ehli sünnet

EHL-İ SÜNNET

Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine ve ashâbının (r.a) yoluna bağlı olan ve onların izlediği dini yol ve metodu benimseyenler. Kitap ve Sünnet üzerinde ittifak etmiş, ihtilâf ve tefrikadan sakınmış, dinde münakaşaya sebep olan  hususlarda aklı değil, Kitap ve Sünneti kaynak alan, nasları esas kabul eden topluluk. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünnetine tâbı olanlara ehl-i sünnet; onun sahâbîlerini âdil kabul ederek onların din hususundaki metodunu takip edenlere de ehl-i cemaat ikisine birlikte “ehl-i sünnet ve’l-cemaat” denilmiştir.

 “Ehl-i sünnet ve’l-cemaat” tabiri ile ifade edilen müslüman topluluğun, sünnet ve cemâata tabi olmak gibi ayırıcı iki önemli özelliği vardır. Sünnet; Hz. Peygamber (s.a.s.)’in söz, fiil ve takrirleri ile ahlâki ve beşerî tavırlarıdır. Ancak konumuz itibariyle, sünnetin bu anlamda sınırlarını çizmek, hangi çeşitlerinin ne derece bağlayıcı olduğunu tesbit etmek, önemli değildir. İslâm hukukçularının, sünnetin çeşitlerinin fıkhi bağlayıcılıkları üzerindeki görüş ayrılıkları ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan farklı yaklaşım metodları, hep ehl-i sünnet çerçevesinde oluşmuş farklılıklardır. “Sünnet” daha ziyade metod, yol, izlenilmesi gerekli olan çizgi anlamıyla, toplulukların bir ayırdedici özelliği olması açısından karşımıza çıkmaktadır.

Bu duruma göre, sünnet şöyle tarif edilmiştir: Bir inanç ve âkide etrafında biraraya gelen topluluğun (ümmet), inanç sisteminin, akidesinin oluşmasını temin eden yola ve metoda sünnet denilir. İnsanların bu metodda görüş birliğine varıp, bunu uygulaması da, cemâat diye isimlendirilmiştir (Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, (el-Fisâl kenarında), I, 47). Bu anlamda Kur’ân-ı Kerim’de de kullanılmıştır: “Allah’ın nice sünnetleri gelip geçmiştir. Yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların âkıbetini görün” (A/u İmrân, 3/137). “Allah’ın sünneti kesinlikle değişmez” (el-Fâtır, 35/43). Bu âyet-i kerime’de ifade edilen sünnet, Allahu Teâlâ’nın kâinatın yaratılması ve tedbiri için takdir ettiği yol, metod anlamındadır. Allah için cebir sözkonusu olamayacağından, bu mana İslâm tefekküründe “âdet” kelimesi ile karşılanmıştır.

 Sünnet: İslâm toplumunun yani ümmetin oluşması için Hz. Peygamber’in usûlünün esas alınması ve peygamberi usûlü ittifakla takip eden sahabi cemaâtının yolunun izlenmesidir. İslâm toplumunun fikrî ve amelî oluşumunu sağlayan, Allah’ın Kitabı ve Hz. Peygamberin sünnetidir. Bunun için Allah Teâlâ, Kur’an ile birlikte Peygambere tabı olup bağlanmanın ve ona itaat etmenin gerekli olduğunu belirtmiştir. “Allah, önceleri açık bir şaşkınlık içinde olan inananlara, Allah’ın âyetlerini okuyan, kötülükten arındıran, Kitabı (Kur’an) ve hikmeti (sünnet) öğreten ve size daha bilmediğiniz nice şeyleri de öğreten bir Peygamber gönderdi” (el-Bakara, 2/151). Kötülükten arındırmak (tezkiye), haram ve helâli Kur’an’dan öğrenmek ile tefsir edilmiş, hikmet ise, ittifakla “sünnet” olarak kabul edilmiştir.

 Kur’an farzı, vâcibi tayin etme, helâli, haramı belirleme açısından Allah’ın hükmü ile, Rasûlünün hükmünü, iki temel esas kabul etmiştir. “Allah ve Rasûlünün yoluna aralarında hüküm vermesi için davet olunduklarında, inananlar; “dinledik ve itaat ettik” diye cevaplar. İşte ancak bunlardır kurtulanlar” (en-Nûr, 24/5).

