Meydan odasında yedi makam vardır.
Birinci makam: Eşik’tir. Bu makam tarikat makamıdır. Tanrının cemâlini müşâhede etmektir ve (teslim-i rizâ) dır. Teslim-i rizâda olmayanlar Nuh tufanı ile helâk olurlar. Bu lisan kuş dilidir.
ikınci makam: Horasan postu. Pir makamı,Haçi Bektaş makamıdır.
Üçüncü makam : Dâr-ı Mansur’dur. Meydan odasının ortasındadır. Bu makam hakikat makamıdır. Mansur’u asmışlar, yakmışlar, kul etmişler. Toprak mavolmaktır. Bu makamda ne sen var, ne ben. ancak var olan mutlak varlıktır. remzineisarettir. Dâr’da tâlip erenler yoluna ikrar verir. Suç, kusur burada söylenir. Buraya (Dârül âman), (Dârül uşşak) da denir. Her sene bütün mühipler (Baba da dahil olmak üzere) Dâr’da şu tercemanı okurlar:
“Bismi şah! Allah allah Allah! Özün dârda, yüzün yerde, erenlerin Dâr-ı Mansur’unda, er hak divânında, erenler meydanında, elimden, dilimden, vesâir âzâmdan her ne günah sadir oldu ise erenlerin affını niyaz ederim. Bu fakirden ağrınmış, incinmiş can kardeş varsa dile gelsin, bile gelsin. Bende hakkı olan kardes talep etsin. Târikatte boyun kesmek hâtadır. Erenler menzili teslim’i rizâdır. Elimden, dilimden her ne gelirse elim kesmek, dilim kesmek revâdır” derler.
Dördüncü makam : Mürşid huzurudur.
Beşinci makam : (Ricâl-i gayb) dır. Vahdet-i vücud’a inanan sefillerce Tanrı, Ortodoks Müslüman inanışından bambaşka olup; hiç bir ad ile adlandırılmaya, hiç bir vasıfa tavsif edilemey ve hiç bir kayıt ile takyid edilemeyen, ancak anlatabilmek ve anlayışa getirmek için ( Mutlak varlik) denilen mefhumdur. Mutlak varlığın zâti iktizası zuhur etmektir. Başka bir ta’birle makrocosmose’un (Müteehhirin ulemasınca microcosmose insandır) sükün halinde bulunuşu mutlak varlıktır, kendisini bilmesi de zuhurudur. Mutlak varlığın kendisini bilmesine ilim, aşk, akl-ı-kul, misk bir te’vil ile hakikat-i Muhammeddiye deniyor.
Tanrının zuhuru olan varlık insandır. Tanrı sifatlarının bütününe mazhar olan tek varlik insandır. Insan, bu derece yüce mertebe sahibi olmakla beraber insanlarin hepsi lâyik oldukları yücelikte tahakkük etmemiştir. Bunlardan bir tanesi tam gerçeğe ulaşır. ki buna (Kutup) derler. Kutbun lügât manası: Değirmen taşının ortasındaki demirdir. Taş, nasıl o demirin etrafında dönerse âlem de kutbun etrafında döner. Bir çok kutuplar vardır. Fakat asil kutup (Kutup-al-aktab) olan kişidir ki Tanrının zâtı iktizası olan bilgisinin mazharıdır. Derece bakımından buna en yakın iki kişi vardır ki bunlara (Imâmân) sağ imam, sol imam denir. Bunlardan sonra yer yüzünün dört yanını idare eden dört direk (Evdat-ıerbaa) denen erler gelir. Sonra (Abdâller) gelir. Bunlar maddelerini mânâya, nefislerini ruha, izafi ve mevhum varliklarini mutlak ve gerçek varlığa tebdil ettiklerinden (Abdâl) diye anılırlar. Kutup ve imamlar (üçler)i, Evtad ve udelâ (Beşler)’ teskil ederler. Bunlardan sonra (Rükebâ), (Nücebâ) ve (Nükebâ) lar gelir. Bunlar da (Yediler,kirklar ve uç yüzer) denir. Bu 3-5-7- ve 40 rakamlari her dinde mukaddestir.
