevaba hiçbir şey demedi, yalnız emir verip hırsızlık cezası olarak elini kestirdi ve ayrıca da dayak attırdı. Kendisine niye böyle iki ceza verdiği soruldu.

- El kesmek hırsızlıktan, dayak da Allah’a yalan ve iftirasından dolayı, cevabını verdi. * * *

Hz. Osman’ın katli hâdisesine iştirâk edenlerden bâzıları, Hz. Osman’ı kendilerinin öldürmediğini, onu öldürenin Allah olduğunu ileri sürmüşlerdi. Evini muhasara ettikleri zaman ok atarken, Hz. Osman’a:

- Bu okları sana attıran Allah’tır, diyorlardı. Hz. Osman (ra) onlara şu güzel cevabı vermişti: - Allah’a iftira ediyorsunuz ey yalancılar! Eğer oku Allah attırsa idi, hedefe isabet etmez miydi? * * *

Bir ihtiyar, Hz. Ali’ye şunu sordu:

- Bizim Şam’a (Sıffîn Harbi’ne) yürümemiz, Allah’ın kaza ve kaderiyle miydi? Bunu bize söylemelisin! Hz. Ali şu cevabı verdi:

- Bitkileri, çimenleri bitiren, mahlûkata can veren Allah aşkına derim ki, hangi yere ayak bassak ve hangi yere konsak, bu ancak Allah’ın kaza ve kaderiyle değil de nedir?

- Öyle ise bizim yorulmamız boşuna, bizim için mükâfat, ecir ve sevaba hak kazanmak yok gibi…

- Ey ihtiyar, siz giderken Allah size gidişiniz için büyük ecir verdi. Dönüşde de dönüşünüz için ecir verdi. Çünkü siz bunları yaparken zorla yaptırılmış, buna mecbur edilmiş değilsiniz. Bunları arzunuzla yaptınız.

-Bizi kaza ve kader sevketmedi mi?

- Yazık! Sen, kaza sana yapıştı, kader sana sarılıp takıldı sanıyorsun. Eğer iş öyle olsaydı, sevab ve ıkâb bâtıl olurdu. Va’d ve vaîde, emir ve nehye lüzum kalmazdı. Günah işleyene Allah ıkâb etmez, iyilik sâhibini de övmezdi. İyilik yapan övülmeğe, kötülük yapandan lâyık olmazdı. Kötülük işleyen de yerilmeğe, iyilik yapandan daha müstehak sayılmazdı. Bu gibi saçma sözler, putlara tapanların, şeytanın ordularının, yalancı şahitlerin, doğruyu görmeyen körlerin sözleridir. Onlar, bu ümmetin Kaderiyesi ve Mecusîleridirler. Allahü Teâlâ kullarını muhayyer bırakmak suretiyle emretti. Sakındırmak için de nehyetti. Kolay olan şeyleri teklif etti. Zorlayarak isyana, boynundan çekerek itâata mecbur etmedi. İnsanlara peygamberleri boşuboşuna göndermedi. Gökleri, yerleri ve bunlar arasında olan varlıkları boş yere yaratmadı. “Böyle şeyler kâfirlerin zanlarıdır, yuh olsun kâfirlere, onlara cehennem var.” Bunun üzerine yine sordular:

- Öyleyse bizi sevkeden kaza ve kader nedir? Hz. Ali:

- O, Allah’ın emri ve hükmüdür, dedi ve arkasından şu âyet-i kerîmeyi okudu: “Rabbin ancak kendisine kulluk etmenizi emir buyurdu. “İhtiyar sevinerek kalktı ve:

- Sen o zâtsın ki, sana itâat sayesinde kıyâmet günü Allah’ın rızası umulur. Dinimizin anlayamadığımız mes’elesini bize açıkça îzah ettin. Allah, sana bunun en güzel ecrini versin.”

Posted in akaid.

Leave a Reply