ehli sünnet olmak bir ayrıcalıktır
Şubat 25,2007 — otvav
Cevşen”den Dua
Ey kudret ve Hâkimiyet ve Mâlikiyeti bütün zâhirî seyyid ve meliklerin hadsiz derecede fevkinde bulunan, şeref-i intisâbı hiçbir seyyidin intisâbına benzemeyen ve Ona mensup olana kudretiyle herşeyi musahhar eden Hâkim-i Ezelî,
Ey lisân-ı hal ve kal ile edilen bütün dualara nihayetsiz rahmet ve kudretiyle ve nihayetsiz hikmetinin muktezâsınca icâbet eden Mücîb-i Rahîm,
Ey bütün hayır ve hasenât Onun elinde bulunan ve Onun tevfikiyle vücuda gelen, her hayrâtı yazan, her hasenâtı kaydeden, her a”mâl-i sâlihayı muhâfaza eden ve her hizmetin ücretini ve her hasenâtın mükâfâtını veren Hafîz-i Alîm,
Ey kemâlât-ı kibriyâsı mümkün ve mutasavver bütün mertebelerin üzerinde bulunan ve mahlûkatı mektûbat-ı Samedâniye ve memurîn-i İlâhiye mertebelerine çıkaran ve îman ve itaatle Ona intisab edenleri a”lâ-yı illiyîne yükseltip fazl ve keremiyle ulvî derecelere mazhar eden Fâtır-ı Hakîm,
Ey maddî ve mânevî nimetlere, rızıklara, ömürlere, hayır ve hasenelere bereket ihsân eden, nihayetsiz rahmet ve gınâ ve cûd ve sehâsıyla ziyadelikler veren Muhsin-i Kerîm,
Ey âsî kullarının hatalarını mağfiret etmek şanından olan Gafûr-u Rahîm,
Ey havl ve kuvvetiyle bütün belaları def eden Mevlâ-yı Azîm,
Ey büyük küçük bütün mevcudatın gizli ve açık bütün seslerini birden işiten ve hiçbir sadâ Ondan gizli kalmayan Semî-i Alîm,
Ey bütün mahlukatın sual ve dua lisanıyla ettikleri fakr ve ihtiyâcâtına dâimî cevap veren ve yerine getiren Kerîm-i Pürnevâl,
Ey en gizli mahlukatının en gizli arzularını ve en hafî niyazlarını bilen, işiten ve icâbet eden Alîm-i Zülcemal,
Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden halâs et
EHL-İ SÜNNET VE’L CEMAAT KİMDİR,KISIMLARI
İmam İbnu Subkî, Şerh-u Akîdet-i İbn-il-Hâcib adlı eserinde diyor ki:
” Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, bir tek akîde üzerinde ittifak ettiler. Allah Teâlâ’nın hakkında vacib, caiz ve muhal olan sıfatlarda ihtilaf etmediler. Ancak bu itikada ulaşabilecek bazı meselelerde ihtilaf ettiler. Yani delillerde ihtilaf ettiler. Uzun araştırmalardan sonra anlaşılıyor ki, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat üç taifedir:
Birincisi, ehli hadistir. Bunlar, sadece Kitab ve sünnete dayanırlar; bundan başkasına iltifat etmezler. Bunların delilleri, Kitab, Sünnet ve İcmâı ümmettir.
İkincisi, fikir, sanat ve aklî delillerle meselelerini muhkemleştiren taifedir. Bunlara Eş’ârî ve Hanefî denilir. Eş’ârilerin imamı, Ebu-l-Hasen el-Eş’ârî; Hanefîlerin imamı ise, Ebû Mansûr el-Mâturîdî’dir. Bunlar aklî delillerde ve maksatlarda müttefiktirler. Sem’î delillerden aklın mümkün gördüğü meselelerde de müttefiktirler. Ancak maksad olan bazı itikâdî meselelerin delillerinde, mesela tekvin ve taklid meselelerinde ihtilaf ettiler.
Üçüncüsü, keşif ve ehli vicdan taifesidir. Bunlara sofiyye denilir. Sofîler de bidâyette, ehli nazar ve istidlal, Yani Eş’ârî ve Matûrîler gibidirler. Nihayette ise, keşif ve ilhamla hükmederler.
Hafız Zebîdî diyor ki:
Malum olsun ki, İmam Ebu-l-Hasen el-Eş’ârî ve İmam Ebû Mansûr el-Mâturîdî radıyallahu anhumâ, indî meselelerden son derece sakındılar. Bir bid’ati ihdas etmediler. Mezhebleri, ashab, tabiîn ve tebei tâbiîn’in yolundan ayrılmamıştır. Bilakis Selefin itikadlarını, aklî ve naklî delillerle esaslaştırdılar. Mesela İmam Eş’arî, İmam Şâfiî’nin görüş ve ictihadlarını, açık nasslarla teyid ederek mezhebine yardım etmiştir. İmam Mâturîdî ise, aynı yolla İmam Ebû Hanîfe’nin mezhebini aklî ve naklî delillerle takviye etmiştir. Her ikisi de ehl-i bid’atle savaşmışlar ve Allah Teâlâ onları muvaffak kılmıştır. Filhakika cihadın aslı da, bunların yaptıkları cihaddır. Bu takdirde bunlara intisab, ashab, tabiîn ve tebei tabiîn’e intisabdır. Bunlara bağlanmak, Onlara bağlanmaktır. Nitekim İzz-ubnu Abdisselam diyor ki: “Şâfîler, Malikîler, Hanefîlerin kısm-ı a’zamisi ve Hanbelîlerden ehli fazilet, İmam Eş’ârî’nin itikadı üzere icma’ ettiler. Nitekim İmam Eş’ârî’nin muasırlarından Ebû Amr-ubn-ul-Hâcib, Mâlikî olduğu halde ve Hanefîlerin şeyhi olan Şeyh Cemâleddîn de Hanefî olduğu halde, Eş’ârî’nin itikadı gibi eser yazdılar.” İmam Takyeddîn İbnu Subkî, İbnu Abdisselam’ın bu naklini tasvib etmiştir.
