Hugo Chavez

Hugo Chavez

 

Hugo Rafael Chávez Fría (d. 28 Temmuz 1954), Venezuela’nın devlet başkanıdır.

1992 yılında yarbay iken yolsuzlukları ayyuka çıkmış bulunan devlet başkanı Carlos Andrés Pérez’e karşı darbe girişiminde bulunmuş fakat becerememiştir. 1994 yılında halkın desteğiyle affedilmiş, 1998 yılındaki seçimlerde %56 oy oranıyla devlet başkanlığına ilk kez seçilmiştir. 1998′de seçilen Chávez, yönetimde kalıp kalmaması için 16 Ağustos 2004′de yapılan halk oylamasında, oyların %94′ünü alarak seçimi kazanmıştır.

 

Uygulamaya koyduğu radikal siyasal dönüşümleriyle neo-liberalizme karşı somut bir alternatif oluşturan Chávez, altı yıllık iktidarında girdiği her seçimde oylarını sürekli arttırmaktadır. Ülkesinin başındaki yoksulluk, açlık, cehalet, barınma, çalışma ve kadın hakları gibi sorunların çözümünün kapitalist sistem içinde kalınarak sağlanamayacağını iddaa etmekte ve devrimden söz etmektedir. Venezüella’da çok daha adil, barışçı, eşit ve özgür bir dünyanın ancak sosyalizme açılarak gerçekleştirilebileceği görüşünü savunmaktadır.

 Washington yönetiminin düşman olarak gördüğü Küba gibi ülkelerle sıkı bağlar kurmuş ve ABD karşıtlığını her fırsatta dile getirmiştir.

Ayrıca ABD’nin yaptığı darbeyle baştan indirilmiş ancak 1 gün (48 saat içinde) sonra tekrar iktidara gelerek ABD’ye karşı gelmeyi başarmıştır. Bu özelliğiyle ABD’ye başkaldırıda bulunabilen nadir devlet başkanları arasına girmiştir. Bunun bir diğer örneği de Fidel Castro’dur.

 Dünyanın beşinci petrol üreticisi Venezuela, 1,5 milyon varili ABD’ye olmak üzere günde yaklaşık 3,2 milyon varil petrol ihraç ediyor.

Kuzey Kore, İran, Küba, Belarus vs ülkelerle iyi ilişkiler içindedir. Dünyanın karizmatik liderlerinden biridir. Amerikan başkanı Bush’a eşek demişliği vardır. Aynen şöyledir -Bay Bush siz bir eşeksiniz bir de kötü İngilizcemle söyleyeyim. Mr. Bush You are a donkey hatta Amerikan aleyhtarlığını 2006 yılının ağustos ayında yaptığı İran gezisi ile göstermiştir.

 

Son olarak da BM konuşmasında “Şeytan dün buradaydı” sözleri ile Bush’u bir şeytan olarak tanımlamış ve dünya çapında büyük ilgi toplayan bir konuşmaya imza atmıştır. Ülkesinde anti emperyalist bir politika izlemektedir.

 

4 Aralık 2006 tarihinde Venezuela’da yapılan devlet başkanlığı seçimini kazanarak 2012′ye kadar devlet başkanı olmaya hak kazanmıştır

 

Hugo Chavez’in Bolivarcı devrimi

Hugo Chavez, dünyanın 5. büyük petrol ihracatçısı olan Venezüella’nın petrol gelirlerini ülkedeki yoksullar için yürürlüğe konulan sosyal programlara aktarıyor ve ABD liderliğindeki ticaret anlaşmalarını reddederek, Küba ve Bolivya gibi ülkelere ucuz petrol satıyor. Tek kutuplu dünya düzenine meydan okuyan Chavez, başka bir küreselleşmenin mümkün olduğu mesajını veriyor.

Latin Amerika’da sol hükümetler, Amerika Birleşik Devletleri’nin arka bahçesindeki kontrolünü elinden alıyor.
 
Venezüella, Şili, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Bolivya’da iktidara gelen solcu liderler bir yandan neo liberal ekonomik reçeteleri bir kenara bırakıp gelir dağılımını düzeltmeye odaklanan politikalar izlerken, diğer yandan da aralarındaki ekonomik ve siyasi bağları sıkılaştırıp alternatif bir blok olma yoluna gidiyor. Kıtanın güneyindeki bu sol ittifakın önderliğine soyunan isim ise dünyanın 5. büyük petrol üreticisi olan Venezüella’nın devlet başkanı Hugo Chavez.

 
Chavez, Venezüella’daki değişim sürecini “Bolivarcı devrim” olarak adlandırarak yaklaşık 200 yıl önce Latin Amerika’daki halkların özgürlüğü için İspanyol sömürgecilerle savaşan Simon Bolivar’ın mücadelesini 21. yüzyıla taşıyor.   

 
Chavez’in devrimini diğerlerinden ayıran belki de en büyük özellik ise bütün değişimlerin demokrasi çatısı altında gerçekleştirilmesi. Chavez, Anayasa’ya eklettiği bir madde ile görev süresinin yarısında referanduma gidip Venezüella halkına başkanlığa devam etmesini isteyip istemediklerini sordu ve her seçimde daha yüksek oranda oy alarak gücünü pekiştirdi.

 
Venezüella’daki dönüşümün finansal altyapısını yabancı petrol şirketlerinin denetiminden çıkartılarak devletleştirilen petrol kaynaklarından sağlanan gelir oluşturuyor.En son 2006 yılı bütçesinde %41’lik pay sosyal programlara ayrıldı. Bu, yaklaşık 10 milyon kişinin eğitim, sağlık, konut gibi alanlardaki sorunların çözümü için kullanılacak.

 
Ancak bu uygulamalar Chavez’e ve onun “Bolivarcı Devrim”ine düşman da kazandırıyor. Tüm imtiyazlarını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalan ve dışlandıklarını söyleyen üst orta sınıf mensupları ve seçkinler Chavez’i faşist bir diktatör olarak nitelendiriyor. Kıtanın güneyindeki bu değişimlerden rahatsız olan ve Venezüella’dan aldığı petrolün maliyeti Chavez’den sonra katlanan Amerika Birleşik Devletleri ise Chavez’i bir demagog olarak adlandırıyor.