Sofilere Tanrı, kâinati, erenler arasındaki bu teşkilatı ile idare eder. Buna (Sltanat-ı Ilâhiyye) denir. Bunlar herkesce bilinmediklerinden (Ricâli gayb), Gayb erenleri deniyor. Işte beşinci makam budur. Altıncı makam : Ocak. Erenler meydanınında buna (Küre) denir. Çiğler burada pışer; hamlar burada olur. Hakka erişilen makamdır.
Yedinci makam : Çerağlar, Meydan odasının kapısının tam karşısında (Taht-i-Muhammedi) veya (Kürsii Gadir-Hum) denilen tahtın üzerinde sırasıyle 3=5=7= ve 12 aded mum vardır. Bunlar üçler, Beşler, yediler ve oniki imam çerağlardır. Tahtın önünde (Meydan Taşı) vardır. Bu makam, elinde kudret kılıcı tutan (Hacim Sultan) makamıdır. Bu makamda erenler yolunda doğrü gitmeyini terbiye ederler, Korkup hazer edecek makamdır. Meydan Taşının yanında o aksam ayni ceme iştirâk eden canlarin adedince çerağ uyandırılır. Ayrıca bir mürşi çerağı ve onların yanında da tâlibin çerağı vardır.
Meydan odasına girilmezden evvel küre üzerinde (Bâtın cë rağı) veya (Çerağ-ıdâim) denilen mum yakılır. Kırklar meclisi toplandiktan sonra mürşit (Çerağciı) ya da “Kalk erenler çerağları uyandır” der. Çerağcı (gayret kuşğı) denen beyaz bir kuşağı beline bağladıktan sonra bâtın çerağından, (delil) tâ’bir edilen ince bir mum ile, aldığı bir şu’le ile evvelâ Kanun çerağı denilen üç mumlu şamdandan başlamak üzere sırası ile ve muayyem merasimle bütün çerağları uyandırır. Tâlibin çerağı henuz uyanmamış vaziyettedir. Bu, emir üzerine uyandırılırlar.
Bâtın cerağından maksat, cumle canlar bununnuru ile nurlanıp hakikat-i-Ilâhiyye’ye varıldığını göstermektir. Nasıl ki karanlikta görülmeyen eşya aydinlıkta görülebileceği gibi, Tanrınin mazharı tammı olan Adem de hakikat nuru ile, kendisinden tecelli eden hakikattın esasını görerek Tanrıyi bilecektir.
Yukarda zikrettiğimiz makamlardan başka (Aşçı postu), (Ekmekçi postu) gibi tâli makanlar da vardır. Kırklar meclisi toplanıp çerağlar uyandıktan sonra Mürşıt “Erenler. canlar cümlemize akşamlar aşk olsun” diyerek meclisin tamamlandığını haber verir ve muayyem bir dua okur.
Her makamın önüne gelince (niyaz) yapilır. Derviş ayağını mühürleyip, yani sağ ayak baş parmağını sol ayağı baş parmağı üzerine koyar, ellerini de parmaklar açık olarak, sağ kol, sol kol üzerinde olmak üzere çarpazlama, omuzlar, hizasında gögsü üzerine koyarak hafifçe öne eğilmış vaziyette durur. Bu vaziyet, niyaz ve kusurunun itirafı vaziyetidir. Ceninin rahimdeki durus vaziyetidir. Buna (Peymançe) denir. Meydan odasının kapısında baş açık, yalin ayak, gözleri bağli bu duruş dünyaya gelsin remzidir.
Rehber, meydan odasının kapısından musaade taleb ederk tâlible birlikte (Eşık) makamında birinci derece niyazı yaparak içeriye girer ve her adımda şerat, tarikat, hakikat, ve marifet erenlerini selâmladıktan sonra yürüyüşe sağ ayakla başlar, her üç adımda peymançeye geçerek ikinci makama niyaz ettikten sonra (Dâr) a gelirler. Bektâşilikte, fütüvvet teşkilatinda ve Mevlevilk/te bir işe başlanırken okunan müretteb,müscca ve ekseriya da manzum dualara da (Terceman) denir. Dede ve Baba tarafindan uksek sesle okunan dualara (Gülbank) denir. Bu dua okunurken mühibler ayakta iseler sağ ellerini gögüslerine koyarak hafifçe öne eğilirler, oturuyorlarsa ellerini mühürleyip yani sağ el parmaklarının ucu sol el parmaklarının ucuna gelmek üzere ust üste koyup başlarını ceşde vaziyetinde yere koyarlar ve âmin yerine (Allah Allah) derler. Dua sonunda Dee (Gerçekler demine Hü” deyince onlar da (Hü” deyip ellerini öperek başlarına koyarlar.