 Hz. Peygamber (s.a.s.), “size emrettiklerimi yerine getirin, yasaklarımı da gücünüz yettiğince terk edin” buyurmuştur (Müslim, 412, İbn Mâce, Mukaddime, 1). Sünnete bağlılık, dinî bir zorunluluktur. Kur’an bize yeterlidir düşüncesiyle sünneti ihmal etmek tarih boyunca bütün bid’at fırkalarının ortak özelliği olan gizli bir hıyanet çeşididir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu durumun ileride ortaya Sıkacağını haber vererek, dinî hiçbir kaygısı olmayan bu insanlardan bizi sakındırmıştır. “Tok karınlı, koltuğuna yaslanıp size “Kur’an yeterlidir; Kur’an neyi helâl kılmışsa onu helâl bilin, neyi haram kılmışsa onu haram bilin” diyen adamların çıkması yakındır. Haberiniz olsun, dikkatli olun: Bana Kur’an ile birlikte (hüküm bakımından) onun bir benzeri (sünnet) de verilmiştir” (Ebû Dâvûd, Sünne, 6, Ahmed b. Hanbel, IV, 131).

 İmrân b. Husayn (r.a.), bize Kur’an yeterlidir, sünnete gerek yoktur, diyen bir adama şöyle seslenir: “Ahmak herif: sen Kur’an’da öğlen namazının dört rekât olduğunu, kıraatinin gizli okunacağının hükmünü bulabilir misin? Kur’an bize Sok şeyleri müphem bırakmış, sünnet onları açıklamıştır.” Abdullah b. Mesud (r.a.) “Allah’ın, yaradılış şeklini değiştirenlere lânet ettiğini” haber verirken bir kadın “bunlar Kur’an da var mı?” diye sorar. Abdullah b. Mesud şöyle der: “Var tabii, sen şu âyeti okumuyor musun”: “Rasûlullah size neyi emrederse onu yerine getiriniz neyi yasaklarsa ondan kaçınınız” (el-Haşr, 59/7; Abdullah b. Zeyd, Sünnetü’r-Resûl Şakîkatu’l-Kur’ân, s.54).

 Hz. Peygamber sünnetine uyulmasını emrettiği gibi, kendi ashabına da uyulmasını emir buyurmuştur. Ashâba uyulduğu takdirde, insanları doğru yola götüren gökteki yıldızlara benzetilmiştir. “İçinizde benden sonra yaşayanlar birçok ayrılıklara şahit olacaktır. Size sünnetimi, hidâyete erdirilmiş, doğru yolu bulmuş halifelerinin sünnetini (yolunu) tavsiye ederim. Ona sımsıkı sarılın, âdeta dişlerinizle tutun, sonradan çıkacak şeylerden sarılın. Çünkü her uydurma, bid’at; her bid’at sapıklıktır” (Ebû Dâvûd, Sünne, 5).

 Kur’an-ı Kerim’de de sahâbîler hakkında şöyle buyurulur: “İlk iman eden, en ön safta bulunan muhacirlerle ensar ve onlara iyilikle tabı olanlardan, Allah razı oldu. Onlar da Allah’dan razı oldular. Allah onlar için ebedî kalacakları, altında ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş budur” (et-Tevbe, 9/100). Allah’ın sahabeleri, övmesi, sonradan gelen ümmetin onlara tabı olmasını, övülmek için onlara uyun, onlar gibi olun, manasını zımnen ifade eder. Sahabelerden sonra gelen Tabiîn cemaâtından da iyilikle sahabelere uyanların; Allahu Tealâ’nın övgüsüne dahil olduğunu görüyoruz. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadisinde bunu şöyle açıklar: “Ümmetimin en hayırlı dönemi, benim içinde yaşadığım dönemdir. Sonra da onların peşinden gelenlerin dönemidir” (Buhâri, Fedâilu’s-Sahâbe, 1). Sahâbilerin Allah ve Rasûlü tarafından övülmesi, sonrakilerin de onların yoluna iyilikle uymak kaydıyla bu övgüye dahil olması hadis-i şeriflerinde uyulması tavsiye edilen “cemaât”ın, sahâbîler ve tabiin cemaâtı olduğunu gösteriyor.