 
Venezüella’daki değişimi ve Chavez’in politikalarını, kısa bir süre önce bu ülkeye gidip çeşitli araştırmalar yapan Marmara Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi Doçent Doktor Fuat Ercan, Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden Yardımcı Doçent Doktor Selcan Serdaroğlu ve Chavez’in 5. Cumhuriyet hareketine destek veren Venezuella Komünist Partisi Gençlik kolu başkanı CarlosAquino ile değerlendirdik.

  

 

Bush Latin Amerika gezisine başladı

  

Chavez: ”ABD Başkanı, bugün gerçek bir siyasi kadavra”

 

10 Mart, 2007 14:25:00 (TSİ)

 

 

 

ABD Başkanı George Bush, Latin Amerika turuna Brezilya’dan başladı. İki ülke, şeker kamışı ile mısırdan elde edilen ve biyolojik yakıt olarak kullanılan etanol üretiminin geliştirilmesi konusunda anlaşma imzaladı.

Cumhurbaşkanı Luiz Inacio Lula da Silva ile ABD Başkanı George Bush anlaşma kararını Sao Paulo kentindeki bir biyodizel yakıt üretimi tesislerinde açıkladı.

Anlaşma, petrole alternatif olarak gösterilen etanol ve biyodizel yakıt üretiminin geliştirilmesini konu alıyor.
 
Anlaşmaya göre, şeker kamışı ile mısırdan elde edilen ve biyolojik yakıt olarak kullanılan etanol üretimi geliştirilicek. Diğer Latin Amerika ülkeleri de daha fazla şeker kamışı üretme yolunda teşvik edilecek.

Etanol, dünyanın petrole olan bağımlılığını kırabilmek için en önemli alternatifi biri. Brezilya ise biyo-yakıt üretiminde en önde gelen üreticilerden. Ülkedeki otomobillerin büyük bölümü etanolle çalışıyor.
 
Etonal konusundaki en önemli eleştiri ise ormanların ve tarım alanlarının yok edilmesi tehlikesi.

Bush ile da Silva etanol anlaşması imzalarken Breailya’da protestolar devam etti.
Gösterilerde, ABD bayrakları ve Bush’un kuklaları yakıldı.

 
Chavez: “Bush siyasi kadavra”
 

ABD Başkanı George Bush ile aynı anda Güney Amerika ülkelerini ziyarete çıkan Venezuela Devlet Başkanı Hugo Chavez, Bush’a bu sefer de “siyasi kadavra” diye yüklendi.

Hugo Chavez Bush’un tek amacının Latin ülkelerinin topraklarını Amerikan arabalarına yakıt üretttirmek olduğunu söyleyerek anlaşmaya karşı çıktı.

Latin Amerika’daki sol hareketin öncüsü konumundaki Venezuela lideri, Arjantin’de ABD Başkanı’nı protesto gösterilerine de katıldı. 

Arjantin’i ziyaret eden Chavez, Bush’un makamında geçen yılları ele alarak, “ABD Başkanı, bugün gerçek bir siyasi kadavra. Artık sülfür bile kokmuyor… Kuzeyli küçük bey, siyasi ölümün kokusunu sızdırıyor, kısa bir zaman sonra kozmik bir toza dönüşecek ve sahneden yok olacak” dedi.
 
Bush’un uçağı Uruguay’a inerken, Buenos Aires’te bir stadyumda yaklaşık 20 bin kişinin katıldığı protestoya öncülük eden Chavez, “Bush’un ziyaretini sabote etmeye gelmediğini, zamanlamasının yalnızca tesadüf olduğunu” söyledi.
 
Chavez, “Bu eylem, Güney Amerika’nın kahraman topraklarında, Amerikamızın kahraman topraklarında, emperyalist patronun varlığına ‘hayır’ demek için düzenlendi” diye konuştu. 
 
Gösteriye, çocukları cunta yıllarında kaybolan kayıp anneleri öncülük ediyor. 

Chavez’in gündeminde Bush’un bölge ülkelerini ziyarete başlamadan
önce yaptığı açıklama var. Bush, Latin Amerika’daki devrimci lider Simon Bolivar’ı kastederek “Hepimiz onun çocuğuyuz”  demişti.
 
İktidara geldikten sonra ülkesinin adını “Bolivarcı Venezuela Cumhuriyeti” olarak değiştiren Hugo Chavez’in Bush’a cevabı ise “O kendini Simon Bolivar’ın çocuğu olarak adlandırıyor! O aslında başka birşeyin çocuğu” oldu.

Bugüne kadar Bush’a “eşek, aptal ve şeytan” diye seslenen Chavez’in bu son konuşmasıyla Washington ve Caracas arasındaki ipler daha da gerilebilir.

 
Bush Chavez’e yanıt vermedi

ABD Başkanı Bush ise, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva ile ortak basın toplantısında, Chavez’in bu sözlerine cevap vermedi.
 
Güney Amerika gezisinin, aradaki bağı ve ABD’nin geleceği açısından bu bölgenin önemini hatırlatacağını söyleyen Bush ayrıca, “ABD’nin, Güney ve Orta Amerika’ya iyi niyetini getiriyorum. Bu nedenle buradayım” dedi.
 
Beyaz Saray sözcüsü Tony Snow ise gazetecileri, Bush’un kıtaya yaptığı ziyareti, Chavez haberlerine dönüştürmeye çalışmakla suçladı.
 
Bu arada ABD Başkanı Bush, Brezilya’dan geçtiği Uruguay’da da protesto gösterileriyle karşılandı.
 
Bush, Uruguay’daki temaslarının ardından Guatemala’ya, Venezuela Devlet Başkanı Chavez de Haiti’ye geçecek.

have alauddini attar

Hace Alâuddîni Attar
(Kuddise Sirrûhu)


 
Şemaili:
Uzun boylu, simsiyah tenli, zayıf bedenli, gövdesi öne eğik, (kamburca) çok gür saçlı idi. Saçının aklığını da boyayarak gidermezdi.


