Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Svaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

 Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriÅŸtiÄŸi Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliÅŸtiÄŸini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak geliÅŸti. Saddam, tam İsrail’in istediÄŸi biçimde “diÅŸleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduÄŸu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde baÅŸlamıştı.

Amerikalılar baÅŸtan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluÅŸumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermiÅŸler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa deÄŸil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduÄŸu silah ÅŸirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermiÅŸti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermiÅŸlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında ÅŸu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceÄŸiz.”  

 Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri CivaoÄŸlu’nun savaÅŸ günlerinde Suudi Arabistan’da yaÅŸadığı bir olay, bunların biriydi. CivaoÄŸlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduÄŸu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmiÅŸler ve ‘burada savaÅŸ bitecek, geri çekileceÄŸiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaÅŸacaksınız’ demiÅŸlerdi.

 

Ancak, bilindiÄŸi gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediÄŸi politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiÄŸi gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuÅŸlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluÅŸan de facto Kürt Devleti’ne.

 

Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoÄŸu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eÄŸer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” ÅŸeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” ÅŸeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaÅŸ sonrasında ortaya koyduÄŸu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda deÄŸil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduÄŸunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiÄŸi ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten deÄŸil, Åžiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

 Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri deÄŸil, aynı zamanda güneyindeki Åžiiler’i de içeriyordu. BaÄŸdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteÄŸi, ister istemez Åžiiler’i de baÅŸarıya götürecekti. Åžii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduÄŸu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaÅŸa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiÄŸi uçuÅŸa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Åžiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

 Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Åžiiler arasında deÄŸil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaÅŸması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la iÅŸbirliÄŸine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleÅŸtirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceÄŸini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiÅŸ, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj saÄŸlamadığı sürece desteklenir hale gelmiÅŸti.

 Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaÅŸa baÄŸlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmiÅŸti… Åžimdi tedirginlik ayaklanmaların baÅŸarıya ulaÅŸması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının baÅŸarıya ulaÅŸması, Güney’de Åžii ayaklanmasının da baÅŸarıya ulaÅŸması anlamına geliyordu. Güney’de Åžiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliÄŸin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir geliÅŸme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiÄŸi de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi ÅŸeklindeydi.

Ve doÄŸal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da BaÄŸdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taÅŸeron” iÅŸlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek ÅŸekilde büyütülecekti.

 Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) baÅŸlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endiÅŸeliyiz” ÅŸeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında ÅŸekillenen manzara buydu. Aynı stratejik deÄŸerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… OrtadoÄŸu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür deÄŸiÅŸimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduÄŸu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile iliÅŸkilerini geliÅŸtirebileceÄŸi tahmin ediliyor.

 Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiÄŸi gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluÅŸturuldu. Türkiye’ye konuÅŸlandırılan Çekiç Güç’ün ÅŸemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek geliÅŸti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya baÅŸladı. Bu geliÅŸimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiÄŸi gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle ÅŸekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiÄŸini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiÄŸine bakmak gerekir.

 Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduÄŸunu inceleyeceÄŸiz. Kar- şılaÅŸacağımız adres ise tanıdıktır: OrtadoÄŸu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aÅŸabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.


2 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

3 Ibid., s. 352.

4 Büyükelçi Glaspie’nin Saddam’la yaptigi görüsmenin kayitlari, ABC televizyonunun 12 Eylül 1990 tarihli haber bülteninde yayinlandi. Bkz. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

5 Webster’in brifingi, Murray Waas’in Village Voice’deki 22 Ocak 1991 tarihli yazisinda açiklandi. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

6 Andrew & Leslie Cockburn. Dangerous Liaison, s. 353.

7 Sözkonusu CIA ve Pentagon kaynakli bilgiler, Andrew ve Leslie Cockburn’ün özel görüsmelerinde edinilmistir. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

8 Ibid.

9 Ibid., ss. 353-54

10 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 247, 252-54.

11 Ibid., s. 247.

12 Ibid., s. 254.

13 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 356.

14 Ibid., s. 357.

15 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 307.

16 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 354.

17 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 19.

18 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 254.

19 Wolf Blitzer, Between Washington & Jerusalem, ss. 202-16.

20 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, s. 70.

21 Eustace Mullins, The World Order, ss. 4-5.

22 Wiener, 2 Subat 1991.

23 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247.

24 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 166.

25 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 358.

26 Efraim Inbar, “Israil’in Ulusal Güvenligi Bir Geçis Dönemi Yasiyor”, Avrasya Dosyasi (Israil Özel), Cilt 1, Sayi 3, Sonbahar 1994, ss. 99-108.

27 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 428.

28 Tercüman, 12 Mart 1991.

29 Amatzia Baram, “Israil ve Kuzey Irak’taki Kürt Sorunu”, “Avrasya Dosyasi (Kuzey Irak Özel), Cilt 3, Sayi 1, Ilkbahar 1994, ss. 149-54.

30 Günaydin, 16 Mart 1997.

31 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 7.

32 Jerusalem Post, 15 Ekim 1988.

33 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, ss. 64-5.

34 Salom, 24 Nisan 1991.

35 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 53.

36 Ibid., , s. 64.

37 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 141-2.


38 Ibid, s. 147.

39 Sabah, 27 Mayis 1994.

40 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, 165-6.

41 “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran”, Newsweek, 21 Eylül 1992 .

42 “Yeni Senaryolar”, Sabah, 27 Kasim 1996.  

 Hz. Musa ve Yahudiler


Firavun, İsrailoÄŸulları’na sürekli zulmediyor ve onları ağır iÅŸlerde çalıştırıyordu. İsrailoÄŸulları’nın Mısır’da yaÅŸadıkları zorluÄŸu temsil eden bir resim.

MÖ 1600′lerde, Yusuf Peygamberin önderliÄŸinde Mısır’a yerleÅŸen Yahudiler, kısa sürede orada çoÄŸalarak, geniÅŸ alanlara yayıldılar. MÖ XV. yüzyılın baÅŸlarında Yahudilerin sürekli çoÄŸalmalarından ve güç kazanmalarından endiÅŸe duymaya baÅŸlayan Firavun, bu topluluÄŸu etkisiz hale getirmek için Yahudilere baskı uygulamaya baÅŸladı. Böyle bir dönemde Allah, Hz. Musa’yı Yahudileri ıslah etmek ve onları Firavun’un baskısından kurtarmak için peygamberlikle görevlendirdi. İsrailoÄŸulları içinde -her toplumda olduÄŸu gibi- samimiyetle Hz. Musa’ya itaat edip hak dine uyanların yanı sıra, Hz. Musa ile birlikte hareket etmelerine raÄŸmen sık sık isyana sapanlar da vardı. Güzel ahlakları ile diÄŸer insanlara da örnek olan Yahudilerden, Allah Kuran’da şöyle bahsetmektedir: “Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.” (Araf Suresi, 159) Bunun yanı sıra, tavırları ile Hz. Musa’ya çeÅŸitli zorluklar çıkaran kiÅŸilerin yaptıklarına da Kuran’da pek çok ayette yer verilmiÅŸtir.Hz. Musa kendisine destek olması için kardeÅŸi Hz. Harun’u da yanına istedi. Ancak Firavun ve önde gelen çevresi Hz. Musa’yı yalanlayarak onu büyücülükle suçladılar. Bu olay Kuran’da şöyle bildirilir:

Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür. “Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?” (Araf Suresi, 109-110)

 Bunun üzerine Allah, Hz. Musa’ya İsrailoÄŸulları’nı Mısır’dan çıkarmasını vahyetti. Firavun’un zulmünden kurtulmak için yola çıkan Hz. Musa ve kavmini, Firavun ve ordusu takip etti. Deniz kıyısına ulaÅŸtıklarında Firavun’un ordusu tarafından sıkıştırılan Yahudilerin bir kısmı, o zamana dek birçok mucize görmüş olmalarına raÄŸmen, tevekkülsüzlük göstermiÅŸlerdir:


Firavun ve kavmi putperest inançlara sahiptiler.