Onların zamanından şu ana kadar, onlardan hiçbir âlim, hiçbir âlimi tekfîr, tebdî’ ve tesfîk etmemiştir. Bu da onların hak yol üzerinde olmasına delildir.
Hasılı, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e, sapıkların düşmanlığının yegane sebebi, tatbîk-i İslamdan aciz kalmalarıdır. Onların acizlikleri, onları sevgiden çevirip düşmanlığa saptırmıştır. Önüne gelen kitap yazar; karalar, çizer. Kimisi “bilim adamı” der; kimisi “ayet, hadis” der.
Buna dikkat çekmeliyiz. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatin itikâdı ve amelî ölçüleri, tevâtür senedlerle zamanımıza ulaşmıştır. Fırka-i Nâciye’de, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Allah’ın Rasûlü sallallahu aleyhi ve sellem, bu fırkayı: “Benim ve ashabımın üzerinde olduğumuz şey (itikad, amel ve ahlak)dir” cümlesiyle beyan edilmiştir. Ashâb-ı kirâmın itikadı, ahlakı üzere olup, ma’rûfu emreden, münkerattan sakındıran ve kebâir-i terk eden, onlar gibi ibadet eden, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Onların yolunda olmak farzdır.
Dilara yayınları Ehl-i Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür isimli eserden iktibasen yazılmıştır.
EHL-İ SÜNNET VE’L CEMAAT İTİKADI MESELESİ
Bir adam “Ben Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatim.” diyor. Alevi olsun, sünnî olsun, mu’tezile olsun, havârici olsun herkes dava ediyor, iddia ediyor: “Ben Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatim… ” Ama Şeyh Ahmed Ziyâeddin Gümüşhanevi Hazretlerinin buraya dikkat çekerek buyurduğu gibi, iş davada kalmıyor. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in alametleri vardır.
En azından Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat, mezheblere tabi’dir. Bütün fikirlerini hayat ölçülerini mezheb imamlarından alıyor. Mezheb imamlarının görüşleri ayet ve hadisin dışına çıkmıyor. En güzeli birinci asırda olan ulema, sonra ikinci asırda olan ulema, sonra üçüncü asırda.. Ki bu üç asır hakkında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem müsbet bir şahitlik yapmıştır; en hayırlı cemaat olduğunu beyan etmiştir. Ehl-i Sünnete tabi olanlar hayat ölçülerini bu üç asrın içerisinde yaşayan âlimlerden alıyor.
Şeyh Ahmed Gümüşhanevi Hazretleri diyor: “Mesela, birisi - İmam Şafiî şöyle dedi, İmam Malikî yahud İmam Hanbelî böyle dedi- dediği vakitte başka birisi de, - bu benim görüşüm… aklım öyle demez- diyorsa mezhebe karşı çıkmış olur.”
Madem ki biz Hanefîyiz, Hanefî mezhebine göre hayatımızı tasnif etmeye mecburuz.
Ehl-i Sünnet âlimleri namaz kılan bir kimseyi nifakla veya küfürle suçlamamışlardır. Gıybetten sakınmıştır. Birinci haslet budur. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat beş vakit namazlarını cemaatle kılmıştır. İkinci alamet de budur. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat bir araya geldiklerinde, cemaat zamanında, birbirlerini günahlardan vazgeçirmeye çalışmışlardır. Eğer bir cemaat birbirini günah işlemekten vazgeçirmeye çalışmazsa Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat değildir.
Mezhebler; ayet ve hadisin izahı demektir. Görüş ve fikirleri, İslamın bütün ahkamı, hükümleri temel itibarıyla ikidir:
Bir kısmı ictihadı kabul etmez, yani görüş kabul etmez; buna usûl-ü din denilir. Peygamber Sallallahu aleyhi ve sellem ve ashab-ı kiram tarafından kemiyet ve keyfiyet bakımından apaçık olan hükümlerde ictihad yoktur; zinanın haramlığı gibi, namazın farz oluşu gibi, orucun tutulması gibi, namaz kılmayana ceza vermek, oruç tutmayana ceza vermek meseleleri gibi.
Bir kısım da vardır ki, açık olarak ashab tarafından hükmü beyan edilmemiştir. Mesela namazda el bağlamak veya bağlamamak; bir kısım ashab-ı kiram bağlamış, bir kısım bağlamamıştır. Namazda el kaldırmak veya kaldırmamak; Kunut okumak veya okumamak.. İkinci şeklinde olan, bunlar ictihâdî olur. İctihad araya girer. Ama Asr-ı saadet’te veya ikinci ve üçüncü asırda açık olarak hükmü beyan edilen şeyler ictihad kabul etmez.
Allah’ın Rasulu sallallahu aleyhi ve sellem, müctehidlerin hakkında bir müjde vermiştir. Müctehidler hata yaptıklarında, Allah onu affeder. Fikri isabetli olduğu vakitte, ona iki mükafat verir. bizim zamanımızda ictihad kapısı açık olsa dahi, ictihad edecek derecede, şartlarına haiz bir kimse yoktur. Beşinci asırdan bu yana, kıyamete kadar mehdi aleyhisselam müstesna, diğerlerinin hepsinin mezheb arkasından gitmek mecburiyeti vardır.
Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat çizgisine dahil olan tüm mezhebler hak mezhebdir. Aslı on sekiz mezhebdir; zamanımızda devam eden mezhebler dört tanedir. Hanefî, Şafiî, Mâlikî, Hanbelî mezhebleridir.
Yalnız, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat; gençleşmiş, İslam kardeşlığını temin etmiş, birbirine emr-i ma’ruf, nehy-i an-il-münkeri tebliğ eden cemaattir.
Özet olarak Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’in beş alameti vardır. 1- Hiç birini diğeri tekfir etmez. Her biri diğerini takdir eder.