 Hz. Peygamber (s.a.s.), “size ashabımı (onlara tâbı olmayı) tavsiye ederim, sonra onların peşinden gelenleri, sonra da onların peşinden gelenleri. Daha sonra yalan yaygınlaşacaktır.” Başka bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Allah’ın rahmet eli cemaât ile beraberdir” (Tirmizî, Fiten, 7). Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cemaatı tavsiye etmesi ve firka-ı nâciyenin (azabdan kurtulacak kesimin) cemaât olduğunu söylemesi, cemaât’ın kimlerden ibaret olduğunun belirlenmesini gerektirmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak, bunlardan bir topluluk hariç hepsi cehennemliktir” buyurmuştur. O topluluğun kimler olduğu sorulunca “benim ve ashabımın yolunda olanlar” diye cevaplamıştır. Bir rivâyette “cemaât” denilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur: “Ümmetim, sapıklık üzerinde bir araya gelmez. İhtilâf gördüğünüz zaman size ’sevâdu’l a’zam (en büyük olan ve hak üzere bulunan topluluğa katılmayı) tavsiye ederim” (İbn Mâce. Fiten. 8). Sevâdu’l-a’zam: Sırât-ı Müstakim metodunu benimseme hususunda görüş birliği içinde bulunan topluluk olarak tefsir edilmiştir (İbnü’l-Esir, en-Nihâye, II, 419).

 Hz. Peygamber, cemaâta, sevâdu’l a’zama tabi olunmasını emretmiştir. Cemaât; ilk dönemde, sahabîler; sonraki dönemlerde ise sâlih amel sahibi bilginlerdir. Abdullah b. Mübarek’e cemaat kimlerdir? denilince “Ebû Bekr, Ömer (r.a.)dır” diye cevap vermiş, “Onlar öldü”, denilince de yine “falan ve falandır” demiştir. Onlar da öldü, denilince “işte şu Ebû Hamza es-Sekkerî cemaâtdır” der (Tirmizî, Fiten, 7). İmâm Tirmizî şöyle der: Âlimler, cemaâtı şöyle tarif etmişlerdir: “Ehl-i fıkıh, ehl-i ilm ve ehl-i hadis cemaâttir” (Tirmizî, Fiten, 7). Bu anlamıyla, âlimler cemaâtının sapıtması mümkün değildir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Allahu Teâlâ ümmetimi sapıklık üzerine bir araya getirmez. Allah’ın rahmet eli cemaâtledir. Kim cemaâtten ayrılırsa; cehenneme atılacaktır” (Tirmizî, Fiten, 7) diye buyurmuştur.

 Şehristânî’nin tarifine göre “cemaât, bir sünnet ve metod üzerinde ittifak etmiş insanlar topluluğudur” (Şehristânî, el-Milel, 1, 47).

 İslâm tarihinde ilk defa cemaât kelimesinin meşhur olması, Hz. Hasan (r.a.)’ın hilafeti Hz. Muaviye (r.a.)’a devretmesi yılında olmuştur. Müslümanların birliğini temin ettiği için bu yıla “senetü’l-cemâa” (birlik yılı) denilmiştir. Müslümanlar Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde her bakımdan emniyete alınmış, düzenli bir sosyal yapıya sahiptiler. Ancak Hz. Osman’ın şehid edilmesi (ö.35/656) sonucu ortaya çıkan olaylar müslümanların zihinlerinde bir takım yeni soruların oluşmasına yol âçtı. Sahabîler öldürülmüş, hilâfet meselesi gündeme gelmişti. Öldürülen müslümanların durumlarının ne olduğu ve bu olaylarda kaderin tesiri meselesi gibi itikâdı meseleler konuşulur oldu. Hz. Ali ile Hz. Muâviye arasındaki hilâfet meselesi ve bunun sonucu ortaya çıkan savaşlardan sonra, her iki tarafın sempatizanları arasındaki siyâsi sürtüşmeler söz konusu olmaya başladı. Yahudi, Hristiyan ve Mecusilerin müslüman olması ve İslâm kültürüyle tanışması sonucu, onların kültürlerindeki meselelere İslâmî nassların mütekabiliyet meselesi tartışmaları başladı. Bütün bu meseleler taraflar arasında ifrat ve tefrit nedeniyle büyük uçurumlar ortaya çıkardı. Bunlara karşı sahâbîlerin çoğunluğu mutedil bir yol takip ederek cemaâtın birliğini muhafaza etmeye, siyası meselelerde aşırı taraf olmamaya çalıştılar. Bu zümrenin ilk mümessilleri olarak, Abdullah b. Ömer (r.a.) (74/693); İbrahim en-Nehaî (96/714); Hasanü’l-Basrî (110/728) ve İmam-ı Âzam Ebû Hanife (150/767) sayılabilir. Ortaya Sıkan fırkalar hakkında görüş beyan ederek bu meseleler hakkında ilk defa merkezi zümrenin fikirlerinin temsilciliğini yapan Hasanü’l-Basri’dir. Onun ehl-i sünnetin fikrı ve itikâdı esaslarının tezahüründe önemli bir yeri vardır. Devrinin siyâsi ve itikâdı meseleleri hakkında muayyen görüşler ileri sürmüştür. Emevi idarecilerini tenkit etmiş, zâlim idareciye her konuda itaat edilmeyeceğini savunmuş ve “Allah’a karşı bir günah söz konusu olunca, mahlûka itaat gerekmez” (bk. Buhâri, Ahâd, I; Müslim, İmâre, 39; Ebû Dâvud, Cihâd, 40, 87; Nesaî, Bıa, 34;,İbn Mace, Cihad, 40; A. b. Hanbel, Müsned, I, 94, 409). Hadisine dayanarak Allah’a karşı gelmeyi gerektirecek bir istekte bulunduğu takdirde, idareciye itaat mecburiyetinin olmayacağını açıkça ifade etmiştir (Mes’ûdî, Murücüz-Zeheb, 111, 201). Hasanu’l Basrî, iktidar mevkiinde bulunanların uyarılmasının, ve onların cehennem azabıyle korkutulmasının, müslüman bilginlerin görevi olduğunu belirtmiştir. Ancak kılıçla karşı çıkılmasını kabul etmemiş, şöyle demiştir: Eğer zikrettiğiniz meseleler Allah’ın azâbını gerektiriyorsa insanlar, kılıçlarıyla Allah’ın cezasını döndüremezler. Eğer onlar bir gâile ise, Allah’ın hükmünü sabırla beklemelidirler.