Böylece (Firavun ve ordusu) güneÅŸin doÄŸuÅŸ vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Åžuara Suresi, 60-61)Allah’ın mutlaka kendilerine yardımda bulunacağını hatırlatan Hz. Musa, asasını denize doÄŸru uzatmış ve Allah’ın büyük bir mucizesi olarak deniz ikiye yarılıp İsrailoÄŸulları’na geçit vermiÅŸtir. Kurtularak karşı tarafa geçen Yahudilerin ardından tekrar kapanan denizin ortasında Firavun ve ordusu boÄŸularak yok olmuÅŸtur:

(Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir daÄŸ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaÅŸtırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boÄŸduk. (Åžuara Suresi, 62-66)

 Bu büyük yardımla Firavun’un ordusundan kurtulmalarına raÄŸmen Yahudilerin bir kısmının isyankar tavrında bir deÄŸiÅŸiklik olmamıştır. Bu kiÅŸiler, denizi geçer geçmez gördükleri bir putperest topluluÄŸa özenerek Hz. Musa’dan kendilerine bir put yapmasını istemiÅŸlerdir:İsrailoÄŸulları’nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eÄŸilmekte olan bir topluluÄŸa rastladılar. Musa’ya dediler ki: ‘Ey Musa, onların ilahları gibi sen de bize bir ilah yap.’ O: ‘Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz.’ dedi. (Araf Suresi, 138)Bunların ardından Yahudiler, çölde çok uzun süre kalarak sürekli yer deÄŸiÅŸtirdiler. Muharref Tevrat’a ve bazı tarihi kaynaklara göre ilk olarak Elim ile Sina Çölü arasındaki Sin Çölü’ne geldiler. Burada bir süre kaldıktan sonra Refidim’de konakladılar ve son olarak Hz. Musa’nın “On Emir”i aldığı Sina Çölü’ne ulaÅŸtılar. Her yerleÅŸtikleri yerde karşılaÅŸtıkları bazı zor koÅŸullardan yakınan bir kısım Yahudiler, bu durumlarından dolayı Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a karşı isyankar tavırlar gösterdiler. Her zorlukla karşılaÅŸtıklarında, Allah’ın desteklediÄŸi ve mucizelerle yardım ettiÄŸi bu topluluk içinde bazı kimseler, gösterilen mucizelere raÄŸmen isyan ederek, Allah’a baÅŸ kaldırdılar. Bu olaylardan muharref Tevrat’ta şöyle bahsedilir:

Bu temsili resimlerde İsrailoÄŸulları’nın Hz. Musa ile birlikte Kızıldeniz’den geçiÅŸleri ve Firavun ve ordusunun suda boÄŸuluÅŸu görülmektedir

 … Ve İsrailoÄŸulları’nın bütün cemaati, çölde Musa’ya karşı ve Harun’a karşı söylendiler; ve İsrailoÄŸulları ona dediler: KeÅŸke Mısır diyarında et kazanları başında oturduÄŸumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eli ile ölseydik, çünkü bütün bu cemaati açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız….Ve Musa dedi: Rab size akÅŸamleyin yemek için et ve sabahleyin doyuncaya kadar ekmek verdiÄŸi zaman, bileceksiniz, çünkü Kendisine karşı söylenmelerinizi Rab iÅŸitiyor, ve biz neyiz? Söylenmeleriniz bize karşı deÄŸil fakat Rabbe karşıdır. (Çıkış Bölümü, 16/1-6)Kuran’da da, bazı Yahudilerin bu isyankar tavırları şöyle bildirilmektedir:

Siz (ise şöyle) demiÅŸtiniz: “Ey Musa, biz bir çeÅŸit yemeÄŸe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soÄŸan çıkarsın”… Onların üzerine horluk ve yoksulluk(damgası) vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uÄŸradılar. Bu, kuÅŸkusuz Allah’ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi: (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiÄŸnemelerindendi. (Bakara Suresi, 61)

 Hz. Musa, Tur Dağı’na, Allah’tan vahiy almak için gittiÄŸinde, İsrailoÄŸulları’nın başına kardeÅŸi Hz. Harun’u bıraktı. Hz. Musa’nın yokluÄŸundan istifade eden Samiri adındaki bir ikiyüzlü bozguncu, Yahudilerin bir kısmını kışkırttı ve onlara ilahlarının bir heykelini yapmalarını söyledi. Samiri’ye uyan İsrailoÄŸulları Hz. Harun’u dinlemediler ve bütün altın süs eÅŸyalarını eritip altından bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya baÅŸladılar. Hz. Musa henüz topluluÄŸunun başına dönmemiÅŸken Allah, ona İsrailoÄŸulları’nın saptığını haber verdi. Kuran’da, Hz. Musa’nın İsrailoÄŸulları’nın başına geri dönmesi şöyle anlatılmaktadır:Bu temsili tabloda, Hz. Musa’nın, kavminin yanından ayrılışının ardından, Yahudilerin bir kısmının Samiri’nin sapkın telkinlerine uyarak altından bir buzağı heykeli yapıp bu heykele tapınmaya baÅŸlamaları anlatılmaktadır

Musa kavmine oldukça kızgın ve üzgün olarak döndüğünde onlara: ‘Beni arkamdan ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaÅŸtırdınız, öyle mi?’ dedi. Levhaları bıraktı ve kardeÅŸini başından tutup kendisine doÄŸru çekiyordu (ki Harun ona:) ‘Annem oÄŸlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleÅŸtirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriÅŸtiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir ÅŸey yapma ve beni bu zalimler topluluÄŸu ile kılma(sayma)’ dedi. (Araf Suresi, 150)

 Sürekli bozgunculuk çıkartarak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a baÅŸ kaldıran, hatta hz. Harun’u öldürmeyi planlayan bazı Yahudiler, Hz. Musa’nın Samiri’yi kovması ve buzağı heykelini yakarak yok etmesinden sonra tekrar doÄŸru yola tabi oldular. Ancak yalnızca kısa bir süre için. Allah’ın onlara vadettiÄŸi kutsal yere girmek için mücadele etmeleri gerektiÄŸinde de itaat etmeyerek Hz. Musa’ yı dinlemediler. Kuran’da Hz. Musa’nın kavmine şöyle seslendiÄŸi bildirilir:Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı kutsal yere girin ve gerisin geri arkanızı dönmeyin; yoksa kayba uÄŸrayanlar olarak çevrilirsiniz. (Maide Suresi, 21)İsrailoÄŸulları’nın ise, Hz. Musa’ya cevabı şöyle olmuÅŸtur:Dediler ki: “Ey Musa, biz orada onlar durduÄŸu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceÄŸiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız.” (Allah) Dedi: “Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde ÅŸaÅŸkınca dönüp dolaşıp duracaklar. Sen de o fasıklar topluluÄŸuna karşı üzülme. (Maide Suresi, 24, 26)

Çıkardıkları isyanlara ve baÅŸ kaldırmalarına karşılık olarak, Allah, daha önce kendilerine vadettiÄŸi Kutsal Toprakları İsrailoÄŸulları’na yasakladı.