 
Babası vefat edince, kendilerine çok yüklü miktarda mal miras kaldı. Fakat, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’nun tabiatı fakire meyilli, ilme çok düşkün, hizmete metfundu. Dolayısıyla miras kalan bu yüklü miktarda maldan hiç birşeyi almadan, hepsini kardeşlerine bıraktı ve Buhara Medreselerinde ilim tahsiline koyuldu. Şahı Nakşibendi Hazretleri’ne talebe olmayı tercih etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham etti. Şahı Nakşibendi Kuddise Sirruhu, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ ya nazar ettikten sonra:
Evladım, bizim yolumuzda çeşitli mihnet ve sıkıntılar vardır. Dünyayı ve nefsini terketmek vardır. Sen bunları yapabilecek misin? buyurunca, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu:
Yaparım Biiznillah, diye cevap verdi. Aileden gelen zenginlik gururunu kırmak için, Nakşibendi Hazretleri ona elma satmasını emretti ve devamen:
Öyleyse bugün bir küfe elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat! dedi. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, tanınmış ve soylu bir aileye mensub olmasına rağmen, kibirlenmeden kardeşlerinin mahallesine gitti. Hiç kimsenin lafına bakmadan, bağırarak elma sattı. Ertesi gün, Nakşibendi Hazretleri’nin huzuruna gelerek:
Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim, dedi. Nakşibendi Hazretleri:
Bugün de kardeşlerinin dükkânı önünde elma satacaksın, dedi.
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, hemen bir küfe elmayı alarak, doğruca kardeşlerinin bulunduğu dükkânın sokağına vardı. Yüksek sesle, kimseden çekinmeden, utanmadan elma satmaya başladı. Bu durumu gören büyük kardeşi, eşraftan olmanın verdiği cahiliye gururuna kapılarak, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ya itab da bulundu:
Bizi ele güne rezil etme, para lâzımsa istediğin kadar verelim. Mirasını fazlası ile sana iade edelim. Fakat bu işi bırak! dediler.
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, hiç aldırış etmeden elma satmaya devam edince, elma küfesini elinden aldılar ve dövdüler. Ancak o aldırış etmeden, verilen emri yerine getirmeye devam etti. İmtihanını başarı ile veren Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu dergâha geldi. Tasavvuf yolunda ilk adımını böylece atmış oldu.
Bir yandan medreseye, bir yandan da sohbetlere devam ediyordu. Gece gündüz çalışarak, hiç boş vakit kaybetmeden, ilimde ve manevi derecelerde çok büyük mesafeler katediyordu. Buhara Medresesi’nde; altında eski bir hasır, başı için tuğladan bir yastık, önünde de tahtadan bir rahlesi vardı ve bu genç yaşında derviş oldu. Şahı Nakşibendi Hazretleri, onu yanından hiç ayırmazdı. Sık sık ona teveccüh ederek, velayet derecelerinde merhale kazanmasını sağlardı. Onun; şeyhin yanından hiç ayrılmayışının sebebini bazı müridler Nakşibendi Hazretlerine sordular:
Onu yanınızdan niçin hiç ayırmıyorsunuz?
Aldıkları cevap:
Onu kurt kapmasın diye yanımda oturtuyorum. Çünkü nefis sürekli pusudadır. Her an onunla ilgilenmenin nedeni, onu makâmların en yükseğine çıkarmak içindir. Ben onu görünce, Allah Celle Celalühu ve Beytullah’ı hatırlarım. Kerim’in hanesinde bulunan kişi, O’nun keremine mazhar olur, şeklindedir. Menakıp kitapları evliliğini şöyle anlatırlar:
Nakşibendi Hazretleri’nin pâk bir kızı vardı, hanımına:
Ey hatun! kızımız büluğa erişince bana haber ver, buyurdu. Zira Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’nun olgunluğunu, kemalini, derecesinin yüksekliğini biliyordu. Ona, evlattan da öte bir sevgisi vardı. Dolayısıyla kızını, ona tezvic etmek istiyordu. Şahı Nakşibendi Hazretleri, bir müddet sonra kızının büluğ çağına geldiğini öğrenince, medreseye gitti. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ nun, eski bir hasır üzerinde ders çalıştığını gördü ve kendisine taklifte bulundu.
Evladım! Büluğa yeni ermiş bir kızım var. Eğer kabul edersen, onu sana nikâhlamak istiyorum, buyurdu. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, sıkılarak, kemâli edeple:
Efendim, böyle bir teklif benim için çok büyük bir lütuf ve saadettir. Lakin evlilik için gerekli eşya ve levazımım, maişet için bir iş ve gelirim yoktur, diye cevap verince, Şahı Nakşibendi Hazretleri buyurdu ki:
Evladım, kızım sana takdir olunmuş ve müyesser kılınmıştır. Rızkınızı da gayb hazinesinden verecek olan da Mevlâ Tealâ’dır. Bu konuda üzülmene gerek yok.
Kısa zamanda mütevazi bir törenle izdivaç gerçekleşti. Rıza ile olan bu izdivaçtan, dört evladı pâk dünyaya gelmiştir. Hâce Hasan Attar, Hâce Şihabuddin, Hâce Mübarek ve Hâce Alâuddin.
İsimlerinden de anlaşılacağı üzere, çocukların tümü ilmiye sınıfına mensub olup, Hâcelik pâyesine erişmişlerdir. Hâce Alâuddini Attar Hazretleri dâmad olduktan sonra, Şahı Nakşibendi Hazretleri’ne hem maddeten, hem de şer’an yakın olması hasebi ile, saadethanelerine serbest girme imkânları da sağlanmış olmakla, kendini hizmete vakvetmiş, ömür boyu bunu kendine saadeti uzmâ bilmiştir.
Hazretin sohbetlerini tanzim, kelâmlarını tesbit, emirlerini telakki, seyehatlerini idare ve ihvanı çekip çevirmede büyük bir kabiliyete sahip idi. Hemen her işin çeşitli idaresi onun üzerinde idi. Nakşibendi Hazretleri hayatta iken, cümle talebe ve müridlerin talim ve terbiyesini Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ya havale etmişti. Hatta bu yüzden şöyle buyurmuştur:
Alâuddîni Attar, bizim yükümüzü hayli hafifletmiştir. Onun sohbetleri ve güzel terbiye tarzı çok talipleri uyandırmış, yakınlık ve kemâle erdirmiştir.
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, velayet makâmlarında ve marifetle Mevlâ Celle Celalühu’ nun zâtına ve sıfatlarına ait bilgilerde o kadar yükseldi ki, “Alâiyye” ismi ile silsiletüzzeheb’e (altın silsile) yeni bir şekil verdi. Müridlerin hedefe daha çabuk ulaşabilme yolunu keşfeder, o yol ile de hedefe varılmasını sağlardı. Bu yolun büyükleri:
Tasavvuf yollarının en kısası Alâiyye yoludur. Bu yolun esası Şahı Nakşibendi Buhari’den, elde edilmesi ise Alauddini Attar’ dandır, buyururlar.
Zamanında kâmil velilerin baş tâcı oldu. Halktan olsun, ilim ehlinden olsun, irşad konusunda pek çok kimseye doğru yolu göstermiştir. Silsilede kendisinden sonra yerine bırakacağı Hâce Yakub Çerhiyyül Hisâri ve Seyyid Şerif Cürcâni başta olmak üzere, çok sayıda insan yetiştirmiştir. Yaşadığı asırda, İslamiyet’i bütün güzelliği ile gözler önüne sermiştir. Ayrıca çok güçlü ikna kabiliyetine sahip olduğu için, pek çok insanın sapık fikirlerinden kurtulmalarına vesile olmuştur.
Vefatı ile ilgili rivayet olunur ki:
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, sahip olduğu büyük şefkat ve merhametiyle, başkalarının hastalıklarını üzerine alır, Mevlâ Celle Celalühu’nun izniyle şifaya vesile olurdu. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, Hac yolculuğuna çıkmış ve Şiraz’a kadar geldiği bir sırada, oradaki müridlerinden birinin hastalandığını duymuştu. Yine aynı şekilde onun hastalığını üzerine çekti. Hasta iyi olup ayağa kalktı. Fakat kendisi bu rahatsızlığı üzerinden atamadı. Bel ağrısı ile rahatsızlığı şiddetlendi. Bu arada Nakşibendi Hazretleri’nin ruhaniyeti ile bir hayli sohbet etti ve buyurdu ki:
Dostlar ve azizler hep gittiler. Bazıları da gitmek üzereler. Elbette o âlem bu âlemden üstündür. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur.
Miladi 1399, Hicri 802 senesinin Recep Ayı’nın ikisinde, Çarşamba Günü son sözlerinde “Lâ ilâhe illallah, Muhammed Rasûlüllah” sözleriyle Rabbı’na kavuştu.