2- Emr-i ma’ruf ve nehy-i an-il-münkeri, bir araya gelirlerse birbirlerine tebliğ eder. Farz, vacibleri öğretir, günahlardan vazgeçirmeye çalışırlar.
3- Beş vakit namazı ta’dil-i erkanla cemaat ile kılmaya çalışırlar.
4- Şeriat ahkamını icra etmeye çalışırlar. Kendi nefsinde, iyâlinde veyahud da toplumda Allah’ın hükümlerini tatbik etmeye çalışırlar.
5- Kendisinden olmayanları dahi, Ehl-i Kıble olanları da iman çerçevesinde görürler. Büyük günah işleyen kimseye kafir demezler. Nitekim İmam Azam radıyallahu anh zamanında bir soru kendisinden sorulmuştur. İmam şöyle cevap veriyor:
“Yüzde doksan dokuz küfür ihtimali olan bir kimsenin, (yüzde bire binâen) imanı hakkında hükmeder; mü’mindir deriz.” Bundan gayrı, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaati parçalayacak olan hal hareket ve sözler, tefrikaya sebeb olur; tefrika denir.
Hatırlıyorum bir zamanda bu mesele ortaya konulmuştu. bir âlim Ehl-i Sünnet hakkında konuşuyordu. -Dürzî diye tabir ettiğimiz; Alevilerden bir taifedir bunlar, geceleri var filan.. Tunceli tarafında, Diyarbakır tarafında bunlar çoktur. Bunlardan birisi de orada oturmuştu:
Ben de Ehl-i Sünnetim dedi. O âlim de bunu tanıyor:Arkadaş, senin Ehl-i Sünnet olmana hayret ediyorum! Neyle Ehl-i Sünnetsin sen!?..
Ben sünnet olmuşum!!! ..
Bu da iddia ediyor: Ben de Ehl-i Sünnetim, diye ve Ehl-i Sünnet olduğu iddiasının delili de var. Ben sünnet oldum diyor.
Cemaatsiz dini yaşamak imkanı yoktur. Üç kişi bir araya gelirse cemaat sayılır. Küçük cemaat, büyük cemaat, birisi burada, birisi burada.. Bir camide imamın arkasında namaz kılanlar, o saatte hepsi namaz kılıyorsa burada birleşiliyor.
Particilik yüzünden, ırk yüzünden, ticaret yüzünden, Müslümanların birbirlerinin aleyhine girmeleri doğru değildir. Partiler gelip geçici şeylerdir… Alış veriş gelip geçici şeydir. Ebedi hayat içinde; insan çalışmak, Müslüman olarak çalışmak mecburiyetindedir. Ebedi hayatı nazar-ı itibara alarak insan, cennette karşı karşıya oturur, bir araya gelir ve ister. Dini bir gaye olmaksızın Müslümanların birbirlerinin aleyhinde olmaları doğru değildir. Türk olsun Arab olsun, ne olursa olsun Lâ ilâhe illallah; Muhammeden Rasûlullah der büyük günahlardan sakınır bir kimse, birbirine kardeştir. Kardeş kardeşin aleyhinde bulunamaz, malına tecavüz edemez. Onun şerefini korur, namusunu korur, kendi nefsini koruduğu gibi… Böyle olursa Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir….
Dürzî dedi: Ben Ehl-i Sünnetim!.. :Ben de sünnet olmuşum ?!!…
Dini, namusumuzu, toprağımızı, Müslüman olmayanlara çiğnetmeye hakkımız yoktur, korumak mecburiyetindeyiz ve her şeyden üstün tutmak mecburiyetindeyiz. Bütün dünya kafir olsa, bir Müslüman İslamiyeti kabul ettiği andan itibaren, İslamiyeti kendi nefsinde iyâlinde, elinden gelirse çevresinde tatbik etmeye mecburdur…
Hace Alâuddîni Attar (ks) 02.12.2005 23:26:35
Hace Alâuddîni Attar (Kuddise Sirrûhu) Şemaili:
Uzun boylu, simsiyah tenli, zayıf bedenli, gövdesi öne eğik, (kamburca) çok gür saçlı idi. Saçının aklığını da boyayarak gidermezdi.
Babası vefat edince, kendilerine çok yüklü miktarda mal miras kaldı. Fakat, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’nun tabiatı fakire meyilli, ilme çok düşkün, hizmete metfundu. Dolayısıyla miras kalan bu yüklü miktarda maldan hiç birşeyi almadan, hepsini kardeşlerine bıraktı ve Buhara Medreselerinde ilim tahsiline koyuldu. Şahı Nakşibendi Hazretleri’ne talebe olmayı tercih etti ve talebeliğe kabul buyurulmasını istirham etti. Şahı Nakşibendi Kuddise Sirruhu, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ ya nazar ettikten sonra:
Evladım, bizim yolumuzda çeşitli mihnet ve sıkıntılar vardır. Dünyayı ve nefsini terketmek vardır. Sen bunları yapabilecek misin? buyurunca, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu:
Yaparım Biiznillah, diye cevap verdi. Aileden gelen zenginlik gururunu kırmak için, Nakşibendi Hazretleri ona elma satmasını emretti ve devamen:
Öyleyse bugün bir küfe elma alıp, kardeşlerinin mahallesinde sat! dedi. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, tanınmış ve soylu bir aileye mensub olmasına rağmen, kibirlenmeden kardeşlerinin mahallesine gitti. Hiç kimsenin lafına bakmadan, bağırarak elma sattı. Ertesi gün, Nakşibendi Hazretleri’nin huzuruna gelerek:
Emirlerinizi yerine getirmeye çalıştım efendim, dedi. Nakşibendi Hazretleri: Bugün de kardeşlerinin dükkânı önünde elma satacaksın, dedi. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, hemen bir küfe elmayı alarak, doğruca kardeşlerinin bulunduğu dükkânın sokağına vardı. Yüksek sesle, kimseden çekinmeden, utanmadan elma satmaya başladı. Bu durumu gören büyük kardeşi, eşraftan olmanın verdiği cahiliye gururuna kapılarak, Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ya itab da bulundu:
Bizi ele güne rezil etme, para lâzımsa istediğin kadar verelim. Mirasını fazlası ile sana iade edelim. Fakat bu işi bırak! dediler.
