Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Svaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

 Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”  

 Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.

 

Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.

 

Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

 Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

 Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

 Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

 Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

 Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

 Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.


2 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

3 Ibid., s. 352.

4 Büyükelçi Glaspie’nin Saddam’la yaptigi görüsmenin kayitlari, ABC televizyonunun 12 Eylül 1990 tarihli haber bülteninde yayinlandi. Bkz. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

5 Webster’in brifingi, Murray Waas’in Village Voice’deki 22 Ocak 1991 tarihli yazisinda açiklandi. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

6 Andrew & Leslie Cockburn. Dangerous Liaison, s. 353.

7 Sözkonusu CIA ve Pentagon kaynakli bilgiler, Andrew ve Leslie Cockburn’ün özel görüsmelerinde edinilmistir. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

8 Ibid.

9 Ibid., ss. 353-54

10 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 247, 252-54.

11 Ibid., s. 247.

12 Ibid., s. 254.

13 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 356.

14 Ibid., s. 357.

15 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 307.

16 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 354.

17 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 19.

18 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 254.

19 Wolf Blitzer, Between Washington & Jerusalem, ss. 202-16.

20 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, s. 70.

21 Eustace Mullins, The World Order, ss. 4-5.

22 Wiener, 2 Subat 1991.

23 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247.

24 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 166.

25 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 358.

26 Efraim Inbar, “Israil’in Ulusal Güvenligi Bir Geçis Dönemi Yasiyor”, Avrasya Dosyasi (Israil Özel), Cilt 1, Sayi 3, Sonbahar 1994, ss. 99-108.

27 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 428.

28 Tercüman, 12 Mart 1991.

29 Amatzia Baram, “Israil ve Kuzey Irak’taki Kürt Sorunu”, “Avrasya Dosyasi (Kuzey Irak Özel), Cilt 3, Sayi 1, Ilkbahar 1994, ss. 149-54.

30 Günaydin, 16 Mart 1997.

31 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 7.

32 Jerusalem Post, 15 Ekim 1988.

33 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, ss. 64-5.

34 Salom, 24 Nisan 1991.

35 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 53.

36 Ibid., , s. 64.

37 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 141-2.


38 Ibid, s. 147.

39 Sabah, 27 Mayis 1994.

40 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, 165-6.

41 “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran”, Newsweek, 21 Eylül 1992 .

42 “Yeni Senaryolar”, Sabah, 27 Kasim 1996.  

 Hz. Musa ve Yahudiler


Firavun, İsrailoğulları’na sürekli zulmediyor ve onları ağır işlerde çalıştırıyordu. İsrailoğulları’nın Mısır’da yaşadıkları zorluğu temsil eden bir resim.

MÖ 1600′lerde, Yusuf Peygamberin önderliğinde Mısır’a yerleşen Yahudiler, kısa sürede orada çoğalarak, geniş alanlara yayıldılar. MÖ XV. yüzyılın başlarında Yahudilerin sürekli çoğalmalarından ve güç kazanmalarından endişe duymaya başlayan Firavun, bu topluluğu etkisiz hale getirmek için Yahudilere baskı uygulamaya başladı. Böyle bir dönemde Allah, Hz. Musa’yı Yahudileri ıslah etmek ve onları Firavun’un baskısından kurtarmak için peygamberlikle görevlendirdi. İsrailoğulları içinde -her toplumda olduğu gibi- samimiyetle Hz. Musa’ya itaat edip hak dine uyanların yanı sıra, Hz. Musa ile birlikte hareket etmelerine rağmen sık sık isyana sapanlar da vardı. Güzel ahlakları ile diğer insanlara da örnek olan Yahudilerden, Allah Kuran’da şöyle bahsetmektedir: “Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.” (Araf Suresi, 159) Bunun yanı sıra, tavırları ile Hz. Musa’ya çeşitli zorluklar çıkaran kişilerin yaptıklarına da Kuran’da pek çok ayette yer verilmiştir.Hz. Musa kendisine destek olması için kardeşi Hz. Harun’u da yanına istedi. Ancak Firavun ve önde gelen çevresi Hz. Musa’yı yalanlayarak onu büyücülükle suçladılar. Bu olay Kuran’da şöyle bildirilir:

Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür. “Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?” (Araf Suresi, 109-110)

 Bunun üzerine Allah, Hz. Musa’ya İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmasını vahyetti. Firavun’un zulmünden kurtulmak için yola çıkan Hz. Musa ve kavmini, Firavun ve ordusu takip etti. Deniz kıyısına ulaştıklarında Firavun’un ordusu tarafından sıkıştırılan Yahudilerin bir kısmı, o zamana dek birçok mucize görmüş olmalarına rağmen, tevekkülsüzlük göstermişlerdir:


Firavun ve kavmi putperest inançlara sahiptiler.

Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Şuara Suresi, 60-61)Allah’ın mutlaka kendilerine yardımda bulunacağını hatırlatan Hz. Musa, asasını denize doğru uzatmış ve Allah’ın büyük bir mucizesi olarak deniz ikiye yarılıp İsrailoğulları’na geçit vermiştir. Kurtularak karşı tarafa geçen Yahudilerin ardından tekrar kapanan denizin ortasında Firavun ve ordusu boğularak yok olmuştur:

(Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 62-66)

 Bu büyük yardımla Firavun’un ordusundan kurtulmalarına rağmen Yahudilerin bir kısmının isyankar tavrında bir değişiklik olmamıştır. Bu kişiler, denizi geçer geçmez gördükleri bir putperest topluluğa özenerek Hz. Musa’dan kendilerine bir put yapmasını istemişlerdir:İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa’ya dediler ki: ‘Ey Musa, onların ilahları gibi sen de bize bir ilah yap.’ O: ‘Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz.’ dedi. (Araf Suresi, 138)Bunların ardından Yahudiler, çölde çok uzun süre kalarak sürekli yer değiştirdiler. Muharref Tevrat’a ve bazı tarihi kaynaklara göre ilk olarak Elim ile Sina Çölü arasındaki Sin Çölü’ne geldiler. Burada bir süre kaldıktan sonra Refidim’de konakladılar ve son olarak Hz. Musa’nın “On Emir”i aldığı Sina Çölü’ne ulaştılar. Her yerleştikleri yerde karşılaştıkları bazı zor koşullardan yakınan bir kısım Yahudiler, bu durumlarından dolayı Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a karşı isyankar tavırlar gösterdiler. Her zorlukla karşılaştıklarında, Allah’ın desteklediği ve mucizelerle yardım ettiği bu topluluk içinde bazı kimseler, gösterilen mucizelere rağmen isyan ederek, Allah’a baş kaldırdılar. Bu olaylardan muharref Tevrat’ta şöyle bahsedilir:

Bu temsili resimlerde İsrailoğulları’nın Hz. Musa ile birlikte Kızıldeniz’den geçişleri ve Firavun ve ordusunun suda boğuluşu görülmektedir