 

Tevrat’ı Tahrif Eden Ruhban Sınıf

 Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir deÄŸer karşılığında satmak için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. (Bakara Suresi, 79)Hz. Musa’nın önderliÄŸindeyken bile Allah’ın hükümlerine uymayan, kendi hedef ve çıkarlarına göre yaÅŸayan bazı Yahudiler, Hz. Musa öldükten sonra Tevrat’ı deÄŸiÅŸtirdiler. Tevrat’ın belki de deÄŸiÅŸmeden kalmış bir bölümünde (en doÄŸrusunu Allah bilir), Yahudilerin yaptıkları Hz. Musa’nın aÄŸzından şöyle anlatılıyor:

Zira biliyorum ki ölümümden sonra büsbütün bozulacaksınız, ve size emrettiğim yoldan sapacaksınız; ve son günlerde sizi kötülük karşılayacak; çünkü ellerinizin işi ile Rabbi öfkelendirmek için onun gözünde kötü olanı yapacaksınız. (Tesniye Bölümü, 31/29)

 

Hemen belirtmek gerekir ki, kitabın bu ve bundan sonraki bölümlerinde dikkat çektiÄŸimiz söz konusu hahamlar sınıfı, samimi olarak Allah’a iman eden ve insanları doÄŸruya davet eden dürüst dindarlar deÄŸildir. Bu kimseler Hz. Musa’nın tebliÄŸ ettiÄŸi hak dini kabullenememiÅŸ ve bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiÅŸ samimiyetsiz ve menfaatperest kimselerdir. Bunun yanında kuÅŸkusuz samimi ÅŸekilde Allah’a inanan ve O’na kulluk etmeye çalışan pek çok haham ve diÄŸer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuÅŸtur. Ancak Kuran’da verilen bilgiler, bu din adamları arasında kibirli, menfaatperest birtakım kimseler olduÄŸunu göstermektedir ve bunlar Yahudi dinini dejenere etmeye çalışmışlardır.

 

Tevrat rolelerini yazan hahamlar. Kahinler olarak da bilinen hahamlar, İsrail toplumunun en önemli sınıfını oluÅŸturmaktadırlar. Hahamlar arasında Siyonist ideolojinin etkisi altında kalanlar, topluma acımasızlığın ve saldırganlığın meÅŸru olduÄŸunu telkin etmektediler. Ancak elbette, onlar arasında da samimi olarak Allah’a iman eden ve Allah’tan korkanlar bulunmaktadır.

 

Kuran’da bildirilen bu gerçek, İncil’deki bazı anlatımlarla da uyum içindedir. İncil’de Hz. İsa’nın ikiyüzlü Yahudi din adamlarına karşı halkı uyardığından sıkça söz edilir. Bu konudaki bir uyarı şöyledir:“Yazıcılar ve Ferisiler (İncil’de Yahudilere ve hahamlara verilen isim) Musa’nın kürsüsünde otururlar; bundan sonra size söyledikleri bütün ÅŸeyleri yapın ve tutun; fakat onların iÅŸlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar. Onlar bütün iÅŸlerini insanlara görünmek için yaparlar. Çünkü onlar hamaillerini geniÅŸletip, esvaplarının saçaklarını büyük yaparlar; ziyafetlerde üst yeri, ve havralarda baÅŸ yerleri.. Ve insanlar tarafından rabbi diye çaÄŸrılmayı severler. (Matta Bölümü, 23/2-7)

İsrail, günümüzde dahi, Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan bazı hahamların telkinleri doğrultusunda yönetilmektedir. Öte yandan İsrailli hahamlar içinde de Siyonist ideolojiye şiddetle karşı çıkan, Siyonizmin neden olduğu vahşeti her fırsatta kınayan, tüm İsrail halkını hoşgörüye, barışa ve uzlaşmaya davet eden pek çok samimi insan da bulunmaktadır.

 Ne var ki İsrail’de Siyonizmi benimseyen hahamların sayısı çoÄŸunluktadır ve Muharref Tevrat’ın uygulanmasından da, yine bu hahamlar sorumludur. Bugün İsrail Parlamentosu olan ve “ibadethane” anlamına gelen Knesset’te kararlar genellikle bu hahamlara danışılarak verilir.Aslında “Kahinler” olarak anılan hahamlar, Yahudi topluluklarına Tevrat’tan önce de hakim olan bir sınıftı. Batı Sami ırkından gelen Yahudiler, diÄŸer Batı Sami topluluklarıyla ortak bir dine mensuplardı. Hahamların söz konusu bu etkileri diÄŸer birtakım batıl inançlarda olduÄŸu gibi, YahudiliÄŸe atalarının dininden gelen bir gelenektir. “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Hayrullah Örs, “İsrailoÄŸulları’nın dinlerini anlamak için onların daha önceki inançları hakkında biraz bilgi verilmesi lazımdır” diyerek bu eski batıl dinin birtakım özelliklerini anlatır. (sf.30) DiÄŸer bir bölümde ise, Hayrullah Örs, Kenan ÅŸehirlerindeki bu sapkın inançta yer alan Kralların kutsallığı ve Kralların kahin ünvanı taşımaları konusundan şöyle bahsediyor:

Kenan ÅŸehir devletlerinin çoÄŸunda Kral kutsal bir varlıktı. Memleketin mutluluÄŸu ve bereketi ona baÄŸlıydı… İsrailoÄŸulları, kutsal Krallık düşüncesini Kenanilerin örneÄŸince sürdürmüşlerdir. Papaz sınıfının oldukça geliÅŸmiÅŸ olduÄŸu anlaşılmaktadır. Åžunu da kaydedelim ki, Ugarit metinlerinde papazlara İbranice’deki gibi ‘Kohen’ ünvanı verilmektedir. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf.27)

 Kitab-ı Mukaddes’in ilk kısmını oluÅŸturan Eski Ahit ya da Tevrat, toplam 39 kitaptan oluÅŸur. Bunlardan ilk beÅŸ kitap olan Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye, Hz. Musa’ya verilen, ancak daha sonra hahamlar tarafından bozulmuÅŸ olan bölümlerdir. (En doÄŸrusunu Allah bilir.) İçindeki tutarsızlık ve mantık bozuklukları (ÖrneÄŸin, beÅŸinci bölüm olan Tesniye’de, Hz. Musa’nın ölümü ve gömülüşünün anlatılıyor olması gibi), bu ilk beÅŸ kitabın da Hz. Musa’ya indirilen vahiylere deÄŸil, hahamların ifadelerine dayandığını göstermektedir.“Rabbin sözüne göre Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarına Beyt-Peor karşısındaki derede onu gömdü.” (Tesniye Bölümü, 34/5-6)Bundan sonraki 34 bölüm ise, asırlar boyunca Kitab-ı Mukaddes’e parça parça eklenmiÅŸtir. “Yahudi Tarihi” adlı kitabın yazarı olan H. Hirsch Graetz, Tevrat’ın deÄŸiÅŸtirilmesi ile ilgili olarak ÅŸunları söyler:

Tevrat’ın kanunlarına tam riayeti saÄŸlamak üzere ileri gelen ailelerin temsilcilerinden başında Büyük Kohen’in (BaÅŸhaham) bulunduÄŸu YetmiÅŸler Meclisi’ni kurdular. Bu meclis, İsrail Devleti’nin yıkılışına kadar devam etti. Bunlar, kitabın en eski karakterli harflerini deÄŸiÅŸtirip zamanlarına uydurdular. Gençlerini yetiÅŸtirmek için dini okullar açtılar. Bu okullardaki öğretmenlere ‘Soferim’ (yazıcılar) denilirdi. Soferimin iki vazifesi vardı: Tevrat’ı açıklamak ve bunun cemiyet ve ferd tarafından tatbikini saÄŸlamak. Soferimler, Tevrat’ın beÅŸ kitabından baÅŸka, nebilerin sözlerini de Kitab’a ek olarak yazdılar ki, isimlerini bu çalışmalardan almışlardır… Bu arada bazı müelliflere göre İsrailli olmayan yabancı asıllı bazı kitaplar da İsrailleÅŸtirilerek kitaba eklendi. (Tesniye Bölümü, sf.46)

 Yahudilerin Passah bayramında sofradaki herkes tarafından okunması gereken metin ve bu metin için hazırlanmış özel bir kapakProf. Dr. Hikmet Tanyu ise, “Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler” adlı kitabında, hahamların Tevrat’ı deÄŸiÅŸtirmeleriyle ilgili olarak ÅŸunları belirtiyor:Hz. Musa, MÖ XIII. yüzyılda yaÅŸamasına raÄŸmen, yakın zamanlara kadar elde bulunan en eski İbrani el yazması nüsha MS VII. ve X. yüzyılda yazılmış bir kaynaktır. Tesniye (Tevrat’ın beÅŸinci bölümü), MÖ 621 veya 622 yıllarında Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nde kahinler tarafından bulunduÄŸu belirtilerek Kral YoÅŸiya’ya sundukları bir kitap olup Musa’nın ölümünden, gömülmesinden ve onun için tutulan yastan bahseder. Hz. Musa zamanında bulunmayan birçok adetlere, davranışlara deÄŸinir. Önceki kitaplarda geçen bazı ÅŸeriat kanunlarını tekrarlar, insanların birbirlerine ve Tanrı’ya karşı nasıl davranmaları gerektiÄŸini anlatır. (Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.40)