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, hiç aldırış etmeden elma satmaya devam edince, elma küfesini elinden aldılar ve dövdüler. Ancak o aldırış etmeden, verilen emri yerine getirmeye devam etti. İmtihanını başarı ile veren Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu dergâha geldi. Tasavvuf yolunda ilk adımını böylece atmış oldu. Bir yandan medreseye, bir yandan da sohbetlere devam ediyordu. Gece gündüz çalışarak, hiç boş vakit kaybetmeden, ilimde ve manevi derecelerde çok büyük mesafeler katediyordu. Buhara Medresesi’nde; altında eski bir hasır, başı için tuğladan bir yastık, önünde de tahtadan bir rahlesi vardı ve bu genç yaşında derviş oldu. Şahı Nakşibendi Hazretleri, onu yanından hiç ayırmazdı. Sık sık ona teveccüh ederek, velayet derecelerinde merhale kazanmasını sağlardı. Onun; şeyhin yanından hiç ayrılmayışının sebebini bazı müridler Nakşibendi Hazretlerine sordular:
Onu yanınızdan niçin hiç ayırmıyorsunuz? Aldıkları cevap:
Onu kurt kapmasın diye yanımda oturtuyorum. Çünkü nefis sürekli pusudadır. Her an onunla ilgilenmenin nedeni, onu makâmların en yükseğine çıkarmak içindir. Ben onu görünce, Allah Celle Celalühu ve Beytullah’ı hatırlarım. Kerim’in hanesinde bulunan kişi, O’nun keremine mazhar olur, şeklindedir. Menakıp kitapları evliliğini şöyle anlatırlar:
Nakşibendi Hazretleri’nin pâk bir kızı vardı, hanımına: Ey hatun! kızımız büluğa erişince bana haber ver, buyurdu. Zira Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’nun olgunluğunu, kemalini, derecesinin yüksekliğini biliyordu. Ona, evlattan da öte bir sevgisi vardı. Dolayısıyla kızını, ona tezvic etmek istiyordu. Şahı Nakşibendi Hazretleri, bir müddet sonra kızının büluğ çağına geldiğini öğrenince, medreseye gitti. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ nun, eski bir hasır üzerinde ders çalıştığını gördü ve kendisine taklifte bulundu. Evladım! Büluğa yeni ermiş bir kızım var. Eğer kabul edersen, onu sana nikâhlamak istiyorum, buyurdu. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, sıkılarak, kemâli edeple:
Efendim, böyle bir teklif benim için çok büyük bir lütuf ve saadettir. Lakin evlilik için gerekli eşya ve levazımım, maişet için bir iş ve gelirim yoktur, diye cevap verince, Şahı Nakşibendi Hazretleri buyurdu ki: Evladım, kızım sana takdir olunmuş ve müyesser kılınmıştır. Rızkınızı da gayb hazinesinden verecek olan da Mevlâ Tealâ’dır. Bu konuda üzülmene gerek yok. Kısa zamanda mütevazi bir törenle izdivaç gerçekleşti. Rıza ile olan bu izdivaçtan, dört evladı pâk dünyaya gelmiştir. Hâce Hasan Attar, Hâce Şihabuddin, Hâce Mübarek ve Hâce Alâuddin.
İsimlerinden de anlaşılacağı üzere, çocukların tümü ilmiye sınıfına mensub olup, Hâcelik pâyesine erişmişlerdir. Hâce Alâuddini Attar Hazretleri dâmad olduktan sonra, Şahı Nakşibendi Hazretleri’ne hem maddeten, hem de şer’an yakın olması hasebi ile, saadethanelerine serbest girme imkânları da sağlanmış olmakla, kendini hizmete vakvetmiş, ömür boyu bunu kendine saadeti uzmâ bilmiştir.
Hazretin sohbetlerini tanzim, kelâmlarını tesbit, emirlerini telakki, seyehatlerini idare ve ihvanı çekip çevirmede büyük bir kabiliyete sahip idi. Hemen her işin çeşitli idaresi onun üzerinde idi. Nakşibendi Hazretleri hayatta iken, cümle talebe ve müridlerin talim ve terbiyesini Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu’ya havale etmişti. Hatta bu yüzden şöyle buyurmuştur:
Alâuddîni Attar, bizim yükümüzü hayli hafifletmiştir. Onun sohbetleri ve güzel terbiye tarzı çok talipleri uyandırmış, yakınlık ve kemâle erdirmiştir.
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, velayet makâmlarında ve marifetle Mevlâ Celle Celalühu’ nun zâtına ve sıfatlarına ait bilgilerde o kadar yükseldi ki, “Alâiyye” ismi ile silsiletüzzeheb’e (altın silsile) yeni bir şekil verdi. Müridlerin hedefe daha çabuk ulaşabilme yolunu keşfeder, o yol ile de hedefe varılmasını sağlardı. Bu yolun büyükleri:
Tasavvuf yollarının en kısası Alâiyye yoludur. Bu yolun esası Şahı Nakşibendi Buhari’den, elde edilmesi ise Alauddini Attar’ dandır, buyururlar.
Zamanında kâmil velilerin baş tâcı oldu. Halktan olsun, ilim ehlinden olsun, irşad konusunda pek çok kimseye doğru yolu göstermiştir. Silsilede kendisinden sonra yerine bırakacağı Hâce Yakub Çerhiyyül Hisâri ve Seyyid Şerif Cürcâni başta olmak üzere, çok sayıda insan yetiştirmiştir. Yaşadığı asırda, İslamiyet’i bütün güzelliği ile gözler önüne sermiştir. Ayrıca çok güçlü ikna kabiliyetine sahip olduğu için, pek çok insanın sapık fikirlerinden kurtulmalarına vesile olmuştur.