 … Ve İsrailoğulları’nın bütün cemaati, çölde Musa’ya karşı ve Harun’a karşı söylendiler; ve İsrailoğulları ona dediler: Keşke Mısır diyarında et kazanları başında oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eli ile ölseydik, çünkü bütün bu cemaati açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız….Ve Musa dedi: Rab size akşamleyin yemek için et ve sabahleyin doyuncaya kadar ekmek verdiği zaman, bileceksiniz, çünkü Kendisine karşı söylenmelerinizi Rab işitiyor, ve biz neyiz? Söylenmeleriniz bize karşı değil fakat Rabbe karşıdır. (Çıkış Bölümü, 16/1-6)Kuran’da da, bazı Yahudilerin bu isyankar tavırları şöyle bildirilmektedir:

Siz (ise şöyle) demiştiniz: “Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın”… Onların üzerine horluk ve yoksulluk(damgası) vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz Allah’ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi: (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi. (Bakara Suresi, 61)

 Hz. Musa, Tur Dağı’na, Allah’tan vahiy almak için gittiğinde, İsrailoğulları’nın başına kardeşi Hz. Harun’u bıraktı. Hz. Musa’nın yokluğundan istifade eden Samiri adındaki bir ikiyüzlü bozguncu, Yahudilerin bir kısmını kışkırttı ve onlara ilahlarının bir heykelini yapmalarını söyledi. Samiri’ye uyan İsrailoğulları Hz. Harun’u dinlemediler ve bütün altın süs eşyalarını eritip altından bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başladılar. Hz. Musa henüz topluluğunun başına dönmemişken Allah, ona İsrailoğulları’nın saptığını haber verdi. Kuran’da, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’nın başına geri dönmesi şöyle anlatılmaktadır:Bu temsili tabloda, Hz. Musa’nın, kavminin yanından ayrılışının ardından, Yahudilerin bir kısmının Samiri’nin sapkın telkinlerine uyarak altından bir buzağı heykeli yapıp bu heykele tapınmaya başlamaları anlatılmaktadır

Musa kavmine oldukça kızgın ve üzgün olarak döndüğünde onlara: ‘Beni arkamdan ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?’ dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) ‘Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğu ile kılma(sayma)’ dedi. (Araf Suresi, 150)

 Sürekli bozgunculuk çıkartarak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a baş kaldıran, hatta hz. Harun’u öldürmeyi planlayan bazı Yahudiler, Hz. Musa’nın Samiri’yi kovması ve buzağı heykelini yakarak yok etmesinden sonra tekrar doğru yola tabi oldular. Ancak yalnızca kısa bir süre için. Allah’ın onlara vadettiği kutsal yere girmek için mücadele etmeleri gerektiğinde de itaat etmeyerek Hz. Musa’ yı dinlemediler. Kuran’da Hz. Musa’nın kavmine şöyle seslendiği bildirilir:Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı kutsal yere girin ve gerisin geri arkanızı dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz. (Maide Suresi, 21)İsrailoğulları’nın ise, Hz. Musa’ya cevabı şöyle olmuştur:Dediler ki: “Ey Musa, biz orada onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız.” (Allah) Dedi: “Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde şaşkınca dönüp dolaşıp duracaklar. Sen de o fasıklar topluluğuna karşı üzülme. (Maide Suresi, 24, 26)

Çıkardıkları isyanlara ve baş kaldırmalarına karşılık olarak, Allah, daha önce kendilerine vadettiği Kutsal Toprakları İsrailoğulları’na yasakladı.

 

Tevrat’ı Tahrif Eden Ruhban Sınıf

 Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. (Bakara Suresi, 79)Hz. Musa’nın önderliğindeyken bile Allah’ın hükümlerine uymayan, kendi hedef ve çıkarlarına göre yaşayan bazı Yahudiler, Hz. Musa öldükten sonra Tevrat’ı değiştirdiler. Tevrat’ın belki de değişmeden kalmış bir bölümünde (en doğrusunu Allah bilir), Yahudilerin yaptıkları Hz. Musa’nın ağzından şöyle anlatılıyor:

Zira biliyorum ki ölümümden sonra büsbütün bozulacaksınız, ve size emrettiğim yoldan sapacaksınız; ve son günlerde sizi kötülük karşılayacak; çünkü ellerinizin işi ile Rabbi öfkelendirmek için onun gözünde kötü olanı yapacaksınız. (Tesniye Bölümü, 31/29)

 

Hemen belirtmek gerekir ki, kitabın bu ve bundan sonraki bölümlerinde dikkat çektiğimiz söz konusu hahamlar sınıfı, samimi olarak Allah’a iman eden ve insanları doğruya davet eden dürüst dindarlar değildir. Bu kimseler Hz. Musa’nın tebliğ ettiği hak dini kabullenememiş ve bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiş samimiyetsiz ve menfaatperest kimselerdir. Bunun yanında kuşkusuz samimi şekilde Allah’a inanan ve O’na kulluk etmeye çalışan pek çok haham ve diğer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuştur. Ancak Kuran’da verilen bilgiler, bu din adamları arasında kibirli, menfaatperest birtakım kimseler olduğunu göstermektedir ve bunlar Yahudi dinini dejenere etmeye çalışmışlardır.

 

Tevrat rolelerini yazan hahamlar. Kahinler olarak da bilinen hahamlar, İsrail toplumunun en önemli sınıfını oluşturmaktadırlar. Hahamlar arasında Siyonist ideolojinin etkisi altında kalanlar, topluma acımasızlığın ve saldırganlığın meşru olduğunu telkin etmektediler. Ancak elbette, onlar arasında da samimi olarak Allah’a iman eden ve Allah’tan korkanlar bulunmaktadır.

 

Kuran’da bildirilen bu gerçek, İncil’deki bazı anlatımlarla da uyum içindedir. İncil’de Hz. İsa’nın ikiyüzlü Yahudi din adamlarına karşı halkı uyardığından sıkça söz edilir. Bu konudaki bir uyarı şöyledir:“Yazıcılar ve Ferisiler (İncil’de Yahudilere ve hahamlara verilen isim) Musa’nın kürsüsünde otururlar; bundan sonra size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar. Onlar bütün işlerini insanlara görünmek için yaparlar. Çünkü onlar hamaillerini genişletip, esvaplarının saçaklarını büyük yaparlar; ziyafetlerde üst yeri, ve havralarda baş yerleri.. Ve insanlar tarafından rabbi diye çağrılmayı severler. (Matta Bölümü, 23/2-7)

İsrail, günümüzde dahi, Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan bazı hahamların telkinleri doğrultusunda yönetilmektedir. Öte yandan İsrailli hahamlar içinde de Siyonist ideolojiye şiddetle karşı çıkan, Siyonizmin neden olduğu vahşeti her fırsatta kınayan, tüm İsrail halkını hoşgörüye, barışa ve uzlaşmaya davet eden pek çok samimi insan da bulunmaktadır.

