milliyet gazetesinin yazarlarını yazılarının zihniyetinden tanıyalım

Bir damla su

TÜRKİYE su zengini bir ülke değil. Ülkemizde “kullanılabilir su” miktarı ortalama 1400 metreküptür. İçtiğimiz, kullandığımız, barajda toplayıp sulama yaptığımız, elektrik ürettiğimiz su…
Bu rakam Batı Avrupa’da 5 bin metreküptür!
Onun içindir ki, tarihte sanayi devrimini yaratacak tarımsal servet birikimi Batı Avrupa’da oluştu. Bilime öncülük edecek şehirli girişimci sınıf da Batı Avrupa’daki tarımsal servetin eseriydi.
Biz ise bin yıl bozkırla boğuştuk!
Metin Erksan’ın 1963′teki “Susuz Yaz” filmi, aslında bozkırdaki dramın muhteşem bir belgeseliydi. İçme suyu bile büyük bir dertti Anadolu’da, sulama yaparak bahçeciliği, sebzeciliği, çiçekçiliği nasıl geliştirebilirdik? Mecburen bin yıl ekincilik yaptık!
İç Anadolu’da bahçecilik ve sebzecilik son elli, yüz yılın eseridir. Susuz bozkır “sulama kültürü”nün gelişmesini de engelledi.

Sulama kültürü?
Bakın, dağları delerek Harran Ovası’na su akıttık ama “sulama kültürü”müz olmadığı için, dahası suyun fenni kullanımına da büsbütün yabancı olduğumuz için, “aşırı sulama” yüzünden Harran Ovası’nda tuzlanma ve çoraklaşma başladı!
Bakın, İç Anadolu’da yeraltı sularını hovarda kullanarak çölleşmeye yol açtık!
Bakın, şehirlerimizde kaldırım yaparken ağaçları boğuyoruz! Yağmur suları ağaç diplerine gelmesin, boşa akıp gitsin diye ağaç diplerini beton bariyerlerle kapatıyoruz! Hiçbirimiz de belediye başkanımızı uyarmıyoruz, ağaçları niye boğuyorsunuz diye!
Halbuki çağımızda suyu verimli kullanmanın teknikleri var. Hidroloji Yüksek Mühendisi Dr. Cengiz Doğangönül ve Peysaj Mimarı Özlen Doğangönül’ün “Küçük ve Orta Ölçekli Yağmur Suyu Kullanımı” adlı 400 sayfalık bir kitabı bunun bir örneği.
(Adres: info@teknikyayinevi.com.tr)
Belediyeler ve siteler akıp giden yağmur sularını nasıl “kullanılabilir su” haline getirebilirler?
Kitabın konusu bu. “Çatı sistemleri” ya da “yağmur bahçeleri” gibi ciddi su tasarrufu sağlayan uygulamalar anlatılıyor. Bunlar uygulansa, Türkiye’nin en kurak yöresi olan Konya bile su bakımından kendine yeterli hale gelebilecek…

Damlayan musluk!
Madem suya muhtaç bir ülkeyiz, bizden dört beş kat fazla yağmur alan Avrupa’nın kullandığı bu sistemleri biz niye kullanmayalım?! Bunların bir kısmını belediyeler yapabilir! Ağaçların yağmur sularından yararlanmasını sağlamak bile büyük bir başarı olur.
Yağmur sularını “kullanılabilir su” haline getirmek için imar planlarına zorunlu hükümler konulabilir.
Bu teknikleri kendimiz uygulayabiliriz üstelik. Damlayan musluğu kapatmak bile tasarruftur.
Bu sene susuzluktan çok sıkıntı çekeceğiz. Gelecek sıkıntılı gözüküyor.
Bunun korkunç politik sonuçları da olabilir. Türkiye’nin Atatürk Barajı’nı yapmasını engellemek için kredi musluklarını kapattıran veya terör yaptıran politik güçler, bir damla suyun “bir damla kan” değerine gelmesi durumunda neler yapmazlar?!
Kaygımız uyarıcı olmalı, paranoya haline gelmemelidir. Siyasi komplo teorilerine kapılmak yerine, GAP’taki tuzlanmanın tedbirini almak, damlayan musluğu kapatmak, yağmur sularından ağaçların yararlanmasını sağlamak, yağmur suyunu “kullanılabilir su” haline dönüştürme bilincini ve projelerini geliştirmek daha akıllıca bir davranış olacaktır 

 

Gülibrişimler, delikanlı çınar ve sakız ağaçlarıyla serçeler

Arka planda yayılıp gitmiş masmavi bir deniz, Marmara. Ön planda ise, can havliyle kollarını göğe doğru kaldırmışa benzeyen, inceli kalınlı karmakarışık kuru dallarıyla gülibrişimler, delikanlı çınar ve sakız ağaçları.
Gülibrişimlerin üstünde yer yer, hâlâ daha dökülmemiş 3-5 çürük yaprak ve belli belirsiz yeni tomurcuklanmalar… Sakızların dallarında da nokta nokta bir bahar canlanması…
İnceli kalınlı karmakarışık kuru dalların arasından görünen bir deniz maviliği…
Sonra da masanın yanındaki demir koltuğun sırtlığı üstüne konmuş minik bir serçe.
***
Ne dünyanın, ne Türkiye’nin durumuyla ilgili masmavi Marmara da, kuru ağaç dalları da, neredeyse masanın üstüne konmaya hazırlanan minik serçe de…
Çünkü doğada ne ülke sınırlarının belirlendiği politik bir coğrafya var, ne de insan yığınlarını yönetme hırs ve tutkusuyla icat edilmiş “politika”.
***
“Bilim” nedir, “politika” nedir?
“Bilim”, doğada kendiliğinden sürüp giden çeşitli olayların gözlenmesiyle; o olaylardaki “sebep-sonuç” ilişkisini saptayarak, onların bağlı olduğu yasaları insan iradesi altına alma ve bu sayede insan hayatını kolaylaştırmaya uğraşma çabasıdır.
Örneğin suyun 100 derece sıcaklıkta buhar olmaya, “0″ derecede de buz tutup katılaşmaya başladığını saptamak gibi…
Ve bir de buharın, sıkıştırıldığında baş edilmez gücünü keşfedince…
Bir zamanlar yelken ve küreklerle giden teknelerin, buhar gücüyle dönmeye başlayan pervaneleri ve artan hızları…
***
“Politika” ise, yönetilen kitleleri iktidarlara bağlı tutabilmek için kullanılan yöntemlerdir. Bu yöntemler “güzel vaatleri” de içerir, kitlelerin gururunu okşamayı da; ortak bir güvence ortamını bozmaya kalkanlarla, ortak bir koşullanmaya ters düşenleri cezalandırmayı da…
***
“Bilim” ve “politika”nın ikiz kardeşler gibi, birbirleriyle el ele tutuştuğu diyarlarda; insanların refah ve güvence platformu kanatlandıkça kanatlanır.
“Politika”nın; “bilimselliğe”, yani doğa yasalarıyla, insan beyninin buluşmasına boş verdiği diyarlarda, çağın gerisinde kalınır ve “onlar-biz” ayrımları yapmaya başlanır.
***
Dünkü birçok gazetenin manşetinde, Zeytinburnu’nda geceyarısı kendiliğinden çöküveren 5 katlı bina haberi vardı.
Milliyet’in manşeti de, Serhat Oğuz’un özel haberini şöyle vitrinlemişti:
“Çöken binada 2 kişi can verdi - Deniz kabuğu ile bu kadar - Zeytinburnu’nda çöken binanın betonları deniz kabuğu ile dolu. Uzmanlar, ‘Hiçbir işlemden geçmemiş deniz kumu kullanmışlar. İnşaat malzemesi çok çok kötü’ diyor”
Ve doğa, affetmemişti kendi yasalarının çiğnenmiş olmasını.
***
Politikanın yaygınlaştırdığı ünlü sloganı hepimiz biliyoruz “Türkün Türkten başka dostu yok”.
Ya Türklerin, Türkler için “çok, çok kötü inşaat malzemesiyle” yapmış olduğu binalar?
Bu kadarcık somut bir örnek bile gösteriyor Türkiye’de “politika” ile “bilim”in birbirinden ne kadar uzak olduğunu.
***
Neden Türkiye’de “politika” ile “bilim”in arası bu kadar zıt ufuklu?
Çünkü efendim Türkiye’de “Hazine’den geçinmeli kesim devlet”, çıplak hayattan geçinen kitleler “millet ve vatandaş” sayılıyor.
Ve devlet, ekonomik yapısı şeffaflaştırılamayacak kadar kutsal bir kavram. Yani efendim, tam bir ortaçağ dogması.
***
Örneğin son 80 yılda resmi araba alımlarıyla bakımlarına kaç yüz milyar dolar harcanmışlığıyla, aynı sürede itfaiye teşkilatına ne kadar yatırım yapılmış olduğunu kimse açıklayamıyor ve böyle bir soru sürekli görmezlikten geliniyor.
***
Ayrıca Hazine’den geçinmeli makam sahiplerinin itibarıyla, çıplak hayattan geçinen meslek sahiplerinin itibarı arasında dağlar kadar fark var.
Kazara genç bir kızı bir kaymakamla bir şef garson istese; ailenin gönlü kaymakama dönük duruyor hemen. Şef garsonun kazancı, daha da yüksek olsa bile kaymakamınkinden.
***
Dünkü Vatan gazetesinin sür manşetinde de, Güngör Mengi’nin başyazısına da konu olan, şu yıldırımlı haber vardı:
“Avrupa Birliği’nin resmi istatistik kurumu Eurostat açıkladı - Avrupa’da EN çok Türkler doğuruyor. EN az Türkler okuyor. Eğitime EN geç Türkler başlıyor, EN erken Türkler veda ediyor. EN genç yaşta Türkler ölüyor, çocuk ölümlerinin EN çok olduğu yer Türkiye. EN genç evlenen de EN az boşanan da Türkler.
Ne mutlu Türküm diyene”
***
İlkokullarda öğrencilere ezberletilen şiirlere bir göz attığımızda da, şöyle:
Türkün güneşleriyle dünya ufku ağardı,
Türk olmasa tarihe yazılacak ne vardı.
Yahut da şöyle:
Süngümü demir gibi ellerimle kavradım,
Şanlara zaferlere yürüdüm adım adım.
***
Sonuç olarak da, bireylerin “yaşam kalitesi” açısından gelinmiş olan yer, Yunanistan’ın 65 basamak altı.
***
Koltuğun üstündeki minik serçe uçtu.
Gülibrişimlerin, delikanlı çınar ve sakız ağaçlarının, inceli kalınlı karmakarışık kuru dallarının arasından görünen masmavi Marmara ise güneşin altında şıkır şıkırdı 

 

Umut kimlerde!

