Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Svaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

 Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”  

 Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.

 

Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.

 

Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

 Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

 Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

 Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

 Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

 Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

 Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.


2 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

3 Ibid., s. 352.

4 Büyükelçi Glaspie’nin Saddam’la yaptigi görüsmenin kayitlari, ABC televizyonunun 12 Eylül 1990 tarihli haber bülteninde yayinlandi. Bkz. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

5 Webster’in brifingi, Murray Waas’in Village Voice’deki 22 Ocak 1991 tarihli yazisinda açiklandi. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

6 Andrew & Leslie Cockburn. Dangerous Liaison, s. 353.

7 Sözkonusu CIA ve Pentagon kaynakli bilgiler, Andrew ve Leslie Cockburn’ün özel görüsmelerinde edinilmistir. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

8 Ibid.

9 Ibid., ss. 353-54

10 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 247, 252-54.

11 Ibid., s. 247.

12 Ibid., s. 254.

13 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 356.

14 Ibid., s. 357.

15 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 307.

16 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 354.

17 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 19.

18 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 254.

19 Wolf Blitzer, Between Washington & Jerusalem, ss. 202-16.

20 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, s. 70.

21 Eustace Mullins, The World Order, ss. 4-5.

22 Wiener, 2 Subat 1991.

23 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247.

24 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 166.

25 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 358.

26 Efraim Inbar, “Israil’in Ulusal Güvenligi Bir Geçis Dönemi Yasiyor”, Avrasya Dosyasi (Israil Özel), Cilt 1, Sayi 3, Sonbahar 1994, ss. 99-108.

27 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 428.

28 Tercüman, 12 Mart 1991.

29 Amatzia Baram, “Israil ve Kuzey Irak’taki Kürt Sorunu”, “Avrasya Dosyasi (Kuzey Irak Özel), Cilt 3, Sayi 1, Ilkbahar 1994, ss. 149-54.

30 Günaydin, 16 Mart 1997.

31 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 7.

32 Jerusalem Post, 15 Ekim 1988.

33 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, ss. 64-5.

34 Salom, 24 Nisan 1991.

35 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 53.

36 Ibid., , s. 64.

37 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 141-2.


38 Ibid, s. 147.

39 Sabah, 27 Mayis 1994.

40 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, 165-6.

41 “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran”, Newsweek, 21 Eylül 1992 .

42 “Yeni Senaryolar”, Sabah, 27 Kasim 1996.  

 Hz. Musa ve Yahudiler


Firavun, İsrailoğulları’na sürekli zulmediyor ve onları ağır işlerde çalıştırıyordu. İsrailoğulları’nın Mısır’da yaşadıkları zorluğu temsil eden bir resim.

MÖ 1600′lerde, Yusuf Peygamberin önderliğinde Mısır’a yerleşen Yahudiler, kısa sürede orada çoğalarak, geniş alanlara yayıldılar. MÖ XV. yüzyılın başlarında Yahudilerin sürekli çoğalmalarından ve güç kazanmalarından endişe duymaya başlayan Firavun, bu topluluğu etkisiz hale getirmek için Yahudilere baskı uygulamaya başladı. Böyle bir dönemde Allah, Hz. Musa’yı Yahudileri ıslah etmek ve onları Firavun’un baskısından kurtarmak için peygamberlikle görevlendirdi. İsrailoğulları içinde -her toplumda olduğu gibi- samimiyetle Hz. Musa’ya itaat edip hak dine uyanların yanı sıra, Hz. Musa ile birlikte hareket etmelerine rağmen sık sık isyana sapanlar da vardı. Güzel ahlakları ile diğer insanlara da örnek olan Yahudilerden, Allah Kuran’da şöyle bahsetmektedir: “Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.” (Araf Suresi, 159) Bunun yanı sıra, tavırları ile Hz. Musa’ya çeşitli zorluklar çıkaran kişilerin yaptıklarına da Kuran’da pek çok ayette yer verilmiştir.Hz. Musa kendisine destek olması için kardeşi Hz. Harun’u da yanına istedi. Ancak Firavun ve önde gelen çevresi Hz. Musa’yı yalanlayarak onu büyücülükle suçladılar. Bu olay Kuran’da şöyle bildirilir:

Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür. “Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?” (Araf Suresi, 109-110)

 Bunun üzerine Allah, Hz. Musa’ya İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmasını vahyetti. Firavun’un zulmünden kurtulmak için yola çıkan Hz. Musa ve kavmini, Firavun ve ordusu takip etti. Deniz kıyısına ulaştıklarında Firavun’un ordusu tarafından sıkıştırılan Yahudilerin bir kısmı, o zamana dek birçok mucize görmüş olmalarına rağmen, tevekkülsüzlük göstermişlerdir:


Firavun ve kavmi putperest inançlara sahiptiler.

Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Şuara Suresi, 60-61)Allah’ın mutlaka kendilerine yardımda bulunacağını hatırlatan Hz. Musa, asasını denize doğru uzatmış ve Allah’ın büyük bir mucizesi olarak deniz ikiye yarılıp İsrailoğulları’na geçit vermiştir. Kurtularak karşı tarafa geçen Yahudilerin ardından tekrar kapanan denizin ortasında Firavun ve ordusu boğularak yok olmuştur:

(Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 62-66)

 Bu büyük yardımla Firavun’un ordusundan kurtulmalarına rağmen Yahudilerin bir kısmının isyankar tavrında bir değişiklik olmamıştır. Bu kişiler, denizi geçer geçmez gördükleri bir putperest topluluğa özenerek Hz. Musa’dan kendilerine bir put yapmasını istemişlerdir:İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa’ya dediler ki: ‘Ey Musa, onların ilahları gibi sen de bize bir ilah yap.’ O: ‘Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz.’ dedi. (Araf Suresi, 138)Bunların ardından Yahudiler, çölde çok uzun süre kalarak sürekli yer değiştirdiler. Muharref Tevrat’a ve bazı tarihi kaynaklara göre ilk olarak Elim ile Sina Çölü arasındaki Sin Çölü’ne geldiler. Burada bir süre kaldıktan sonra Refidim’de konakladılar ve son olarak Hz. Musa’nın “On Emir”i aldığı Sina Çölü’ne ulaştılar. Her yerleştikleri yerde karşılaştıkları bazı zor koşullardan yakınan bir kısım Yahudiler, bu durumlarından dolayı Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a karşı isyankar tavırlar gösterdiler. Her zorlukla karşılaştıklarında, Allah’ın desteklediği ve mucizelerle yardım ettiği bu topluluk içinde bazı kimseler, gösterilen mucizelere rağmen isyan ederek, Allah’a baş kaldırdılar. Bu olaylardan muharref Tevrat’ta şöyle bahsedilir:

Bu temsili resimlerde İsrailoğulları’nın Hz. Musa ile birlikte Kızıldeniz’den geçişleri ve Firavun ve ordusunun suda boğuluşu görülmektedir

 … Ve İsrailoğulları’nın bütün cemaati, çölde Musa’ya karşı ve Harun’a karşı söylendiler; ve İsrailoğulları ona dediler: Keşke Mısır diyarında et kazanları başında oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eli ile ölseydik, çünkü bütün bu cemaati açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız….Ve Musa dedi: Rab size akşamleyin yemek için et ve sabahleyin doyuncaya kadar ekmek verdiği zaman, bileceksiniz, çünkü Kendisine karşı söylenmelerinizi Rab işitiyor, ve biz neyiz? Söylenmeleriniz bize karşı değil fakat Rabbe karşıdır. (Çıkış Bölümü, 16/1-6)Kuran’da da, bazı Yahudilerin bu isyankar tavırları şöyle bildirilmektedir:

Siz (ise şöyle) demiştiniz: “Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın”… Onların üzerine horluk ve yoksulluk(damgası) vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz Allah’ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi: (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi. (Bakara Suresi, 61)

 Hz. Musa, Tur Dağı’na, Allah’tan vahiy almak için gittiğinde, İsrailoğulları’nın başına kardeşi Hz. Harun’u bıraktı. Hz. Musa’nın yokluğundan istifade eden Samiri adındaki bir ikiyüzlü bozguncu, Yahudilerin bir kısmını kışkırttı ve onlara ilahlarının bir heykelini yapmalarını söyledi. Samiri’ye uyan İsrailoğulları Hz. Harun’u dinlemediler ve bütün altın süs eşyalarını eritip altından bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başladılar. Hz. Musa henüz topluluğunun başına dönmemişken Allah, ona İsrailoğulları’nın saptığını haber verdi. Kuran’da, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’nın başına geri dönmesi şöyle anlatılmaktadır:Bu temsili tabloda, Hz. Musa’nın, kavminin yanından ayrılışının ardından, Yahudilerin bir kısmının Samiri’nin sapkın telkinlerine uyarak altından bir buzağı heykeli yapıp bu heykele tapınmaya başlamaları anlatılmaktadır

Musa kavmine oldukça kızgın ve üzgün olarak döndüğünde onlara: ‘Beni arkamdan ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?’ dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) ‘Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğu ile kılma(sayma)’ dedi. (Araf Suresi, 150)

 Sürekli bozgunculuk çıkartarak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a baş kaldıran, hatta hz. Harun’u öldürmeyi planlayan bazı Yahudiler, Hz. Musa’nın Samiri’yi kovması ve buzağı heykelini yakarak yok etmesinden sonra tekrar doğru yola tabi oldular. Ancak yalnızca kısa bir süre için. Allah’ın onlara vadettiği kutsal yere girmek için mücadele etmeleri gerektiğinde de itaat etmeyerek Hz. Musa’ yı dinlemediler. Kuran’da Hz. Musa’nın kavmine şöyle seslendiği bildirilir:Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı kutsal yere girin ve gerisin geri arkanızı dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz. (Maide Suresi, 21)İsrailoğulları’nın ise, Hz. Musa’ya cevabı şöyle olmuştur:Dediler ki: “Ey Musa, biz orada onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız.” (Allah) Dedi: “Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde şaşkınca dönüp dolaşıp duracaklar. Sen de o fasıklar topluluğuna karşı üzülme. (Maide Suresi, 24, 26)

Çıkardıkları isyanlara ve baş kaldırmalarına karşılık olarak, Allah, daha önce kendilerine vadettiği Kutsal Toprakları İsrailoğulları’na yasakladı.

 

Tevrat’ı Tahrif Eden Ruhban Sınıf

 Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. (Bakara Suresi, 79)Hz. Musa’nın önderliğindeyken bile Allah’ın hükümlerine uymayan, kendi hedef ve çıkarlarına göre yaşayan bazı Yahudiler, Hz. Musa öldükten sonra Tevrat’ı değiştirdiler. Tevrat’ın belki de değişmeden kalmış bir bölümünde (en doğrusunu Allah bilir), Yahudilerin yaptıkları Hz. Musa’nın ağzından şöyle anlatılıyor:

Zira biliyorum ki ölümümden sonra büsbütün bozulacaksınız, ve size emrettiğim yoldan sapacaksınız; ve son günlerde sizi kötülük karşılayacak; çünkü ellerinizin işi ile Rabbi öfkelendirmek için onun gözünde kötü olanı yapacaksınız. (Tesniye Bölümü, 31/29)

 

Hemen belirtmek gerekir ki, kitabın bu ve bundan sonraki bölümlerinde dikkat çektiğimiz söz konusu hahamlar sınıfı, samimi olarak Allah’a iman eden ve insanları doğruya davet eden dürüst dindarlar değildir. Bu kimseler Hz. Musa’nın tebliğ ettiği hak dini kabullenememiş ve bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiş samimiyetsiz ve menfaatperest kimselerdir. Bunun yanında kuşkusuz samimi şekilde Allah’a inanan ve O’na kulluk etmeye çalışan pek çok haham ve diğer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuştur. Ancak Kuran’da verilen bilgiler, bu din adamları arasında kibirli, menfaatperest birtakım kimseler olduğunu göstermektedir ve bunlar Yahudi dinini dejenere etmeye çalışmışlardır.

 

Tevrat rolelerini yazan hahamlar. Kahinler olarak da bilinen hahamlar, İsrail toplumunun en önemli sınıfını oluşturmaktadırlar. Hahamlar arasında Siyonist ideolojinin etkisi altında kalanlar, topluma acımasızlığın ve saldırganlığın meşru olduğunu telkin etmektediler. Ancak elbette, onlar arasında da samimi olarak Allah’a iman eden ve Allah’tan korkanlar bulunmaktadır.

 

Kuran’da bildirilen bu gerçek, İncil’deki bazı anlatımlarla da uyum içindedir. İncil’de Hz. İsa’nın ikiyüzlü Yahudi din adamlarına karşı halkı uyardığından sıkça söz edilir. Bu konudaki bir uyarı şöyledir:“Yazıcılar ve Ferisiler (İncil’de Yahudilere ve hahamlara verilen isim) Musa’nın kürsüsünde otururlar; bundan sonra size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar. Onlar bütün işlerini insanlara görünmek için yaparlar. Çünkü onlar hamaillerini genişletip, esvaplarının saçaklarını büyük yaparlar; ziyafetlerde üst yeri, ve havralarda baş yerleri.. Ve insanlar tarafından rabbi diye çağrılmayı severler. (Matta Bölümü, 23/2-7)

İsrail, günümüzde dahi, Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan bazı hahamların telkinleri doğrultusunda yönetilmektedir. Öte yandan İsrailli hahamlar içinde de Siyonist ideolojiye şiddetle karşı çıkan, Siyonizmin neden olduğu vahşeti her fırsatta kınayan, tüm İsrail halkını hoşgörüye, barışa ve uzlaşmaya davet eden pek çok samimi insan da bulunmaktadır.