 Ne var ki İsrail’de Siyonizmi benimseyen hahamların sayısı çoğunluktadır ve Muharref Tevrat’ın uygulanmasından da, yine bu hahamlar sorumludur. Bugün İsrail Parlamentosu olan ve “ibadethane” anlamına gelen Knesset’te kararlar genellikle bu hahamlara danışılarak verilir.Aslında “Kahinler” olarak anılan hahamlar, Yahudi topluluklarına Tevrat’tan önce de hakim olan bir sınıftı. Batı Sami ırkından gelen Yahudiler, diğer Batı Sami topluluklarıyla ortak bir dine mensuplardı. Hahamların söz konusu bu etkileri diğer birtakım batıl inançlarda olduğu gibi, Yahudiliğe atalarının dininden gelen bir gelenektir. “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Hayrullah Örs, “İsrailoğulları’nın dinlerini anlamak için onların daha önceki inançları hakkında biraz bilgi verilmesi lazımdır” diyerek bu eski batıl dinin birtakım özelliklerini anlatır. (sf.30) Diğer bir bölümde ise, Hayrullah Örs, Kenan şehirlerindeki bu sapkın inançta yer alan Kralların kutsallığı ve Kralların kahin ünvanı taşımaları konusundan şöyle bahsediyor:

Kenan şehir devletlerinin çoğunda Kral kutsal bir varlıktı. Memleketin mutluluğu ve bereketi ona bağlıydı… İsrailoğulları, kutsal Krallık düşüncesini Kenanilerin örneğince sürdürmüşlerdir. Papaz sınıfının oldukça gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. Şunu da kaydedelim ki, Ugarit metinlerinde papazlara İbranice’deki gibi ‘Kohen’ ünvanı verilmektedir. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf.27)

 Kitab-ı Mukaddes’in ilk kısmını oluşturan Eski Ahit ya da Tevrat, toplam 39 kitaptan oluşur. Bunlardan ilk beş kitap olan Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye, Hz. Musa’ya verilen, ancak daha sonra hahamlar tarafından bozulmuş olan bölümlerdir. (En doğrusunu Allah bilir.) İçindeki tutarsızlık ve mantık bozuklukları (Örneğin, beşinci bölüm olan Tesniye’de, Hz. Musa’nın ölümü ve gömülüşünün anlatılıyor olması gibi), bu ilk beş kitabın da Hz. Musa’ya indirilen vahiylere değil, hahamların ifadelerine dayandığını göstermektedir.“Rabbin sözüne göre Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarına Beyt-Peor karşısındaki derede onu gömdü.” (Tesniye Bölümü, 34/5-6)Bundan sonraki 34 bölüm ise, asırlar boyunca Kitab-ı Mukaddes’e parça parça eklenmiştir. “Yahudi Tarihi” adlı kitabın yazarı olan H. Hirsch Graetz, Tevrat’ın değiştirilmesi ile ilgili olarak şunları söyler:

Tevrat’ın kanunlarına tam riayeti sağlamak üzere ileri gelen ailelerin temsilcilerinden başında Büyük Kohen’in (Başhaham) bulunduğu Yetmişler Meclisi’ni kurdular. Bu meclis, İsrail Devleti’nin yıkılışına kadar devam etti. Bunlar, kitabın en eski karakterli harflerini değiştirip zamanlarına uydurdular. Gençlerini yetiştirmek için dini okullar açtılar. Bu okullardaki öğretmenlere ‘Soferim’ (yazıcılar) denilirdi. Soferimin iki vazifesi vardı: Tevrat’ı açıklamak ve bunun cemiyet ve ferd tarafından tatbikini sağlamak. Soferimler, Tevrat’ın beş kitabından başka, nebilerin sözlerini de Kitab’a ek olarak yazdılar ki, isimlerini bu çalışmalardan almışlardır… Bu arada bazı müelliflere göre İsrailli olmayan yabancı asıllı bazı kitaplar da İsrailleştirilerek kitaba eklendi. (Tesniye Bölümü, sf.46)

 Yahudilerin Passah bayramında sofradaki herkes tarafından okunması gereken metin ve bu metin için hazırlanmış özel bir kapakProf. Dr. Hikmet Tanyu ise, “Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler” adlı kitabında, hahamların Tevrat’ı değiştirmeleriyle ilgili olarak şunları belirtiyor:Hz. Musa, MÖ XIII. yüzyılda yaşamasına rağmen, yakın zamanlara kadar elde bulunan en eski İbrani el yazması nüsha MS VII. ve X. yüzyılda yazılmış bir kaynaktır. Tesniye (Tevrat’ın beşinci bölümü), MÖ 621 veya 622 yıllarında Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nde kahinler tarafından bulunduğu belirtilerek Kral Yoşiya’ya sundukları bir kitap olup Musa’nın ölümünden, gömülmesinden ve onun için tutulan yastan bahseder. Hz. Musa zamanında bulunmayan birçok adetlere, davranışlara değinir. Önceki kitaplarda geçen bazı şeriat kanunlarını tekrarlar, insanların birbirlerine ve Tanrı’ya karşı nasıl davranmaları gerektiğini anlatır. (Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.40)

Yahudiliğe göre Tevrat’ın beş kitabının kelime kelime Yehova tarafından bildirilmiş Tanrı kelamı olduğuna inanılmaktadır. Oysaki, Hz. Musa’nın yaşadığı tarih bile kesinlikle tespit edilmiş değildir. Tahminen XV. yüzyıldan başlayarak genellikle XIII. yüzyılda yaşadığı ve ortalama MÖ 1250 yıllarında İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkardığı ileri sürülmektedir. Tanah’ın (39 kitabın hepsine birden verilen isim) tamamlanması ise MÖ (1200-100) yılları arasında ve bin yıldan fazla bir zamana uzamış ve muhtelif yazarlar tarafından telif, derleme, ve birleştirme işine teşebbüs edilmiştir. (Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.47)

 Türkiye’deki Musevi vatandaşlarımızın yayınladıkları Şalom gazetesinde ise, bu konuyla ilgili şu ifadelere yer verilmiştir:Yıllardır araştırmacıların merak konusu olan ‘Kutsal Kitabı kim yazdı?’ sorusu uzun bir listenin çıkmasına neden olmuştur. Bu sayılan listeye aday olarak katılabilecek iki isim daha öne süren Amerikalı profesör Richard Friedman’ın bu konudaki kitabı önümüzdeki günlerde Londra ve New York’ta yayımlanacak. Friedman’a göre peygamberlerden Yeremiah ve havarisi Baruh Ben-Neriya Kutsal Kitabın ilk beş bölümünü kaleme almışlardı. İsrailli uzmanlar önerinin üzerinde düşünüyorlar. (Şalom, 13 Mayıs 1987)Hayrullah Örs ise, “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Tevrat’ın tarih boyunca birçok değişikliğe uğradığını belirtir:

Eski Ahit, özellikle Tevrat (Musa’nın 5 kitabı, Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye), Yahudiler ve Hıristiyanlarca, yakın zamana kadar Tanrı’nın Hz.Musa’ya doğrudan doğruya yazdırdığı kitap olarak kabul edilmekte idi. Ama iki yüzyıldan beri yapılan incelemeler; bunların çok yeni diyebileceğimiz zamanlarda yazıldığını ve çeşitli maksatlarla tarih boyunca değişikliklere uğratıldığını ispatlamıştır. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf. 34-35)