Başbakan Erdoğan’ın geçen haftaki, “Kuzey Irak’taki bölgesel Kürt hükümeti ile ilişkileri geliştirecek adımlar atılabilir” sözleri hayli yankı yaptı. Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt ve Cumhurbaşkanı Sezer’in açık muhalefetine rağmen Başbakan’a bu sözleri hangi güç söyletmişti?
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, bu sözlerin ABD’nin telkiniyle söylendiğini bildirdi… Öymen’e göre…
ABD’nin eski dışişleri bakan yardımcılarından Richard Holbrooke, Ankara’ya gelerek önce Erdoğan’la, sonra Irak’ta Barzani’yle görüştü. Erdoğan’a eğer Kuzey Irak’ta kurulacak devleti tanır ve Kerkük’te yapılan referanduma yumuşak tavır alırsa, bunun PKK’nın etkisizleştirilmesine katkı yapacağını söyledi. Erdoğan da bunun üzerine Kuzey Irak’la görüşebiliriz mesajı verdi… Böylece ABD hatırına Irak’ın bütünlüğünü savunan politikamızı da çiğnedi.
Erdoğan’ın sözcüleri, önceki gün Başbakan’ın Holbrooke’un telkiniyle hareket ettiğini yalanladı. İyi de… O zaman Başbakan Erdoğan, “Kuzey Irak’la görüşebiliriz” açılımını kimin telkini üzerine yaptı?
Sonuç… Oyun bozuldu… Hükümet, Barzani ve Talabani ile İstanbul’da bir görüşme planlarken ABD’nin etkisinin ortaya çıkmasıyla bu girişim büyük ölçüde suya düştü… Irak’ı terk etmeye hazırlanan ABD, Şii ve Sünnilerin hışmına karşı Kürtleri Türkiye’nin himayesine bırakmak istiyor. Bizimkiler de ABD çıkarlarına hizmet için koşuştururken gülünç duruma düşüyor.

Başbakan Erdoğan, göreve geldiğinden bu yana 64 gazeteciyle mahkemelik olmuş.
Basın özgürlüğü ile mahkemelik demek daha doğru olur…
Haldun Ertemİranlı Tercüman - 2Sütunumuzda dün Başbakan Erdoğan ile İran Dışişleri Bakanı Muttaki’nin Ankara’daki görüşmesinde tercüme işinin bir İranlı bayana bırakılmasını eleştirmiştik… Okurumuz hatırlatıyor:
Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü tarafından yayımlanan “Protokol Yönetimi” kitabında, (Konuk Protokolü, sayfa 290.): “Yabancı konuklarla yapılan resmi görüşmeler ulusal dilde ve çevirmen aracılığıyla yapılır. Çevirmen sağlama görevi ev sahibi ülkeye (ev sahibi yöneticiye) aittir” denilmektedir.
Ne bilsin bunu devlet ilkesi ve deneyimi olmayanlar…
Eylem çağrısı…Tüm dünyada küresel ısınmaya karşı ortak eyleme çağrılısınız!..
Plana göre yerel saatlerin farklılığı gözetilmeksizin bütün dünyada 1 Mart 2007 Perşembe günü saat 19.55 - 20.00 arası tüm enerji kaynakları kesilecek. Evde ya da işteyseniz şalterler inecek! Arabadaysanız yol kenarına çekeceksiniz…
Amaç, tüm dünyada uygulanacak olan bu 5 dakikalık kesintiyle oluşacak enerji tasarrufuyla, karar veren, yönetenlerin dikkatini çekmek! Çağrılısınız…
İstanbul’da yaşam!Zeytinburnu’nda 5 katlı bina çöktü, 2 kişi öldü, 28 kişi yaralandı. Belediye Başkanı Kadir Topbaş, aynı durumda 17 bin bina olduğunu açıkladı… Bir depremde ne büyük facia yaşanacağı bu örnekle bir kez daha görüldü… Çünkü depreme karşı elle tutulur hiçbir önlem alınmıyor… Anakent Belediyesi’nin konu umurunda değil…
Okurumuz Ersoy Öngün, kentin dört bir yanına asılan afişleri anımsatıyor. Aynı Anakent Belediyesi bu cumartesi günü bir uluslararası konferans düzenliyormuş… Konusu “Yeryüzünde Yaşam Nasıl Başladı”… Konuşmacıların konularına bakıyoruz… Biri, “Darwin nerede yanıldı?”… İstanbul Belediyesi yeryüzünde milyarlarca yıl önce yaşamın nasıl başladığını, Darwin’in Evrim Teorisi’yle nasıl da yanıldığını ispat peşinde… Ama bir depremde ölecek on binlerce kişiyi yaşatmak için parmağını oynatmıyor… Kendine Müslüman kadro, tahkim edilmiş binalarda yaşıyor nasıl olsa…
Çifte soygun!Ankaralı meslektaşımız Müşerref Seçkin, geçenlerde bir iş için gittiği İstanbul’da kapkaça maruz kaldı. Çantasındaki kredi kartlarını, nüfus cüzdanını, basın kartını ve ehliyetini kaptırdı. Ankara’ya döner dönmez ilk işi kaptırdıklarının yenisini çıkarmak oldu. Nasıl çıkardığını şöyle anlatıyor:
“Basın kartımı hiçbir para ödemeden, nüfus cüzdanımı ise sadece 2.4 YTL ödeyerek kolayca yenilettim. Ehliyete gelince… Önce 32.5 YTL yenileme parası aldılar ama istememe rağmen makbuz vermediler. Ayrıca yeni sağlık raporu çıkarmam gerekiyormuş. Gittiğim sağlık merkezinde 25 YTL aldılar. Makbuz istediğimde, elimizde kalmadı, yarın gelin verelim, dediler. Özetleyecek olursam; asayişten sorumlu olmayan kurumlar belgelerimi ya parasız ya da çok küçük bir para karşılığında yenilerken, asayiş görevini tam yerine getiremediği için kapkaça maruz kalmama neden olanlar yine paramı aldılar.”
 

 

BARZANİ VE TALABANİ’NİN PKK’YA DESTEĞİ, BELGELERLE MİLLİ GÜVENLİK KURULU’NDAKanıtlar MGK’ya

ABD gezisi sırasında, ‘Şu anda PKK’nın en büyük destekçisi Kuzey Irak’taki iki gruptur’ diyen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt, bugün Milli Güvenlik Kurulu’nda görüntülü kanıtlar sunacak


Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) bugün yapılacak olan toplantısına, “PKK ve Kuzey Irak” konusunun damgasını vuracağını söylersek abartmış olmayız.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, ABD’deki sözlerinin, “görüntülü kanıtları”nı bugün MGK’ya da izlettirecek.
Genelkurmay karargâhı günlerdir yoğun bir çalışma içinde. PKK’nın Kuzey Irak’taki faaliyetleri, sınırdaki hareketleri, Kuzey Irak’tan gördüğü yardım ve desteğe ilişkin “video görüntüleri”nin de yer aldığı detaylı bir brifing hazırlandı. MGK’nın askeri kanadı bugün elindeki görüntüleri, bilgi ve belgeleri Cumhurbaşkanı ve hükümet kanadına sunmuş olacak.
Bu brifing bir anlamda Org. Büyükanıt’ın, Kuzey Irak’taki liderlere ilişkin olarak neden “Ben asker olarak görüşmem” dediğinin gerekçelerini oluşturacak.

Neler var?
Büyükanıt’ın, “Irak sınırı PKK’ya teslim” sözlerini kanıtlayan görüntüler brifingin can alıcı noktasını oluşturuyor. Görüntüler, ayrıca Büyükanıt’ın, “Şu anda PKK’nın en büyük destekçisi Kuzey Irak’taki iki gruptur” sözlerinin kanıtları da brinfingde yer alacak.
Büyükanıt’ın kastettiği, Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin (KYB) PKK’ya nasıl yardım ettiği MGK’da kanıtlarıyla birlikte masaya yatırılacak. PKK’nın silah ve patlayıcı maddeleri nereden ve nasıl sağladığına ilişkin kanıtlar da masaya konulacak.
Org. Büyükanıt’ın, “Eskiden PKK ufak tefek malzemelerini katırla taşır, kendileri yaya gezerdi. Şimdi hududumuzun ötesinde arabalarla geziyorlar” sözlerine ilişkin video görüntüleri de bugünkü MGK’da izlettirilecek.
Org. Büyükanıt’ın “PKK’ya destek verenle oturup ne konuşacağız?” sözlerinin hangi gerekçe ve kanıtlara dayandığı bugün MGK gündeminin ana konusunu oluşturacak.

Büyükanıt ne demişti?
Bu nedenle Org. Büyükanıt’ın ABD’de ne söylediğini anımsamakta fayda var:
“Bunlar (söylediklerim) dedikodu değil, görüntüleri elimizde. ABD ve AB PKK’yı terörist organizasyon olarak tanıyor, bu coğrafyada sonsuza kadar beraber yaşayacağımız insanlar onları terörist olarak görmüyorlar. Asker olarak söylüyorum.
Diğer kademeleri tenzih ederim, isteyen gider görüşür. İşadamları görüşüyorlar, her şeyi yapıyorlar yani. Ben asker olarak nesini görüşeceğim? Şu anda PKK’nın en büyük destekçisi Kuzey’deki iki gruptur. Ben kimsenin iradesine ipotek koyacak yetkiye sahip değilim.
Siyaseten kim görüşürse görüşür, ona bir şey diyemem. PKK’ya destek verenle oturup ne konuşacağız? Ne diyeceğim? PKK’ya destek vermeyin mi diyeceğim? PKK yurtiçinde kullandığı C-4′leri bundan alıyor, patlayıcıları bundan alıyor.”
MGK, bu sözlerin kanıtlarını bugün görecek…
Askerin önceliği terörle mücadele. Bu konuda ABD ve Irak otoritelerinin samimiyetini görmek istiyor. Bir taraftan terör ve teröre destek devam ederken bir yandan “Siz o tarafını görmeyin, oturalım, konuşalım” denilmesini kabul edilebilir bir yaklaşım olarak görmüyor Org. Büyükanıt…
Terör ve terör örgütüne karşı kesin tavır görmek istiyor.Komutanlar Sheraton’da yemek yediGenelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt ve kuvvet komutanları, kritik Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısı öncesinde dün akşam Sheraton Oteli’nde yemekte bir araya geldiler. Komutanlar, yemek sırasında Fenerbahçe ile AZ Alkmar arasında oynanan maçı da izlediler 

 

İçime fenalık basıyor!