 Ne var ki İsrail’de Siyonizmi benimseyen hahamların sayısı çoğunluktadır ve Muharref Tevrat’ın uygulanmasından da, yine bu hahamlar sorumludur. Bugün İsrail Parlamentosu olan ve “ibadethane” anlamına gelen Knesset’te kararlar genellikle bu hahamlara danışılarak verilir.Aslında “Kahinler” olarak anılan hahamlar, Yahudi topluluklarına Tevrat’tan önce de hakim olan bir sınıftı. Batı Sami ırkından gelen Yahudiler, diğer Batı Sami topluluklarıyla ortak bir dine mensuplardı. Hahamların söz konusu bu etkileri diğer birtakım batıl inançlarda olduğu gibi, Yahudiliğe atalarının dininden gelen bir gelenektir. “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Hayrullah Örs, “İsrailoğulları’nın dinlerini anlamak için onların daha önceki inançları hakkında biraz bilgi verilmesi lazımdır” diyerek bu eski batıl dinin birtakım özelliklerini anlatır. (sf.30) Diğer bir bölümde ise, Hayrullah Örs, Kenan şehirlerindeki bu sapkın inançta yer alan Kralların kutsallığı ve Kralların kahin ünvanı taşımaları konusundan şöyle bahsediyor:

Kenan şehir devletlerinin çoğunda Kral kutsal bir varlıktı. Memleketin mutluluğu ve bereketi ona bağlıydı… İsrailoğulları, kutsal Krallık düşüncesini Kenanilerin örneğince sürdürmüşlerdir. Papaz sınıfının oldukça gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. Şunu da kaydedelim ki, Ugarit metinlerinde papazlara İbranice’deki gibi ‘Kohen’ ünvanı verilmektedir. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf.27)

 Kitab-ı Mukaddes’in ilk kısmını oluşturan Eski Ahit ya da Tevrat, toplam 39 kitaptan oluşur. Bunlardan ilk beş kitap olan Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye, Hz. Musa’ya verilen, ancak daha sonra hahamlar tarafından bozulmuş olan bölümlerdir. (En doğrusunu Allah bilir.) İçindeki tutarsızlık ve mantık bozuklukları (Örneğin, beşinci bölüm olan Tesniye’de, Hz. Musa’nın ölümü ve gömülüşünün anlatılıyor olması gibi), bu ilk beş kitabın da Hz. Musa’ya indirilen vahiylere değil, hahamların ifadelerine dayandığını göstermektedir.“Rabbin sözüne göre Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarına Beyt-Peor karşısındaki derede onu gömdü.” (Tesniye Bölümü, 34/5-6)Bundan sonraki 34 bölüm ise, asırlar boyunca Kitab-ı Mukaddes’e parça parça eklenmiştir. “Yahudi Tarihi” adlı kitabın yazarı olan H. Hirsch Graetz, Tevrat’ın değiştirilmesi ile ilgili olarak şunları söyler:

Tevrat’ın kanunlarına tam riayeti sağlamak üzere ileri gelen ailelerin temsilcilerinden başında Büyük Kohen’in (Başhaham) bulunduğu Yetmişler Meclisi’ni kurdular. Bu meclis, İsrail Devleti’nin yıkılışına kadar devam etti. Bunlar, kitabın en eski karakterli harflerini değiştirip zamanlarına uydurdular. Gençlerini yetiştirmek için dini okullar açtılar. Bu okullardaki öğretmenlere ‘Soferim’ (yazıcılar) denilirdi. Soferimin iki vazifesi vardı: Tevrat’ı açıklamak ve bunun cemiyet ve ferd tarafından tatbikini sağlamak. Soferimler, Tevrat’ın beş kitabından başka, nebilerin sözlerini de Kitab’a ek olarak yazdılar ki, isimlerini bu çalışmalardan almışlardır… Bu arada bazı müelliflere göre İsrailli olmayan yabancı asıllı bazı kitaplar da İsrailleştirilerek kitaba eklendi. (Tesniye Bölümü, sf.46)

 Yahudilerin Passah bayramında sofradaki herkes tarafından okunması gereken metin ve bu metin için hazırlanmış özel bir kapakProf. Dr. Hikmet Tanyu ise, “Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler” adlı kitabında, hahamların Tevrat’ı değiştirmeleriyle ilgili olarak şunları belirtiyor:Hz. Musa, MÖ XIII. yüzyılda yaşamasına rağmen, yakın zamanlara kadar elde bulunan en eski İbrani el yazması nüsha MS VII. ve X. yüzyılda yazılmış bir kaynaktır. Tesniye (Tevrat’ın beşinci bölümü), MÖ 621 veya 622 yıllarında Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nde kahinler tarafından bulunduğu belirtilerek Kral Yoşiya’ya sundukları bir kitap olup Musa’nın ölümünden, gömülmesinden ve onun için tutulan yastan bahseder. Hz. Musa zamanında bulunmayan birçok adetlere, davranışlara değinir. Önceki kitaplarda geçen bazı şeriat kanunlarını tekrarlar, insanların birbirlerine ve Tanrı’ya karşı nasıl davranmaları gerektiğini anlatır. (Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.40)

Yahudiliğe göre Tevrat’ın beş kitabının kelime kelime Yehova tarafından bildirilmiş Tanrı kelamı olduğuna inanılmaktadır. Oysaki, Hz. Musa’nın yaşadığı tarih bile kesinlikle tespit edilmiş değildir. Tahminen XV. yüzyıldan başlayarak genellikle XIII. yüzyılda yaşadığı ve ortalama MÖ 1250 yıllarında İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkardığı ileri sürülmektedir. Tanah’ın (39 kitabın hepsine birden verilen isim) tamamlanması ise MÖ (1200-100) yılları arasında ve bin yıldan fazla bir zamana uzamış ve muhtelif yazarlar tarafından telif, derleme, ve birleştirme işine teşebbüs edilmiştir. (Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.47)

 Türkiye’deki Musevi vatandaşlarımızın yayınladıkları Şalom gazetesinde ise, bu konuyla ilgili şu ifadelere yer verilmiştir:Yıllardır araştırmacıların merak konusu olan ‘Kutsal Kitabı kim yazdı?’ sorusu uzun bir listenin çıkmasına neden olmuştur. Bu sayılan listeye aday olarak katılabilecek iki isim daha öne süren Amerikalı profesör Richard Friedman’ın bu konudaki kitabı önümüzdeki günlerde Londra ve New York’ta yayımlanacak. Friedman’a göre peygamberlerden Yeremiah ve havarisi Baruh Ben-Neriya Kutsal Kitabın ilk beş bölümünü kaleme almışlardı. İsrailli uzmanlar önerinin üzerinde düşünüyorlar. (Şalom, 13 Mayıs 1987)Hayrullah Örs ise, “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Tevrat’ın tarih boyunca birçok değişikliğe uğradığını belirtir:

Eski Ahit, özellikle Tevrat (Musa’nın 5 kitabı, Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye), Yahudiler ve Hıristiyanlarca, yakın zamana kadar Tanrı’nın Hz.Musa’ya doğrudan doğruya yazdırdığı kitap olarak kabul edilmekte idi. Ama iki yüzyıldan beri yapılan incelemeler; bunların çok yeni diyebileceğimiz zamanlarda yazıldığını ve çeşitli maksatlarla tarih boyunca değişikliklere uğratıldığını ispatlamıştır. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf. 34-35)

 Görüldüğü gibi, Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat, bazı hahamların elinde, Yahudilerin milli çıkar ve hedeflerine uygun olarak değiştirilmiş ve hak kitap olma niteliğini kaybetmiştir. Yapılan tahrifatlar neticesinde, Allah, ahiret, cennet ve cehennem inancında çeşitli sapkın açıklamaların yer aldığı bir kitap ortaya çıkmıştır. Bu tahrifatların en temel özelliklerinden birisi ise, Yahudi halkının batıl gelenekleri doğrultusunda belli kesimlere menfaat ve üstünlük sağlayacak birtakım açıklamalardır. Bu açıklamalar bir kısım Yahudilerin geleneksel üstün ırk ve dünya hakimiyeti konularındaki ihtiraslarını pekiştirmiş, yaptıkları katliamlara, haksızlıklara ve ahlak dışı tavırlara meşru bir zemin hazırlamıştır. Böylece Muharref Tevrat’ın bazı kısımları, hak dini anlatan bir kitap olmaktan çıkarak, bazı Yahudi hahamların ideolojilerini yansıtan bir kitap haline gelmiştir. Şalom gazetesinde de bu batıl inanışlar şöyle belirtiliyor:

Tanrı’ya inanmak Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Resul Jeremiah bile İsrail’in başkaldırısını, Tanrı’nın ağzından şöyle anlatır: ‘Beni terk ettiler ve kanunlarımı uygulamadılar’. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise ‘İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar’ olmuştur. (Şalom, 8 Mart 1989)

 Kuran’da ise dini kendi çıkarları için kullanarak yalanlayanlar için Allah şöyle buyurmaktadır:Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahlarından dolayı vay hallerine! (Bakara Suresi, 79)Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez. (Cuma Suresi, 5)

Saddam Hüseyin (ALLAHIN rahmeti üzerine olsun)

SADDAM, BNL VE KISSINGER ASSOCIATES

 Washington’ın, İran’a karşı sürdürdüğü savaş boyunca Saddam’a verdiği destek, doğal olarak bir takım aracılar ve aracı kurumlar sayesinde ulaştırılmıştı Bağdat’a. Yalnızca Washington’ı değil, başta Londra ve Roma olmak üzere bir çok Avrupa başkentini içeren kapsamlı bir ağ vardı aslında Bağdat’a yapılan yardımın arkasında. Ve konu hakkında en kapsamlı araştırmalardan birini yapan Amerikalı gazeteci Alan Friedman’ın Spider’s Web (Örümcek Ağı) adlı kitabında ayrıntılı bir biçimde su yüzüne çıkardığı gibi, bu “ağ”ın içinde BNL (Banca Nazionale del Lavoro) adlı İtalyan bankasının büyük rolü vardı. BNL’nin özellikle Atlanta’daki şubesi, Irak’ın silahlanma programının finanse edilmesinde önemli bir misyon üstlenmişti.

BNL, Saddam’la olan ilişkisinin ortaya çıkmasıyla bir “skandal bankası” olarak tanınacaktı, ama aslında bundan önce de büyük bir skandala karışmıştı: İtalya’da 1981 yılında yaşanan ve hükümetin devrilmesi ile sonuçlanan ünlü P2 mason locası skandalına. Skandal, Licio Gelli adlı eski bir faşistin “üstad”lığını yaptığı bu locanın, çeşitli fail-i meçhullerden sorumlu olan “Gladio” adlı kontr-gerilla örgütünü yönettiğinin ve uyuşturucu ticaretinden kara para aklamaya kadar pek çok kirli işi yürüttüğünün ortaya çıkmasıyla patlak vermişti. Skandalın çapını büyüten şey ise, P2′nin inanılması zor üye listesiydi: Loca üyeleri arasında 3 bakan, 43 Parlamento üyesi, 43 general, 8 amiral, gizli servis şefleri, yüzlerce üst düzey bürokrat ve diplomat, İtalya’nın dört büyük şehrinin polis şefleri, sanayici ve finansörler, ünlü Corriere Della Sera gazetesinin editör ve yayıncısı da dahil olmak üzere 24 gazeteci ve ayrıca bazı ünlü televizyon yıldızları yer alıyordu. 33

 Devlet içinde bir tür dev “çete” haline gelmiş olan locanın finans işlerini yürüten en önemli kurum ise, BNL idi. BNL’nin genel müdürü Alberto Ferrari ve yönetim kurulunun on üyesinden dördü P2 üyesiydiler. Bankanın Gelli tarafından yönetilen çeşitli kirli işlere karıştığının ortaya çıkmasıyla birlikte de, kısa sürede BNL’nin adı “P2′nin bankası”na dönüştü. 34

P2 locasının bazı önemli uluslararası bağlantıları vardı. Bunların en ilginçlerinden biri de, İsrail’le ve İsrail gizli servisi Mossad’la olan ilişkisiydi. The Middle East International dergisi, Temmuz 1981 sayısında locanın Mossad’la çok yakın ilişkileri olduğunu ortaya koymuş, P2′nin bu “İsrail bağlantısı”nda İtalya içindeki Yahudi cemaatinin de önemli bir rolü olduğunu bildirmişti. İtalya’nın ikinci büyük zengini olan Yahudi cemaatinden Carlo de Beneditti’nin de P2′yle yakın ilişki içinde olduğu sonraki yıllarda ortaya çıkmıştı. P2′nin İsrail ve özellikle de Mossad’la olan “ittifakı”, eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky’nin ünlü kitabı By Way of Deception’dan sonra 1994′te yayınladığı The Other Side of Deception adlı kitabında da bildirildi. Ostrovsky, bir Mossad-P2-Gladio bağlantısından söz ediyordu. Eski ajanın yazdığına göre, Licio Gelli, yani P2 mason locasının ünlü üstadı, “Mossad’ın İtalya’daki müttefiki”ydi ve Gelli’nin yönettiği P2 ile, yine Gelli’yle yakın ilişkisi olan kontrgerilla örgütü Gladio da Mossad’la ittifak içindeydi. Mossad, Gelli-P2- Gladio bağlantılarını kullanarak 80′li yıllarda İtalya üzerinden silah ticareti yapmıştı. 35

 Locanın Avrupa’daki Yahudi çevreleri ile de çok yakın ilişkileri vardı. İngiltere’nin efsanevi finans hanedanı Rothschild, P2′ye son derece yakın olan isimlerin başında geliyordu. Baron Ellie de Rothschild’ın, P2′ye ihanet etmeye kalkan Roberto Calvi’nin “masonik” infazı için gereken parayı temin ettiği, İtalyan Panorama dergisinde yayınlanmıştı. 36P2′nin Atlantik’in öteki yakasındaki en önemli bağlantısı ise oldukça ünlü bir isimdi; Henry A. Kissinger. Uğur Mumcu, Papa Mafya Ağca adlı kitabında “P2′nin 33. dereceye yükselmiş masonlardan oluşan üst konseyi Monte Carlo Komitesi adı ile tanınmaktadır. Monte Carlo locasına Henry Kissinger da üye” diye yazıyordu. 37 Henry Kissinger’ın İsrail bağlantılı kimliğinin, P2′nin diğer İsrail bağlantılarına paralellik arz ettiğini ise söylemeye gerek yoktu herhalde.

P2′nin İsrail’le ve İsrail’in Batı’daki uzantıları ile olan bu yakın ilişkisi, “P2′nin bankası” kimliğindeki BNL için de geçerli olabilirdi kuşkusuz. Nitekim kısa bir araştırma, bu tür bir ilişkiyi hemen ortaya çıkarıyordu. BNL’nin Atlanta’daki şubesi, Henry Kissinger’la ve onun lobi şirketi Kissinger Associates ile çok dikkat çekici bir bağlantı içindeydi. Dahası, BNL’nin Irak’a illegal yollardan aktardığı kredilerin organize edilmesinde, Henry Kissinger’ın ve Kissinger Associates’in ikinci ismi Lawrence Eagleburger’ın çok önemli rolleri olmuştu.