 Görüldüğü gibi, Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat, bazı hahamların elinde, Yahudilerin milli çıkar ve hedeflerine uygun olarak değiştirilmiş ve hak kitap olma niteliğini kaybetmiştir. Yapılan tahrifatlar neticesinde, Allah, ahiret, cennet ve cehennem inancında çeşitli sapkın açıklamaların yer aldığı bir kitap ortaya çıkmıştır. Bu tahrifatların en temel özelliklerinden birisi ise, Yahudi halkının batıl gelenekleri doğrultusunda belli kesimlere menfaat ve üstünlük sağlayacak birtakım açıklamalardır. Bu açıklamalar bir kısım Yahudilerin geleneksel üstün ırk ve dünya hakimiyeti konularındaki ihtiraslarını pekiştirmiş, yaptıkları katliamlara, haksızlıklara ve ahlak dışı tavırlara meşru bir zemin hazırlamıştır. Böylece Muharref Tevrat’ın bazı kısımları, hak dini anlatan bir kitap olmaktan çıkarak, bazı Yahudi hahamların ideolojilerini yansıtan bir kitap haline gelmiştir. Şalom gazetesinde de bu batıl inanışlar şöyle belirtiliyor:

Tanrı’ya inanmak Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Resul Jeremiah bile İsrail’in başkaldırısını, Tanrı’nın ağzından şöyle anlatır: ‘Beni terk ettiler ve kanunlarımı uygulamadılar’. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise ‘İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar’ olmuştur. (Şalom, 8 Mart 1989)

 Kuran’da ise dini kendi çıkarları için kullanarak yalanlayanlar için Allah şöyle buyurmaktadır:Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahlarından dolayı vay hallerine! (Bakara Suresi, 79)Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez. (Cuma Suresi, 5)

Iran Gate - Son Perde

IRANGATE - SON PERDE

 Irangate yolunda gidiyordu ki, İsrail önemli bir taktik hata yaparak, Tahran’la arasındaki bu hassas ilişkiye zarar verdi. Hata, Kasım 1985′te İran’a yapılan Hawk füzesi sevkiyatındaki hileydi. Sevkiyat, daha önce gönderilen diğer partiler gibi, Amerikan silahlarının İsrail üzerinden Tahran’a ulaştırılmasıyla gerçekleşmişti. İsrailliler, ABD’den Hawk füzeleri istemişler, ABD bunları yola çıkarınca da kendi ellerindeki Hawk’lardan oluşan bir partiyi İran’a yollamışlardı. Ancak önemli bir ayrıntı vardı; İsrailliler’in Kıbrıs üzerinden İran’a yolladıkları Hawk’lar, eski model, hatta hurdaydılar.

Hawk’ları taşıyan uçak Tahran havaalanına indiğinde, Başbakan Musavi de oradaydı. Yanında getirdiği İranlı askeri uzmanlar füzeleri incelediklerinde ise, sürpriz ortaya çıktı. Musavi telefona sarıldı ve istihbarat servisi şefi Mohsen Kangarlu’ya kızgın bir biçimde “kim bize aptal muamelesi yapmaya çalışıyor, buraya yollanan füzeler tamamen eski model ve işe yaramaz” diye çıkıştı. Fenalaşan Kangarlu telefona sarıldı ve bağlantıyı kuran adamı, Gorbanifar’ı aradı. Gorbanifar’ın diyecek hiç bir şeyi yoktu, olay karşısında büyük bir hayalkırıklığına uğradı ve paniğe kapıldı. Nimrodi devreye girerek İranlılarla konuşup ortadaki “yanlış anlama”yı açıklamaya çalıştı, ama gerilimi düşürmeyi başaramadı. İsrail’in fazla uyanık davranması, bir süredir yolunda giden Irangate’i birden büyük bir krize sokmuştu. Ertesi gün, Nimrodi, İranlı “bodyguardlar”ın gözetiminde, Credit Suisse Bank’taki İran’a ait hesaba 18 milyon dolar “tazminat” yatırmak zorunda kaldı. 63

 Öte yandan, İsrail’in bir önceki partide hem İran’ı hem de ABD’yi “kazıkladığı” da daha sonra anlaşılacaktı. Irangate’in ortaya çıkmasının ardından, “Beyaz Saray’a yakın kaynaklar”, İsrail’in değerleri 10 milyon dolar olan silahları İran’a 40 milyon dolara sattığını, bunun 10 milyonunu Amerikan yönetimine teslim ettikten sonra, kalan 30 milyonu bir İsviçre bankasına yatırdığını söyleyeceklerdi. 64Bu yolsuzluk, İsrail’in Irangate’den beklediği stratejik sonucu, yani “Tahran’la kanalları açık tutma” projesini büyük ölçüde baltaladı. Yahudi Devleti, ordu içinde güçlü olan ve müstakbel bir karşı-devrim için bağlantı kurmak istediği “sağcı çizgi”nin güvenini yitirdi. İsrail’i güvenilir bir ortak olarak göstermeye ve onun bu görüntü altında “Tahran’a sızması”na yardım etmeye uğraşan Gorbanifar ve onun “aşırı sağcı çizgisi” ise Tahran’daki kendi kredibilitesini aşındırdı.

Bu taktik hatanın ardından, Irangate’in ilk baştaki stratejik anlamı azaldı. ABD açısından bir sorun yoktu, Washington rehinelere karşı silah satıp gelen parayla da Kontraları finanse etmeye devam edecekti. Ancak projenin mimarı olan Yahudi Devleti, İran’ı yeniden Şah günlerine döndürme rüyasını ertelemek durumunda kaldı.

 Buna karşılık İsrail, Irangate’in daha küçük çaplı bir yararı üzerinde durmaya başladı; “İran Falaşaları”. Irangate’in ilk gündeme geldiği sıralarda da üzerinde durulan bu plan, İran’a satılan silahlara karşılık ülkedeki Yahudiler’in İsrail’e göç etmesine izin verilmesini öngörüyordu. (”İran Falaşaları” deyimi, 1980′lerde iki ayrı operasyonla İsrail’e göç ettirilen ve Falaşa olarak tanımlanan Etiyopya Yahudiler’inden geliyordu.) Plan işledi; İran hükümetinin verdiği izin üzerine, bir kaç ay içinde 800 kadar Yahudi İsrail’e gitmek üzere Amerika’ya doğru yola çıktı.

Hawk füzeleri nedeniyle yaşanan skandalın ardından Başbakan Peres “üç silahşör”ü Kimche, Nimrodi ve Schwimmer’i Irangate işinden uzaklaştırdı ve operasyonu yürütmek üzere genç ve parlak danışmanı Amiram Nir’i görevlendirdi. Nir, operasyonun Washington’daki sorumlusu olan Oliver North ile aynı dilden konuşuyordu, rütbeleri de aynı olan ikili iyi anlaştı. Nir-North ikilisi bir süre daha Irangate’i sürdürdüler. Ancak Robert Mc Farlane, Oliver North ve bazı diğer Amerikalı subayların Amiram Nir ile birlikte Kasım 1986′da Tahran’a yaptıkları gizli ziyaretin basına sızması sonucunda operasyon su üstüne çıktı ve ABD’de siyasi bir skandal olarak kabul edilerek “Irangate” adını aldı.