Hü Arapcada (O) demektir. Sofiler bunu Tanrının en büyük adı olarak kabul etmişlerdir. “Gerçeklerin demine hü” demek, bu bakımdan gerçeklerin Zuhuru (O) dur. Onlar haktan zâhir olurlar, Hakta bâtın olurlar. Donlar hakkın zuhuru, hak onlarin bütunu demektir. Hü kelimesiyle (Mahv) âleminden (Sahv) âlemine yâni haktan yine hakka,fakat hakkin bütunundan zuhuruna rücu etmiş olurlar. Gülbank ve Terceman okunmazdan evvel (Bismişah) denir. Rehber (Dâr)da şu tercemanı okuyarak tâlibi taktim eder:
“Bismişah; Allah Allah; eli erde, yüzü yerde, özü dârda,erenlerin Dâr-ı-Mansur’unda, Muhammed- Ali divanında, pir huzurunda boyun bağlı, başı açık, can kurban, teni terceman, muteehhil ikrarı vermek isteyen filan isimli bir koç kuzulu kurbanımız var. Erenlerimizin pend=ü-nasihatıilehareket etmek ister, hanedanı ehli beyte tevellâ ve teberrâ kılmak şatıyla pirimiz hünkarımız Hacı Bektaş-ı-veli efendimizin katarına katılmak ister, getirelim mi? Emir mürşidimizin, ne buyurursunuz şahım erenler?”
Baba,kırklar meclisinde yerlerini almış ve diz üstü oturmakta olan kardeşlerin fikirlerini sorar muvafakiyetlerini alır. Müteakiben rehber, tâlibi mürşidin huzuruna getirir ve ona teslim eder. Tâlibin huzurunda dizleri mürşidin dizlerine temas etmek üzere oturur. Mürşid sağ eliyle tâlibin sağ elini, avuçlarını birbirine temas etmek ve baş parmaklar dik olarak birbirine dokunmak üzere, tutar. Bu tutuş yalnız Bektaşilikte Fütuvvet teşkilâtında ve Mevlevilikte vardır. Tâlip de sol eli ile mürşidin eteğine yapışır. Bu “el benim,etek senin, hak yolunda bizi doğru yola kilavuzlamakta kusur etmeyesin!” demektir. Buna “el etek tutmak, biat kılmak, nasip almak” ta denir. Burada mürşid, tâlibe şunlari söyler: “Ey tâlib, acı Bektaş Efendimizin yoluna girmek istiyorsunuz. Bu yol güçtür, Kıldan ince kılıçtan keskindir. Melâmet yoludur. Demirden yayadır. Erenler buyrmuşlar: “Geme gelme, dönme dönme gelenin malı, dönenin canı” Erenler nasihatleri ile hareket edecek misiniz? Ne dersiniz? Talib de: “Allah eyvallah” der. Mürşid devamla: “Nevsinle mücadele et, herkese iyiliktebulun, bâtıla uyma, kudretin varken affet, devletin varken mütavazi ol,kimseden mürevvet ve insaf bekleme, eline, beline, diline sahip ol. Hakikat sırlarını fâş etme” der ve tâlibin başına tâcını giydirir. Müteakiben tâlibin boynundan çıkardığı tıyg-bend’e üç düğüm vurup, tâlibin ellerini başının üzerine kaldırır ve beline bağlar, sağ kulağına “Së riatte üstüvar ol, tarikatten haberdar ol, marifette pây-dâr ol, hakikette sabit kadem ol” der.Bundan sonra rehber tâlibi diğer makamlara niyaz ettirir ve her biri hakkında lazım gelen bilgiyi verir, Nihayet mecliste bulunanların hepsine ayrı ayrı niyaz ettirir. Eğer meclis kalabalik ise, “Cümleden cümleye selam ve niyaz” der ve tâlibi yerine oturtur. Bundan sonra mürşit: “Halil Peygamber Tanrıya itaat ederk, nevsini Rahmâna, malını konuklara, cesedini ateşe,oglunu kurban olmağa verdiği halde yine Tanrıya hamd etti. Göz yaşlarindan tuz zuhur etti” der sağ eli ile bir tutam tuz alır ve yüce anrı:”Bu tatli su, şu acı tuz”dedi: (!) onu ahid, borç ve öz verme âleti kıldı, Tannrı lânet etsin ahdini bozana” der ve sol elindeki su dolu kaba tuzu atar ve talibe içirir,mecliste bulunanlara da sunar. Herkes bir yudum içer,en sonunda kendisi içer.Sonra “Essalâm ey hazırun! iş bu kişi teslim oldu ve erenler yoluna niyet kıldı, bu suya ve tuza huzurunuzda and verdi ki yüz döndürmeye, bu yolda ve kapida ola” der.