 Hasanu’l-Basrî Siyası otoriteyi elinde tutanların zâlim olabileceği hususunu kabul ederek, Peygamber (s.a.s)’in fitne anında âlimlere uyulmasını tavsiye etmesini dikkate alıp “Sizden olan ulû’l-Emre itaat edin” (en-Nisâ, 4/59) ayet-i kerimesinde geçen Ulû’l-Emr’i âlimler, fâkihler diye tefsir etmiştir. Sonraki dönemlerde İslâm ümmetinin manevi dinamiğini âlimler, İslâm hukukçuları belirlemiş, insanlar onların çevresinde toplanmıştır (İbn Kesir, Tefsiru’l Kur’an’il-Azîm, II, 303). Büyük günah (Kebâir) işleyenlerin âkibeti ve kader meselesinde bazı yeni görüşler ileri süren, Vâsil b. Ata’yı meclisinden “kovmuş”, haricilerin büyük günah işlediler iddiasıyle bazı sahâbîleri tekfir etmesini, bir nifak alameti saymış ve Gulât-ı Şia’yı (hulefâ-ı râşidine söven aşırı grup) reddetmiştir.

 Sahâbilerin fitne çıkmadan önceki haline uyan, fitneler çıktıktan, müslümanlar fırkalara ayrıldıktan sonra da, sahabîlerin çoğunluğunun tutumunu benimseyen topluluk, kendilerini diğer bid’at fırkalarından ayırmak için, zaman zaman ehl-i sünnet, ehlü’l-hakk, “ehlu’s-sünne ve’l-İstikâme, ehlu’l-hadis, ehlu’l-cemaâ, ehlu’l-hadis ve’s-sünne ve ehlu’s-sünne ve’l-cemaâ isimlerini kullanmışlardır. Ehlu’s-Sünne terimini ilk kullanan, Muhammed b. Sirın (ö.110/728), “ehlu’l-hakk ve’l-cemâ’a” terimini ise, ilk defa kullanan Ebu’l-Leys es-Semerkandi (ö.373/898)’dir. Terim hicrî II. asır başlarından itibaren “ehlu’l-hakk ve’l-istikâme” “ehlu’s-sünne ve’n-nakl”, “ashabu’l-hadis” şekillerinde kullanılmıştır. Bu topluluk hakikatte bir fırka değil, Hz. Peygamber (s.a.s)’in ve ashabının yolunu takib eden ekseriyettir. Sonraki dönemlerde bu isimler içerisinde diğerlerindeki ortak noktalan da toplaması açısından “ehlu’s-sünne ve’l-cema’ât” ismi yaygınlaşmış ve kabul edilmiştir. Bu kullanışa yakın bir ifadeyi Ahmed b. Hanbel (241/855) “Ehlu’s-sünne ve’l-cemâ’a ve’l-âsâr” şeklinde kullanmıştır. (İbn Ebı Ya’la, Tabakatu’l-Hanâbile, Kahire 1952, I, 31). “Ehlu’s-sünne ve’l-cemâ’â” şeklindeki ifade tarzına da elimizde bulunan eserlerden Ebûl-Leys es-Semerkandî (373/898)’nin “Şerhu’l-Fıkhı’l-Ekber” isimli eserinde rastlanmaktadır. “Ehlu’s-sünne”, dinde bid’atlerin ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasından sonra sünnetin savunulması ve Ümmetin bütünlüğünün korunması hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ehlu’s-sünne, bid’at fırkalarına karşı bir tepki, onların dindeki yerini belirleme onların ortaya attığı meselelerin dini cevaplarını tesbit etme ve bid’ata karşı islâm cemaâtının tavır alma hareketidir.