 

Oliver North, Beyaz Saray’ın günah keçiliğini üstlendi ve tüm suçu üzerine alarak olaydaki aktörlerden biri olan Başkan Reagan’ı kurtardı. “Kurtulan” en önemli aktör ise İsrail’di. Konuyla ilgili yürütülen resmi Amerikan soruşturmasında olay “İran-Kontra” skandalı olarak adlandırıldı ve İsrail’in oynadığı rolün elden geldiğince kurcalanmamasına çalışıldı. Kongre’nin skandalı araştırmak için kurduğu özel komite tarafından hazırlanan rapordaki 423 paragrafın yalnızca 5 tanesinde Yahudi Devleti’nin adı geçiyordu. 65

 

İKİ ŞEHRİN VE BATI KUDÜS’ÜN HİKAYESİ

 Bundan 25 asır önce, Babil, dünyanın en güçlü imparatorluklarından biriydi. Bugünkü Bağdat’a 34 km. mesafedeki antik Babil kentini kendisine merkez alan devlet, en görkemli devrini ise Nebukadnezsar III (Buhtunnasır) zamanında yaşadı. Nebukadnezsar, Asur, Suriye ve Mısır ordularına karşı üst üste kazandığı zaferlerle, MÖ 6. yüzyılın ilk yarısında tüm Ortadoğu’yu hakimiyeti altına aldı. Babil Kralı’nın en önemli ve tarihin akışına etki eden başarılarından biri ise, Filistin’deki Yahuda (Judah) Krallığı’na karşı gerçekleştirdiği fetihti. Filistin’e ilk kez MÖ 598 yılında girmiş, Yahuda Krallığı’nın kendisine karşı başlattığı isyanın üzerine de, Krallığın başkenti ve tüm Yahudi halkının dini ve milli merkezi olan Kudüs’ü iki yıl süren bir kuşatmadan sonra 586 yılında ele geçirmişti. Kudüs’ü aldıktan sonra, Hz. Süleyman tarafından 5 asır önce inşa ettirilmiş olan görkemli Tapınak’ı yıktı ve kentteki Yahudiler’in tamamına yakınını Babil’e sürgün olarak götürdü.Babil, o zamandan sonra, asırlar boyu Yahudiler için “düşmanın adresi” oldu.

Ancak Nebukadnezsar zamanındaki Yahudiler’in Kudüs’ten ayrılıkları fazla sürmedi. Çünkü Babil Kralı’nın gücünün doruğuna çıktığı günlerde, daha doğuda bir başka imparatorluk yükseliyordu. Bugünkü İran’ın güneyindeki Fars bölgesinde giderek güçlenen Pers Kralı Cyrus (Koreş), önce Median Kralı Astiages’i yenerek tüm İran topraklarına hakim oldu, sonra da Lidya Krallığı’nı mağlub ederek tüm Anadolu’yu Ege sahilerine kadar ele geçirdi. Ardından güneye yönelen Pers Kralı, 20 yıl önce ölmüş olan Nebukadnezsar’ın görkemli imparatorluğunu ezip geçti ve MÖ 539 yılında tüm Babil’i fethetti. Dünyanın o döneme dek görülmüş en büyük İmparatorluğu’nu kurmuştu ve imparatorluk Büyük İskender tarafından fethedilene dek bu sıfatı koruyacaktı. Ve bu büyük imparatorluğun tarihe geçen önemli icraatla- rından biri, yine Yahudilerle ilgiliydi. Cyrus, Babil sürgününde yaşayan Yahudiler’e Kudüs’e geri dönme ve Tapınak’ı yeniden inşa etme izni verdi.

 Pers imparatorluğu ve Pers (Fars) diyarı, o zamanda sonra, Yahudiler için büyük bir dost ve Babil’in tehlikesine karşı büyük bir yardımcı olarak akıllarda kaldı.Modern çağda Babil’in yerini Bağdat, Pers başkenti Hamadan’ın yerini ise Tahran aldı. Pax Ottomana’nın 20. yüzyılda sona ermesiyle birlikte de, Bağdat ve Tahran yine iki tarihsel rakip olarak ortaya çıktılar. İki şehrin hikayesi yine başlıyordu. Bağdat ile Tahran, teorik olarak aynı safta yer aldıkları iki Dünya Savaşı arasındaki dönemde bile, hiç bir zaman iyi anlaşamadılar. Başta Şatt-ül Arab nehrinin kullanımı olmak üzere, sınır anlaşmazlıklarından yola çıkarak birbirleriyle atıştılar. Bağdat’ın 1950′lerdeki radikalizasyon dalgasına kapılmasından sonra ise, iki şehrin mücadelesi iyice keskinleşti. İki şehrin hükümdarları, yani Saddam Hüseyin ve Şah Rıza Pehlevi, 60′lı ve 70′li yıllarda büyük bir soğuk savaş yaşadılar.

İki şehrin 20. yüzyılda yeniden başlayan bu hikayesinde, Yahudiler ilk başta ortada yoktu, ama 1948′de onlar da sahneye girdiler. Ve 25 asır önce yaşanan jeo- stratejik denklem yine oluştu: Kudüs (daha doğrusu, bu kez Batı Kudüs), Bağdat’a karşı Tahran ile aynı saftaydı. Bağdat’ın da dahil olduğu düşman bir Arap denizi ile çevrili olan Batı Kudüs, o Arap deniziyle ve özellikle Bağdat ile stratejik bir çatışma içinde olan Tahran ile iyi anlaştı. Bu denklem, İsrail’in önceki bölümlerde değindiğimiz çevre stratejisini doğurdu.

 İki şehrin ve Batı Kudüs’ün 25 asırdır değişmeyen bu jeo-stratejik konumu, kalıcı bir konumdu aslında. Kudüs’te Yahudiler, Bağdat’ta Araplar, Tahran’da ise “Persler” oturduğu sürece, jeo-strateji bilimi Kudüs ve Tahran’ı aynı safta birleştirirdi. Bu, çok uzun vadeli bir stratejik konumdu. Dolayısıyla, Kudüs’teki Yahudiler’in uzun vadeli stratejilerini de bu jeo-stratejik denkleme uygun biçimde belirlemeleri gerekirdi. Nitekim öyle yaptılar; İsrail’in ikinci bölümde incelediğimiz “beka stratejisi”, işte bu yüzden “Irak’ın parçalanmasını”, yani modern “Babil İmparatorluğu”nun ufalanmasını kendisi için vazgeçilmez bir hedef olarak belirledi. “Beka stratejisi”nin Tahran’a yönelik ise hiç bir düşmanca tavrı yoktu.Tüm bunlar, iki şehir ile Batı Kudüs arasındaki kalıcı jeo-stratejik konumla ilgiliydi.