HACE MUHAMMED BAHAUDDİNİ ŞAHI NAKŞİBENDİ 
(Kuddise Sirrûhu)


 
Künyesi: Buhâra civarında Kasrı Ârifan’dan Hâce Muhammed Bahâeddîni Şâhı Nakşibendi’dir. Uzunca boylu, buğday tenli ve güzel yüzlüydü. Sakalı büyükçe idi. Boynu nur gibi parlardı. Tatlı dilli ve güler yüzlü olup herkesi istikamete zorlardı. Zahiren halk ile, bâtınen Hak ile idi. 

Uzunca boylu, buğday tenli ve güzel yüzlüydü. Sakalı büyükçe idi. Boynu nur gibi parlardı. Tatlı dilli ve güler yüzlü olup herkesi istikamete zorlardı. Zahiren halk ile, bâtınen Hak ile idi. Buhara’ya bir fersah mesafede Kasrı Arifan’da Sülalei Tahire’den Ecdâdı İmamı Caferi Sadık’a ve oradan Hazreti Ali ve Hazreti Fatıma validemize varan sâlih bir babadan ve saliha bir anadan doğmuşlardır. Henüz ana rahminde iken bir “er kokusu” duyulmuş ve bu durum manevi babası olan Muhammed Baba Semâsi tarafından ifade edilmişti. Daha çocuk yaşlarda iken büyüklüğüne dalâlet eden alametler görülmekte idi. Yaşı ile mütenasip olmayan idrak, dirayet, nuru hidayet kendisinde müşahade ediliyordu.
Şâhı Nakşibendi Hazretleri, kendisine kadar “Hacegân Yolu” olarak anılan tarîkatı, “Nakşibendi” yapan kolbaşı, veliler serdârı bir uludur. Adı Muhammed Bahâüddîn b. Muhammed, nisbesi “elBuhârî”dir. Buhara yakınındaki Kasrı Arifân’dandır. Buranın eski adı Kasr,ı Hinduvan iken, kendilerine nisbetle “Arifler Köşkü” anlamına gelen Kasrı Arifan denildi. İsminin başındaki Şah kelimesi de “Gönül Sultanı” anlamında bir saygı ifadesidir. Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu 718 Muharrem’inde (1318 Nisan’ında) dünyaya gelmiş, İslâm âlimlerinin en meşhurlarından olup tasavvufda en yüksek derecelere ulaşmıştır. Asrında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebiyle pekçok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur.
Bahâeddîni Buharî’nin ilk hocası, daha doğar doğmaz kendisini manevi evlatlığa kabul eden ve hakkında çok müjdeler veren Hâce Muhammed Baba Semasi Kuddise sirruhu’dur. Önce ondan istifade etti. Sonra bu hocası onun yetiştirilmesini en kâmil talebelerinden Emir Külâl Kuddise sirruhu’ya havâle etti. Seyyid Emir Külâl Kuddise sirruhu Şahı Nakşibendi Hazretleri’nin yetişmesi için titizlikle meşgul olup, onu tasavvuufda yüksek derecelere ulaştırdı. Hatta bir gün Ona dediki:
“Şeyhim Muhammed Baba Semmâsi Kuddise sirruhu’nun senin yetişmen konusundaki emirlerini yerine getirdim. Şu anda hem hâl bakımından, hem de “kâl” bakımından yüksek derecelere eriştiniz. Sadrımda ne varsa sana aktardım. Fakat senin himmet kuşun beni geçti, daha yükseklerde uçuyor. Artık kemâl semasında dilediğiniz gibi uçmağa tarafımdan mezunsunuz, diyerek icazet verdi. Suhâr’da bir mescid inşaası sırasında beş yüz müridin huzurunda gerçekleşen bu icazetten sonra Şahı Nakşibendi oradan ayrıldı. Bu izinden sonra zamanın büyük şeyhi ve alimlerinden olan Mevlâna Arif Kuddise sirruhu’nun hizmet ve sohbetlerine yedi sene devam ettiler. Daha sonra yine ululardan Hâce Halil Ata Kuddise sirruhu’nun hizmetinde ve sohbetlerinde oniki sene bulundu. Nice arif sırlarına vakıf oldu.
Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu çok mütevazi bir hayat yaşardı. Haramlardan titizlikle sakınır, ruhsat yolundan çok, azimet yolunu tercih ederdi. Misafirlerine ikramdan hoşlanır, hediyeye, hediye ile mukabele etmeye çalışırdı. Mahlukatın tümüne şefkat nazarıyla bakardı. Tasavvufdaki ilk hallerini şöyle anlatmıştır:
Tasavvuf hallerinden cezbe hâli çoğalıp kararsız düştüğüm günlerde, geceleri ay ışığında kabristanda dolaşırdım. Bir gece devamlı ziyaret edilmekte olan üç büyük zâtın mezarını gördüm. Her birinin kabrinde yanmakta olan birer kandil vardı. Kandillerin yağı ve fitilleri olduğu hâlde çok sönük yanıyorlardı. Fitillerini hareket ettirmek lazımdı ki, parlak yanıp çok ışık versinler. O kandilleri öylece bırakıp, Hâce Muhammed Vasî Kuddise sirruhu’nun kabri başına gittim. Orada Ahmed Eckarnevi Kuddise sirruhu’nun kabrine gitmem işaret olundu, oraya gittim. Bellerinde kılıç takılı olan iki kişi geldi. Bir hayvana beni bindirip yönünü de Mezdâhin tarafına çevirip ayrıldılar. O gece devamlı yol alarak sabaha doğru Mezdâhin mezarlığına ulaştım. Orada da diğer mezarlardaki gibi bir kandil yanıyordu. Fakat o da sönük yanıyordu. Kıbleye karşı oturdum. Bu sırada bana geçkinlik hali geldi. Kıble tarafında gördüğüm duvar yarıldı. Gördüğüm manzara; yeşil örtüler ile süslenmiş bir taht ve bu taht üzerinde bir zât oturmuştu. Etrafında ise kalabalık bir cemaat vardı. İçlerinde Baba Semmasî Kuddise sirruhu de bulunuyordu. Sâdece Onu tanıyordum. Daha sonra anladım ki bu zâtlar, vefat eden bu yolun büyükleridir. Fakat kürsinin üzerinde oturan kimdir diye merak ediyordum ki, kürsünün etrafında oturanlardan biri bana dedi ki:
Bu zat Hâce Abdûlhâlık Gücdüvanî Kuddise sirruhu’dur. Etrafındaki cemaat ise O’nun Halifeleridir. Sonunda Hocam Baba Semmasi Hazretleri’ni göstererek bunu hayatta iken gördüm, senin şeyhindir. Sana taç verdi. Onu tanıdın mı?
“Evet Hocamı tanıdım, fakat tâcın nerede olduğunu bilmiyorum” dedim.
O senin evindedir. Onu sana keramet olarak verdiler ki bir bela gelecek olsa, onun bereketiyle def edilir.
Sonra denildi ki: Şimdi dikkat kesil Abdülhalık Gücdüvanî Kuddise sirruhu sana nasihat edecek!
Hâce Hazretleri’nin elini öpmek istedim, izin verildi. Yaklaştım, selâm verip edeple elini öptüm. Sonra huzurunda edeple ayakta durdum. Tasavvufda ilerlemek hususunda şöyle buyurdu:
Evladım kabirlerin başında kandillerin sana öyle gösterilmesi senin bu yolda kabiliyet sahibi olduğuna alâmettir. Fakat fitil gibi olan kabiliyeti hareketlendirmek lâzımdır ki, bu kabiliyet ortaya çıksın. Hakkın gizli sırları sana açık olsun.
Hangi durumda olursa olsun Dinimizin caddesinde yürümek, Azîmet ve Sünneti Seniyye üzere olmak lâzımdır. Emirlere ve yasaklara uymak hususunda istikamet üzere olacaksın, bidatlerden ve ruhsatla amel etmekten uzak duracaksın. Hadisi Şerif’leri öğrenip amel edeceksin. Rasûlüllah Sallellahü Aleyhi ve Sellem ve Sahabei Kiram’ın haberlerini ve izlerini araştırıp inceleyeceksin. Böylece çağına yetişmeden yüzyüze görüşmeden, Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu’nun üveysi müridi olmuş, alemi mânada onun terbiyesine girip feyz almıştır.
Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu zamanında gizli zikre önem veren “Hacegân Yolu”nda, Mahmud İncir Ağnevi Kuddise sirruhu ile cehri ve hafi zikir birleştirildi. Şahı Nakşibendi Hazretleri gizli zikre olan meyilleri sebebiyle bir bakıma Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu’nun va’z ettiği esaslar çerçevesinde ve ondan aldığı ruhani, üveysi terbiye dairesinde yetişerek yine Hâce tarafından tesbit edilen “On bir esas”ını ihya etmiştir. Nakşibendi yolunu daha sağlığında iken Buhara, Semerkand ve Maveraünnehir bölgesine yaydı. Güçlü ve müteşerri halifeleri vasıtasıyla yıllarca İslam ülkesinde tesir ve nüfuzunu devam ettirmiştir.
Nakşibendi Hazretleri’nin menkibeleri sayılmayacak kadar çoktur. Bır kaçını burada zikredelim.
Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem’in sünnetine tam uyar ve O’nun yaptığı şeyleri yapmaya çok gayret ederdi. Her Sünnetini işlerdi. Bir defasında Efendimiz Aleyhissalatü Vesselam Ashabı Kiram’ dan bir gurup ile ekmek pişirmişlerdi. Peygamberimiz Sallellahü Aleyhi ve Sellem’de mübarek eline bir parça hamuru alıp tandıra koymuşlardı. Bir müddet sonra baktılarki hamurlar pişmiş. Fakat Peygamberimiz Salleallahü Aleyhi ve Sellem’in koyduğu hamur pişmemişti, olduğu gibi duruyordu. Demek ki ateş Peygamberimiz’in mübarek elinin değdiği hamuru yakmadı. İşte Şahı Nakşibendi Kuddise sirruhu’ da bu sünneti ihya için talelebeleriyle aynı şekilde ekmek pişirdiler. Ne görsünler tüm hamurlar pişmiş. O’nun koyduğu hamur aynen duruyordu. O’nun da mübarek elinin değdiği hamura ateş tesir etmedi.
O’nun talim ettiği Nakşilik yolunda en büyük keramet, kerametin gizlenmesiydi. Çünkü Mevlâ Celle Celalühu bazen veli kulunu kerametle taltif ederek, kendisi ile keramet arasında muhayyer bırakarak imtihan eder. Kul gayenin keramet değil, istikamet ve hak rızası olduğunu anlarsa kurtulur, değilse ayağı sürçer ve tökezler. Maneviyat yolunun en tehlikeli geçidi burasıdır. Şâhı Nakşibendi Hazretleri’ne göre en büyük keramet, kerameti örtmek ve gizlemektir. Hatta kendisine: “Sizden niçin bu kadar az keramet zuhur ediyor? diye soranlara şu cevabı veriyor: Omuzlarımızda bunca günah yüküne rağmen ayakta durabilmekten daha büyük keramet mi arıyorsunuz? Halk içinde Hak ile beraberliği esas alan Nakşibendi Kuddise sirruhu, emaneti zahiren Emir Külâl Kuddise sirruhu’dan, batınen Abdülhalık Gücdüvani Kuddise sirruhu’dan almıştır.