YahudiliÄŸe göre Tevrat’ın beÅŸ kitabının kelime kelime Yehova tarafından bildirilmiÅŸ Tanrı kelamı olduÄŸuna inanılmaktadır. Oysaki, Hz. Musa’nın yaÅŸadığı tarih bile kesinlikle tespit edilmiÅŸ deÄŸildir. Tahminen XV. yüzyıldan baÅŸlayarak genellikle XIII. yüzyılda yaÅŸadığı ve ortalama MÖ 1250 yıllarında İsrailoÄŸulları’nı Mısır’dan çıkardığı ileri sürülmektedir. Tanah’ın (39 kitabın hepsine birden verilen isim) tamamlanması ise MÖ (1200-100) yılları arasında ve bin yıldan fazla bir zamana uzamış ve muhtelif yazarlar tarafından telif, derleme, ve birleÅŸtirme iÅŸine teÅŸebbüs edilmiÅŸtir. (Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.47)

 Türkiye’deki Musevi vatandaÅŸlarımızın yayınladıkları Åžalom gazetesinde ise, bu konuyla ilgili ÅŸu ifadelere yer verilmiÅŸtir:Yıllardır araÅŸtırmacıların merak konusu olan ‘Kutsal Kitabı kim yazdı?’ sorusu uzun bir listenin çıkmasına neden olmuÅŸtur. Bu sayılan listeye aday olarak katılabilecek iki isim daha öne süren Amerikalı profesör Richard Friedman’ın bu konudaki kitabı önümüzdeki günlerde Londra ve New York’ta yayımlanacak. Friedman’a göre peygamberlerden Yeremiah ve havarisi Baruh Ben-Neriya Kutsal Kitabın ilk beÅŸ bölümünü kaleme almışlardı. İsrailli uzmanlar önerinin üzerinde düşünüyorlar. (Åžalom, 13 Mayıs 1987)Hayrullah Örs ise, “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Tevrat’ın tarih boyunca birçok deÄŸiÅŸikliÄŸe uÄŸradığını belirtir:

Eski Ahit, özellikle Tevrat (Musa’nın 5 kitabı, Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye), Yahudiler ve Hıristiyanlarca, yakın zamana kadar Tanrı’nın Hz.Musa’ya doÄŸrudan doÄŸruya yazdırdığı kitap olarak kabul edilmekte idi. Ama iki yüzyıldan beri yapılan incelemeler; bunların çok yeni diyebileceÄŸimiz zamanlarda yazıldığını ve çeÅŸitli maksatlarla tarih boyunca deÄŸiÅŸikliklere uÄŸratıldığını ispatlamıştır. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf. 34-35)

 Görüldüğü gibi, Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat, bazı hahamların elinde, Yahudilerin milli çıkar ve hedeflerine uygun olarak deÄŸiÅŸtirilmiÅŸ ve hak kitap olma niteliÄŸini kaybetmiÅŸtir. Yapılan tahrifatlar neticesinde, Allah, ahiret, cennet ve cehennem inancında çeÅŸitli sapkın açıklamaların yer aldığı bir kitap ortaya çıkmıştır. Bu tahrifatların en temel özelliklerinden birisi ise, Yahudi halkının batıl gelenekleri doÄŸrultusunda belli kesimlere menfaat ve üstünlük saÄŸlayacak birtakım açıklamalardır. Bu açıklamalar bir kısım Yahudilerin geleneksel üstün ırk ve dünya hakimiyeti konularındaki ihtiraslarını pekiÅŸtirmiÅŸ, yaptıkları katliamlara, haksızlıklara ve ahlak dışı tavırlara meÅŸru bir zemin hazırlamıştır. Böylece Muharref Tevrat’ın bazı kısımları, hak dini anlatan bir kitap olmaktan çıkarak, bazı Yahudi hahamların ideolojilerini yansıtan bir kitap haline gelmiÅŸtir. Åžalom gazetesinde de bu batıl inanışlar şöyle belirtiliyor:

Tanrı’ya inanmak YahudiliÄŸin temel baÅŸlangıç noktası deÄŸildir. Resul Jeremiah bile İsrail’in baÅŸkaldırısını, Tanrı’nın aÄŸzından şöyle anlatır: ‘Beni terk ettiler ve kanunlarımı uygulamadılar’. Eski hahamların bu sözü yorumlama ÅŸekli ise ‘İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar’ olmuÅŸtur. (Åžalom, 8 Mart 1989)

 Kuran’da ise dini kendi çıkarları için kullanarak yalanlayanlar için Allah şöyle buyurmaktadır:Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir deÄŸerle deÄŸiÅŸtirmek için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahlarından dolayı vay hallerine! (Bakara Suresi, 79)Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiÅŸ olanların durumu koskoca kitap yükü taşıyan eÅŸeÄŸin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez. (Cuma Suresi, 5)

YAHUDİ KÖPEKLERİNİN WASHİNGTONDAKİ AÄžLAMA DUVARI

İSRAİL’İN WASHİNGTON’DAKİ AÄžLAMA DUVARI

 

O sıralardaki siyasi gündeme bakmak, bu soruyu aydınlatabilirdi. ABD’nin Kuveyt iÅŸgalinin hemen ardından takındığı anti-Irak söylemi destekleyen ülkelerin başında İsrail geliyordu. Hatta İsrailliler ABD’yi ılımlı bile buluyorlar, daha sert bir politika istiyorlardı. Cockburn’lere göre “İsrailliler, ABD’ye ‘Saddam’ın gözünün yaşına bakmayın’ mesajları yolluyorlardı”. Öyle ki İsrail CumhurbaÅŸkanı Haim Herzog, Amerikalılar’a nükleer silah kullanmalarını bile tavsiye etmiÅŸti. Öte yandan, ABD’deki İsrail lobisi de harıl harıl Irak’a karşı geniÅŸ kapsamlı bir saldırı düzenlenmesi için çalışıyordu.

Tüm bu durum, Amerika’da, Irak’a karşı düzenlenmesi düşünülen saldırının gerçekte İsrail çıkarları adına planlandığı düşüncesini yaygınlaÅŸtırdı. Ünlü köşe yazarı Patrick Buchanan, bu düşünceyi, “Washington’da Irak’a karşı bir savaÅŸ açmamızı savunan yegane güç, İsrail ve onun buradaki ‘aÄŸlama duvarı’ (yani lobisi)dir” diyerek özetliyordu.

 Öte yandan, İsrail konu hakkında ciddi bir propaganda kampanyası da baÅŸlatmıştı. Bu kampanya daha çok el altından yürütüldüğü için de, Mossad devreye girmiÅŸti. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu konuda önemli bilgiler aktarır. Ostrovsky’e göre, İsrail, Körfez Krizi’nin baÅŸlamasından bile çok daha önce Amerika ile Saddam’ı savaÅŸtırmak istiyordu. Öyle ki, İsrail bu yöndeki planını İran-Irak savaşının hemen ardından uygulamaya koymuÅŸtu. Ostrovsky’nin yazdığına göre, Mossad’ın LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik SavaÅŸ) bölümü, çeÅŸitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya baÅŸlatmıştı. Saddam’ı kanlı bir diktatör ve dünya barışına yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye yönelikti bu kampanya.