Vefatı ile ilgili rivayet olunur ki:
Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, sahip olduğu büyük şefkat ve merhametiyle, başkalarının hastalıklarını üzerine alır, Mevlâ Celle Celalühu’nun izniyle şifaya vesile olurdu. Alâuddîni Attar Kuddise Sirruhu, Hac yolculuğuna çıkmış ve Şiraz’a kadar geldiği bir sırada, oradaki müridlerinden birinin hastalandığını duymuştu. Yine aynı şekilde onun hastalığını üzerine çekti. Hasta iyi olup ayağa kalktı. Fakat kendisi bu rahatsızlığı üzerinden atamadı. Bel ağrısı ile rahatsızlığı şiddetlendi. Bu arada Nakşibendi Hazretleri’nin ruhaniyeti ile bir hayli sohbet etti ve buyurdu ki:
Dostlar ve azizler hep gittiler. Bazıları da gitmek üzereler. Elbette o âlem bu âlemden üstündür. Dostların gelip bizi bulamayınca, gönülleri kırık dönmelerinden başka kederimiz yoktur.
Miladi 1399, Hicri 802 senesinin Recep Ayı’nın ikisinde, Çarşamba Günü son sözlerinde “Lâ ilâhe illallah, Muhammed Rasûlüllah” sözleriyle Rabbı’na kavu
Namazın farzları
Sual: Namazın farzları nelerdir?
CEVAP
Namazın farzları 12’dir. Bunların altısı içinde, altısı dışındadır. Dışındaki farzlara şart denir. Namazın içindeki farzlara rükün denir.
A- Namazın dışındaki farzlar:
1- Hadesten taharet:Abdestsiz olanın abdest alması, cünüp veya hayzlı ve nifaslı olanın gusletmesidir.
2- Necasetten taharet:Namaz kılanın, vücudunu, elbisesini ve namaz kılacağı yeri, necasetten yani dinimizde pis sayılan şeylerden temizlemesidir.
3- Setr-i avret: Avret yerini örtmek demektir. Namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının da bakması haram olan yerlerine (Avret mahalli) denir. Erkeğin avret yeri, göbeğinden dizi altına kadardır. Kadınların ise, yüz ve ellerinden başka her yeri avrettir.
4- İstikbal-i kıble:Namaz kılarken kıbleye dönmektir.
5- Vakit: Namazı, vaktinde kılmaktır.
6- Niyet:Namaza dururken kalb ile niyet etmektir. Yalnız ağız ile söylemeye niyet denmez. Namaza niyet etmek demek, ismini, vaktini, kıbleyi, cemaatle kılınıyorsa imama uymayı, kalbden geçirmek demektir. Niyet, başlama tekbiri söylenirken yapılır.
B- Namazın içindeki farzlar:
1- İftitah tekbiri:Namaza başlarken “Allahü ekber” demektir. Başka kelime söylemekle, tekbir alınmış olmaz.
2- Kıyam:Namazda ayakta durmaktır. Ayakta duramayan hasta, oturur. Oturarak kılamayan yatarak ima ile kılar.
3- Kıraat: Namazda, Kur’an-ı kerimden sure veya âyet okumaktır.
4- Rüku: Ayakta okuma bittikten sonra, eğilip elleri dize koymaktır.
5- Secde:Rükudan sonra yere kapanmaktır.
6- Kâde-i âhıre [son oturuş]:Son rekatta Ettehıyyatüyü okuyacak kadar oturmaktır
Ehli sünnet adı altında olmak”“ibadeti kaldırmak için belge aramak”
Sitemizde yayınlanan ” Yatsı namazının farzından evvel sünnet namaz var mıdır?” konulu araştırma üzerine aldığımız haksız bir ithama açık cevap vermek istiyoruz.
Böyle ciddi konularda yapılan araştırmaların ehil kimseler tarafından olup olmadığına bakmaksızın, -”alıştığıma uymuyor” mantığıyla- saldırmak yerine, kendisinde ilmî ehliyeti gören kimselerin eleştirebilir kişi olarak eleştirilerini ilmi seviyede sunmaları gerekir zira böylesi davranışlar gelişime ve hakikatleri paylaşmaya vesile olacaktır. Aksi halde biz devraldığımız şey ne olursa olsun terketmeyiz ve her yeni duyduğumuza savaş açarız mantığı bir sığlıktır ve yerilmiştir.
“Onlara : Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman onlar, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız” dediler.Ya ataları bir şey anlamamış, doğruyu da bulamamış idiyseler?(Bakara Suresi 170)
Ehl-i sünnetin yolu, Kur’anı, sahih sünneti, sahabenin icmaını ve fakih olan imamların kıyaslarını hüccet …
kabul etmek ve bu dini, sahabenin anladığı gibi anlamaktır. Bu güne kadar bize intikal eden bütün bilgiler mazbut (zabtedilmiş) kaynaklarda mevcuttur. Dinimiz adına herşeyi bize öğreten Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem, namazımızı da öğretmiştir ve ” namazı benden gördüğünüz gibi kılın.” buyurmuştur.
Bütün namazlarımızı hadis kitaplarından öğrenmekte, ona göre vaktini bilmekte, kaç rekat kılınacağını öğrenmekteyiz.Bir kişinin çıkıp ikindiden sonra 4 rekat namaz sünnettir diyemeyeceği gibi, rasulullahın öğretmediği hiçbir namaza sünnet demeye hakkı ve selahiyeti de yoktur.