ÖMER B. HATTAB (r.a)

ÖMER B. HATTAB (r.a)

ÖMER B. HATTAB (r.a) İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)’ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke’de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka’b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş’in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil’in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme’dir (bk. a.g.e., 145).Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)’in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)’ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)’in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)’ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)’i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer’in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur’an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur’an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur’an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)’ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)’ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)’ın Daru’l-Erkam’da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: “Bu Ömer’dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır” diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)’ın iki yakasını tutarak;“Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!” dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa’d, Tabakatu’l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).Rivayetlere göre Ömer (r.a)’ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)’ın yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt” şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa’d, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa’d, aynı yer).Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah’a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah’ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah’ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes’ud’un; “Ömer’in müslüman oluşu bir fetihti” (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa’d, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî’nin İbn Abbas’tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)’ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine’ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke’den gizlice Medine’ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine’ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: “Ömer’den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ’be’ye gitti. Kureyş’in ileri gelenleri Kâ’be’nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ’be’yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim’de iki rek’at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; “Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin” dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes’ud;“Onun hicreti bir zaferdi” (İbn Sa’d, aynı yer; Üsdül-Ğâbe, IV, 153) demektedir.Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)’ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: “Allah, hakkı Ömer’in dili ve kalbi üzere kıldı” (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler’e karşı gönderilen seriyyedir.Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye’de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ’nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.Resulullah (s.a.s)’ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir’in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer’i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)’ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; “Rabbin seni Ömer’i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir” demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; “Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım” karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman’ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer’i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey’at edilmesini istedi. Oradakilerin bey’at etmesiyle Hz. Ömer’in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü’l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve FetihlerResulullah (s.a.s)’ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek müslümanlarla bütünleşmişlerdi.Bunun peşinden Resulullah (s.a.s), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (s.a.s)’ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (r.a)’in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer bir taraftan Suriye’nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşpeşe gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam’ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu’be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.Suriye’nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (r.a)’a bildirildi. Hz. Ömer (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine’den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye’ye doğru yola çıktı. Cabiye’de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer, bizzat Kudüs’e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (r.a) kısa bir müddet Kudüs’te kaldıktan sonra Medine’ye geri döndü.Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer, bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan’a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır’ı fethetmeyi başarmış, müslümanları Mısır’dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye’den sonra, Mısır’da da Bizans’ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.Hz. Ömer, bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.Hz. Ömer’den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği “divan” teşkilatını kurdu.Ayrıca, Suriye ve Irak’ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak’taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine’de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.Hz. Ömer, feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.Hz. Ömer, yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe’ye, Şureyh b. el-Haris’i, Mısır’a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî’yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine’deki kadısı Ebû Derda (r.a)’dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari’dir. Hz. Ömer, tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).Hz. Ömer (r.a)’ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, hristiyan ve yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer, fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur’an-ı Kerim’i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm’ın, müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur’an, Hadis ve Fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer, devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer’in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid’in Taberiye’de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).Hz. Ömer (r.a), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan’ı görevlendirmişti. Utbe, sekizyüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.Sa’d b. Ebi Vakkas, Kadisiye’de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin’de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer, Sa’d'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.Amr b. el-As, Mısır’ı fethettikten sonra İskenderiye’yi karargah edinmek için Hz. Ömer (r.a)’dan izin istedi. Hz. Ömer (r.a), haberleşme açısından endişe duyduğu için Kendisiyle Mısır’daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil’in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.Hz. Ömer’in idare anlayışı Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O “istişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur” demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler’in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer, müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer’in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.Hz. Ömer idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini: “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer’den sorar diye korkarım” sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer, merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (r.a) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir.Bir defasında Eslem’le birlikte Harra taraflarında (Medine’nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem’e; “Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim” dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer, onlara; “Işıklı aileye selâm olsun” dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve; “Allah bunu Ömer’den elbette soracaktır” diye ekledi. Hz. Ömer, ona; “Ömer bu durumu nereden bilsin ki?” diye sorduğunda kadın;“Madem bilemeyecekti ve unutacaktı neden halife oldu” karşılığını verdi. Hz. Ömer bu cevap karşısında irkilerek Eslem’le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (r.a); “Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım” diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (r.a) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem; “O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum” demektedir. Hz. Ömer oradan ayrılırken kadın; “Siz bu işe Ömer’den daha layıksınız” dedi. Hz. Ömer;“Ömer’e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun” dedi.Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.İlmiHz. Ömer’in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (r.a) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer’in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (s.a.s)’ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir (Muhammed Revvâs Kal’acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer’in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir).Hz. Ömer (r.a), Hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (s.a.s)’den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer’in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, a.g.e., 123).Ayrıca o, Kur’an-ı Kerim’in te’vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (s.a.s) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: “Ebu Bekir ve Ömer’den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum” karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).Şahsiyeti Hz. Ömer, inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm’ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.Hz. Ömer Halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; “Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah’a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım”.Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.Hz. Ömer güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.Hz. Ömer ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; “ve namazı ailene emret” (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke’ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:“Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum” (Şıblî, a.g.e., II, 373).Hz. Ömer (r.a)’in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (r.a), Bizans ve İran’a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescid’in çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine’den Mekke’ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir. Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (r.a)’i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (r.a), Ahnef’i gördüğünde ona; “Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun” dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; “Benden daha iyi köle kimmiş?” diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I, 384-385). Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (r.a)’ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (r.a)’a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm’ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır. Hz. Ömer (r.a) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (s.a.s)’in Medine’de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber’in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (r.a) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti: “Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur” (Buharî, Şurût, 19). İslâmda ilk vakıf olayı budur.Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için Ashab’a müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)’ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen Ashab’a verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (r.a), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.Hz. Ömer (r.a)’ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (s.a.s)’in yanına gitti. Resulullah (s.a.s)’dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer’in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer içeri girdiğinde Resulullah (s.a.s) gülüyordu. Hz. Ömer ona; “Allah yaşını güldürsün ya Resulullah” dedi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s); “Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular” dediğinde Hz. Ömer; “Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın” dedi. Sonra da kadınlara dönerek; “Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (s.a.s)’den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?” diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; “Evet. Sen Resulüllah (s.a.s)’den sert ve haşinsin” dediler. Resulullah (s.a.s), Nefsim yed-i Kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 22).Başka bir rivayette Resulullah (s.a.s) onun için şöyle buyurmuştu:“Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer’e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer’den kaçmasın” (Suyûtî, a.g.e., 133).Resulullah (s.a.s), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (r.a)’ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi: “Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, II). Bu, Hz. Ömer (r.a)’ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (s.a.s); Allah doğruyu Ömer’in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır” (Üsdül-Ğâbe, IV, 151; Suyutî, 132) demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer’i göstererek şöyle demişti: Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır” (Suyûtî, aynı yer).Ömer (r.a)’ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te’yid etmektedir. Hz. Ömer şöyle demiştir: “Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim’de, hicab’da ve Bedir esirlerinde” (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II). Hz. Ömer ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (s.a.s)’e inen ayet bunlardan biridir (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (r.a)’ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140