Ostrovsky, Mossad’ın bu propaganda için farklı yerlerdeki ajan ya da sem- patizanlarını kullandığını, örneÄŸin Amnesty International ya da Amerikan Kongresi’ndeki “gönüllü ajan”ların (sayanim) devreye sokulduÄŸunu anlatıyor. Kullanılan propaganda malzemeleri arasında; Halepçe’deki ünlü Kürt katliamının görüntüleri ya da Saddam’ın rejim muhaliflerine nasıl kendi elleriyle iÅŸkence yaptığına dair fantastik hikayeler yer alıyordu. Irak’ın İran’la olan savaşı sırasında İran’daki sivil hedeflere yolladığı füzeler de kampanyanın malzemeleri arasındaydı. Ancak, Ostrovsky’nin dediÄŸi gibi Mossad’ın Saddam’ın sözkonusu füzelerini malzeme olarak kullanması biraz garip bir durumdu; çünkü o füzeler, Amerikan uydularından gelen bilgilerin de yardımıyla, savaÅŸ sırasında Mossad tarafından hedeflere yönlendirilmiÅŸlerdi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü savaÅŸ boyunca desteklediÄŸi Saddam’ı ÅŸimdi canavar olarak gösterme çabası içindeydi. Ostrovsky, şöyle diyor:

 Mossad liderleri, eÄŸer Saddam’ı yeterince korkunç göstermeyi baÅŸarırlarsa ve o- nun Körfez petrolü için bir tehlike olduÄŸu ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu düşüncesini yerleÅŸtirebilirlerse, ABD ve müt- tefiklerini Saddam’a saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı. İsrailliler bu konuda o denli kararlı ve ABD üzerinde de o denli ısrarlıydılar ki, 4 Aralık 1990 günü, İsrail DışiÅŸleri Bakanı David Levy, Amerikan Büyükelçisi William Brown’ı diplomatik dille tehdit etmiÅŸ, ABD’nin “Körfez Krizi’nin baÅŸlangıcında verdiÄŸi tüm sözlerini tutmasını”, yani Irak’a saldırmasını istemiÅŸti. Levy’e göre, eÄŸer ABD Irak’a saldırmazsa, İsrail bu iÅŸi kendi başına gerçekleÅŸtirecekti. Ancak İsrail açısından, biraz sonra ayrıntılı olarak deÄŸineceÄŸimiz nedenler yüzünden, savaşı ABD’ye yaptırmak ve de savaşın tümüyle dışında kalmak çok avantajlıydı. Nitekim öyle de oldu.

Ancak İsrailliler ABD’nin savaÅŸ planlarına aktif olarak katıldılar. Çöl Fırtınası harekatını planlayan ABD kurmayları, İsrailliler’den “Saddam’ı yaralamanın en iyi yolunun ailesini, özel korumalarını ya da metresini vurmak olduÄŸu” yönünde ince taktikler aldılar.

 Ostrovsky’nin yukarıda anlattığı Mossad kaynaklı propaganda ise, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluÅŸturdu. Savaşın fitili de yine Mossad’ın “gönüllü ajanları” tarafından ateÅŸlenmiÅŸti. Kongre üyelerinin Saddam’a karşı savaÅŸa ikna edilmesi için Yahudi lobisinden Tom Lantos’un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi ÅŸirketi dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle anlatıyor:

9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi ÅŸirketi Kongre’de ‘Irak’ın VahÅŸetleri’ baÅŸ- lığı altında bir oturum düzenliyor. Lobi ÅŸirketi tarafından oturuma getirilen bazı ‘görgü tanıkları’ Iraklı askerlerin yeni doÄŸmuÅŸ çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne sürüyor. Bir ‘görgü tanığı’ vahÅŸeti tüm detaylarıyla anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni doÄŸmuÅŸ çocuÄŸu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da BaÅŸkan Bush’un iÅŸine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill and Knowlton lobi ÅŸirketinin kongre önüne getirdiÄŸi ‘görgü tanığı’ aslında Kuveyt’in Washington’daki büyükelçisinin kızıdır. Buna raÄŸmen kızın söyledikleri Kongre üyelerinin Saddam Hüseyin’e ‘Hitler’ lakabı takmasına yol açacaktır.

 İncelediÄŸimiz tüm bu bilgiler, bizi tek bir sonuca götürüyordu: ABD’nin Irak’a karşı savaÅŸa girmesinde İsrail etkisinin önemli bir rolü vardı. Yahudi Devleti, Irak’ın vurulmasını çok daha önceleri hedefliyordu ve Kuveyt iÅŸgalini de makul bir fırsat olarak yorumlamıştı. Washington’daki lobisi aracılığıyla da ABD’yi yönlendirmiÅŸ, Irak’a karşı baÅŸlatılacak saldırının altyapısını kurmuÅŸtu. ABD’nin Irak’a karşı izlediÄŸi yanıltıcı politika yani önce Irak’a yeÅŸil ışık yakması, sonra birden sertleÅŸmesi ise, İsrail’in beklenti ve isteklerine tamamen uygundu.

Fakat bu noktada durmak ve BaÅŸkan Bush’un motivasyonlarına bakmak gerekir. Çünkü ABD’yi Körfez Savaşı’na sürükleyen faktörlerden biri “İsrail ve onun Washington’daki AÄŸlama Duvarı” ise, bir diÄŸeri de BaÅŸkan Bush’un kararlı tutumudur. Bu tutum, savaÅŸtan kısa bir süre sonra Beyaz Saray’a çok yakın bir kaynak tarafından şöyle özetlenmiÅŸtir:

 Kuveyt’in iÅŸgalinden tam dört gün sonra, bize izleyeceÄŸimiz politika bildirildi. YoÄŸun bir askeri hazırlık yapacak, Saddam tarafından gelecek her türlü uzlaÅŸma teklifini reddedecek ve kararlı bir biçimde savaÅŸa doÄŸru ilerleyecektik. O zaman buna pek de inanmamıştım. SavaÅŸ, çok ihtimal dışı gözüküyordu. Hiç birimiz George Bush’un savaÅŸa girme konusunda ne denli kararlı olduÄŸunun farkında deÄŸildik. Evet, George Bush, savaÅŸa girme konusunda son derece kararlıydı. Hatta, bu savaşın gerekçesinin, yani Irak’ın Kuveyt iÅŸgalinin oluÅŸmasına da üstte deÄŸindiÄŸimiz biçimde yardımcı olmuÅŸtu.

Peki acaba Bush’un İsrail çıkarlarına tam bir paralellik arz eden bu politikası, İsrail ile bir ÅŸekilde iliÅŸkili olabilir miydi? Bir baÅŸka deyiÅŸle, “İsrail ve onun Washington’daki AÄŸlama Duvarı”, BaÅŸkan’ı da yönledirmiÅŸ sayılabilir miydi?

 

KENNEBUNKPORT’TAKİ BALIK AVI

 Turan Yavuz’un, ABD’nin Kürt Kartı adlı kitabında en detaylı olarak incelediÄŸi konu Körfez Savaşı’dır. Yavuz, kitap boyunca savaşın su yüzüne çıkmamış gerçeklerini aktarır. Kitabın hemen başında anlattığı olay ise, “Kennebunkport’taki balık avı”dır. Yavuz’un Washington kulislerinde topladığı bilgilere dayanarak yazdıklarına göre, BaÅŸkan Bush’un Kennebunkport’taki yazlık evinde Körfez krizinin patlak vermesinden kısa bir süre sonra ve Körfez Savaşı’ndan 6 ay önce yaÅŸanan bir balık avı sırasında, tüm Körfez Savaşı stratejisi belirlenmiÅŸtir. Yavuz, kitap boyunca bu olaya gönderme yapar ve Körfez Savaşı’nın ve onu izleyen geliÅŸmelerin burada belirlenen stratejiye göre yürüdüğünü sık sık vurgular. Balık avına, BaÅŸkan Bush’un Fidelity adlı teknesinde çıkılmıştır. Teknede bir gizli servis görevlisinin dışında iki kiÅŸi vardır. Bu iki kiÅŸi, kafa kafaya verip tüm geliÅŸmeleri önceden planlarlar. Turan Yavuz şöyle diyor:

Strateji hazırdı. ABD Saddam’ı vuracak ve Kuveyt’ten çıkmasını saÄŸlayacaktı. Saddam’ın diÅŸlerini sökecek, ancak ülkede bir iç savaÅŸ baÅŸlamasına engel olacaktı. Kısacası, iki arkadaÅŸ, Atlantik Okyanusu sularında, ellerinde oltalar ile BaÄŸdat’a ilk bombanın atılmasından tam 6 ay önce, Körfez Krizi’nin sonunu tayin etmiÅŸlerdi bile.