Evet, 301 Türkiye’nin bir an önce kurtulması gereken bir demokrasi ayıbıdır. İfade özgürlüğü açısından tam bir kepazeliktir.
Ve Hrant Dink suikastındaki payı büyüktür 301′in…
Devam edelim.
301 gibi bir demokrasi ayıbı kapkara bir leke olarak Türkiye’nin alnına vurulduysa, bunun siyasal sorumluluğu iktidarındır. Bu açıdan en başta eleştirilmesi ve uyarılması gereken AKP hükümetidir.
Devam edelim.
301′deki bu sorumluluk yalnız iktidara değil, muhalefete de aittir.
Özellikle sosyal demokrat geçinen Baykal ve CHP yönetiminin bu konudaki tutumu baştan beri içler açısıdır. Çünkü bu tutumun demokrasiyle de, sosyal demokrasiyle de bağdaşır bir yanı kesinlikle yoktur.
Devam edelim.
Türkiye’de demokrasiden, ifade özgürlüğünden içtenlikle yana olanların, bu değerleri gerçekten benimsiyorlarsa, önce 301 konusunda gür sesle hayır demeleri gerekir.
Devam edelim.
AKP’nin de, CHP’nin de doğru dürüst niyeti yok 301′e dokunmaya.
Çünkü seçim yılındayız.
Bu partilerin sayın liderleri, öyle anlaşılıyor ki, “Yoksa Türklüğe hakaretten yana mısın?” demagojisine karşı çıkabilecek bir demokrasi kültürüne sahip değildirler.
Devam edelim mi?
İçimden gelmiyor.
Çünkü bu yazıların buz üstüne yazıldığına ilişkin sanı her geçen gün güçleniyor bende.
Yani umut besleyemiyorum. Artık içime fenalık basıyor, 301 sözcüğünü duyunca.
Tıpkı bir zamanlar 141, 142, 163′lerde olduğu gibi… Tıpkı 159, 311, 312 ya da Terörle Mücadele 8′i duyduğum yıllarda olduğu gibi…
Ama yine de son bir nokta:
Cemil Çiçek konusu…
Adalet Bakanı’nın 301′le ilgili olarak bugüne kadar oynamış olduğu rolün demokratik değerlere ters düştüğü konusunda dün olduğu gibi bugün de herhangi bir kuşkum yok. Bu bakımdan kamuoyuna yansıyan son örneği özetlemek istiyorum.
Şemdinli olayı yaşanır.
Bir haber çıkar, “Şemdinli’de 13 soru” diye. Derya Sazak, bu haberi köşesine eleştirel biçimde taşır.
Genelkurmay’dan suç duyurusu yapılır. Genelkurmay, 301. maddeden, “devletin askeri organlarını basın yoluyla aşağılamak” gerekçesiyle dava açılmasını ister.
Sonraki gelişmeler:
Savcı, dava gereksiz diyor.
Genelkurmay itiraz ediyor.
Ama mahkeme reddediyor.
Dosyanın bu durumda kapanması en doğal, en yakın gelişme.
Ama bu sefer de Adalet Bakanı devreye giriyor. 301′den verilen takipsizlik kararının bozulması için Yargıtay’a gidiyor.
Fakat Yargıtay’dan da oybirliğiyle ret kararı çıkıyor.
Adnan Keskin’in Radikal’deki bu haberinin (19.02.07) başlığı şöyle:
“Cemil Çiçek, 301′e özgürlükçü yorum getiren savcının kararına kızmış!” (*)
Geçelim.
——————————-
* Ahmet Hakan’ın CNN Türk’te salı gecesi yayımlanan programında, bu konuyla ilgili olarak Adalet Bakanı Çiçek’in yaptığı açıklamaların bana inandırıcı gelmediğini bir dipnot olarak belirtmek istiyorum 

 

Ayrılan yollar

DTP Diyarbakır İl Başkanı İbrahim Aydoğdu’nun söylemleri ilginç… “Kerkük’e Türkiye’nin askeri müdahalesi Diyarbakır’a saldırıdır” mesajını veriyor. “Türkiye’deki 20 milyon Kürtten” söz ediyor.(*)
Açıklamaların bugünkü MGK toplantısıyla kesişmesi herhalde bir rastlantı değil.
Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt’ın MGK’da “PKK’ya Barzani ve Talabani tarafından patlayıcılar verildiği” yolunda kanıtları masaya koyması söz konusu…
Fikret Bila’nın satırları altı çizilerek okunmalı…

Yol ayrımı mı?
DTP Diyarbakır İl Başkanı İbrahim Aydoğdu’nun söylemiyle Abdullah Öcalan’ın çizgisi farklı. Öcalan, daha yakın zamanlarda “Kuzey Irak’ta kurulacak bir devletin ABD uydusu olacağı” görüşündeydi. Sıcak bakmıyordu.
Bunun bir yorumu da… Kürtlerin liderliği için rekabette Barzani ve Talabani’nin gerisinde kalma kaygısı olabilirdi.
Öcalan’ın İmralı’da kaldığı süreçte Barzani ve Talabani çok yol aldılar.
Irak’ta cumhurbaşkanlığı ve Kuzey Irak’ta yönetim onlarda…
ABD’nin “stratejik ortağı” konumuna geldiler.
Öcalan’ın etkin olduğu coğrafyada ve kesimde de özellikle Barzani ağırlığını artırıyor.
Öcalan ise, İmralı’dan -dolaylı- birkaç mesajla mevzilerini korumak için hayli zorlanıyor.
Kısacası… Zaman, Barzani ve Talabani için işliyor.
İşte bu süreçte DTP Diyarbakır İl Başkanı’nın açıklamaları “Acaba yol ayrımı mı?” sorusunu gündeme taşımakta.

Taban kayması
Hadiseyi sadece Apo’nun konumunu korumak ya da Barzani ve Talabani’nin bireysel ağırlık kazanmaları olarak görmek yanlış olur.
Tabanda da sınırın bu tarafındakilerle öte tarafındakiler arasında yakınlaşma var.
Barzani de bu yakınlaşmaya ivme kazandırmak için “Bundan böyle Kürtler arasında silahlı çatışma olmayacak. Sorunlarımız olursa, aramızda konuşarak çözeceğiz” mesajını vermişti.
Yani… Bir şeyler, hatta, çok şeyler hızla değişmekte.
Ankara’nın da bu gerçekleri iyi izlemesi, bunun da ötesinde ön alması gerekir.
Sınırın bu tarafındaki Kürtler, öbür tarafındaki Kürtlerin soydaşıdır ama bu tarafın birinci sınıf yurttaşlarıdır da…
“Öcalan’ın İmralı’da bileğini bükerek Kürt sorununu pasifize etmek” politikalarının artık yeniden gözden geçirilmesi, yeni oyuncuları ve tabandaki değişimleri dikkate alan yeni politikaların üretilmesi zamanıdır.
…………………..
(*) Aydoğdu, bu konuşması bağlamında bir de düzeltme yayımladı ama çok da büyük bir değişiklik yok.TELEFONUN KULELERİTelevizyonda cep telefonu reklamları yoğun…
Gerçekten ben de “hayata bağlanmayı”, “oh be!” demeyi, “Amsterdamasya ile 29 kuruşa konuşmayı” istiyorum.
Reklamları da güzel. Ama… Şu İstanbul’da bile bazı kör noktalarda “hayata bağlanmak” bir yana, “hayatım kayıyor.”
Ve… “Oh be!” değil, “öf be!” diyenleri duyuyorum.
“Amsterdamasya 29 kuruş yerine, 35 kuruş olsun da kesilmeden konuşulsun” söylemleri yoğun.
Üçü de iyi firmalar, iyi hizmet vermek çabasındalar.
Oluk oluk para harcıyorlar ama özellikle otomobille giderken en olmadık yerde iletişim kopuyor. Vericilerin arasındaki kapsama dışı kör alanlar çileden çıkarıyor.
Reklam harcamalarının çok düşük bir oranında altyapıya da yatırım yapılsa, biz de reklam filmlerindeki gibi “hayata bağlanacağız”, “oh be!” diyeceğiz, “Amsterdamasya” keyfini süreceğiz.
Türkiye’de 50 milyon cep telefonu abonesi, büyük rakamdır.
Altyapının da bu gelişimi izlemesi gerekmez mi?
Hele, diplomatlarla ya da sınırların ötesindeki gazetecilerle konuşurken bu zırt pırt kesilmeler sinirleri germekten öte, utandırıyor da…
 

 

TEV, Sezer, Erdoğan ve Emel Sayın

Türk Eğitim Vakfı TEV’in 40. kuruluş yıldönümü önceki gece “görkemli” bir şekilde kutlandı. Cumhurbaşkanı Sezer’in de katıldığı 40. Yıl Balosu, TEV’in farklı bir yüzünü ortaya koydu. Vehbi Bey’den bu yana çok şeylerin değiştiğinin işaretlerini verdi.
TEV, her yönüyle Türkiye’nin en saygın sivil toplum örgütlerinden biri. Bunu, 40 yılda, en az 40 kez ispatladı. Eminim ki bundan sonra da bu saygın konumunu sürdürmeye devam edecek.
Vehbi Bey ve arkadaşlarının bundan 40 yıl önceki ruh haliyle, 40. Yıl Balosu’na katılanların ruh hali birbiriyle ne kadar örtüştü bilemiyorum. Ama eğitimi önemseyenler kervanına yeni isimlerin katılması sevindirici.
TEV, böylesi toplantılarında, TEV’i TEV yapan hayırseverlerini ve bursiyerlerini vitrine çıkarmaktan çekinmelidir. Keşke her masada bir TEV hayırseveri ve bir TEV öğrencisi de olsaydı. Onlardan biri de kürsüye çıkıp TEV’i anlatsaydı.
Cumhurbaşkanı Sezer’den, giderayak, eğitim adına daha çarpıcı bir konuşma bekliyordum. Hayal kırıklığına uğradım. Daha önceki mutat konuşmalarından biriydi. Her koltuğun 1000 YTL’ye satıldığı gecede 750 bin YTL toplanmış. Yüzlerce öğrenciye burs. Ne güzel!..
TEV’i izlemeye devam edin. O sizin vakfınız. Bağış yaparken de, burs ararken de, o, hâlâ en doğru adres. Bugüne kadar sizlerin katkılarıyla 150 bin öğrenciye burs verdi. Gelin bu rakamı, bu yıl 200 bine çıkaralım…