 1989 yılında Amerikan Kongresi’nin “Iraqgate” konusunu—Saddam’a yapılan gizli Beyaz Saray yardımını—araştırmak için görevlendirdiği komitenin başında yer alan Henry Gonzales, önce Lawrence Eagleburger’ın bağlantısını keşfetmişti. Reagan ve Bush yönetimleri boyunca Dışişleri Bakan yardımcılığı görevini yürüten ve özellikle de Ortadoğu ile ilgilenen Eagleburger, zaten görev süresi boyunca Saddam lehine alınan kararlara taraftarlığı ile tanınıyordu. 1983 yılında Eximbank’ın Irak’a verdiği kredileri ayarlayan en önemli isim oydu. Kasım 1989′da ise, ABD Tarım Bakanlığı’nın Commodity Credit Corporation (CCC) fonundan Irak’a yapılan yardımı onaylaması için Dışişleri Bakanı James Baker’ı ikna etmişti. 38

Bunlar legal desteklerdi, ama Bağdat’a BNL aracılığı ile ulaştırılan yardımlar illegaldi ve Gonzales, Eagleburger’ın bunlarla olan ilişkilerini araştırıyordu. Eagleburger’ın Kissinger Associates’in başkanlığını yürüttüğü dönemde (1984-89), BNL bu lobi şirketinin müşterilerinden biri olmuştu. Eagleburger, aynı dönemde bir de Ljubljanska Banka (LBS) adlı bir Yugoslav şirketinin ABD’de şube açması işini organize etmişti. Ve LBS ile BNL arasında çok yakın finans ilişkileri kurulmuştu birden bire.39 (Eagleburger’ın LBS aracılığı ile kurduğu “Yugoslav bağlantısı”, bir kaç yıl içinde Slobodan Milosevic adlı bir banka yöneticisi ile yakın dostluk kurmasına da yarayacaktı.) 40

 Öte yandan, o sıralarda Henry Kissinger da BNL Atlanta’nın yönetim kurulu üyesiydi. Bir süre sonra, Kissinger Associates’in üçüncü önemli ismi olan Brent Scowcroft’un da Eagleburger’la birlikte BNL’ye uluslararası ilişkiler konusunda danışmanlık yaptığı ortaya çıktı. Diğer yandan Scowcroft’un yaklaşık onbir ABD savunma şirketinde hissesi olduğu ve bunların çoğunun Bağdat ile yakın bağlantı içinde olup Irak’a ileri teknolojik malzeme sattığı belirlendi. 41

Ortaya oldukça kompleks bir “ağ” çıkmıştı ve ağ dört bir yanından İsrail’le ilişkiliydi. BNL, “Mossad’ın İtalya’daki müttefiki” sayılan P2 mason locasının “bankası”ydı. (BNL’nin “skandallar bankası” BCCI [Bank of Credit and Commerce International] ile olan yakın ilişkisi de olaya bir İsrail bağlantısı katıyordu; çünkü BCCI güçlü söylentilere göre “Mossad’ın paravan bankası”ndan başka bir şey değildi.) BNL’nin Amerika’daki şubesi ise, yine İsrail’le olan yakın ilişkisiyle tanınan Henry Kissinger ve “adamları” (Eagleburger ve Scowcroft) tarafından yönlendiriliyordu. Ve Kissinger Associates, BNL’nin Irak’ı silahlandırma misyonuna öncülük ve “danışmanlık” yapmıştı. (BNL aracılığıyla yürütülen Kissinger-Saddam bağlantıları araştırılsa belki daha ilginç bağlantılar da bulunacaktı, ama olmadı. Çünkü “birileri” BNL ile ilgili dosyaları ortadan kaldırdı. 10 Mart 1992 gecesi “kimliği meçhul kişiler” İtalyan Senatosu binasındaki bir odaya girerek, Senato’nun soruşturduğu BNL bankası ile ilgili dosyaların tümünü imha etti.)

 Dört bir yanı İsrail’le ilişkili olan BNL’nin tüm bu Bağdat bağlantısından ise doğal bir sonuç çıkıyordu; Saddam’ın silahlandırılması, Yahudi Devleti’nin Ortadoğu stratejisine uygun bir iş olmalıydı. Ve ABD’nin İran-Irak savaşı boyunca Bağdat’a verdiği desteğin içinde, Yahudi Devleti’nin Ortadoğu stratejisinin de payı bulunmalıydı.

Oysa İran-Irak savaşı boyunca “dışarıya” verilen imaj bundan daha farklı oldu.

 

BAĞDAT, TAHRAN VE BATI KUDÜS

 İran-Irak Savaşı’nın birinci yılı henüz dolmuşken ve Irak’ın hala askeri yönden üstün sayıldığı sıralarda, Haziran 1981′de, Irak’taki ilginç bir hedef ilginç bir saldırıya maruz kaldı. Hedef, Irak’ın Fransa’dan aldığı yardımlarla son yıllarda yapımına büyük hız verdiği Osirak adlı nükleer reaktördü ve ani bir hava saldırısı sonucunda imha edilmişti. Bir kaç yıl sonra Irak’ı nükleer silahlara sahip bir ülke haline getirecek olan ve oldukça da gizli yürütülen projenin, kimin jetleri tarafından bombalandığı da bir kaç gün boyunca anlaşılamadı. Fakat yine de saldırgan fazla gecikmeden ortaya çıktı; Osirak’ı İsrailliler vurmuşlardı.

İsrail tarafında “Sfenks Operasyonu” olarak adlandırılan42 bu bombalama, uluslararası kamuoyunda İsrail’in İran-Irak Savaşı’na dolaylı yoldan müdahil olduğu şeklinde yorumlandı; İsrail, İran’la savaş halindeki Irak’ı vurmuştu. Ve bu eylemden basit bir sonuç çıkartılmıştı; Yahudi Devleti, İran-Irak savaşında İran tarafını tutuyordu. Çoğu İsrailli yorumcunun da benimsediği—ve ısrarla “dışarıya” empoze ettiği—bu yoruma göre, İsrail, bir Arap ülkesi olan Irak’ı her zaman için Farisi İran’dan daha büyük bir tehlike olarak algılıyordu. İran, 1950′lerden beridir süregelen çevre stratejisi gereği Araplar’la arası iyi olmayan bir ülke olarak İsrail’in doğal müttefiğiydi ve 1979′daki devrim Tahran’ın bu stratejik konumunu pek fazla değiştirmemişti.

 Bu yorum, biraz sonra değineceğimiz Irangate olayıyla birleşince daha da güçlendi. İsrail’in resmi ağızları tarafından da “sızdırılan” bu argümana göre, Saddam, İsrail açısından çok büyük bir tehditti ve Yahudi Devleti, Saddam’dan kurtulmak için İran’daki Humeyni rejimiyle dahi ittifak arayabiliyordu.Oysa Bağdat ile Batı Kudüs arasında çizilen bu büyük düşmanlık tablosu, büyük ölçüde bir illüzyondu.