 

Körfez Savaşı’nın tüm ayrıntılarını “6 ay önceden tayin eden” bu iki arkadaşın birisi BaÅŸkan Bush’tu elbette. Ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanıydı, yani Brent Scowcroft. Hatta Turan Yavuz’un yazdığına göre, savaşın planını yapan asıl olarak Scowcroft’tu; Bush’a yalnızca onaylamak kalmıştı.

 

Peki Scowcroft kimdi?

 

Bu soruyu Washington kulislerinde sorarsanız, size çok büyük ihtimalle ÅŸu cevabı verirlerdi: “Kissinger’s yes-man”, yani “Kissinger’ın evet-efendimcisi”.

 


Körfez Savasi’nin temel stratejisini olusturan “Saddam’in dislerini sökmek, ama iktidardan düsürmemek” hedefi, Baskan Bush ile Ulusal Güvenlik Danismani Brent Scowcroft arasinda, Bush’un Fidelity adli teknesinde kararlastirilmisti. (Üstte)

Henry Kissinger’a kitabın önceki bölümlerinde de sık sık deÄŸinmiÅŸtik. ABD’nin gelmiÅŸ geçmiÅŸ en karizmatik DışiÅŸleri Bakanı sayılabilecek olan Kissinger’ın en belirgin vasfı ise İsrail’e olan olaÄŸanüstü baÄŸlılığıydı. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, bu baÄŸlılık yüzünden, Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev aldığı Nixon’ın ilk döneminde DışiÅŸleri Bakanı William Rogers ile büyük bir çatışmaya girmiÅŸti. Çünkü Rogers İsrail’i iÅŸgal ettiÄŸi topraklardan çekilmeye zorlayacak bir OrtadoÄŸu Barış Planı hazırlıyordu. Ancak Kissinger planın uygulanmasını engelledi. Nixon’ın 1972 seçimleriyle baÅŸlayan ikinci döneminde de, Rogers DışiÅŸleri Bakanlığı görevinden alındı ve bu koltuÄŸa Kissinger oturdu. Hem DışiÅŸleri Bakanlığı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinin aynı kiÅŸi tarafından yürütülmesi Amerikan tarihinde ilk kez oluyordu. Dahası, DışiÅŸleri Bakanlığı makamına ilk kez bir Yahudi oturuyordu. İsrail BaÅŸbakanı Menahem Begin, bu “tarihsel olay”ı, “Dr. Henry Kissinger’ın Amerikan DışiÅŸleri Bakanı olması, BirleÅŸmiÅŸ Milletler’in İsrail’in kuruluÅŸunu onaylaması kadar dev bir adımdır” sözüyle yorumlayacaktı.

 Nitekim Kissinger bu “dev adım”ın hakkını vermiÅŸ ve Amerika’nın OrtadoÄŸu politikasını tamamen İsrail’in yörüngesine oturtmuÅŸtu. Amerika’nın, İsrail’in nükleer silah programını desteklemesi için elinden geleni yapmıştı. Onun baskısı sonucunda İsrail’e yılda iki milyar dolarlık dış yardım yapılması garantiye alındı. (Bugün bu rakam yılda altı milyar doların üzerindedir.) 1973′teki Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı sırasında, İsrail’e yapılan tarihin en büyük silah sevkiyatı onun emriyle gerçekleÅŸti. ABD’nin FKÖ ile diyalog kurmama prensibini o belirledi ve bunu dış politikanın deÄŸiÅŸmez bir parçası haline getirdi. Noam Chomsky, Kissinger’ın bu misyonunu şöyle vurguluyor: “Kissinger 1970 yılında OrtadoÄŸu’yu kontrolü altına almayı baÅŸardı ve reddiyeci ‘Büyük İsrail’ anlayışı, uygulamada ABD’nin politikası haline geldi. O zamandan bu yana bu politika, 1973 sonrası yaÅŸanan deÄŸiÅŸikliklere raÄŸmen, özü bakımından aynı kaldı.”

İşte Kissinger’ın en büyük tarihsel misyonu buydu. Ve ona bu misyonunda destek olan iki önemli isimden biri Lawrence Eagleburger, ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’tu. Bu ikisi, az önce belirttiÄŸimiz gibi, Washington kulislerinde “Kissinger’s yes-men” (Kissinger’ın evet-efendimcileri) olarak bilinirdi. Scowcroft, Carter yönetiminde Silah Kontrolü Genel Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger’a “tabi” olmuÅŸ ve sonra Kissinger Associates ÅŸirketinin yönetim kurulunda yer almıştı. Eagleburger Kissinger Associates’in yönetim kurulu baÅŸkanlığını yürütürken, Scowcroft da baÅŸkan yardımcısıydı.

 Kısacası, Kennebunkport’taki balık avı sırasında BaÅŸkan Bush’a Körfez Savaşı’nın senaryosunu empoze eden Scowcroft, Kissinger’ın saÄŸ koluydu. Ve Kissinger demek, kaçınılmaz olarak, İsrail demekti. Kissinger, Patrick Buchanan’ın “İsrail’in Washington’daki AÄŸlama Duvarı” dediÄŸi lobinin en kıdemli temsilcilerinden biriydi.Bu noktadan yola çıkarak, Scowcroft’un Kennebunkport’taki balık avı sırasında BaÅŸkan Bush’a empoze ettiÄŸi Körfez Savaşı senaryosunun, İsrail’in OrtadoÄŸu stratejisi de dikkate alınarak hatta belki temel kabul edilerek çizilmiÅŸ bir senaryo olduÄŸunu düşünmek mümkündür. Elbette bu yargı, sadece Kissinger ve Scowcroft’un kimliklerine bakılarak verildiÄŸinde, bir varsayımdan ibarettir. Ancak Scowcroft’un çizdiÄŸi senaryo İsrail’in stratejisi ile karşılaÅŸtırıldığında ortaya çıkan büyük paralellik, bu varsayımı doÄŸrular.Scowcroft’un Bush’a kabul ettirdiÄŸi plana göre, mutlaka ve mutlaka Saddam’a savaÅŸ açılmalıydı. Ancak bunun yanında, dünyanın geri kalan kısmının çoÄŸunun beklentisinin aksine, Saddam’ın iktidardan indirilmemesi gerektiÄŸine karar verilmiÅŸti. Saddam’ın yalnızca “diÅŸleri sökülecek”ti.

Nitekim İsrail’in istediÄŸi de tam tamına buydu.

 

İSRAİL’İN SADDAM POLİTİKASI

 

Önceki sayfalarda İsrail’in ABD’yı Irak’a karşı saldırtmak için ne denli yoÄŸun bir çaba gösterdiÄŸine deÄŸindik. Ancak İsrail’in sözkonusu savaÅŸ isteÄŸi, Saddam’ın iktidardan indirilmesini içermiyordu. Saddam’ın Körfez Savaşı boyunca İsrail’e attığı Scud füzeleri, çoÄŸu insanın İsrail’in Saddam’dan ebediyen kurtulmak istediÄŸini düşünmesine yol açmıştı. Oysa durum hiç de böyle deÄŸildi. Evet, Yahudi Devleti Irak’a karşı giriÅŸilen savaşın en ateÅŸli savunucusu ve destekçisiydi, ama bu savaÅŸla sadece Irak’ın askeri gücünün eritilmesini istiyordu. Buna karşılık Saddam’ın düşürülmesine kesinlikle taraftar deÄŸildi.