Fakat bir de, iki şehirdeki değişken ve geçici siyasi rejimlerle Batı Kudüs arasındaki kısa vadeli stratejik denklem vardı. Ve jeo-strateji ile değil, siyasetle ilgili olan bu denklem, jeo-stratejik denklemin analizinin verdiği sonuçlardan daha farklı sonuçlar verebilirdi.

 Bu bölümün başından beri incelediğimiz Batı Kudüs-Tahran-Bağdat üçgeni, işte bu iki farklı (jeo-stratejik ve siyasi) denklemin iki farklı sonucu yüzünden, tek boyutlu değil çok boyutlu bir üçgendir. Bu üç şehir arasındaki kalıcı jeo-stratejik denklem, özellikle 1979′dan bu yana, mevcut siyasi denklem ile uyuşmamakta ve bu da İsrail’i her iki denklemi de göz önünde bulunduran çift yönlü bir strateji izlemeye yöneltmektedir.İki denklem arasındaki uçurum, her şeyden önce, Tahran’daki rejim değişikliği yüzünden doğmuştu. İsrail, Şah’a baktığında Pers İmparatoru Cyrus’un silüetini görebiliyordu belki, ama Humeyni’nin iktidara gelmesi ile birlikte, Tahran diğer herhangi bir başkentten daha büyük bir tehlike haline geldi Yahudi Devleti için.

İsrail bu nedenle, jeo-stratejik denkleme aykırı bir karar vererek Irak’ın İran’a yaptığı saldırıya önce “danışman” olarak doğrudan, sonra da ABD kanalıyla dolaylı destek oldu. Ancak bu siyasi kararı alırken, jeo-stratejik denklemi de bir yandan aklında tutuyordu. Irangate, işte bu yüzden doğdu. Yahudi Devleti, mevcut siyasi denklemin çarpıklığını giderecek, “taşları yerine oturtacak” ve siyasi denklemi yeniden jeo-stratejik denkleme paralel hale getirecek bir işe, yani İran’ı yeniden Şah günlerine döndürmeye kalkıştı. İsrailli siyaset bilimci Salpeter, Irangate’in ardında yatan mantığı bu çerçevede şöyle açıklıyordu:

 Arap düşmanlığı devam ettiği sürece, Tahran ile Kudüs’ün ortak menfaatleri de devam edecektir. Şimdi İsrail’in Tahran’la bağlantılı kalmaya ihtiyacı vardır, çünkü bir gün dini-ideolojik engeller ortadan kalkacak ve işbirliği için yeniden imkan doğacaktır. Çünkü yüzyıllardır varlığını koruyan ulusal mantaliteler, sözkonusu dini- ideolojik engellerden çok daha kalıcıdırlar. 66 İsrail Irangate ile hedeflediği bu sonuca ulaşamadı, “dini-ideolojik engel” olarak gördüğü İslam Devrimi’ni eritemedi. Bu nedenle de, jeo-stratejik denklem ile siyasi denklem arasındaki uçurum giderilemedi.

Bu durum, kuşkusuz her iki denklemin öteki ucunda bulunan şehri, yani Bağdat’ı ve dolayısıyla Bağdat ile Batı Kudüs arasındaki “hikayeyi” yakından ilgilendiriyordu. İsrail, siyasi denklem gereği, Saddam Hüseyin’i İran’a karşı savaşında destekledi. Saddam ve onun liderliğini yürüttüğü Irak Baas Partisi, önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, aslında daha önce de İsrail’in siyasi hesaplarına fazla ters düşmüyordu. Bağdat, İsrail’in en büyük düşmanı sayılan Mısır’la olan rekabeti nedeniyle, Yahudi Devleti tarafından bir “denge unsuru” olarak görülüyordu. 1979′da Mısır İsrail’le barış yaptı, ama bu kez “dengelenmesi” gereken daha büyük bir tehlike Tahran’da ortaya çıktı. Bunun üzerine de, Batı Kudüs ile Bağdat arasındaki siyasi paralellik daha somut bir zemin üzerine oturdu. Tahran, 1979′dan bu yana, özellikle Lübnan’daki ve Filistin’deki “uzantıları” aracılığıyla, Batı Kudüs’e yönelik tehdidini giderek büyüttü ve Bağdat’ın siyasi denklemdeki önemi de giderek arttı. Bağdat’ın patronu olan Saddam, giderek Tahran’a karşı kullanılabilecek bir “kart” olarak şekillenmeye başlıyordu.

 İsrail, işte bu yüzden hiç bir zaman Saddam Hüseyin’den rahatsızlık duymadı ve Saddam Hüseyin’in iktidardan uzaklaştırılması gibi bir projeye gerçekten sahip olmadı. Aksine, bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz gibi, Saddam’ın iktidardan indirilmesi projelerine karşı çıktı ve ABD’ye bu yönde telkinde bulundu.Fakat, belirttiğimiz gibi, Bağdat’ın patronuna duyulan bu yakınlık yalnızca siyasi denklemin bir sonucuydu. Oysa jeo-stratejik denklem, Bağdat’ı büyük bir düşman olarak belirlemeye devam ediyordu. İsrail bu denklemin gerektirdiği eylemleri gerçekleştirmekten de çekinmiyordu; 1982′de Irak’ın Osirak nükleer reaktörünü bu yüzden bombalamıştı.

Ve bu jeo-stratejik denklem, İsrail’in “beka stratejisi”nin en önemli parçası olan “beka için parçalama”nın da bir taraftan uygulanmasını gerektiriyordu. “Beka için parçalama”nın formülü de belliydi; Irak’ın kuzeyinde bir Kürt Devleti, ortasında bir Sünni Devleti ve güneyinde bir Şii Devleti kurulacaktı. (Ancak, İran’daki yeni rejimin “devrim ihracı” politikası yüzünden, Tahran için doğal bir müttefik haline gelebilecek olan bu Şii Devleti projesinin en azından bir sürelik rafa kaldırılması gerekebilirdi).

 Kısacası, İsrail’in birbiriyle çelişkili gözüken jeo-stratejik ve siyasi denk- lemlerinin birleşmesinden hassas bir Irak politikası çıkıyordu. Siyasi denklem nedeniyle, Tahran’a karşı faydalı bir “kart” kimliğine sahip olan Saddam ayakta tutulmalıydı. Jeo-stratejik denklem nedeniyle de, Irak parçalanmalı, özellikle de kuzeyinde bir Kürt Devleti kurulmalıydı.Ne ilginç, Irak’ın 90′lı yıllardaki kaderi de tam bu hassas dengeye uygun bir biçimde şekillendi

1 James A. Bill, The Eagle and the Lion, s. 403.

2 Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 59.

3 Ibid.

4 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 318.

5 Ibid.

6 Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 12.

7 Dilip Hiro, The Longest War, s. 71.

8 Samuel Segev, The Iranian Triangle, s. 120.

9 Michael Field, Inside the Arab World, s. 99.

10 Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 57.

11 Ibid.

12 Ibid.

13 Ibid.

14 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247.

15 Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 207.