YÖK’e fırça
Başbakan Erdoğan’ın en iyi bildiği şey, fırça çekmek. YÖK, önceki gün yine hedef tahtasındaydı. Belli ki araları hâlâ düzelmemiş. Aksine aradaki buzlar daha da kalınlaşmış.
Sayın Erdoğan, cumhurbaşkanı olması halinde, diğer konularda ne yapar bilmiyorum ama YÖK ile olan diyaloğunu bu şekilde sürdürmeye devam ederse, devletin en tepe iki kurumu arasında ciddi rahatsızlıkların yaşanacağı kesin.
Erdoğan diyor ki: “Ülkemizde öyle bir YÖK anlayışı var ki, bilime sınır getirmiştir. Tıp fakülteleri açmayız diyor. Ne demek açmayız? Açacaksın. Senin görevin bu…”
Ve daha bakın neler söylüyor:
“Şimdi 10 ilde üniversite kuracağız, gönderdik YÖK’e. Hâlâ yorumunu yapıp göndermedi. 10 tane il. Ne olacak? 81 ilimizde de üniversite olsun. Biz kaybetmeyiz, kazanırız. Efendim ‘Öğretim üyesi yok’ diyorlar. Öğretim üyesini kim yetiştirecek, ben mi yetiştireceğim? Sen yetiştireceksin kardeşim. Ama insanların beyinlerini okumaya kalkarsan, bu ülkede öğretim üyesi çıkmaz. Şu anda bu 10 il bekliyor, YÖK hâlâ oyalıyor. Halbuki gönderse bunu hemen çıkaracağız.”
Sayın Başbakan’a gerekli cevabı YÖK herhalde verecektir. Ama okul ile üniversite arasındaki farkı, birileri sayın cumhurbaşkanı adaylarına çok iyi anlatmalıdır…

Emel Sayın farkı
Genç Bakış’ın bu haftaki konuğu Emel Sayın’dı. 40 yıldır sahnede. Sesi, güzelliği ve zarifliği kadar mütevazılığıyla da gönüllerde taht kurmuş. Buna dün bir kez daha şahit olduk. Yeditepe’de gerçekleşen program, Türk Sanat Müziği öldü, hele hele gençler hiç dinlemez diyenlere, ders verir nitelikteydi. Üç parça söyleyecekti, 20 eser seslendirdi. Ve hemen hepsine de öğrenciler eşlik etti.
18 yaşında sahneye çıkmış, 20 yaşında assolist olmuş, şu anda 60 yaşında. Kendisiyle barışık. Her yaşın güzelliğini doyasıya yaşamış, bundan sonra da yaşamak istiyor. Pişmanlıklarını da, özlemlerini de açık yüreklilikle paylaştı. Eşine kızdığı için çocuk yapmama kararı aldığını ve bunun ne kadar büyük bir hata olduğunu vurguladı, yağmur için “Yağdır Mevlam Su” ile dua etti.
Mesut Yılmaz’dan siyaset için teklif aldığını, Evren’le olan diyaloglarının aile çerçevesinde ve hep resmi düzeyde olduğunu söyledi. Ama en ilginç olanı, heyecanıydı. 40 yıldır hiç inmediği sahneye ve öğrencilerin karşısına çıkarken, yüreği de kendi de tir tir titriyordu. Heyecanlı, duygusal ve bir o kadar da verici. Sesi kısılma pahasına hiçbir isteği geri çevirmedi 

 

Ya turizm de elden giderse!

1984 yılında Türkiye’nin turizm geliri 584 milyon dolardı. 1988 yılında 2.5 milyar dolara, 2005 yılında da 18.2 milyar dolara kadar çıktı. Fakat geçen yıl (2006) birdenbire 16.9 milyar dolara düştü. 1999 yılını bir kenara bırakırsak (deprem olmuştu), son 20 yıldır turizm ilk defa düşüş gösterdi. Şimdi 2007 yılının nasıl geçeceği merak ediliyor.
Geçen yıl turizmdeki gelir düşüşü birçok nedene bağlandı. Bunlar arasında kuş gribi, karikatür krizi, güvenlik endişeleri ile Hırvatistan, Bulgaristan ve Romanya gibi daha düşük fiyatlarla piyasaya giren rakipler etkili oldu. Ama hepsinden öte, Dünya Kupası’nın Almanya’da olmasıydı. Nitekim Alman turist sayısında azalma yüzde 11, yine o bölgede olan Hollandalı turist sayısında yüzde 20, Fransızlarda ise yüzde 6 iken gelen Rus sayısı pek azalmamış.

2007′nin gidişatı hangi yöne?
Bu hafta TÜİK bu konuda ilk gösterge olabilecek veriyi açıkladı. Emniyet Genel Müdürlüğü’nden alınan geçici verilere göre 2007 yılı ocak ayında geçen yılın aynı ayına göre giriş yapan yabancı ziyaretçi sayısı yüzde 7.1 oranında artarak 714 bin kişi olmuş. Yani 2007 geçen yıldan daha iyi geçebilir.
Öte yandan, bu hafta merkezi Essen’de olan Türkiye Araştırmalar Merkezi de (TAM) aksi yönde bir rapor açıkladı. Bu rapor 50 acente ve 10 büyük seyahat firmasıyla yapılan anketlere dayanıyor. Rapor önemli, çünkü hâlâ Almanya gelen turist sayısında en önde gelen ülkeyi oluşturuyor.
TAM raporuna göre Türkiye’nin turizmdeki en büyük başarısı, yatak kapasitesini hızla büyütebilmesi. 1993′te 297 bin olan yatak kapasitesini, çok kısa sayılacak bir sürede, 2005 yılında 483 bine çıkarabilmiş. 2005′te yapımı süren 1039 işletme de faaliyete geçerse bu kapasite 770 bine çıkacakmış. Kısacası, Türkiye’de kapasite sorunu yok denebilir. Temel sorun, artışın sürekli gelen sayıyla artması. Oysa kişi başı gelirin de bir biçimde artması gerekiyor. Bu anlamda da Almanlar çok önemli. Çünkü Alman turistler hem daha üst düzey hizmet bekliyor hem de daha çok para harcıyor.

Lig değiştirmek gerekiyor
TAM raporuna göre, Türkiye artık lig değiştirmek zorunda. Yani en ucuz tatil beldesi olmaktan çıkması gerekiyor. Zaten anketler de o kategorideki fiyatlarla turist çekebildiğini gösteriyormuş.
Seyahat acenteleri 2007 yılı için pek iyimser değil. 7 acente geçen yıla göre daha fazla rezervasyon aldığını, 22 acente değişiklik olmadığını, 17 acente de düşüş olduğunu beyan etmiş. Düşüş bekleyenler de ortalama yüzde 25′e varan bir kayıp olacağını tahmin ediyormuş.
Türkiye için turizm hem sosyal hem de ekonomik açıdan çok önemli. 18 milyar dolar da az bir rakam değil. Toplam döviz gelirlerinin yüzde 15′i ediyor. Üstelik Türkiye dünya turizminde 8′inci sıraya yükselmiş durumda. Yani uluslararası bir yeri var. Son yirmi yıldır tutturduğumuz trend ise, öyle anlaşılıyor ki, artık aksamaya başlamış 

 

Gene mi İran krizi?

BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a, nükleer programı çerçevesinde uranyum zenginleştirme çalışmalarını durdurması için verdiği 60 günlük sürenin dolması üzerinde Tahran’dan gelen mesaj şu oldu: Ültimatoma ret: İşe devam…
İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad, bu konuda kararını açıklarken, uluslararası camiaya da şöyle seslendi: “Bizimle dost olun. Yoksa siz rezil olursunuz”!..
Güvenlik Konseyi 23 Aralık’ta 1737 sayılı kararını oybirliğiyle aldığı zaman, İran’a verilen mühlet içinde tavrını değiştirmezse, daha ağır yaptırımlara maruz kalacağı uyarısında bulunmuştu.
İşte şimdi Ahmedinecad bu uyarıya da meydan okuyor ve nükleer politikasını bildiği gibi sürdüreceğini ilan ediyor.
O halde bundan sonra ne olacak? ABD ne yapacak? BM ne gibi yeni önlemler alacak?
Mesele döndü dolaştı, tekrar geçen aralık ayındaki kritik noktaya geldi…

Çatışma olur mu?
Diplomasiden umut kesilmez; ama herhalde önümüzdeki günlerde diyalogdan çok, sürtüşme olasılıkları konuşulacak.
Washington’dan bunun sinyalleri gelmeye başladı bile… ABD, bu hafta Körfez’e ikinci uçak gemisini sevk etti. Kuveyt, Bahreyn ve Arap Emirlikleri’ndeki Amerikan üslerinde bir hareketlenme var. Bu arada BBC’nin haberine göre, Pentagon İran’a karşı olası bir operasyonda sadece nükleer tesisleri değil, bu ülkenin askeri ve stratejik altyapısını hedef alan planlar hazırlamış durumda…
Gerçi bütün bu planlar ve hareketlenmeler, ABD’nin şu yakınlarda İran’ı mutlaka vuracağı anlamına gelmez. Ancak amaç ne olursa olsun, bu tür güç gösterileri daima tehlikelidir. Gergin bir ortamda, “yanlış hesap” veya “kaza” aslında tarafların dahi arzulamadığı veya ummadığı felaketlere yol açabilir…
Böyle bir terslik olmayacağını varsayarsak, mantık eninde sonunda tarafların bu sorunu gene diplomatik yollardan çözümlenmesini gerektiriyor.
Peki, böyle bir olasılık var mı?
Açıkçası, Ahmedinecad’ın şu sırada masaya oturmaya pek niyeti yok. ABD, Rusya, AB ve Almanya’nın oluşturduğu (ve geçmişte İran’la diyalog için uğraşan) Dörtler Grubu da, bu şartlarda müzakerelerin başlamasına pek şans vermiyor…

Diyalog mümkün mü?
O zaman geriye Güvenlik Konseyi’nin daha sert yaptırımlar üzerinde bir karar alması kalıyor ki, şimdiden çeşitli başkentlerde bu konuda temaslar başladı bile.
Ancak bu da kolay ve de sonucu garanti olan bir seçenek değil. Düşünülen yaptırımların kapsamı ve de dozajı ne olacak? Bu konuda Güvenlik Konseyi’nde görüş birliği sağlanabilir mi? Böyle bir karar çıksa bile, etkisi ne olur? İran bu yaptırımlar nedeniyle geri adım atar, nükleer gelişmelerini durdurur mu?
Bütün bu sorular, ciddi şüpheler uyandırıyor. Gerçi önümüzde bir Kuzey Kore örneği var. Uluslararası camianın baskıları sonucunda Kim Jong İl, geri adım attı ve nükleer faaliyetini durdurdu.
Ama Kuzey Kore ile İran arasında farklar var. En önemli faktörlerden biri, Kuzey Kore’nin ekonomik bakımdan dış baskılara fazla dayanamayacak durumda olması, ayrıca Çin ve Rusya dahil, yakın komşularının da ona yaptırım ve baskı uygulama politikasına aktif olarak katılmasıdır. İran için aynı durumdan söz etmek zor.
Ancak bu, İran ile anlaşmazlığın diplomasiyle çözümlenmesi şansının hiç bulunmadığı anlamına gelmez. Bugün zor görünen şey, beklenmedik gelişmelerle, yarın gerçekleşebilir. Bu da bir umut. 