adnan oktar (harun yahya) hocamıza atılan iftiralar Dert değil Bu İftirayı atan şerefsizler HZ RESULULLAH SAV. EFENDİMİZEDE aynı iftiraları atmıştılar

View Full Version : Harun Yahya Kimdir? Gercek Yuzu..

 

 

——————————————————————————– 

kurshad06-19-2005, 09:13 AMYakışıklı erkekler güzel kadınlar cemaati Bilim Araştırma Vakfı (BAV) adı altında tarikat hayatı yaşayan zengin ailelerin çocukları, 1980′li yılların ortalarında boy göstermeye başladı.  

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okuyan bir genç olarak 1985 yılında basın tarafından keşfedilen Adnan Oktar (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.), kısa sürede “Adnan Hoca” adını alarak etrafında genç ve güzel insanları topladı.  

Müritlerini yalnızca zengin aile çocuklarından seçen Oktar, onların “gayri İslami” bulduğu isimlerini Abdullah, Zeynep, Talip, Emine diye değiştirdi. Bazı velilerin şikayetiyle tutuklanan Oktar, “akıl hastası, kokainman, Atatürk düşmanı, şeriatçı” olmakla suçlandı.  

Cezaevinden çıkınca İslamcılarla bağını koparıp Atatürkçü olduğunu ilan etti. Müritlerine kurdurduğu Bilim Araştırma Vakfı, lüks otellerde Atatürkçülük üzerine konferanslar düzenleyip ünlü profesörleri, sanatçıları ve emekli subayları konuşturdu.  

Şantaj mekanizmasıAdnan Hoca 1990 başlarında ortalıktan kayboldu. Ancak grup üyeleri sık sık eğlence yerlerinde görülür oldu. Gruba katılmayı kabul etmeyen eğlence dünyasının bazı isimleriyle grup aleyhine konuşan, yazan birçok gazeteci hakkında şantaj faksları çekildi.  

1992 yılında Adnan Hoca’nın müritlerinden olan Serhan Çevik, aynı yıl tarikattan ayrılıp “Kızıl İmam” adını aldı ve kendi grubunu kurdu. Çevik, cemaatten ayrıldıktan sonra Adnan Oktar ve müritleri hakkında yaptığı açıklamalarla gündeme geldi.  

Vakıf yöneticileri bu faksların kendileriyle ilgili olmadığını söylediler. Zamanla grup içinde ayrılıklar çıktı. Taraflar birbirlerini polise ihbar etti. Bu arada vakıf yöneticilerinden Serkan Ciminli öldürüldü.  

Adnan Hoca bir ara parti kuracağını açıkladı. Ardından 1994 yerel seçimlerinde grup üyeleri Refah Partisi’ni ‘ Necmettin Erbakan (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.)’ destekledi. Mankenliği bırakıp gruba giren Gülay Pınarbaşı törenle RP’ye katıldı.  

Refah’a destekRecep Tayyip Erdoğan’ın seçildikten sonraki ilk basın toplantısında grup üyeleri hemen arkasında poz verdi. Yine grup 1995 Aralık seçimlerinde RP için çalıştı. Grup, 1999 yılı sonlarında ise DYP (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.) kongresi için Tansu Çiller (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.)’in yanında mücadeleye başladı.  

Doktor Oktar Babuna için düzenlenen kampanyayı perde arkasından yürüttüğü iddia edilen grup asıl çalışma alanı olarak yayıncılığı seçti. Grup üyeleri evrim teorisi, Masonluk ve Yahudiliğe karşı bir dizi araştırma yürüttü ve bunlar “Harun Yahya” imzasıyla kitaplaştı. Bu yazılar sağ basın organlarında da yayımlandı.  

Otelde kavga11 Eylül 1999′da DYP İstanbul Milletvekili Celal Adan (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.) ve adamlarıyla Adnan Hoca’nın müritleri arasında Ceylan Otel’de kavga çıktı. Karakolda biten olayda, BAV üyesi Bahadır Güven ile arkadaşları Fırat Devlioğlu, Erol Şimşem, Ersin Alacadağ ve Ersel Alacadağ otele giderek lobide Adan ve adamları olduğu öne sürülen 20 kişilik bir grupla kavga etmeye başladı.  

Gözaltına alınan BAV üyelerinden Güven, “Adan, bir süre önce hakkında bir takım yerlere çekilen fakslarla ilgili bizi konuşmak için çağırdı. Otele gittik. Adan, silahını çekip üzerimize doğrulttu. Adamları da silah çekip saldırdı. Ruhsatlı tabancalarımızı, cep telefonlarımızı aldılar. Adan, otelden Mehmet Ağar’ın otomobiliyle ayrıldı” iddiasında bulundu.  

Gece yarısı Adnan Hoca avı12 Kasım 1999′da sabaha karşı Üsküdar Kuleli Askeri Lisesi arkasındaki evine baskın düzenlenen Oktar, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar ve Kaçakçılık Şube Müdürlüğü tarafından gözaltına alındı.  