Bazen bu tuzlu su yerine tatli serbet içilır. Su, tuz ve şebet içmenin manalari vardır. Şerbet icme fıtri bilgiye işarettir. Kulda bu bilgi ezeli istidâdın temizligi ile husule gelmiştir. Yaradılıştaki temizliği elde edende bu bilgi tekrar zuhur eder. Su duruluğu bakımından ilme ve hikmete isarettir. Tanrı da “Biz her şeyi sudan yarattık”(2) demiştir. Ilk çag hükemasından Thales’de bütün varlığı temel vazifesini gören tek bir asli maddeye “su” ya irca etmişti.
Tuz, adalet ve fazilete işarettir. Akli kemalât ve ahlâka ait faziletlerin hepsi adalet ile husule gelir, nefis bu faziletler ile kuvvet bulur ve derecesine yükselir. Tuz da aynen böyledir. Tuz olmazsa yemekler kuvvetli ve lezzetli bir hale gelemez. Tuz, eskiden beri mukaddesttir. Romalilar ve unanlılar âyinlerde, mabetlerde tuz sunarlar ve sofralarinda tuz bulundururlardı. Araplarda, Romalılarda ve yahudilerde tuz, dostluk remizleridir. Birlikte tuz tadan iki kişi en mukaddes bağlar ile birbirlerine bağlanmış olurlardı. Görülüyor ki tuzun manevi ehmmiyeti pek büyüktür.
Tuz, Bektaşilikte de pek mukaddestir. Sofrada mutlaka tuz bulunur, yemeğe tuz ile baslanır ve tuza parmak basip tadarak bitirilir. Fütuvvet teşkilatında nakayb (teşrifatçı) mahfile derecesini bilmediği birisi gelirse önüne tuz tutar,tuza parmak basanlar derecesini ve dedesinin ismini söyler.
Şerbet içildikten sonra Çeragcı, Meydandan’dan dışarı çıkıp (Faraş) ve (Çâr)ı alır. Faraş eşiğin önüne koyup Çâr koltuğun altinda olmak üzere (Dâr)a ve Horasan postuna niyaz ettikten sonra mürşit huzurundan başlamak üzere Meydan’ı süpürür ve faraşın içine çeker. Bu, talibin ma”siyetinden temizlenmesi için yapılan senbolik bir fiildir.