 

Türkiye atom mollaya karşı

Ben kendi hesabıma, nükleer tesisleri Amerika veya İsrail tarafından bombalanmış bir İran yerine nükleer silahlara sahip bir İran’la yan yana yaşamayı tercih ederim.
Saldırı ne kadar iyi yapılmış olursa olsun İran’ın nükleer kapasitesinin tümünü ortadan kaldırmayacak. Kaldırsa bile İran her şeyi kısa zamanda yeniden inşa edebilir. Bu arada yaralı ve gururu kırılmış İran kudurup Batı’da terör estirecek, Türkiye de bundan nasibini alacak.
Ben de Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac gibi düşünüyorum. Varsın mollaların birkaç tane atom bombası olsun. Ne olur?
Farz edelim ki İran’ın silolarında iki üç atom bombası var. Ne yapacak bunları? İsrail’e karşı kullanmaya kalkarsa, silolarında 200′den fazla nükleer başlıklı silah bulunan İsrail onu taş devrine iade edinceye kadar bombalayacaktır. Büyük bir olasılıkla Amerika da İsrail’e yardım edecek.

Yeterli bulacaklar mı?
Başkan Bush bu konuda Amerika’nın İsrail’in yanında yer alacağını açıkladı. İran’ın bombaya kesinlikle sahip olması halinde Washington, muhtemelen, bölgedeki diğer müttefiklerini, Suudi, Arabistan, Mısır, Ürdün ve Türkiye’yi nükleer kalkanının arkasına alacaktır.
Ama İsrail ve diğer ülkeler bunu yeterli bulacak mı?
Daha şimdiden Suudi Arabistan ve Mısır’ın Şii İran’a karşı nükleer yarışa katılacakları konuşuluyor.
Ya Türkiye? Türkiye’nin elektrik üretim amacıyla nükleer santral yapma ve bu santralda yakıt olarak kullanılmak üzere uranyum zenginleştirme planları var. Ancak bunları yapabilmek için gerekli yasal çerçeve, teknik altyapı ve siyasi irade yok.
Enerji Bakanı Hilmi Güler Türkiye’nin nükleer santral programının nükleer silah yapma boyutu olmadığını açıkladı.

Yapılabilecek en iyi şey
Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin İran’ın nükleer programını şüphe ve endişeyle izlediğini, ama nükleer silah yapmak gibi bir niyeti olmadığını söylüyor.
Türkiye’nin yapabileceği en iyi şey belki de hiçbir şey yapmamaktır. Batıda Yunanistan’la pahalı ve beyhude bir silah yarışı içinde olan Türkiye’nin doğuda İran’la daha da pahalı ve beyhude bir yarışa girmesi anlamsızdır. İran’ın kavgası Amerika ve İsrail’ledir. Biz bunun dışındayız. İran’la değişik rejimlere sahip olmanın yarattığı tatsızlıklar dışında önemli herhangi bir sorunumuz yoktur.
Hükümetin enerjisini ve varsa forsunu Tahran’ı bu nükleer maceradan vazgeçirmeye ikna etmeye yoğunlaştırmalıdır.
Eski Hindistan başbakanlarından Atal Bihari Vajpayee’ye “Atom bombasının cevabı nedir?” diye sorduklarında “Atom bombasının cevabı atom bombasıdır, başka bir cevabı yoktur” demiş.
Türkiye’yi yönetenlerin aynı sonuca varıp varmayacaklarını görmek ilginç olacak 

 

Kamu borcunu hafife almak

Hazine Müsteşarlığı bu yılın ocak ayı sonu merkezi yönetim borç stoku rakamlarını açıkladı. Borç stoku geçen yıl sonuna göre yüzde 2.1 oranında artarak 352.5 milyar YTL olmuş. Geçen yılın ocak ayına göre artış ise yüzde 6.4. Geçen yılın ocak ayındaki yıllık artış ise 3.2 imiş. Rakamlar bu yılın ilk ayında merkezi yönetim borçlanmasında bir hızlanma olduğunu gösteriyor. Borçlanmadaki hızlanma dış borçtan kaynaklanmış gözüküyor. Bunun arkasında ise büyük ölçüde geçen yılın ortalarında yaşanan kurdaki yükselme var. Piyasaya olan iç borç stokunda ortalamanın çok üstündeki artışlar da dikkat çekiyor.
Borçlanmadaki gelişmeye 2002 yıl sonunu baz alarak baktığımızda, piyasaya olan iç borç stokunda ve bunun toplam stok içindeki payındaki hızlı artış daha da çarpıcı hale geliyor.

Merkezi Yönetim Borç Stoku (2002=100)
 

 

 

 

12 Aylık Artış %  

 

2005 2006 2007 Ocak 2006 Ocak 2007 Ocak
GENEL TOPLAM 136.6 142.2 145.2 3.2 6.4
Dış (YTL) 93.5 100.8 102.5 -4.9 8.3
Dış ($) 113.7 117.3 117.8  

 

İç 163.3 167.8 171.7 6.5 5.7
Kamu 95.4 90.3 90.7 -11.0 -3.4
Piyasa 239.1 254.3 262.2 16.4 9.6
Piyasa/Toplam (%) 51.1 52.2 52.7  

 

GSMH (Yıllık) 176.9 204.3 229.6  

 

 

 

 

 

 

 

2002 yılında 100 olan toplam borç seviyesi 2006 sonunda 142.2 olmuş. Aynı dönemde gayri safi milli hasıla da (GSMH) 204.3′e yükselmiş. Bu, hükümetin işbaşına geldiğinden bu yana toplam borç stokunun GSMH’ye oranının düştüğünü gösteriyor.
Aynı analizi piyasaya olan iç borç stoku için yaptığımızda ise tam tersi bir görünüm ortaya çıkıyor. Piyasaya olan borç stokunun seviyesi dört yılda 100′den 254.3′e çıkıyor.
Toplam borç stokundaki artışı dış borç ve merkezi yönetimin diğer kamu kuruluşlarına olan borcundaki düşük artışlar frenlemiş. Dış borçlar TL olarak 2002 seviyesinde kalmış. Dolar cinsinden dış borçtaki artışın YTL ile ifade edilen dış borçtaki artıştan yüksek olması ise bu dönemde (2006 hariç) YTL’nin sürekli değer kazanmasının dış borç stoku üzerindeki olumlu etkisini ve kur riskini yansıtıyor. Dış borcun alt kalemlerine bakıldığında ise uluslararası kuruluşlara olan borçlar düşerken küresel piyasalara tahvil ihracı artıyor.

Borcun seviyesinde gerileme var
Kamu borcu ise 2001′de yaşanan bankacılık krizi sonrasında kamu bankaları ve TMSF’ye verilen kâğıtlardan oluşuyor. Bu borcun seviyesinde de gerileme var.
Sonuçta kamunun piyasa dışındaki alacaklılara borcu yavaşlarken, piyasaya olan borcu GSMH artışının oldukça üstünde artmış.
Piyasa dışındaki alacaklılara olan borcun, finansal piyasalarda ortaya çıkabilecek bir bozulma halinde çevrilmesi daha kolay.
Buna karşılık, yükü hızla artan piyasaya olan borçların çevrilmesi, hem küresel piyasalarda olumlu havanın devamına hem de içeride hata yapmamaya bağlı.
Bunun yanı sıra, borcumuzun vadesi hâlâ kısa. Standard and Poors’un son açıklamasına göre Türkiye 2007′de GSMH’ye oran olarak yüzde 20′lik borç çevirme oranıyla Avrupa şampiyonu. Diğer taraftan, borcunun yarısından fazlası değişken faizli olan ülkeler arasında da Türkiye önde gelenler arasında.
Bütün bunlar, kamu borcunun genel seviyesine ve küresel likidite bolluğuna bakıp borcumuz artık “leblebi çekirdek” deyip rahatlamak için çok erken olduğunu ortaya koyuyor 

 

Temeli adalet olan mülk burası mı?