 

Körfez Savasi sirasinda Saddam’in Tel-Aviv’e attigi Scud Füzelerinden biri tarafindan yikilan bir bina.

Çünkü Saddam ve onun liderliÄŸini yaptığı Irak Baas hareketi, bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, onyıllardır İsrail’e stratejik yararlılıklar saÄŸlıyordu. BaÅŸbakan Yitzhak Åžamir, 2 Åžubat 1991′de, yani Irak’a karşı kara harekatının baÅŸlamasından üç hafta önce bir Avusturya dergisine verdiÄŸi demeçte şöyle konuÅŸmuÅŸtu:Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail’e faydalı olmuÅŸtur… Dünyanın, Araplar’a ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını saÄŸlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail iÅŸgali altındaki topraklarda yaÅŸayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün’e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör.

Önceki sayfalarda, Mossad’ın çeÅŸitli propaganda ve dezinformasyonlarla ABD’yi Irak’a karşı kışkırttığına deÄŸinmiÅŸtik. Ancak bu, madalyonun yalnızca birinci yüzüydü. Öteki yüzde ise Mossad’ın Saddam iktidarını saÄŸlamlaÅŸtırmak için yaptıkları vardı. Ostrovsky’nin yazdığına göre, İsrail’in savaÅŸ çığırtkanlığı yaptığı günlerde, bir yandan da Washington’daki İsrail ElçiliÄŸi tarafından Irak gizli servisi Muhaberat’a istihbarat aktarılıyordu. Mossad’ın Muhaberat’a verdiÄŸi bu istihbarat, Irak’taki muhaliflerin Saddam’ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgiliydi. Kısacası Mossad, Saddam’ın ayakta kalmasına destek oluyordu!… Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: “Mossad, Saddam Hüseyin’i OrtadoÄŸu’daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad’ın kullanabileceÄŸi bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı.”

 Kısacası İsrail, hem “faydalı aptallıklar” yaptığı için Saddam’ı iktidarda tutmak, hem de Amerika’yı Saddam’a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz’un da belirttiÄŸi gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam’ın iktidarda kalması gerektiÄŸi tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle yazıyor:Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin’in ikti- darda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile saÄŸ- lanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı tüm dünyaya yaymakta gecikmediler.

Kennebunkport’taki balık avında Kissinger’ın “saÄŸ kolu” Scowcroft’un BaÅŸkan Bush’a kabul ettirdiÄŸi ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamına buydu: Saddam’ı düşürmemek, ama diÅŸlerini sökmek. Oysa Saddam’a karşı savaÅŸan müttefiklerin (aralarında Türkiye de olmak üzere) amacı Saddam’ı düşürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemiÅŸti. Ama Saddam düşürülmeyecekti; bu savaÅŸ bir Kissinger yapımıydı ve dolayısıyla İsrail’in tezine uygun olarak geliÅŸecekti.

 Nitekim öyle de oldu. Körfez Savaşı’nın sonunda Saddam, tüm dünyanın beklentisinin aksine, tam Kennebunkport’ta kararlaÅŸtırıldığı gibi, iktidardan düşürülmedi. Beyaz Saray’dan Saddam’ın düşürülmemesi yönünde gelen emir, Irak’taki uluslararası gücün baÅŸkomutanı Schwarzkopf’u bile ÅŸaÅŸkına çevirmiÅŸti. İsrail’in tezi böylece uygulanmış oluyordu.

Dahası, savaşın OrtadoÄŸu genelinde yarattığı stratejik etkiler de tam İsrail’in çıkarlarına uygun biçimdeydi. Yahudi Devleti, savaÅŸa girmemekle diÄŸer pek çok Arap devletinin ABD’nin yanında yer almalarını saÄŸlamış ve böylece onları dolaylı yoldan kendi safına çekmiÅŸti. Saddam’ın İsrail’i savaÅŸa sokabilmek için Tel Aviv’e attığı Scud’lar, bu nedenle İsrail yönetimi tarafından karşılıksız bırakıldı. Dahası, sözkonusu bir kaç etkisiz Scud’a karşı tepkisiz kalmanın ücreti olarak, Yahudi Devleti ABD’den 13 milyar dolar “tazminat” aldı.

 Kudüs’teki Bar-Ilan Üniversitesi Öğretim Üyesi ve BESA Stratejik AraÅŸtırma merkezi yöneticisi Doç. Dr. Efraim Inbar, İsrail’in stratejik çevresini ve Körfez savaşının buna etkisini şöyle ele alıyor:AÄŸustos 1990′da Irak’ın Kuveyt’i iÅŸgali ve Amerika öncülüğünde Saddam Hüse- yin’e karşı yürütülen savaÅŸ, Arap elitini bölgesel istikrarsızlığın kaynakları hu- susunda daha duyarlı hale getirmiÅŸ ve İsrail’le baÄŸlantılı tehdit anlayışını azaltmıştır. Dahası 1991 Körfez Savaşı, halihazırda, bölgede İsrail’e karşı bir radikal Arap koalisyonunun oluÅŸması ÅŸansını büyük ölçüde yok etmiÅŸtir , Irak zayıflatılmış, Libya marjinal bir konuma indirgenmiÅŸ ve Amerika’yı dışlamama arayışları içinde olan Suriye, barış süreci içine itilmiÅŸtir. Bu durum, İsrail anakarası için (Akdeniz üzerinde İsrail kıyılarına 80 km mesafede) büyük bir “DoÄŸu Cephesi”nin oluÅŸturulması olasılığını azaltmıştır.

Kısacası, Körfez Savaşı Yahudi Devleti’ne büyük bir stratejik avantaj kazandırdı. Çünkü, zaten tam da İsrail’in tezine uygun olarak düzenlenmiÅŸti.

 Peki İsrail tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti, özellikle Irak’ta, ne yapmak istiyordu? Saddam’ı iktidarda tutmanın, ancak Amerika’yı Irak’a saldırtmanın amacı ne olabilirdi?…Bu soruların cevabı, iki ayrı stratejik deÄŸerlendirmede yatıyordu. Saddam’ı iktidarda tutmayı gerektiren birinci deÄŸerlendirme, BaÄŸdat’ın patronunu İran’a karşı bir koz olarak kullanma düşüncesinden doÄŸuyordu. Saddam, bir önceki bölümde İran-Irak savaşını incelerken gördüğümüz gibi, 80′li yıllar boyunca Tahran’a karşı taÅŸeron iÅŸlevi yürütmüştü ve bu misyonu sürdürmek için hala en ideal liderdi. Saddam’ın bu misyonu Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda da hem İsrail’in hem de ona baÄŸlı olarak ABD’nin gözünde devam etti.İsrail’in Körfez Savaşı tezini oluÅŸturan ve Amerika’yı Irak’a saldırtmayı gerektiren ikinci deÄŸerlendirme ise, İsrail’in geleneksel hedefleri arasında yer alan Kürt Devleti projesinden kaynaklanıyordu. İsrail, 1982 yılında Oded Yinon’un raporunda belirtildiÄŸi gibi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Åžii devleti istendiÄŸini ortaya koymuÅŸtu, ancak bu kez İsrailliler bu projeden ÅŸiddetle kaçınıyorlardı. Çünkü bu muhtemel Åžii devleti, kaçınılmaz olarak İran’ın kontrolü altına girecekti.) Saddam’ın yarı güçlü bir ÅŸekilde ayakta kalması, hem sözkonusu Kürt Devleti’nin yolunu açacak, hem de Saddam korkusu altında yaÅŸamaya devam edecek olan bu oluÅŸumun dış güçlere, yani ABD’ye ve dolayısıyla İsrail’e yaslanmasını zorunlu kılacaktı. Hem Saddam, oluÅŸturulması istenen Kürt Devleti embriyosunu Tahran’ın etkisi altına girmekten koruyacak etkili bir güçtü baÅŸlı başına.