Bugün bir kimse örneğin öğle namazının sünneti kaç rekattır, farzı kaç rekattır öğrenmek istese hadis kaynaklarına müracaat etmesi gerektiği halde, yatsı namazı hususunda durum bundan farklı mı olmalı! Asla ! Son derece titiz çalışmalarla, güvenilir kimseleri tesbit edip onlardan hadis nakleden muhaddislerin te’lif ettiği eserlere, (hadis kaynaklarına) itimat etmeyip de her türlü hurafe ve bidatın karışmasına müsait söylentilere, tarihe ve örfe itimat eden zavallılar gibi dinimizi ifsat edecek değiliz.
Mezkur çalışma tamamen ehli sünnetin yolu üzere sahih hadisler araştırılarak ve sahabenin bu husustaki anlayışına müracaat edilerek yürütülmüştür. Bir ibadeti iptal etmek için kaynak araştırılamaz, zira böyle bir ibadetin varlığı söz konusu ise her namaza rastlayabiliyoruz da bu ilk sünnet söylentisinin ve uygulamasının aslı nedir diye yapılan araştırma bu namazın varlığını iddia edenlerin bile delillerinin olmadığını göstermiştir.
Hülasa, netice kimseyi memnun etmek zorunda değildir. Ancak hakikatin meftunları işittik ve itaat ettik diyebilecek erdemi gösterebilirler
HELAL LOKMA
Sururi Bal tarafından Cum, 2006-09-22 16:52 tarihinde gönderildi. RIZIK Kuralsız, başıboş hayatı kabul etmemek, ferdi ve sosyal kuralların gereğine inanmak, bu gerekçe ile bir hayat felsefesi belirlemek, kendi üzerinde bir otorite kabul edip etmemek insana has özelliklerdir.
O, ya kendisini her şeyin merkezi kabul eder ve yasak ve serbestiyetleri (helal-haram) kendisi belirler, ya da bir yaradana inanır ve onun emir ve tavsiyelerine göre hayatını idame ettirir.
Yüce Mevla:“Biz dilesek onların üzerine gökten bir mucize indiririz de, ona boyunları eğilip kalır.”(1) buyurur.
İnsanlar özgür iradeleri ve kendi tercihleriyle Rablerini seçmişler, helal ve haramı da ona göre kabul etmişlerdir. Bugün helal ve haram da neymiş diyenlere müslüman olduklarını hatırlatırız. İslam dini başıboşların dini değildir. Yiyecek, içecekler konusunda esas kural serbestlik (ibâha)’tir.“O Allah ki, yerde olanların hepsini sizin için yarattı.”(2)Ayet ya da hadisle yasaklanmamış her şey genel olarak helaldir. Yenilir, içilir ve insanlar için de yararlıdır. Haramlar ise zararlı şeylerdir.Helal ve haramlar koymak, zevke göre serbestiyetler ilan etmek, İslam dini ile bağdaşmaz.
“De ki:- Baksanıza, Allah sizin için nice rızıklar indirdi. Siz onlardan bir kısmını haram, bir kısmını helal yaptınız.De ki:- Size Allah mı izin verdi, yoksa siz Allah’a iftira mı ediyorsunuz?- Allah’a yalanı iftira edenler kıyamet gününü ne sanıyorlar? Allah insanlara çok ihsanda bulunmuştur, lakin insanların çoğu şükretmezler.”(3)“Dillerinizin yalan vasfetmesiyle şu helaldir, şu haramdır, demeyin. Aksi halde Allah’a iftira etmiş oluyorsunuz. Şüphesiz Allah’a yalan uyduranlar asla kurtulmazlar.”(4)“Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar, de ki:- Size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Allah’ın size öğrettiğinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için tuttuklarını yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın (besmele çekin). Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.
Bugün size iyi ve temiz şeyler helal kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir.”(5)Kötü ve çirkin şeyler helal değildir. Nitekim, “Onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar.”(6) buyurulmuştur.
Şu halde İslam midesine, İslam sofrasına, İslam çarşı ve pazarına pis şeyler değil hoş şeyler girer. Ayetlerde ifade edilen “tayyib” kelimesi, hoşlanılan, temiz, haram olma şüphesi bulunmayan ve izin verilen anlamlarına gelir. Burada her iştah duyulanın, her hoşa gidenin helal olduğu anlaşılmamalıdır. Elbette kötü alışkanlıklarla huy ve ahlakı bozulmuş kimselerin zevk ve takdirine itibar edilmez. Selim tabiatlı kimselerin tiksinmeyip hoşlandıkları şeylerdir. Açlık nedeniyle neyi bulduysa yiyen çöl halkıyla neden zevk alacağını şaşırmış sapkın bir anlayışın tercihleri helal değildir. Helallik temizliğe bağlıdır
Kur’an-ı Kerim’de haram yiyecekler şöyle sıralanmıştır:
“Leş (kendi ölen),Kan,Domuz eti,Kesilirken üzerine Allah’tan başkasının ismi çekilen,Boğulan,Vurulup ölen (Darbe ile vurulup öldürülmüş olan),Tosuşan (Hayvanların sürtüşmesi ile ölen),Canavarın yediği,Dikili taşlar (putlar) üzerine boğazlananlar,Zorla kısmet istemeniz veya almanız, size haram kılındı.”(7)Alkol şarap v.s. uyuşturucular da haramdır ve şeytanın pis işlerindendir.(8)Bu sayılanlar, bizzat kendisi haram olanlardır. Bunlar mükemmel bir organizma, güzellik ve fonksiyonlarını kelimelerin ifadede yetersiz kaldığı eşsiz bir motor diye bileceğimiz insan vücuduna alındığında organizmayı bozar. Ferdi hastalıklara neden olur hatta bazen çocuk ve torunlarına kadar sirayet edebilecek kalıtsal hastalıklara neden olabilir.
Helal rızık, helal lokma tevhidi inançların temelidir. Nefsi korumak, nesli korumak, malı, canı ve aklı korumak hep helal rızıkla mümkündür. Bu temel değerler sadece maddi gıdaların yanlış alınması ile bozulmaz, bunlara Cenab-ı Hakk’ın yüklediği manevi sınırlar aşılarak da bozulur.