ADALET Bakanı Cemil Çiçek “Vatandaşın gündeminde 301. madde yok!” demiş…
Doğrudur, vatandaşın gündeminde o kadar çok şey var ki, 301. maddeye sıra gelinceye kadar…
Hem vatandaşın gündeminde 301. madde yok da, bazıları “Uydum cemaate!” diye 301. madde muhabbeti mi yapıyor?
Nereden çıkardın? derseniz, eğer 301. madde üzerinde kalem oynatanlar “Anayasa’nın 301. maddesi” demişlerse, Anayasa ile ceza yasasını birbirine karıştırmışlarsa…
***
PEKİ vatandaşın gündeminde ne var?
İşsizlik, yolsuzluk, hırsızlık, hortumculuk, parasızlık, gibi bir çırpıda sıralayacağımız gündem maddeleri var.
Ama vatandaşın gündeminde bir başka madde daha var: “Adalet”.
***
‘ADALET mülkün temeli’ derler.
Mülk nedir?
“Mülk” devlettir, mülk ülkedir.
Yani ülkenin de devletin de temeli adalettir.
Peki, bu devletin adaleti niçin vatandaşın gündeminde?..
Nasıl olmasın, ciğeri yanıyor vatandaşın…
Haberi okuyun:
“İlköğretim 7′nci sınıf öğrencisi olan Ramazan, geçen ekimde evinin balkonunda yemek yiyordu. Küçük çocuk, o sırada iki şehir eşkıyasının birbirleriyle hesaplaştığından habersizdi. Ali Arat, kiraladığı araçla gezerken hasmı olan Esay Kartal ile karşılaşmış, önce tartışan ikili, daha sonra birbirlerine kurşun yağdırmıştı. Ali Arat’ın silahından çıktığı belirlenen bir kurşun sekerek Ramazan Bakırcı’nın sırtına saplandı. Yere yığılan Ramazan, Adana Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Ameliyat edilerek iki gün yoğun bakımda tutuldu, sırtının sağ tarafından giren kurşun, sol koltuk altından çıkarıldı. Ancak kurşun omuriliğini zedelemişti. Yani küçük Ramazan’ın belden aşağısı felç olmuştu.
Ramazan’a hamileyken eşini kaybeden ve tarlalarda gündelik işçi olarak çalışan anne Kurihan Bakırcı, yeşil kart çıkararak çocuğunun tedavisini üstlenmeye çalıştı. Adana’da 1.5 ay hastanede kalan Ramazan Bakırcı’ya Türk Silahlı Kuvvetleri sahip çıktı ve Bakırcı Anakara’da TSK Rehabilitasyon Merkezi’ne getirilerek tedavisine devam edildi. Ramazan burada iki ameliyat daha geçirdi, ancak sonuç başarılı olamadı.”
Bitti mi, haber bu kadar mı?
Hiç olur mu?
“Ramazan’ın hayatını karartan maganda Ali Arat ise, 1.5 ay sonra Osmaniye’de ruhsatsız silahla yakalandı. Ancak 25 gün cezaevinde kaldıktan sonra ilk duruşmasında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı”. (Vatan, 19.02.2007)
***
EVET, vatandaşın gündeminde 301. madde yok ama bunlar var.
Şimdi elinizi insaf ile vicdanınıza koyup söyleyin, “Adalet mülkün temelidir” denilen devlet, bu devlet mi?
Herhalde hâkim, bu adamı keyfi, canı istedi diye tahliye etmedi.
Kanunda öyle yazıyordu, muhtemelen bu kanun da medar-ı iftiharımız “Avrupa Uyum Yasaları”na uygundu, uyumluydu 

 

Zeytinburnu faciası

7.5 şiddetinde bir depremin İstanbul’da 50 bin binayı yıkacağı, Marmara depreminde kaybettiğimiz 17 bin kişinin çok üzerinde can alacağı tahmin ediliyor. 17 Ağustos depreminin acılarını 7.5 yılda unuttuk.
Çürük yapıların sorumlusu müteahhitlerle ilgili davalar “zaman aşımı”na uğradı. Zeytinburnu’nda gece yarısı çöken beş katlı bina, 2 ölü 28 yaralı gibi ağır faturasıyla “deprem kâbusu”nu yeniden canlandırdı. Elazığ’daki 5.9 büyüklüğündeki deprem de uyarıcı oldu. Ancak birkaç gün sonra bu olaylar da toplumsal belleğimizin “unutulanlar” sitesine atılacak. Yeni bir faciaya kadar, İstanbul’u bekleyen “Büyük depreme hazır mıyız?” sorusunu unutacağız!
Oysa depremde “sıfır can kaybı” mümkün. Fındık reklamındaki gibi, eğer yersen! Yani önlem alırsan. Yerel yönetimler ve merkezi hükümet gereken hazırlıkları yaparsa, deprem coğrafyasındaki bir ülkede daha az korkuyla yaşayabiliriz.
Zeytinburnu’ndaki facia öncesi, Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi, İnşaat Mühendisliği Fakültesi öğretim üyesi Prof. Semih Tezcan ile yaptığımız görüşmeyi Sohbet Odası’nda (Milliyet, 19 Şubat 2007) yayımladık.
Semih Tezcan, “geliyorum” diyen faciayı bakın nasıl açıklamıştı: “İstanbul’da binaların yüzde 65′i kaçak. İskânı, ruhsatı yok. Buna rağmen tüm binaların deprem riskine karşı taranması gerekiyor. Buradaki ölçüt “göçme” tehlikesi olmalıdır. Göçme, çökme demek. Kat kat üstüne iskambil kâğıdı gibi çökmeye “göçme” diyoruz. İstanbul’da 1 milyon bina var. Daire sayısı ise 3 milyon. Türkiye bazında 6 milyon bina stoku var.
İstanbul’da 1 milyon binanın elden geçirilmesi gerekiyor. İstanbul’da beklenen göçme oranı yüzde 4′tür. Buna göre 40 bin binanın bize acı çektireceğini düşünüyoruz. İşte bütün mesele 1 milyon binada 40 bini bulmak. Fişlemek.
Zeytinburnu önce pilot bölge olarak çalışıldı, fakat başarısız biçimde bitti. Mal sahipleriyle ihtilafa düşüldü. Daha sonra 10 ilçeye daha teşmil edildi ama bir arpa boyu yol alamadık. İstanbul’un sadece yüzde 3′ü tarandı.”
Prof. Tezcan tehlikeyi sezmiş. Aylardır, yıllardır, deprem yönetmeliklerine göre “güvensiz” sayılan binaların değil, gerçekten çökme-göçme riski taşıyan 40 bin dolayında binanın ortaya çıkarılması halinde İstanbul’u bekleyen depremdeki can kaybının sıfır olacağını savunuyor. Ama oralı olan yok!
Semih Hoca ile yaptığımız söyleşi Milliyet’te yayımlandıktan bir gün sonra Zeytinburnu faciasıyla karşılaştık. Tezcan’ın “Milenyumun faciası olabilirdi” sözleriyle dikkat çektiği Marmaray’la ilgili tespitleri de uyarıcıdır 

 

Yabancı sermayenin Türk yöneticileri

Ekonomide ve siyasette istikrarı sağladık, şimdi sıra hukukun istikrarında…

Yabancı Sermaye Derneği YASED’in Finans Dünyası ile birlikte düzenlediği “Fırsatlar Ülkesi Türkiye” başlıklı 2 günlük konferansta duyduklarım ve gördüklerim, beni epey meşgul edeceğe benziyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nun 3 ay önce Türkiye’de yapılan toplantısında da dikkatimi çekmişti: Artık yabancı sermaye konulu toplantıları kulaklıkla dinleyen pek olmuyor. Salonu dolduranlar halis-mulis bizim Türkler. Hatta zaman zaman yabancılar neden gelmiyor diye serzenişler de oluyor. Oysa yabancı şirketlerin tepe yönetimlerinde artık o kadar çok Türk var ki, biz onların yabancı firmaları temsilen toplantıya katıldıklarını unutuyoruz.

Küresel Türkler…
Örneğin YASED toplantısı 10 yıl önce olsaydı, belki Coca-Cola’nın Genel Müdürü Ahmet Burak’ın da, Pfizer’in Genel Müdürü Melih Memecan’ın da yerinde yabancılar oturacak ve toplantıyı kulaklıklarıyla izleyeceklerdi. Memecan, Pfizer-Macaristan’ın başından buraya gelmiş; selefi Ahmet Esen ise Pfizer-Çin’in başına gitmiş… Coca-Cola’nın Hindistan, Pakistan, Rusya, Ortadoğu ve Orta Asya ülkelerinden sorumlu bölge başkanı Ahmet Bozer, hemen yanımda oturmuş, pür dikkat toplantıyı izliyor…
Geçenlerde yazmıştım. Merrill Lynch’in tepe yönetimindeki 30 kişiden biri olan 38 yaşındaki Osman Semerci, kurumunun Türkiye’de yatırım bankacılığı ve gayrı menkul geliştirme işine girmesine önayak oldu. Herhalde geçmiş yıllardaki YASED toplantılarını da Merrill Lynch adına o izlemiştir.
Velhasıl bizim çoktan küreselleşmiş, büyük yabancı markaların tepe noktalarına yerleşmiş zehir gibi yöneticilerimiz var.
Pekiyi ya Türkiye İhracatçılar Meclisi TİM’in Başkanı Oğuz Satıcı’nın hatırlattığı şu gerçeğe ne demeli? “Son 2 yıldır Türkiye’nin ihracat şampiyonu, yabancı sermayeli bir şirket; Türkiye üçüncüsünün de % 50’si yabancı sermayeli.”

Hukuk istikrarı
YASED toplantısının dünkü bölümünde, Türkiye’nin daha fazla yabancı sermaye çekebilmesinin hangi koşullara bağlı olduğu üzerine değişik görüşler belirtildi. YASED Başkanı Şaban Erdikler’e göre, ekonomide ve siyasette istikrar sağlanmıştı, yabancı sermayenin Türkiye’ye daha çok gelmesi için hukuk istikrarının da ivedilikle sağlanması gerekiyordu.
Başbakan Erdoğan’a göre yabancı sermayenin önündeki en büyük engel “bürokrasiydi.” Yeni kurulan ve sadece Başbakan’a bağlı olarak çalışacak Yatırım Promosyon Ajansı sayesinde, bürokrasi bertaraf edilecekti.
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, “2006′da reform heyecanı kayboldu, belki Türkiye’nin makro ekonomik dengelerini sağlayacak reformlar tamamlandı diye bir gevşeme oldu, ancak mikro alandaki reformlara acil ihtiyaç var,” dedi.
Eczacıbaşı Holding Başkanı Bülent Eczacıbaşı’na göre “Enflasyon düşmeseydi, Türkiye’ye yabancı sermaye gelmezdi. Enflasyon tek haneli rakamlara düştüğü halde, dünya ortalamasına göre hâlâ çok yüksek: Dünyada 4. sıradayız. Mayıstaki dalgalanmada neler olduğu ortada. Enflasyonla mücadeleye aynen devam etmeliyiz 

 

Allah saklasın!