İllüzyon, Batı Kudüs tarafından olduğu kadar Bağdat tarafından da pom- palanıyordu. Önceki sayfalarda, Irak Baasçılarının ve onların karizmatik lideri Saddam’ın aslında İsrail açısından hiç bir zaman gerçek bir tehdit oluşturmadıklarını, aksine son tahlilde İsrail’in Ortadoğu hesaplarına yarayan politikalar izlediklerine değinmiştik. En azından psikolojik düzeyde geçerli olan bu ittifak, yine önceki sayfalarda değindiğimiz gibi, İran Şahı’nın devrilmesinin ardından politik düzeye de çıkmış, İslam Cumhuriyeti’ne karşı girişilecek olan Irak saldırısı İsrail askeri uzmanlarının yardımıyla planlanmıştı.

 Bağdat ile Batı Kudüs arasındaki bu bağlantıyı yok etmiş görünen Sfenks Operasyonu ise, gerçekte, İsrail’in resmi kaynakları tarafından kendisine atfedilen anlamı, yani “İsrail Irak’a karşı İran’ın yanında” iddiasını desteklemiyordu.Sfenks Operasyonu, 1977′de Başbakanlık koltuğuna oturan Meneham Begin tarafından geliştirilen temel bir stratejinin sonucuydu. “Begin Doktrini” olarak da adlandırılan bu strateji, Arap ülkelerinin herhangi birisinin nükleer silah kapasitesine ulaşmasının İsrail tarafından mutlaka bir şekilde engelemesini öngörüyordu.43 Yahudi Devleti, Ortadoğu’nun ilk nükleer gücü olmuştu ve Hıttin Korkusu’nu yenebilmek için, bunu ebedi bir koz olarak kullanıp Ortadoğu’nun tek nükleer gücü olarak kalmaya kararlıydı.

Dolayısıyla Osirak’ın vurulmasının Bağdat’taki rejimle herhangi bir ilgisi yoktu. Çünkü rejimler her zaman değişebilirdi ve nükleer silahlar onları İsrail’e karşı kullanmaya kalkabilecek yeni bir rejimin eline geçebilirdi. İsrail’in Arap dünyasındaki en yakın dostu olarak bilinen Ürdün Kralı Hüseyin bile, eğer nükleer kapasiteye uğraşmaya çalışsa, Begin Doktrini kapsamına alınırdı. Bu yüzden, Osirak’ın bombalanmasının, İsrail’in Bağdat rejimi ile o anda bir çatışma içinde olduğu, hele de Irak’a karşı İran’ı desteklediği gibi bir anlamı yoktu.

 Nitekim Saddam da eyleme böyle bir anlam yüklemedi. Şaşırtıcı bir biçimde, Irak hükümeti Osirak’ın bombalanması olayına beklenenden çok daha küçük bir tepki göstererek Sfenks Operasyonu’nu sineye çekti. Saddam’ı bu tür bir munisliğe iten faktörlerin başında, operasyonun Washington’ın bilgisi ve yardımı ile yapılmış olması geliyordu. 44 ABD’nin İran’a karşı Irak’ın tarafını tuttuğu tartışılmaz bir gerçek olduğuna göre, Sfenks Operasyonu’nun amacı İran’a destek çıkmak olamazdı. Saddam nükleer silah işine el atarak fazla ileri gitmiş ve Begin Doktrini gereğince durdurulmuştu, ama onu durduranların ona cephe aldıklarını düşünmek doğru değildi.

Nitekim Saddam, İran savaşının ilerleyen döneminde İsrail’e yakınlaşmaya devam etti. Hatta, bir Arap ülkesi için o zamanlar düşünülemeyecek bir şeyi, İsrail’i resmi olarak tanımayı bile ciddi olarak düşündü ve bu konuda İsraillilerle bağlantıya geçti. 45 Irak Baasçıları ile Yahudi Devleti arasındaki geleneksel paralellik, İran- Irak Savaşı sayesinde daha da güçlenmişti.

 Ancak başta da belirttiğimiz gibi, dışardan gözüken tablo böyle değildi. Aksine, İsrail’in Irak’a karşı İran’ı destekleyebilecek kadar Bağdat’la sorunlu olduğu şeklinde bir tablo vardı ortada. Bu tabloyu doğuran en büyük faktör ise, İsrail’in ABD ile İran arasındaki silah ticaretine aracılık ettiği ünlü Irangate alışverişiydi.

ABD’yi gerçekte stratejik hesaplar açısıdan Irak’ı desteklerken bir yandan da İran’a silah satmaya yönelten faktör, 1980′lerin başından itibaren Washington’ın en büyük baş ağrısı olan rehineler kriziydi. Lübnan’daki İran yanlısı Hizbullah örgütü tarafından rehin alınan bir avuç ABD vatandaşı, Reagan yönetiminin en başta gelen dış politika konusuydu neredeyse. Washington yönetimi, üzerindeki ağır kamuoyu baskısının etkisiyle, oldukça kötü şartlar altında bulunan bu rehineleri mutlaka kurtarmak zorunda hissediyordu kendisini. Misillemeler ve komando operasyonları ise işe yaramıyordu. Tek yol karşı tarafın ikna edilmesiydi, ama Hizbullah’ın pek ikna edilecek bir havası yoktu.

 İşte bu noktada İsrailliler Washington’ın kapısını çaldılar ve çok ilginç bir teklif getirdiler; eğer ABD İran’a silah satmayı kabul ederse, İran da Hizbullah üzerindeki nüfuzunu kullanabilir ve rehinelerin serbest bırakılmasını sağlayabilirdi. “Rehinelere karşı silah” olarak özetlenen bu alışveriş, Reagan yönetiminin hemen aklına yattı. Hem Kongre’den gizli olarak yürütülecek olan bu işten kazanılacak para, yine Kongre’den gizli olarak yürütülecek bir başka operasyonda, Nikaragua’daki Kontra gerillalarının desteklenmesinde kullanılabilirdi. Amerika nasıl olsa çok geniş kapsamlı bir biçimde Irak’ı destekliyordu ve rehineleri kurtarmak için İran’a yapılacak sınırlı bir silah satışı savaşın dengesini çok fazla etkilemezdi.Irangate alışverişinin Washington’daki anlamı özet olarak buydu.Peki ama İsrail bu işe nereden girmişti? Amerikan rehineleri Washington’ın sorunuydu, Batı Kudüs’ün değil. O halde, Yahudi Devleti Irangate gibi ilginç bir operasyona aracılık ederken neyi hedeflemişti?

Bu sorular, bizi Yahudi Devleti’nin Humeyni rejimine karşı yürüttüğü sofistike savaşa götürüyordu.

 

IRANGATE’İN MANTIĞI I; KENYA’DAKİ GİZLİ TOPLANTI

 

80′lerin ilk çeyreğinde, İsrail’de Ariel Şaron’un büyük bir karizması ve gücü vardı. Savunma Bakanlığı koltuğuna oturan bu eski general, radikal olduğu kadar “vizyon sahibi” bir dış politika anlayışını temsil ediyordu. Dünya, Şaron’un radikalliğini ve “vizyonunu” 1982 yazındaki Lübnan işgali sırasında tanıdı ve bu yüzden ona “Lübnan kasabı” lakabını taktı. Ancak Şaron’un “vizyonu”, Lübnan’ın daha da ötesine, İran’a kadar uzanıyordu.

 

Israilli politikaci Ariel Saron, Suudi isadami Adnan Kasikçi ve Sudan lideri Cafer Numeyri, 13 Mayis 1982′de Kenya’da düzenlenen gizli toplantida (üstte) ortak bir hedef için strateji belirlemislerdi: Iran’daki rejimi devirmek ve Sah günlerine geri dönmek.