- Çalıntı malların kullanımı,- Faizli muameleden gelen menfaatler,- Yetim malları,- Hakimleri yanıltarak ya da rüşvet vererek elde edilenler,- Gasp v.s. yolu ile -bizzat kendileri helal olsa dahi- Allah’a ve kulların hakları çiğnenerek elde edilen mallar lokma olarak boğazımızdan geçtiğinde ya da kullandığımızda bizi nasıl bir akıbet bekliyor, önce ayetlerden takip edelim:“Yetimlerin mallarını verin, temizi pis olanla değişmeyin, onların mallarını kendi malınıza katarak yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.”(9)“…Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o malları israf ile tez elden yemeyin…”(10)
“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkmış olurlar. Zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.”(11)“Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere vermeyin.”(12)
“Faiz yiyen kimseler, şeytan çarpan kimse nasıl kalkarsa ancak öyle kalkar. Bu ceza onlara “alışveriş de faiz gibidir” demeleri yüzündendir. Oysa Allah alışverişi helal, faizi de haram kılmıştır. Bundan böyle her kim Rabbinden gelen bir öğüt üzerine faizciliği bırakırsa, geçmişte olanlar kendisine ve hakkındaki hüküm de Allah’a kalmıştır. Her kim de faize yeniden dönerse işte onlar cehennem ehlidirler ve orada süresiz kalacaklardır. …Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Rasulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin…”(13)
Her şey ama her şey helal lokmadan geçer. Temel helal olmalıdır. Malımızı, mülkümüzü helalden kazanmalı, çoluk-çocuğumuzu helal lokma ile beslemeliyiz. Bu, hem bizim bu dünyadaki ferdi ve sosyal hayatımızın, hem de ahiret hayatımızın teminatıdır.
Haram gıdalar, kişinin maddesiyle kalmaz, manasını, dolayısıyla psikolojisini de bozar. Kaba, vicdansız, bencil, nemelazımcı, paragöz… bir karakter oluşturur. Bu kişiler de İslam toplumuna atılan bir bomba gibidir. Derhal kişileri bu haramlara iten sebeplerle ve bu kişilerle mücadeleye hız verilmelidir. Aksi halde batan aynı geminin yolcuları oluruz.
“Emir budur, Allah’ın yasaklarına kim saygı gösterirse bu, kendisi için Rabbinin katında şüphesiz hayırdır. Size bildirilegelenden başka bütün hayvanlar helal kılınmıştır. O halde pis putlardan kaçının ve yalan sözden sakının. Allah için ona eş koşmayan, O’nun birliğine inanmış kimseler olun.”(14) n
Kaynaklar
(1)- Şuara/4, (2)- Bakara/29, (3)- Yunus/59-60, (4)- Nahl/116, (5)- Maide/4-5, (6)- Araf/157, (7)- Maide/3, (8)- Maide/90, (9)- Nisa/2, (10)- Nisa/6, (11)-/Nisa/10, (12)- Bakara/188, (13)- Bakara/275-279, (14)- Hacc/30-31.SELİM ARMAĞANilkadimdergisi.com
HELALLER HARAMLAR KIYAMETE KADAR
Haram ve helallerle ilgili uyarılarınız ve tavsiyeleriniz ne olur?
Ali ÖZER / ANKARA
Allah Tealâ’nın yarattığı her şeyde aslolan helal ve mubah olmaktır. Haram olduğu bildirilenlerden başka hiçbir şey haram değildir.
Allah Tealâ iyi, temiz ve insan sağlığına yararlı olan şeyleri helal; kötü, pis ve zararlı olan şeyleri de haram kılmıştır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “Kendileri için nelerin helal kılındığını sana soruyorlar. De ki bütün iyi ve temiz şeyler size helal kılınmıştır.”(Maide 4)
Allah’ın haram kıldıklarını haram, helal kıldığı şeyleri helal kabul etmek gerekir.Allah’ın helal kıldığını haram, haram kıldığını helal kabul etmek büyük günahtır. Bile bile inkar ise kişiyi imandan mahrum eder. Sonunda tevbe ederse tecdid-i iman ve tecdid-i nikah gerekir. Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:“Ey müminler! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram kılmayın, Aşırı gitmeyin Allah haddi aşanları sevmez.” (Maide 87)
Bir şeyi helal yapan da haram kılan da Allah’tır. O hiç kimseye haram kılma yetkisi vermemiştir. En yüksek makam ve mevkilerdeki insanların bile buna yetkisi yoktur. Dünyadaki yetkiler vazife taksimidir. Bu yetkiyi kullanan insan asla haram ve helal ihlaline vesile olmamalıdır. Kul, Yaratanının bütün emir ve nehiylerine uyan, helal ve haramlara riayet eden, hayatını Kur’an ve Sünnet ölçüleri içerisinde sürdüren kişidir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Muhakkak ki Allah, Peygamberinin lisanı üzere kitabını indirmiş, helalini helal, haramını haram kılmıştır. Peygamberinin beyanı üzere kitapta helal kıldığı şey kıyamet gününe kadar helal olduğu gibi, haram kıldığı şey de kıyamet gününe kadar haramdır.”
Bu sarahatler karşısında helal ve haram hususunda müteâla beyan etmeye yeltenmek Allah kitabına ve peygamber tebliğatına düpedüz muhalefette bulunmaktır ki bu davranış iman dışıdır, küfürdür. Mümin, Allah’ın emrinde bir kuldur. O’nun azabından korkar, itaatini bozmaz. Bir diğer hadis-i şerifte Peygamberimiz:
“İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki kişi, malı ne surette kazandığına aldırış etmez, helalinden mi, haramından mı diye düşünmez.” buyurmuştur. (Taç Hadisleri)Lakin bu hesapsızlığın kötü akıbeti bir gün elbette görülecektir. Onlar, ilâhi tecellinin adâlet terazisinde hesaba çekilecek, toprak üstündeki sorumsuzluğun ahvâli -korkarım- toprak altında ateşle ödenecektir.