İşte Körfez Savaşı bu hassas dengeyi tutturdu; hem Saddam’dan vazgeçilmedi, hem de Kürt devleti hedefinin yolu açıldı.

 

KÜRT AYAKLANMASI VE İSRAİL

 Körfez Savaşı sonucunda Saddam’ın bozguna uÄŸraması, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle ABD’nin desteÄŸini arkalarında hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapılarak Saddam’a karşı isyan bayrağını açtılar. Sonra geliÅŸen olayları; Kürtler’in Türkiye sınırına yığılışını, Çekiç Güç’ün konuÅŸlandırılışını, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanışını ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine doÄŸru adım adım yürüyüşü, hepimiz biliyoruz.Ancak bu olayların içinde fazla gündeme gelmeye bir aktör daha vardı: Kürt Devleti projesinin kadim destekçisi İsrail. Yahudi Devleti, Körfez Savaşı’nda olduÄŸu gibi Kürt isyanında da ön plana çıkmadı. Oysa Kürt isyanında, Körfez Savaşı’ndaki etkisinden de büyük bir etkiye sahipti.İsrail’in ilk önemli fonksiyonu, 1975′te ihanet nedeniyle ABD’ye küsmüş olan Kürtleri yeniden Washington ile temasa geçirmek oldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Yahudi Devleti’nin üstlendiÄŸi bu aracılık misyonunu şöyle anlatıyorlar:

Kürtler Saddam Hüseyin’e karşı oluÅŸturulan koalisyona yardımcı olabilirlerdi, ancak 1970′lerde CIA tarafından yüz üstü bırakıldıkları günlerin kötü hatıralarını gayet iyi hatırlıyorlardı. Yine de, Kuveyt’in iÅŸgalinden sonra ABD yeniden Kürt isyancıların kalıntılarıyla iliÅŸki kurmaya karar verdi. Bu iÅŸte Mossad yardımcı olabilirdi; çünkü 1970′lerden bu yana Mossad’ın Kürtlerle olan baÄŸlantısı hiç kesilmemiÅŸti.

 Gerçekten de, 4. bölümde de incelediÄŸimiz gibi, İsrail 1975′teki Cezayir AnlaÅŸması sonrasında Irak Kürt hareketini “satmayan” tek ülke idi. O zamandan bu yana da konu hakkındaki hassasiyetini korumuÅŸtu. Öyle ki, 1983 yılında İsrail DışiÅŸleri Bakanı Yitzhak Åžamir Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçekleÅŸtirdiÄŸi sınır ötesi harekat ile ilgili olarak görüşlerini soran Brüksel’deki gazetecilere verdiÄŸi cevapta; Türkiye’yi “Kürdistan’ı iÅŸgal altında tutan devletlerden biri” olarak tanımlamış ve şöyle devam etmiÅŸti: “Ama bu iÅŸgalci devletler hiçbir ÅŸey dinlemedikleri için, Kürt halkının bağımsızlık mücadelesi bir türlü sonuca ulaÅŸamamaktadır.” Dahası İsrail, 1975′ten 90′ kadar uzanan uzun onbeÅŸ yıl boyunca, Raviv ve Melman’ın verdiÄŸi bilgiye göre, Kürtlerle olan dirsek temasını hiç kesmemiÅŸti.

Bu nedenle İsrailliler, Körfez Krizi sırasında Amerikalılar ile Kürtler arasında kurulan iliÅŸkilerde aracılık rolü üstlendiler. (İsrail’in sıkı sansürü nedeniyle bu konuda dışarı çok az bilgi sızmıştır.) Ayaklanma baÅŸladıktan sonra da, Kürt davasının hep önde gelen savunucusu oldular. Hatta İsrailliler, ABD’nin Kürt ayaklanmasına yeteri kadar destek vermediÄŸini düşünüyorlardı. DışiÅŸleri Bakanı David Levy, Kudüs’te yaptığı ve Reuter Ajansı tarafından dünyaya geçilen konuÅŸmasında Kuzey Irak’ta ayaklanan Kürtler’e (yeterince) silah yardımı yapmadığı için ABD’yi eleÅŸtirerek, isyancı Kürtler’e silah verilmesini istemiÅŸti.

 Bu arada İsrail Barzani aÅŸireti ile olan kadim iliÅŸkilerini çoktan yenilemiÅŸti. Körfez Savaşı’nın başından beri, Mossad’ın Mesud Barzani güçlerine verdiÄŸi destek sürüyordu. UÄŸur Mumcu, öldürülmeden 17 gün önce yazdığı yazısında bu konuya deÄŸinerek şöyle demiÅŸti:70′li yıllardaki bu iliÅŸkiler (Barzani-Mossad iliÅŸkileri) bugün sürüyor mu? Kitaba göre [Israel's Secret Wars] sürüyor. ‘Körfez Savaşı’ sırasında Irak’ın attığı Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düşmesi üzerine bu iliÅŸkiler yeniden baÅŸladı. Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan iliÅŸkiler, ÅŸimdi de oÄŸul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, [Mesud] Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu desteÄŸi sürdürüyor. Kitapta Mesud Barzani’nin, İsrail’e gizlice giderek yardım istediÄŸi de yazılıyor. Bu iliÅŸkiler sürüyor ve anlaşılıyor ki daha da sürecek… Gizli yollarla sürecek, açık yollarla sürecek… İlgi belli… İliÅŸki de belli.Kürt ayaklanmasının en hızlı günlerinde, olaydaki “İsrail parmağı” ile ilgili bilgiler Türk basınından Tercüman’a da yansımıştı. İlgili haberde şöyle de- niyordu:

Irak’taki ayaklanmaları yakından izleyen Ankara, Kürtler’in İsrail tarafından des- teklendiklerini belirledi ve dikkatini Tel Aviv’deki geliÅŸmelere de kaydırdı. Kuzey Irak’taki iç savaşın arkasında İsrail gizli örgütü Mossad’ın da parmağının bulunduÄŸu, İsrail’in Kürt Devleti’ni desteklediÄŸi belirlendi. Edinilen bilgilere göre askeri istihbarat, İsrail’in Kürt Devleti’nin kurulmasını fiilen desteklediÄŸini gösteren verileri hükümete sundu. İsrail’in Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulması konusuyla, Mossad kanalıyla öteden beri ilgilendiÄŸi belirtildi.

 İsrail DışiÅŸleri Bakanı David Levy aynı sıralarda Amerikalılar’ın Kuzey Irak’a yaptığı yiyecek yardımını deÄŸerlendirirken, “ABD’nin Kürtler’e yiyecek yardımı yapmasının olsa olsa, aç karnına deÄŸil de tok karnına ölmelerine yarayacağını, ABD’nin Kürtler’e yiyecek yerine silah yardımı yapması gerektiÄŸini” söylemiÅŸti.Daha 1970′li yıllarda İsrailliler ile yakın iliÅŸkilere giren, hatta Turan Yavuz’un ifadesiyle “Mossad merkezlerinden çıkmayan” Mesud Barzani, babasının yolunu izledi ve Körfez Savaşı sırasında gizlice İsrail’e giderek yardımı “tazeleme” talebinde bulundu. İsrail, bu öneri üzerine Kürt peÅŸmergelerle “aktif bir iÅŸbirliÄŸine” girmenin yollarını araÅŸtırmaya baÅŸladı. Ancak İsrail’in elini tutan konu Kürtlerle sınırı olan bir üçüncü ülkenin “ciddi yardımına” gereksinimi olmasıydı. Bölgeye yığılması gereken silah ve mühimmat için ne Türkiye, ne İran, ne de Suriye uygundular. Bu nedenle İsrail, Barzani’ye para yardımı yapmaya ve bir yandan da ABD’yi Kürtler’e yardım konusunda sıkıştırmaya baÅŸladı.Ancak ilerleyen dönemde, İsrail, aynı 1960′lı ve 70′li yıllardaki gibi, yani doÄŸrudan kendi askeri uzmanlarÄ