Şaron, etrafında oluşturduğu ilginç bir ekiple farklı dış politika kanalları arıyordu. Bu ekibin en önemli iki ismi ise, eski Mossad ajanı Yakov Nimrodi ile İsrail Uçak Endüstrisi adlı yarı-resmi silah şirketinin (IAI-Israel Aircraft Industries) eski şefi Adolph (Al) Schwimmer’di. Resmi görevlerinin ardından iş hayatına giren ve ortak çalışan bu iki İsrailli de oldukça zenginleşmişlerdi. Ticari ilişkileri, sık sık Arap iş adamları ve politikacıları ile bağlantı kurmalarını sağlıyordu. Bağlantıya geçtikleri en önemli Arap ise, ünlü Suudi iş adamı Adnan Kaşıkçı oldu.

Kaşıkçı ile Nimrodi-Schwimmmer ikilisi arasındaki bağlantı, bir süre sonra ticaretin yanında istihbarat ilişkisi de içermeye başladı. Kaşıkçı, ilk önce Nimrodi’ye oldukça gizli ve önemli bir politik dokümanı aktardı. Doküman, Suudi Prensi Fahd tarafından geliştirilen ve bir süre sonra İsrail’e iletilmesi düşünülen bir teklifi içeriyordu. “Fahd Planı” olarak da anılan dokümanda, ilk olarak, Suudi Arabistan’ın İsrail’i resmi olarak tanıması teklifi yer alıyordu. Buna karşılık Suudilerin istediği tek şey, Doğu Kudüs’teki İslam mabedlerinde Suudi Arabistan bayrağının dalgalamasıydı. Bu, Mekke ve Medine’den sonra, İslam’ın üçüncü kutsal mabedinin de Suudi himayesi altında olduğu anlamına gelecekti. Başbakan Begin, İsrail’in Kudüs’teki egemenliğine gölge düşüreceği gerekçesiyle bu teklife tepki gösterdi ve plandan bir sonuç çıkmadı. Ancak belki daha önemli bir sonuç vardı; Kaşıkçı, Suudi yönetimi ile Yahudi Devleti arasında bağlantı sağlayan bir adam haline gelmişti. “Fahd Planı”nı, Suudilerin gündeme getirmesinden daha önce gizlice İsrail’e aktarmış olması ise, onu İsrailliler’in gözünde daha bir güvenilir kılmıştı. 46

 Nitekim kısa bir süre sonra Şaron’un ekibiyle Kaşıkçı arasındaki bağlantı daha önemli bir ürün verdi. Kaşıkçı, Fas’ta sürgünde yaşayan Şah yanlısı İranlı generallerle İsrailliler arasında aracılık yaptı. Kaşıkçı’nın lüks DC-8 uçağı ile Avrupa’dan Fas’a uçan Nimrodi ve Schwimmer, orada hem Şah yanlısı generallerle hem de Şah’ın en son oğlu genç Prens Rıza Pehlevi ile görüştüler. (Baba Rıza Pehlevi, 27 Temmuz 1980 günü Kahire’de kanserden ölmüştü.) “Bebek Şah” olarak da anılan genç Pehlevi, yanındaki generallerle birlikte İran’da silahlı bir karşı-devrim gerçekleştirmeyi ve Humeyni rejimini yıkıp yeniden eski günlere dönmeyi planlıyordu. Ancak bu proje için desteğe ihtiyaçları vardı ve İsrailli misafirlerinden de bunu istiyorlardı. 47

Nimrodi ve Schwimmer vakit kaybetmeden İsrail’e döndüler ve tüm projeyi Şaron’a anlattılar. Şaron ve yardımcıları, İran’da karşı-devrim fikrine büyük bir sempatiyle yaklaştılar. Kaşıkçı ile yapılan bir seri deniz aşırı telefon görüşmesinin ardından, Afrika’nın gözlerden ırak bir köşesinde konuyla ilgili bir toplantı yapılmasına karar verildi.

 13 Mayıs 1982 günü yapılan gizli toplantı için, yer olarak Adnan Kaşıkçı’nın Kenya’daki safari köşkü seçilmişti. Ev sahibinin dışında, altı İsrailli ve iki Sudanlı vardı. İsrailli grup; Ariel Şaron, Yakov Nimrodi ve Al Schwimmer’in yanında, Dışişleri Bakan yardımcısı ve eski Mossad görevlisi David Kimche ile General Avraham Tamir’i de içeriyordu. Sudan’dan gelen iki kişi ise, Devlet Başkanı Cafer Numeyri ve istihbarat şefi Ebu Tayyib’di. 48

Toplantıda ele alınan konuların başında, Sudan’ın “özel projeler”de kullanılmak üzere dev bir “silah deposu” haline dönüştürülmesi geliyordu. Her üç ülkenin de — Suudi Arabistan, Sudan ve İsrail— bölgede ortak bazı hedefleri vardı ve her üçü de bazı silahlı grupları ve iç savaşları destekleme konusunda hemfikirdiler. Proje, yalnızca tüfek, top ya da benzeri hafif silahları değil, tank, uçak ve füze gibi dev ölüm makinalarını da içeriyordu. Kaşıkçı, bu “silah deposu” projesi için Kral Fahd’ın 800 milyon, hatta gerekirse 1 milyar dolar ayırabileceğini gururla açıklamıştı. İsrailliler’e, özellikle bu parayla satın alınacak silahların temin edilmesinde iş düşecekti. (Şaron’un aklına hemen FKÖ’den ele geçirilen silahlar gelmişti; önemli bir kısmı Suudi parasıyla alınmış olan sözkonusu FKÖ malları, şimdi bir kez daha Suudi parası tarafından satın alınabilir, kar da İsrail’e kalabilirdi.) 49

 Peki bu dev silah deposu kime karşı kullanılacaktı? Kuzey Afrika’da yaşanmakta olan bir kaç iç savaş öneri olarak getirildi, ama bu büyük yığınağın asıl hedefi başkaydı; İran’daki Humeyni rejimi. Deponun, “Bebek Şah”ın generallerinin gerçekleştirmek istedikleri karşı-darbede kullanılması düşünülüyordu asıl. Ordusunun büyük bölümü Irak cephesinde sıkışmış olan İran’a yapılacak güçlü bir çıkarma ile Tahran’ın ele geçirilebileceği hesaplanıyordu.50 Numeyri ve İsrailliler, Temmuz 1982′de tekrar buluşup detayları konuşmak üzere ayrıldılar.