Böylece tâlip ikrar verip tarikate girmiştir. Tarikate intisap edene (Mühip) denir. Tarikatten haberdar olmayanlara (Zâhiri) veya (Hârici) denir. Muhiplik ilk derecedir. Muhiplikten sonra sırasıyle Dervislik, Babalik, Halifelik gelir. Diger tarikatlerde yola giren kimseye (Dervis) denir. Bektâşilikte ise muhipliğe eriştikten sonra derviş olunur. Dervişliğe ikrar verip muayyem çileyi çıkarmak, hizmeti görmek suretiyle tarikate temamen bağlanan hakikat yolcusuna dervis denir. Muhip, dervişliğe ikrara verince tekkeye girer (Haydariye) denilen kolsuz ve yakasız gömleği giyerek muayyem hizmetleri görür. Drevislerde nefsi alcaltıp, gonlün temizliğini te’min etmek için az yemek,az icmek, az uyumak, nefsin istedigini vermemekusulü vardır ki buna (Riyazet) derler. Riyazetin muayyen bir usul ile yapılanına kırk gunlük riyezet manasına (Erbain), yahut (Çile) derler. Bu çile halvetilerde vardır. Dervis bir hücreye girere, tahammül edilirse ilk günü kırk zeytin, ikinci günü otuz dokuz ve nihayet kırkınci bgünü bir zeytin yer. Iktiza etmedikçe dışarıya çıkmaz. Çile bağı denilen iki ucu birbirine ekli bir kayışı boynuna ve dizlerinin altına geçırıp dertop olunur. Uyuklar,uzanmaz. (Müttekâ) veya (Muın) denilen üstü hilâl şeklinde alt ucu sivri bir âleti yere saplar ve üstüne başını koyarak uyur. Riyazetin bu şekilde nefse zulum yapilarak icrası merdud ve mezmün adedilmiştir. Mevlevilerde çile yani dervis dede olmak icin tekkede bibnbir gun hizmet eder. Evvela üç gün bir hücrede kapalı kalı. Ondan sonra dışarıya çıkar, hizmet görür, geceleri hücresinde yatar. Bektâşilerde riyazet hizmetlerdir. Hizmetin muayyen bir müdeti yoktur, ehliyete bağlıdır. Bir müdet sonra dervişlik erkânı gösterilerek hırka giydirilir ve derviş yapılır. Mamafi dervişliğin yalnız hırka ile tac giymekten ibaret olmadığını Yunus Emra şu beyti ile ne güzel ifade etmiştir.
Dervişlik dedikleri hırka ile tac değil
Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtac değil
Şimdiye kadar zikrettigim bu merâsimde gizlenecek hiç bir şey yoktur. Esasen tasvvuf ehli bu merasimi de lüzumsuz görürler. Nitekim riyâ ve harici tezâhürattan kaçan ve sâliklerini dünyadan çekmeyen ve hayata bağlıyan ana prensiplere sahip olan Melâmilerde, diger tarikatlerde olduğu gibi, esmâ,riyazet, âyin ve ekan,resmi kabul ve kisve yoktur. Melamilik tasavvufun nazari kısmi ile teesüri esasini kabul ediyor. Malüm olduğu üzere tasavvuf üç bakımdan incelenir: 1. Nazari tasavvuf. Ahlak ve muamelet kısmıdır. Zâhidlik esasına dayanır. 2. Teessüri- ruhi tasavvuf. Aşk ve cezbe esasına dayanmaktadır. Mütesvvuf imanını, heyacani ile yaşatır.
3. ä yın ve erkân. Bu kısım tarikatin diğer tarikatlerden ayrılmasında tek âmildir.
Mesleğe girmek isteyen âğyardan hâli bir yerde, üç-beş mellami erinin huzurunda (kalbe bakıcı) denilen ve irşâda me’zun bulunan talibin kalbine nazar eder. Kalbe bakıci tâlibe ne istedigini sorar. O da “Tanrıyı isterim” cevabıni verince, Mürşid de: “Tanrıyı isteyen Tanrıdan başka her şeyi kalbinden çıkarır, sen de kalbinden her şeyi çıkar” der. Melâmetliğe duhül bundan ibarettir. Bundan sonra talib sohbet meclislerinde bulunur, mürşid manevi makamati telkin eder. Bu meslek, yalnızaşk ve cezbeye, vecd ve istiğrâka ehmmiyet verir.