Polis, aynı saatlerde, Etiler başta olmak üzere, değişik semtlerdeki vakıf üyelerinin evleriyle vakfın Fatih’teki merkezine de baskınlar düzenledi. Operasyonlarda aralarında kadınların da bulunduğu 70 kişi gözaltına alındı.  

DYP kongresi öncesinde Tansu Çiller’in rakiplerine savaş açan Oktar’ın da gözaltına alındığı operasyonda ikisi ruhsatsız yedi tabanca, çok sayıda bilgisayar disketi, dosya ve kasete el konuldu.  

İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir’in “çete” olarak adlandırdığı Bilim Araştırma Vakfı (BAV) fahri başkanı da olan Adnan Oktar ve vakıf üyelerine yönelik gerçekleştirilen ve yaklaşık 2 bin polisin katıldığı operasyonlarda Adnan Hoca’nın evlerinin ihtişamları dikkat çekti.  

Tantan’ın açıklamasıOperasyonların gece yarısı aniden yapıldığı gerekçesiyle eleştirilen İçişleri Bakanı Sadettin Tantan (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.), “Adnan Hoca olayı Apo’nun yakalanması kadar ciddi bir olay. Siyasi boyutu var. Riskli bir durum vardı. Operasyon gerekliydi. Tehlike arz ediyordu” açıklamasını yaptı.  

11 Ocak 2000′de Oktar ve beyin takımında bulunan 35 adamı hakkında, çıkar amaçlı örgüt kurmak, tehditle menfaat sağlamak, çıkar amaçlı örgüte yardım ve yataklık etmek suçlarından 16 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.  

İddianamede, Oktar’ın kayıt ve verilerinin incelendiği, bu nedenle malvarlığının mercek altına alındığı açıklanırken, mali finansörünün Fırat Devlioğlu olduğu ve en önemli adamları arasında yer aldığı belirtildi. Oktar’ın en güvenilir adamlarının Emre Nil, Mustafa Kemal Gül, Halil Hilmi Müftüoğlu, Hasan Basri Güner olduğu ve mali işlerini yürüttüğü iddia edildi. 

——————————————————————————– 

kurshad06-19-2005, 09:15 AMÇarpık ilişkiler yumağıBu süreçten sonra Adnan Hoca’nın eski müritlerinin anlattıkları Türkiye’nin gündemine bomba gibi düştü. Bazı müritleri, Adnan Hoca’nın, 3 yıl önce kendilerine bir fetva vererek normal seksi yasakladığını ve “Oral ve anal seks yapın” talimatı verdiğini, sapık ilişki sırasında, bir kişinin de gözcülük yaptığını ileri sürdü.  

Cemaatinin çarpık ilişkilerini emniyette verdiği ifadeyle doğrulayan Oktar’ın anlatımına göre örgütlenme şemasında “baş imam” olarak kendisi yer alıyor. Oktar’ın imamları ise Bahadır Güven, Halil Hilmi Müftüoğlu ve Emre Nil.  

Cemaatin halkla ilişkiler kolunu oluşturan erkek müritler ise kitapların basılması, şantaj kasetlerinin, karalama metinlerinin hazırlanması, dağıtılması, toplantıların düzenlenmesi göreviyle uğraşıyor.  

Bacılar, cariyelerKadın müritlerden oluşan “bacılar” kolunda cemaat içinde kıdem alan, eğitimini tamamlayan, Adnan Hoca tarafından imana ulaştıkları kabul edilen kadınlar bulunuyor. Eski mankenlerden Gülay Pınarbaşı’nın da yer aldığı bu kolda Bacılar, partnerlerini seçme haklarına sahip oluyorlar.  

Örgütlenmede yer alan “cariyeler” kolunda Adnan Hoca tarafından sınanıp, hiçbir zaman bacı olamayacaklarına karar verilen kadınlar yer alıyor. Cemaat içinde yatak odası partnerlerini seçme şansları bulunmayan cariyeler, kardeşlerin ve bacıların verdiği görevleri yerine getiriyor.  

Cemaat içinde en alt kademede “motorlar” yer alıyor. Kıdemsiz kadınlardan oluşan bu kolda, imamlar ve kardeşler, istedikleri zaman onlarla ilişkiye girebiliyor. Motorların reddetme hakkı yok, cariyeliğe ya da bacılığa yükselebiliyorlar.  

Oktar’dan itirafOktar, birçok kişi hakkında şantaj kasetleri hazırladıklarını itiraf ettiği ifadesinde, 1997 yılında avukatlarının uyarısıyla bu işten vazgeçtiklerini söyledi. Oktar, “Avukatımız, bunun cezasının çok ağır olduğunu söyledi. Tüm eski kasetleri imha ettik. Porno kaset ve dergilerden aldığımız görüntüler üzerine, köşeye sıkıştırmak istediğimiz kişilerin yüzlerini monte ediyorduk. İşimiz bittikten sonra elimizdeki görüntüleri yok ediyorduk” dedi.  

Adnan Hoca ve müritlerinin lösemili olduğu gerekçesiyle kendisine uygun ilik bulmak amacıyla kampanya başlatan Dr. Oktar Babuna (To view links in this forum your post count must be 1 or greater. Your post count is 0 momentarily.)’yı da destekle- dikleri ortaya çıktı. Adnan Oktar’a hayranlığını her fırsatta dile getiren ve iki kızkardeşi de hocanın müritleri arasında yer alan Babuna, cemaatle ilişkisini reddetti.  

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı tarafından hazırlanan iddianamede de Oktar ve müritlerinin ağlarına düşürdükleri zengin gençlerin malvarlıklarının yanı sıra müritlerinin kurdukları şirketler üzerinden trilyonluk servet yaptıkları belirtildi.  

İddianamede, yedi kardeş imama bağlı 200′e yakın erkek müritle üç bacı imama bağlı, 100′e yakın kadın müridin 40 ev ve villada ayrı ayrı oturdukları ve birbirleriyle görüşmedikleri belirtildi. Tüm yaşamlarının “Ecir Felsefesi” tarafından belirlendiğine işaret edilen iddianamede, bu felsefe “Dünyada kardeşine iyilik yaparsan, karşılığında iyilik bulursun” olarak tanımlandı.  

“Ben Hoca değilim”Oktar, 8 Nisan 2000′de İstanbul 1 No’lu DGM’de ilk kez hakim karşısına çıktı. Kimlik tespiti sırasında mesle