Aslında İran’da bir karşı-darbe organize etme fikri, Kenya’daki bu gizli toplantıdan aylar önce sözkonusu İsrailli heyetin aklındaydı. Özellikle ikisi, Yakov Nimrodi ve David Kimche, bu konu üzerinde ısrarla duruyorlardı, hatta bunu açık açık medyaya karşı söylemekten bile çekinmemişlerdi. Şubat 1982′de İngiliz BBC televizyonuna demeç veren David Kimche, İsrail’in ve Batı’nın İran’da bir darbe teşvik etmesi gerektiğini söylemiş, aynı programda az sonra görünen Yakov Nimrodi de kendisiyle röportaj yapan muhabire bu tür bir darbenin mutlaka gerekli olduğunu ve pek de zor olmayacağını belirtmişti. İran’ın eski Tahran Büyükelçisi Uri Lubrani de aynı yönde görüş bildirmiş ve iyi planlanmış bir darbe sayesinde, Tahran’ın bir kaç yüz tank ve “yalnızca” on bin ölü ile ele geçirilebileceğini öne sürmüştü. 51

 Fakat Ariel Şaron’un “çevresi” tarafından geliştirilen ve Kenya’daki toplantı ile Suudi ve Sudan desteği kazanan bu plan, Mossad tarafından onaylanmadı. İstihbarat servisi, Şaron’un ekibinden daha analitik ve realist davranarak, Irak ordusuna karşı başarılı bir direniş gösteren İran’daki rejimin bu tür bir darbe ile yıkılamayacak kadar güçlü olduğunu rapor etti.52 Bu da, Kenya’daki toplantıda karar verilen projenin rafa kaldırılmasına yol açtı.

Ancak Şaron’un ekibi, İran’daki rejimi düşürmek için kafa yormaya devam etti. Irangate, işte bu beyin jimnastiğinin bir sonucu olarak doğdu. Kenya’daki toplantı, İsrailli yazarlar Raviv ve Melman’ın da belirttikleri gibi, “Irangate’in bir ön hazırlığı”ydı aslında. 53

 

IRANGATE’İN MANTIĞI II; TAHRAN’A SIZABİLMEK

 İsrail’in Suudi Arabistan’daki en büyük bağlantısı haline gelmiş olan Adnan Kaşıkçı, Kenya’daki toplantıya ve “Bebek Şah” ilişkisine öncülük eden iki önemli İsrailli’ye, yani Nimrodi ve Schwimmer’e, 1985 yılında yeni bir öneri ve yeni bir “İran planı” götürdü. Nisan ayında açtığı bir telefonda, iki İsrailliyi “tanışmaya değer” bir kaç İranlı ile görüştürmek istediğini söyledi ve onları Londra’ya davet etti. O sıralar Başbakan Şimon Peres’in resmi danışmanlığını yürüten Schwimmer, Kaşıkçı’dan gelen bu teklifi merkeze sordu ve “bir gidip bakın” cevabını aldı. Bu, Irangate’in başlangıç noktasıydı.

Kaşıkçı, Londra’daki Hyde Park Hotel’de yapılan görüşmede, İsrailliler’i Koreş (Cyrus) Haşemi adlı bir İranlı ile tanıştırdı. Haşemi önemli biri gibi görünüyordu; o sıralarda İran Meclisi’nin sözcüsü olan Ali Ekber Haşemi Rafsancani’nin kuzeniydi ve ülke içinde de siyasi bağlantıları vardı. Kaşıkçı, kendisini “ılımlı” olarak tanıtan Haşemi aracılığıyla, Tahran’daki rejimin Humeyni ile arası iyi olmayan bazı elementleri ile bağlantıya geçmenin mümkün olduğunu söylüyordu Nimrodi ve Schwimmer’e. Suudi milyonere göre, bu tür bir girişim, üç yıl önce Humeyni rejimini silah yoluyla devirmek için düzenledikleri girişimden çok daha akılcı olurdu. Bir süre sonra, Kaşıkçı iki İsrailliyi Manuher Gorbanifar adlı bir İranlı ile daha tanıştırdı. İslam Devrimi’nden bu yana Hamburg’da sürgünde yaşayan İranlı bir işadamı olan Gorbanifar, Kaşıkçı’nın söylediğine göre, Tahran’daki rejimin “ılımlı” bir fraksiyonu tarafından Batı ile daha iyi ilişkiler geliştirmek için görevlendirilmişti. 54

 Schwimmer yine Başbakan Peres’le bağlantıya geçti ve ondan bu iki İranlı’yı “test etmek” amacıyla Tel-Aviv’e götürmek için izin aldı. Yunanlı turistler görümünde İsrail’e uçan ve havaalanındaki pasaport kontrolünden İsrail gizli servis ajanlarının verdiği işaretle “transit” geçen iki İranlı doğrudan sorguya götürüldüler. Başbakan, bu iki İranlıyı sorgulaması ve kendisine acil bir rapor hazırlaması için Mossad’a talimat vermişti.

Mossad, önce bilgisayardan araştırdı İranlıları. Ve Haşemi’nin pek önemli ve güvenilir bir adam olmadığı hemen ortaya çıktı. Kayda geçmiş bilgiler, İranlı’nın Rafsancani’nin kuzeni olmak gibi önemli bir sıfat taşımasına rağmen fazla bir politik sofistikasyona sahip olmadığını ve para karşılığında sahip olduğu bilgileri hemen herkese aktarabildiğini gösteriyordu. Daha önce çeşitli Batılı istihbarat servisleri Haşemi’den istihbarat satın almışlardı.

 Ancak Gorbanifar’ın daha önemli bir adam olduğu halinden bile belli oluyordu. Mossad’ın yanısıra, hem AMAN’dan (İsrail’in askeri istihbarat servisi), hem de Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarından üst düzey yetkililer onunla birbiri ardına görüştüler. Zeki bir adamdı ve ilginç şeyler anlatıyordu. Anlattığına göre, bir süre önce gizlice Riyad’a uçarak Suudi Kralı Fahd ile görüşmüş ve ona İranlı militanların Mekke’de çıkarmayı planladıkları olaylar hakkında önceden bilgi vermişti.55 Bu durum, Gorbanifar’ın gerçekte bir rejim muhalifi olduğunu gösteriyordu; İranlı militanların eylem planlarını İran’ın başdüşmanı konumundaki Suudi Kralı’na ihbar etmesinin başka bir anlamı olamazdı. Gorbanifar, Batılılarla ve hatta İsraillilerle görüşüp silah alışverişi ayarlamak için Tahran yönetimi tarafından görevlendirilmişti, ama İsrailliler’e, bu silah ticaretinin ötesinde bir de siyasi bir mesaj veriyordu: Tahran’da gizli bazı rejim muhalifleri vardı ve bunların temsilcisi Tel-Aviv’de Mossad’la başbaşa oturuyordu. Nitekim İran uzmanı İngiliz kadın gaze- teci Robin Wright’ın da vurguladığı gibi, 1979 devriminden beri sürgünde yaşayan Gorbanifar, Tahran’daki dini liderlerin gözünde tümüyle güvenilmez bir adamdı. 56

İsrailliler durumun önemini hemen kavradılar. Ve Gorbanifar’ın getirdiği silah alışverişi teklifine olumlu cevap verdiler. O da Tahran’a telefon açtı ve basit bir “alışveriş listesi” çıkardı. İranlılar Yahudi Devleti’nden Amerikan yapımı uzaktan kumandalı TOW füzelerini satın almak istiyorlardı. İsrailliler teklifi değerlendirdiler, ama bu füzelerin Amerikan yapımı oluşu ve kendilerindekileri İran’a verdiklerinde bunları yeniden ABD’den istemek zorunda kalacak olmaları, karar vermelerini geciktirdi.

 Gorbanifar’ın İsrail’e yaptığı ikinci ziyarette ise kartlar daha açık oynandı. İranlı’nın resmi görevi yalnızca silah alışverişi yapmaktı, ama başka bir amacının daha olduğunu İsrailliler de artık gayet iyi biliyorlardı.