Görürülüyor ki formalitelerde gizli olmasi icab eden hiçbir şey yoktur. Erkânı gizli olan her cemiyette yapildığı gibi halkın, Bektâşilik hakkında türlü kanaat ve görüşleri, ceşitli tezvirleri vardır. Sır olan (Hakikatı Ilâhiye) dir, (Bâtın Ilmi) dir,(Ledün Ilmi)dir. (……………….Arapça………) (Biz, peygamberler zümresi insanlar ile ancak akıllari miktarınca konuşmakla emredildik), yani her kese aklının yettigi kadar sylenecektir. Zira (…………Arapça……….) halk bilmediği ilme düşmandır. Mamafi esrar, ağyâra sönylenmeyecek, yârdan da gizlenmeyecektir. Bâzı tasavvuf kitaplarinda yazılıdır. (Bu kibı Ağyârdan mahfuz ve mestur et, ehlinden esirgeme). Demek ki sır diye bir sey yoktur. Herkese kabiliyet ve ehliyeti nisbetinde öğretilmektedir. Kitabin sahifeleri arasında parentez içinde ( Arapça) veya (Ey yâr yahu güzeşt) ibereleri görülür. Bunlar o sahife icinde bir hakikatın ifade edildigi ve okuyanın gafil olmamasini ikaz maksadı ile konulmuştur. Bununla beraber hakikat harfler, rakkamlar, senboller ve allegoriler ile ifade edildigi icin almağa imkan yoktur.
Bâtın ilmi mutlaka mürsidden öğrenilir. (…Arapca)….) demişler, yani mürşıdsiz kemâle erilmez. Islami tasavvuf muazzam eserleri ile ve mürşidleri ile yalnız şarkta öğrenilir.
Kur’anda Kehif süresinde bir hikaye vardır. “Musa ile Yuşa’ın Tanrıdan bilgi verilmiş birisi ile Hızır Peygamber ile,bulustukları, Musa’nın bilgiyi öğrenmek istedigi, Hızır’inda “Sabredemezsin” dedigi, nihayet itiraz etmemek şartı ile Musa’yı kendisine yoldaş ettiği” yazılıdır. “Hızır, yolda kendilerini parasız gemiye bindiren birisinin gemisini deliyor, karaya çıkınca küçük bir oğlanı öldürüyor. Kendilerine yemek vermeyen bir köyde yıkılmak üzere olan bir duvari düzeltiyor. Musa her defasında itiraz eder. Nihayet Hızır “Artık ayrılmamız gerek, yalnız sabredemedigin şeyleri anlatayım” der. “Ilerde bir padişah vardi, sağlam gemileri zaptediyordu. Gemi zaptedilmesin diye deldim. Çocuk kötü olacaktı. Onu öldürdum. Hem o günahsız gitti hem Tanrı, anasına , babasina hayırlı bir evlat verecek. Duvarin altinda bir define vardi. Yer de yatimlerindi. Yıkılmasinda ileride yetimlerin eline gecsin diye duvarı düzelttim. ” der. Bu hikaye şunu anlatmak istiyor: Musa gibi bir peygamberin bile bilmedigi olduğu ve bilmediğinı öğrenmek için Hızır’ı aradığı, binaenaleyh hakikatı öğrenmek için mutlaka bir mürşidin huzuruna zaruret olduğu anlaşılıyor. Mevlâna”nın müsahibi Selâhaddin Zerküb Konevi’nin Sultan veled’e dediği gibi “Hakiki mürşidin nazari karşısında mutlaka lâ’l olur.”
Tasuvuf ehlinin bir kısmı ümmi olmakla beraber büyük bir mürşıdden feyz almışlardır. Sofilere bilgi bir gaye olunca insana darik verir ve atılması gereken bir yük kesilir. Bunlara bilgisi Tanrı tarafından öğretilen Ledün bilgisidir. Daha döğrusu büyük bir kabiliyete mazhar olduklari, üstün bir telkin kuvvetine mâlik bulunduklari halde okuyup yazma bilmeyen bu çeşit adamlar mütevazı bir terbiye ile yetişmemışler Fakatmüntesir bir terbiye ile gerçek bilginlere yaklaşmışlardır. Muhitleri, bulundukları sohbet meclisleri, görüştükleri ileri fikirli sofilerin halleri, hareketleri ve sözleri bunlari yavaş, yavaş olgünlaştırır ve tasavvufun ileri vehatta karışık umdelerinden bahseden bilginler ile münakaşa ederek kabiliyetlerini tastik ettirirler.