Müminler için haramlara düşmek bir eksikliktir. Bu şenî fiile “zamanın bir gereğidir”, “arzu da etmezdim mecbur kaldım” gibi basit mazeretler bulmaya çalışmak ahmaklıktır. Müslümanlar olarak haram şüphesi olan her şeyden uzaklaşalım. Bu konu ile ilgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyuruyor:
“Helal belli haram bellidir. Fakat aralarında bir takım şüpheli şeyler vardır ki, bunlar helal mıdır, haram mıdır, çok kimseler bilmezler. Şüpheli şeylerden sakınan kimse dinini de ırzını da kurtarmış olur. Her kim bu şüpheli şeylere düşerse harama düşer. Yasak bir yerin etrafında davarlarını otlatan bir çoban gibi çok sürmez hayvanları içeriye dalabilir. Dikkat!.. Her padişahın kendine mahsus bir korusu vardır. Gözünüzü açın!.. Allah’ın yeryüzündeki korusu da haram kıldığı şeylerdir. Biliniz ki bedende bir et parçası vardır. O, yarayışlı olursa bütün beden yarayışlı olur, bozuk olursa bütün vücut bozulur. İşte o et parçası kalptir.”(Buhârî, İmân, 39)
Kalpler Allah’ın emrine itaat ederse vücudumuz hayır kaynağı olacaktır. Şüphelilerden sakınmaz hatta haram şeylerden bile çekinmez kalplerin vücutları baştan aşağı bir kötülük yuvası haline gelir.
FAİZ
Haram kazançlardan birisi de faizdir. Faiz, aynı cinsten olan iki malın birbiriyle değiştirilmesindeki sözleşmede bir taraf için kabul edilen, karşılığı olmayan bir fazlalıktır. Faiz haramdır. Haramlığı kitab, sünnet ve icma ile sabittir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de faizle ilgili, “Faiz yiyen kimseler (kabirlerinden) tıpkı şeytan çarpmış kimseler gibi çarpılmış olarak kalkacaklardır. Onların bu hali alışveriş de faiz gibidir demelerindendir. Oysaki Allah alışverişi helal faizi haram kılmıştır.” (Bakara 275)“Ey iman edenler Allah’tan korkun! Eğer gerçekten inanıyorsanız faiz olarak artan miktarı almayın. Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız, Allah ve Rasulü tarafından ilân edilmiş bir harp ile karşı karşıya olduğunuzu iyi bilin. Eğer tevbe edip faizcilikten vazgeçerseniz sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmezsiniz ve haksızlığa da uğramış olmazsınız.” (Bakara 278, 279) buyurmaktadır.Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem söyle buyuruyor:
“Helak edici yedi şeyden sakının! Allah’a ortak koşmak, efsun yapmak, (Allah’ın haram kıldığı kimseyi) haksız yere öldürmek, yetim malı yemek, faiz yemek, düşmana hücum anında savaştan kaçmak, iffetli, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmaktır.” (Buhari)
Faiz karşılığı olmayan bir kazançtır. Faiz fiyatları artırır, üretimin bereketini kaldırır; sadaka ve zekat fakir ve zengin arasındaki muhabbet ve güveni artırır. Faiz fakiri daha fakirleştirirken düşmanlık ve kini artırır. Zengin ve fakir arasındaki uçurum büyüyerek devam eder.
O l m a s ı G e r e k e n
Eğer düşünebilirsek ayet-i celilede her şey açık ve nettir. Allah Teâlâ, “alışverişi helal, faizi haram kıldık” buyuruyor. O zaman her şeyi alışveriş şartlarına göre ayarlamamamız gerekir. Örneğin: Bankalar araba kredisi, ev kredisi verirken önce evi ve arabayı kendisi alsa sonra da usulüne uygun satış yapsa, aydan aya şu kadar ödeyeceksin dese bu bir alışveriş olur. Para verip para alarak bu işi yaparsanız, bu doğrudan faiz oluyor. Tabii bazı fetva verenler, banka ve benzeri iş yapanlar, ‘bu alışveriş gibidir’ diyorlar. Zaten Allahu Teâlâ da ayet-i celilede “onların bu hali alışveriş de faiz gibidir demelerindendir.” buyuruyor.
İnsanlarımız hep fetva arıyorlar. Hâlbuki bataklığı kurutmak daha makbuldür. Teker teker sineği öldürmemize gerek yok, faize giden harama giden yolları kapatmak en uygunudur.
Bir meselede dokuz kişi faiz değildir dese, üç kişi de faizdir dese üç kişiye de dikkat edin. Hani yukarıda Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellemden rivayeten “helal belli haram bellidir, bir de şüpheli olanlar vardır” diye geçmişti. Şüpheli olanlardan sakınalım. Haramlar neticede kabrimizi cehennem çukuru haline getirirse o zaman halimiz ne olacak? Defterimiz sol elimizden veya arkamızdan verilirse, hesapta zorlanırsak, sıratı geçemez cehenneme düşersek elimizden kim tutacak? Dahası her haram kişiyi cennetten uzaklaştırır, cehenneme yaklaştırır.
Faizle elde ettiğimiz herhangi bir mal veya eşya, bizim Allah ve Rasulüne kavuşmamıza mani olacaksa ne değer ifade eder? Haramlar müminin hiçbir zaman malı olmamalı.
Faiz, zina, kumar, içki, dedikodu adı ne olursa olsun her türlü haramdan uzaklaşalım. Allah’a kul olduğumuzu unutmayalım, kulluğa devam edelim. Öyle kulluk ki Allah’ın razı olduğu kulluk.
Allah’ın azabı şiddetlidir.Neticede dönüşümüz Allah’adır.Allah’ım Ümmet-i Muhammedi Kur’an’a mahkum et.Amin