16 Ibid., s. 224.

17 Ibid.

18 Ibid., ss. 202-03.

19 Ibid., s. 203.

20 Ibid.

21 Ibid.

22 Ibid., s. 221.

23 Ibid., s. 205.

24 Ibid., s. 62.

25 James A. Bill, The Eagle and the Lion, ss. 291-92.

26 Adel Darwish & Gregory Alexander, Unholy Babylon, s. 65.

27 Ibid., s. 66.

28 Ibid., s. 67-8.

29 Ibid., s. 68.

30 Ibid.

31 Ibid.

32 Ibid., s. 70.

33 P2 hakkinda ayrintili bilgi için bkz. Harun Yahya, Terörün Perde Arkasi: Mossad, CIA, Masonluk, Gladio, Mafya ve Terör Örgütleri Arasindaki Bilinmeyen Iliskiler, Istanbul: Vural Yayincilik, Mayis 1997.
34 Alan Friedman. Spider’s Web: Bush, Saddam, Thatcher and the Decade of Deceit. London: Faber and Faber, 1993. s. 85

35 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception: A Rogue Agent Exposes the Mossad’s Secret Agenda, New York: Harper Collins Publishers, 1994, s. 226.

36 Panorama, 3 Ocak 1993

37 Ugur Mumcu, Papa Mafya Agca, 4.b., Istanbul: Tekin Yayinevi, 1987, s. 246.

38 Alan Friedman. Spider’s Web. s. 223

39 Ibid., s. 223

40 Eagleburger’in Slobodan Milosevic ile kurdugu bu iliski kisa sürede siyasi bir boyut kazanacak ve Milosevic, arkasina aldigi Kissinger Associates destegi ile politikaya atilip Sirbistan’in yeni lideri haline gelecekti. Belgrad ile Washington arasindaki bu örtülü iliski, Sirplarin Bosna-Hersek’te yürüttükleri savas boyunca da sürdü ve bu yüzden Kissinger ve ekibi Washington kulislerinde “Belgrad Mafyasi” olarak anilir oldu. Tüm bu iliskiler ve Sirplar ile Bati arasindaki diger gizli baglantilar için bkz. Harun Yahya. Gizli El Bosna’da: Sirplar’in Arkasindaki Anti-Islami Enternasyonal’in Bilinmeyen Hikayesi. Istanbul, Vural Yayincilik, 1997.

41 Turan Yavuz. ABD’nin Kürt Karti. Milliyet Yayinlari, Istanbul, 1993, s. 311.

42 “Spenks Operasyonu”nun (Operation Sphinx) detaylari için bkz. Victor Ostrovsky & Claire Hoy, By Way of Deception, ss. 1-30

43 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 423.

44 ABD’nin askeri istihbarat servisi DIA (Defence Intelligence Agency), Sfenks Operasyonu’nu en az 10 ay öncesinden biliyordu ve ABD bazi teknik detaylarda Israillilere yardimci olmustu. Israil’in Osirak’i vurmasini saglayan bilgiler, büyük ölçüde ABD casus uydulari tarafindan çekilen ve CIA araciligi ile Mossad’a aktarilan fotograflardan çikarilmisti. bkz. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, ss. 323-24.

45 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 323.

46 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 259-60.

47 Ibid., s. 260

48 Ibid., s. 261

49 Ibid., ss. 260-61

50 Ibid., s. 262.

51 Z. Schiff. “Iran Involvement”, Ha’aretz, 12 Subat 1982; Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 13.

52 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 262.

53 Ibid., s. 331

54 Ibid., s. 332

55 Ibid., s. 333

56 Robin Wright. In the Name of God: The Khomeini Decade, s. 142.

57 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 335.

58 Nokta, 10 Kasim 1985.

59 John J. Robinson. Born In Blood: The Lost Secrets of Freemasonry. M. Evans & Company, New York, 1989.
60 Iran’daki Islam Devrimi, orduyu kontrol altina almakta uzun süre zorlandi. Devrimin ilk günlerinde bazi ordu birlikleri ile Humeyni taraftarlari arasinda çatismalar yasanmisti. Bunun sonucunda çok sayida general ve subay tutuklandi. 13 Subat 1979 günü, yani Humeyni’nin ülkeye dönmesinden iki hafta sonra, dört general idam edildi, 20 Subat’ta dört tanesi daha asildi. Ancak bunlar daha baslangiçti; 5 Nisan’da 40 üst düzey subay daha idam edildi. Ordunun kendi içinde geleneksel bir hiyerarsiye sahip otonom bir güç olarak devrime karsi bir tehdit olusturdugu ve bu tehdidin giderilmesi için daha da genis çapli bir “temizlik” yapilmasi gerektigi ortadaydi. Bu yüzden, önce alternatif bir ordu kuruldu; 5 Mayis’ta “Islam Devrimi’ni korumak için” Devrim Muhafizlari Birlikleri kuruldu. (Ilerleyen yillar içinde Devrim Muhafizlari’nin sayisi 120 bine ulasacakti.) Ordu ise için için kaynamaya devam ediyordu. 23 Mayis 1980 günü, darbe girisimi hazirlamakta olan bir cunta ortaya çikarildi. 12 Haziran’da ve 22 Haziran’da iki darbe girisimi daha kesfedildi. 10 Temmuz’da ortaya çikartilan ise en sofistikesiydi; cuntacilar Humeyni’nin evini ve diger bazi stratejik hedefleri havaya uçurmak için hazirlik yaparken yakayi ele vermislerdi. Cuntanin diger üyelerinin kaçisinin engellenmesi için tüm sinir kapilari iki gün boyunca kapali tutuldu. Sonunda yirmiden fazla subay idam edildi. Ordu içindeki tasviyeler, ilerleyen aylarda ve yillarda da devam etti. bkz. Robin Wright, In The Name of God, ss. 216-23.

61 S. Frenkel, “Thou Shalt Sell Arms”, Haolam Hazeh, 31 Agustos 1983; Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 13.

62 “Irangate Önerisi Israil’in”, Günes, 11 Ocak 1987.

63 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 330.

64 Washington Post, 1 Aralik 1986.

65 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 345.

66 E. Salpeter, “Is My Enemy’s Enemy My Friend?”, Ha’aretz, 6 Nisan 1984; Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection, s. 15.

 

ÇÖL FIRTINASI

 İşte, Babil’e (Bağdat’a) karşı ve Leb-Kamay’da oturanlara karşı helak edici bir yel uyandıracağım. Ve Babil’e harman savuranlar göndereceğim ve onu savuracaklar; ve onun diyarını boş bırakacaklar; çünkü kötü günde her taraftan onun üzerine gelecekler. Yay kurana karşı ve zırhı ile övünene karşı okçu yayını kursun ve onun gençlerini esirgemeyin; onun ordusunu bütün bütün yok edin.Eski Ahit, Yeremya, 51; 1-41990 yılının 1 Ağustos günüydü.