Zeytinburnu’nda bir bina durup dururken yıkıldı. Öyle ki gecenin köründe binanın altındaki dükkân sahibi bir çıtırtı duyuyor, zillere basıp binanın yıkılacağını haber veriyor, çıkabilen çıkıyor, çıkamayan… 2 ölü, 28 yaralı. Durup dururken, uyurken, deprem daha göz bile kırpmadan. Bir TV muhabiri tehlike taşıyan binalarda oturan birine soruyor:
“Ya sizin binanız da çökerse? Bu konuda ne yapıyorsunuz?”
Cevap:
“Allah saklasın!”
Büyük depremde ise “öldürülenler”, öldükleriyle kaldılar. Memleketin neredeyse en büyük felaketi zaman aşımı gibi teknik bir konudan ötürü kapandı gitti. Geçmiş olsun. Televizyonda mahkeme salonlarını kahrolarak terk eden insanlar şöyle dedi:
“Allah o müteahhitlerin belasını versin!”

Yöneticinin konforu
Bu iyi yönetmek ne tatlı, ne konforlu iş. Bu ülkede yapılan işlerin en şahanesi yönetici olmak. Çünkü nasılsa kesin, nasılsa insanlar isyan etmeyecek.
Sen onlara ne yaparsan yap, en beter suçu işle, hatta istersen insanlar öfkelenince “Artizlik yapma ulan!” diye üstlerine yürü, belli ki kimseden ses çıkmayacak.
Nasılsa bu insanlar bir araya gelip, örgütlenip senden hesap sormayacak. Yap yanına kalsın, çünkü nasılsa yaptıkların Allah’a havale edilecek. Sorumluluk bir top gibi, mağdurların gözü önünde o elden o ele atılacak, bu saçma oyunu izlemekten sıkılanlar bir süre sonra takip etmekten yorulup gidecek.
Arkalarını dönüp hesap sormaktan vazgeçerken dişlerinin arasından bir sesle hep aynı şeyi söyleyecek:
Allah belanızı versin!

Toprak ve insan
Bu memleketin bir çakıl taşını vermeyeceklerini söylerken karınlarını yırtanlar bu memleketin kaç çocuğu çatır çatır ölürken, durup dururken yıkılan binaların altında kalırken, sorumsuz belediyecilerle gözlerini para bürümüş müteahhitler ve mal-mülk sahiplerinin kurbanı olurken neredeler?
Bu ülkede sistem çöküyor. Her yanından çöküyor. İçtiğimiz suya, soluduğumuz havaya, oturduğumuz evlere, trafik ışıklarına, sokaklara, hukuka, sağlık sistemine ve gündelik hayatı dolduran hiçbir şeye güvenemediğimiz bir hayat yaşıyoruz.
Ayrıcalıklı ve korunaklı hayatlar içinde yaşayanlar daha az hissediyor belki ama şehirlerin büyük kalabalıkları her gün sırat köprüsünden geçer gibi geçiyor zamandan, hayattan.
Ne dış mihraklar bölüyor bizi, ne “düğmeye basılıyor” iç mihraklar sayesinde. Bütün bu büyük ve şüpheli oyunlarla değil, hayatın yaşanamaz hale gelişiyle çöküyor ülke, parçalanıyor.

Kayıtdışı Türkiye
Cilası bol bir Afganistan, işgal altında olmayan bir Irak, daha az esmer bir Pakistan, biraz daha şık bir Bangladeş, insanların azıcık daha az vahşi olduğu bir Liberya bu ülke aslında. Bunların hepsinin üzerine bir örtü örtülüyor, “Türklere bir şey olmaz” gazıyla yürüyüp gidiyoruz.
Kayıtdışı bir hayat sürüyor ve kayıtlı hayat giderek yok oluyor. Formel çöküyor ve informel olan, kuralsız olan bütün ülkeyi ele geçiriyor.
Ne depreme ihtiyacımız var bizim ne de hain düşmanın bombalarına, biz ve bizim binalarımız, bu ülke üzerine bina edilmiş her şey çöküyor. Ve ne güzel bu ülkeyi yönetmek! Çünkü bütün bunların sorumluları Allah’ın gazabına kadar hiçbir hesap verme zorunluluğuyla karşılaşmıyor.
Allah da niyeyse hiç bu belayı vermiyor. Bela hep yoksulların ve isyan etmeyenlerin, hesap sormayanların tepesinde. Ama galiba bunu anlayacakları gün yaklaşıyor 

 

Konut satışını yasa değil düşük faiz patlatacak

Parası olan için de parası olmayan için de konuta ilgiyi artıracak olan “düşük faiz”dir. Faizin yüksek olduğu dönemlerde, parası olan, konut satın alacağına, parasını faizde değerlendirmeyi tercih eder. Faizin yüksek olduğu dönemlerde, konutu olmayan, kredi almaktan korkar.
Konut piyasası faizin düşük olduğu dönemlerde canlanır. Bunu yakın tarihte yaşadık. Mevduat faizleri, repo geliri düşünce, döviz fiyatı aşağıya inmeye başlayınca ve de bankalar yüzde 1 dolayında aylık faizle konut kredisi verince konut piyasası hareketlendi. Aylık konut kredisi faizleri yüzde 1.5 dolayına çıkınca piyasa yavaşladı.
“Mortgage yasası” söylentileriyle halk yanlış beklentiler içine sokuldu. Yasa çıkınca konut fiyatlarının ve faizlerin ucuzlayacağı, herkesin kira öder gibi ev satın alabileceği havası yaratıldı.

Yasa ne getiriyor?
Yasayla konut fiyatı da ucuzlamaz, faiz de… Konut fiyatını ve faizi ekonominin gidişi belirler. Ekonomi gerçekten iyi ve güçlü çizgiye geldiğinde, konut maliyeti de faiz de hazmedilebilir ölçüye gelir.
Yasayla sadece konut kredisi kullananlara vergi kolaylığı getirilir. Açık anlatımıyla, aylık taksitlerinin bir bölümüne Devlet Baba katkıda bulunur. Türkiye’nin ekonomik durumu ve IMF ile ilişkiler buna imkân vermediğinden, “vergi teşviki” diye adlandırılan bu devlet yardımı yasada yer alamadı.
Yasa ne getirecek? Yasa, her şeyden önce kredili konut satışlarına disiplin getirecek. Bugüne kadar bu yasa olmadan da bankalar konut kredisi veriyordu. Fakat bankaların verdiği konut kredisinin diğer kredilerden farkı yoktu. Bankalar genel kredi düzeni içinde bu tür kredilere yönelmişti.
Bundan sonra konut kredisinde krediyi verenin de kullananın da hak ve sorumlulukları yasayla düzenlenmiş durumda. Sadece o kadar da değil, yasa, konut kredisi verecek olan kredi müesseselerine uzun vadeli kaynak yaratma kapısını açıyor. Uzun vadeli kaynak toplamanın hukuki çerçevesini ortaya koyuyor.

Çok şey değişmeyecek
Yasa, kredi kullanacak olanlara ne getirdi? Belli yükler getirdi. (1) Bu yasanın usulüne göre, kredilemede banka ile kredi kullanan arasındaki ilişkiler belli usullere bağlanıyor. Bunun bir faturası olacak. (2) Konut, tapuya gerçek değeri üzerinden kaydedilecek. Alım-satım vergisi yükü artacak. (3) Kredi taksiti 2 defa üst üste ödenmediğinde, ipotekli konut hemen satılabilecek. (4) Bu tür krediler, bankaların uzun vadeyle borçlanarak toplayacakları kaynaktan finanse edileceğinden faiz oranları (göreceli olarak) diğer kredi faizlerinden (Hazine Bonosu faizinden ve de bankaların fonlama maliyetinden) yüksek olabilecek. Buna karşılık yasa, konut satın alacakları ayıplı mala karşı korumaya alıyor.
Özetle, yasa iyi olmuştur. Yasa ipotekli konut kredisi uygulamasını düzenleyecektir. Bu yasa konut fiyatının ve kredi faizinin düşmesini sağlayamaz. Bankalar ne kadar uzun vadeyle borç bulur (fon toplar) ise, konut alacaklara da o vadeyle kredi verecektir.
Önümüzdeki günlerde konut yapan ve satanlar ile almaya niyetlenenler, “şapkalarını önlerine koyarak ciddi ciddi düşünceye dalacaklar”. (1) Konutta çok sayıda stok var. Çok sayıda yeni proje başlatıldı.Yapımcıların ümidi “yasa çıkınca talebin patlaması” idi. (2) Dar ve sabit gelirli kesim “ümitlendi”. Kira öder gibi taksitlerle ev satın alma beklentisindeydi. Yasa hem konut yapanların hem de konut almak isteyenlerin beklentilerini kısa sürede cevaplayamayacak. Taraflar yeni duruma göre pozisyon belirleyecek. Ne olacağını zamanla yaşayarak göreceğiz 

 

Ayşe Teyze de Hilton’da 5 çayı içecek
Geçen yılın şubat ayında İngiltere merkezli Hilton International’ı bünyesine katan Hilton Hotels Corporation (HHC) yüzde 100 bir Amerikan şirketi olduktan sonra, küresel büyüme hızına ivme kazandırma rotasını belirledi: Türkiye’de 25, dünyada 775 yeni otel. Gruba bağlı olarak Türkiye’de hizmet veren 7 Hilton, 1 Conrad otelinin genel müdürleri önceki gün bir grup yazarla hedeflerini paylaştı.
Türkiye, 5 yıldızlı otelle ilk kez, 1955 yılında açılan Hilton İstanbul ile tanışmıştı. Grubun İstanbul’da Sabancı Topluluğu’na ait Hilton Parksa ve Erdal Aksoy’a ait Conrad otelleri bulunuyor. Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Kayseri otellerini de bu sürede Hilton zincirine ekleyen grup, Bursa, Denizli, Eskişehir, Samsun, Trabzon, Erzurum, Gaziantep, Şanlıurfa ve Malatya gibi yeni gelişen illerde yeni açacağı 25 otelle, Türkiye’de büyümeyi hedefliyor. Bu oteller, orta ve ekonomi sınıfındaki Hilton Garden Inn ve Hampton by Hilton markalarına odaklanacak. Güngör Uras’ın diliyle söylemek gerekirse, “Ayşe Teyze de Hilton’da 5 çayı içecek.”
2005 yılında açılan ihale sonucu 225 milyon dolara Doğan ailesinin şirketi Ortadoğu Otomotiv’in satın aldığı Taksim Hilton’un Genel Müdürü Andrew Jacobs burada yatırımların süreceğini anlatıyor. Taksim Hilton 24-26 Ağustos arasında Formula-1 yarışçısı Mac Loren’in de davetli sponsoru oluyor.