O gün Saddam Hüseyin’in emrindeki Irak ordusu ani bir operasyonla Kuveyt sınırından hızla içeri girdi. Bu küçük ülkenin tümüyle işgal edilmesi ise bir günden daha uzun bir zaman almadı. Kuveyt’in çok küçük, hatta bir polis kuvveti kadar zayıf olan ordusu, Irak gibi ciddi bir askeri güç karşısında hiç bir varlık gösterememiş, zaten pek fazla direniş de yaşanmamıştı. Ülkeyi yönetmekte olan Sabbah hanedanının üyeleri kaçacak zamanı ancak bulabildiler.

 

Kuveyt’i isgal etmek Irak ordusunun yalnizca bir gününü aldi. Iran’a karsi giristigi savas boyunca Bati tarafindan silahlandirilmis olan Saddam, simdi bu armadayi kendi Ortadogu misyonu adina kullanmaya kalkmisti.

Irak, tarihsel ve coğrafi yönden kendi parçası saydığı bu küçücük ülkeyi işgal etmekle çok önemli bir iş yapmış oluyordu. Çünkü Kuveyt, dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırıyordu. Bu yataklar, Irak’ın zaten hacimli olan petrol rezervleriyle birleştiğinde ise, Saddam Hüseyin dünya petrolünün büyük bir bölümü üzerinde söz sahibi hale geliyordu.

Ancak, bilindiği gibi, ABD buna izin vermedi ve 1991 Ocağında başlattığı Çöl Fırtınası harekatı ile Irak’ı Kuveyt’ten püskürttü. Dahası, Irak’ın askeri gücünü o denli zayıflattı ki, uzun süredir Bağdat’ın baskısı ile sinmiş olan muhalif gruplar ayaklanma imkanı buldular. Kuzeyde Kürtler, güneyde ise Şiiler Saddam’a başkaldırdılar. Saddam’ın askeri gücünü yeniden toparlaması ve bu ayaklanmaları bastırır hale gelmesi ile birlikte ABD yeniden devreye girdi ve ülkenin kuzey ve güney bölgelerini 36. paralelin kuzeyini ve 32. paralelin güneyini Bağdat’ın gazabından korudu. İlerleyen ay ve yıllarda ABD özellikle kuzeydeki, yani Kürtler arasındaki ayrılıkçı oluşumları destekledi ve bir “Kürt Devleti embriyosu” oluşmasına fırsat verdi.

 Kuzey Irak, bu satırların yazıldığı sırada hala bu özelliğini koruyor. Bölge, hem muhtemel bir Kürt Devleti’nin nüvesini oluşturuyor, hem de komşu ülkelerde, özellikle de Türkiye’de faaliyet gösteren ayrılıkçı Kürt hareketlerine, terör örgütlerine yataklık ediyor. Kısacası, Ortadoğu’daki Kürt sorununu inceleyen siyasi bir yaklaşım, kaçınılmaz bir biçimde Kuzey Irak’ı temel almak zorunda. Kuzey Irak dağları, 1960′lar ve 70′lerde olduğu gibi, yine Kürt hareketinin en önemli merkezi.Ve bu yüzden, bölgede stratejik bir rol oynayan güçlerin ve elbette İsrail’in kullandığı “Kürt Kartı”nı analiz etmek için, her şeyden önce Kuzey Irak’a bakmak gerekiyor.

Kuzey Irak’a bakmak için de, tüm bu kargaşanın çıkış noktası olan Çöl Fırtınası’na…

 

BATI KUDÜS’TEN GÖRÜNÜM

 Körfez Krizi başladığı günden itibaren, bu krizin Körfez Savaşı’na dönüştüğü günler de dahil, Saddam Hüseyin ve yardımcıları bir noktanın altını sık sık çizdiler. Onlara göre, ABD’nin başlattığı askeri operasyonun arkasındaki asıl amaç, Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak değildi. Ortada ABD ve İsrail’in Irak’a karşı birlikte düzenledikleri bir tür komplo vardı. Özellikle de İsrail başı çekiyordu, çünkü Irak ordusunu kendisine karşı ciddi bir tehdit olarak görüyordu. Saddam, Amerikan saldırısını engellemek için yaptığı son ümitsiz girişimlerden biri olan 15 Şubat 1991 tarihli konuşmasında şöyle demişti:Irak’ın emperyalizm tarafından desteklenen Siyonizm’e karşı koyabilecek kadar güçlü bir askeri kapasiteye sahip olduğunu gören Siyonizm, ABD ve Avrupalı emperyalist güçler… bu gerçeği farkettiklerinden bu yana Irak’a karşı yaptırımlar uygulamakta, kararlar almakta ve yalanlarla dolu propagandalar düzenlemektedirler.

Elbette Saddam’ın bu açıklamasını tek başına ciddiye almak mümkün değildi. Bir Üçüncü Dünya diktatörü ve tam bir demagog olan Saddam’ın, her şeyi “Siyonizmin komploları” olarak yorumlaması, bir analizden ziyade ucuz propaganda niteliği taşıyordu ve her başı sıkıştığında kullandığı bir üsluptu.

 Ancak ilginçtir, bu kez Saddam’ın söylediklerinde haklılık payı vardı. Amerikalı Ortadoğu uzmanları Andrew ve Leslie Cockburn, Amerikan-İsrail ilişkilerini derinlemesine inceledikleri Dangerous Liaison adlı kitapta bu görüşü savunur ve konuyla ilgili pek çok önemli bilgi aktarırlar. Tüm bunlardan, Çöl Fırtınası’nın gerçekten de tam İsrail’in beklentilerine uygun bir biçimde gelişen ve zaten İsrail’in girişimlerinin katkısıyla patlak veren bir savaş olduğu sonucuna varmak mümkündür.Bunun için öncelikle, İsrail tarafından Çöl Fırtınası’ndan çok daha önceleri geliştirilen “Irak’a karşı savaş” tezlerine bakmakta yarar var.

Irak, bir önceki bölümde incelediğimiz gibi, İran’a karşı sürdürdüğü savaş boyunca başta ABD olmak üzere Batılılar tarafından ciddi bir biçimde desteklenmişti. Bu destekler, İran-Irak savaşı bittiğinde geriye oldukça güçlü bir Irak ordusu bıraktı. Bu durum elbette İsrail’in gözünden kaçmıyordu. Özellikle de Saddam’ın İran ve Kürtlere karşı hiç çekinmeden kullandığı ve hiç kimsenin de ses çıkarmadığı kimyasal silahlar şimdi İsrail açısından ciddi bir tehditti.

 Bu nedenle İsrailliler, İran-Irak savaşı sonrası dönemde, Irak’a karşı ne tür bir müdahale yapılabileceği sorusu üzerinde kafa yordular ve somut planlar geliştirdiler. İsrail askeri istihbaratının başı olan Yehoshua Saguy, Ocak 1991′de, yani Körfez Krizi’nin en gergin günlerinde yaptığı küçük bir açıklamada “bundan bir yıl önce, yani bu kriz ortada hiç yokken, bu konu hakkında konuşuyorduk” demekle bunu kast etmişti. Andrew ve Leslie Cockburn’ün ulaştıkları İsrail istihbarat kaynaklarına göre ise, kriz başlamadan çok daha önce İsrailliler tarafından ele alınan planlar, Saguy’un sözünü ettiği