Çokuluslu, çok markalı
HHC’nin büyüme programı, dünyada 110 bin oda içeren 775 yeni oteli kapsıyor. Bunun, ABD kökenli herhangi bir firma için bugüne kadar ulaşılan en büyük portföy olduğunu belirten Doğu Avrupa ve Türkiye Operasyonları Başkan Yardımcısı Didier Martin, “Her türlü seyahat amacına uygun kaliteli ürün ve fiyat çeşitliliği artık gerçek anlamda, çok markalı, çokuluslu bir şirket olduk” diyor.
80′i aşkın ülkede 2 bin 900 oteli, 500 bin odası ve 105 çalışanı olan grubun “Gelmiş, geçmişin en mükemmeli” diye nitelendirdiği Waldorf Astoria Collection otellerinin sayısı ise yalnızca 4 tane.

Kayseri’nin barı dolu
Türkiye’de Hilton’ların her birinin öyküsü ilgi çekiyor. Çünkü konumlandıkları şehirlere “statü” getiriyor. Sabancı Topluluğu’na ait Kayseri Hilton’un Genel Müdürü Hamit Topaloğlu ile konuşuyoruz. Topaloğlu, Türkiye’deki Hilton’lar içinde müşteri sayısı ve cirosu en yüksek bar işletmesinin Kayseri Hilton olduğunu söylüyor.
AKP’nin hem yerel yönetimlerde, hem de iş dünyasınındaki ağırlığı ile bilinen Kayseri’de Hilton’daki davetlerin çoğu içkisiz oluyor, düğünlerin ise yüzde 30-40′ı içkisiz olarak yapılıyor.
Yoksullaşmanın faturasını hızlı göç alarak ödeyen Adana - Mersin’deki Hilton Genel Müdürü Sabine Dorn ise gelir düzeyi düşük semtlerdeki çocuklara yönelik aktivitelerini anlatıyor.
Hilton Türkiye Bölge Satış Müdürü Leyla Cingöz, müşterilerinin beklentilerinin artmasına paralel olarak HHC’nin 2009 yılında Türkiye’de dahil olmak üzere dünyada ortak bir bilişim ağı üzerinden hizmet vereceklerini belirtiyor. Böylece İstanbul Hilton’da kalan bir şahıs, Washington’daki Hilton’da da kimliği ve talepleriyle tanımlanabilir olacak. Cingöz 2009 yılında Hilton rezervasyonlarının yüzde 25′inin internet üzerinden olmasının planlandığını da vurguluyor 

 

Türkiye’de garip şeyler oluyor (!)

Bu yazının altından nasıl çıkacağımı bilemiyorum.

Yazarlık hayatımı tehlikeye attığımın da farkındayım.

Karşı karşıya kalacağım tepkiler, beni şimdiden düşündürüyor.

Nasıl olmasın ki…

Eğer yazı yazanlardan biriyseniz, fazla seçeneğiniz yoktur. Alkış alabilmek için mutlaka iktidarı kötülemeniz gerekiyor.

Her şeyin başında ekonominin batma noktasına geldiğini sık sık işlemek gerekiyor.Krizin kapı eşiğinde bulunduğunu ve bugün olmasa dahi, yarın çöküntünün başlayacağını söylemelisiniz.

Hemen ardından da, bu iktidarın devlete ait malları sattığını, bilinçli ödünler vererek ülkeyi bölme noktasına getirdiğini, topraklarımızın Avrupa Birliği tarafından parsellenerek satın alınacağını da özellikle vurgulamak, alkışların artmasına neden oluyor.

Eğer omuzlarda taşınmak istiyorsanız, laik sistemin çökme noktasına geldiğini ve şeriat kadrolarının bürokrasiyi teslim aldığını, tek ümidin Silahlı Kuvvetlerin müdahalesine kaldığını yazmalısınız.

Kazara, işlerin çok parlak olmasa dahi, o kadar da felaket olmadığını yazarsanız, eyvahlar olsun. Ne İktidar yalakalığınız kalır, ne satılmışlığınız.

İşte bugün ben tehlikeli sularda yüzeceğim.

TAV’ın hisselerine gösterilen olağanüstü rağbet, doğrusu beni şaşırttı. Özellikle yabancıların hisse alımı için hücum etmesi ne anlama geliyor ?

Eğer bir ülkenin ekonomisi kötüyse, kriz kapının eşiğindeyse, siz gidip, ne kadar başarılı olursa olsun, o ülkeye ait şirketlerden birinin hisselerini alır mısınız ? İki defa düşünmez misiniz?

Türk ekonomisinin felaket bir noktada bulunduğunu söylemek insafsızlıktır. Belki dünyanın en pırlanta ekonomisinden söz etmiyoruz, ancak krizin eli kulağındaki bir ekonomiden de söz etmiyoruz. Özellikle dışardan bakıldığında, Türk ekonomisi sağlıklı görünüyor. Bizler ne dersek diyelim, yabancılar Türkiye’nin 2007 yılında krizlerle sarsılacağı söylentilerine kulak asmıyorlar.

Piyasalara bakın ve 2007′nin fırsatlar yılı olacağının hikayeleri duyacaksınız. Hele Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığına aday olmaması durumunda, borsanın 48 binlere taşınacağının beklentisi giderek yaygınlaşıyor.

Karamsar ekonomistler kusuruma bakmasınlar, ancak bu ülke batma noktasında değil…

* * *5 YIL OLDU, NEDEN HALA 1 İNCİ PARTİ ?
Anlayamadığım diğer bir konu da, şu Ak Parti’nin 5 yıldır iktidarda bulunmasına rağmen, nasıl oluyor da hala anketlerde birinci parti çıkabildiği ile ilgili.

Medyanın ne kadar iktidar alkışçılığı yaptığı iddiaları doğru olsa bile…Halkın AK Parti’nin gerçek yüzünü bir türlü anlayamadığı söylentilerinin doğruluk oranı çok yüksekler de bulunsa dahi, yine de inandırıcı bir yanıt değil.

Türk toplumu, Devlete ait malların haraç mezat satışından çok mu memnun oluyor ? Veya Avrupa Birliği’ne ilişkin reform yasaları yüzünden AK Parti’ye mi koşuyor ?

Anlayamadım gitti…

AK Parti kadrolarının döküldüğünü de hepimiz biliyoruz. Hatta, önümüzdeki seçimler için kadrolarında önemli değişikliklere gitmek istedikleri de duyuluyor.

Peki neden ?

Doğal olarak 5 yıllık bir iktidar ciddi şekilde yıpranır. Beklentileri karşılayamadığından dolayı, erime sürecine girer.

Oysa Ak Parti, hala birinci parti konumunda görünüyor.

Demek ki bir şeyler oluyor.

Demek ki, toplumun bazı ihtiyaçlarını iyi tespit edebilmişler ve gereğini yapmışlar.

Tabii buna bir de, muhalefetsizliği eklememiz gerekiyor.

Türkiye’de muhalefet öylesine cılız ki, bu görevin bir bölümünü kimi TV kanalları yerine getirmeye çalışıyor. Kimi gazeteler veya yazarlar, adeta birer muhalefet sözcüsü gibi davranıyorlar. Türk Silahlı Kuvvetleri dahi, önemli bölümü sivil muhalefetin eksikliğinden kaynaklanan nedenlerle, birçok konuda yüksek sesle muhalefet yapıyor.

AK Parti çok şanslı bir ekonomik konjonktür yakaladı. Ayrıca, Türk toplumunun istikrarlı ve kavgasız bir iktidar beklentisini de iyi karşıladı. İşte bundan dolayı 5 inci yılına rağmen hala gerektiği oranda yıpranmadı.

Darısı gelecek iktidarların başına…

(Bu yazı, Posta Gazetesinde ve aynı gün Hürriyet Gazetesinin tüm dış yayınlarında, Hürriyet internet sitesinde (www.hurriyetim.com.tr) Milliyet internet sitesinde (www.milliyet.com.tr) ve Daily News ekibi tarafından tercüme edildikten sonra hem ana gazetede, hem de Daily News internet sitesinde (www.turkishdailynews.com) yayınlanmaktadır. )

Posted in cartel. Yorum Yok »

sabah gazetesinin yazarlarını yazılarının zihniyetinden tanıyalım -2

 

 

Konuşuyorlar işte! 

Basın ve ifade özgürlüğünü, sansürü bu kadar çok konuşuyoruz ya… Sanırsınız, hakikisinden konuşuyoruz.Konuşanların önemli kısmının derin otosansürler ve basın, ifade özgürlüğü ihlalleri içinde yuvarlanmış olması acıdır.Ayıptır. 

 

 

1. Liderinin ağzının içine bakan, parti içi demokrasi derdi olmayan, antidemokratik hiyerarşilere tabiliği kabullenen bakanlar, iktidar veya muhalefet mebusları, “ifade özgürlüğü” nü samimi konuşabilir mi?Onlar her koşulda özgür konuşamıyor ki!2. Patronu dahil; güçlülerin, kimi kudretlilerin altında ezilen, ses çıkaramayan, en azından bir kısmının kayıtsız şartsız sözcüsünden ibaret gazeteciler, “ifade özgürlüğü” nü samimi konuşabilir mi?Onlar her koşulda özgür konuşamıyor ki!3. Hayatı otosansür dolanlar, haber gizleyenler, iktidar kapısında, otel odalarında medya gücü ile hükümet gücü takas edenler, “ifade özgürlüğü” nü samimi konuşabilir mi?Onlar her koşulda özgür konuşamıyor ki!4. Basını cendereye alan kanunlar patronun kanunudur diye iki satır yazı yazamayanlar, “ifade özgürlüğü” nü samimi konuşabilir mi?Onlar her koşulda özgür konuşamıyor ki!5. Transfer olduğu gazetede yazarların, çizerlerin kovulmasını, sütunların boşalmasını sotada bekleyenler, “ifade özgürlüğü” nü samimi konuşabilir mi?Onlar her koşulda özgür konuşamıyor ki!6. Yazdığı gazetede, adamı olduğu iktidara yaranmak için yazar, haber susturulmasını, manşet sökülmesini, TV’de bülten sansürlenmesini, isim gizlenmesini kabullenenler, “ifade özgürlüğü” nü samimi konuşabilir mi?Onlar her koşulda özgür konuşamıyor ki!7. Patronun sevmediği bakanın azledilmesini eleştiren yazısı atılırken susanlar, iktidar eleştirilerinin susturulmasına göz yumanlar veya maddi pazarlık haline g