 Hz. Peygamber (s.a.s) bir hadis-i şerifinde şöyle buyurmuştur: “Yahudıler yetmişbir fırkaya, Hristiyanlar yetmişiki fırkaya ayrılmıştır. Benim ümmetim ise yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bütün hepsi cehennemliktir. Ancak bir fırka kurtulur. O da cemaâttır” (Ebû Dâvûd, Sünne, I; Tirmizî İman, 18; İbn Mace, Fiten, 17; Ahmed b. Hanbel, 11, 332, 111, 145; Hakim, Müstedrek, IV,430). Hâkim bu hadis için Sahihaynın şartlarına uygun bir hadistir der. Bu hadisi Hz. Peygamber (s.a.s)’den on sahabı rivâyet etmiştir. Hz. Ebû Bekr, Hz Ömer (r.anhum), müslümanların böyle gruplara ayrılacağını haber vermiştir (Bağdadı, el-Fark, s.8.9). Bu hadiste bildirildiği gibi müslümanlar fırkalara ayrılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.s) din hususunda sonradan ortaya çıkan şeylerden ümmetini sakındırmış, bunların bid’at olduğunu her bid’atın da insanı cehenneme sürükleyeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, sünne, 5). Bidatın din hususunda ashâb-ı kirâm ile tabiilerin yapmadığı ve şer’î delîlin gerektirmediği, sonradan ortaya çıkarılmış şeylerdir. Ehl-i sünnet akîdelerine aykırı itikatta bulunan ve fakat ehl-i kıble olan kimseye de “bid’atçı” denir. Bunlar, Cebriye, Kaderiye, Rafıziler, Haricîler, Muattıla (Mu’tezile) ve Müşebbihedir. Bunların her biri oniki gruba ayrılmıştır. Toplam yetmişiki fırkadır (Seyyid Œerif Cürcânî, et-Ta’rifât, s.40. 43). Bid’at; Peygamber (s.a.s)’den nakli meşhur olan şeyin aksini itikad etmektir. Fakat bu, inad sebebiyle değil, bir nevî şüphe ile olduğu ve bir delile dayandığı zaman bid’at kabul edilir. Bizim kıblemize dönenlerden hiç biri, bid’at sebebiyle tekfir edilemez… Şayet yaptıkları bu inkâr, bir tevil ve şüphe neticesi ise tekfir edilmezler. Fakat bid’atçı, asla şüphe götürmeyen katî delillere karşı inad ederek bid’ata inanırsa dinden çıkar. Mesela: Haşrı (ba’s) veya kâinatın sonradan yaratıldığını kâbul etmemek gibi. Şüphe ile tevile kalkışanın şüphesi fâsid bile olsa, onun küfürle suçlanmasına engeldir. Meselâ: Allah Tealâ’yı görmenin mümkün olmadığını söyleyenlerin “O azamet ve Celâl’inden dolayı görülmez” demeleri gibi. Bizim kıblemize dönenlerin hiçbiri, bir şüpheye dayanan bir bid’âttan dolayı tekfir edilemezler. Ancak zarûriyât-ı diniyeden kabul edilen dini katı hükümlerden birinin inkâr edilmesi, hilâfsız küfürdür. Meselâ: Bu âlemin sonradan meydana getirildiğine ve cesedlerin haşr edileceğine (ba’s-ı cismânı) inanmayan kimse de dinden çıkar.

 Hz. Ebû Bekr ve Ömer (r.anhum)’in hilâfetlerini inkâr eden ve onlara söven kimse, bu yaptığını bir şüpheye binâen yapsa dinden çıkmaz. Hz. Ali (r.a)’ın Allah olduğunu ve Cibril’in hata ettiğini iddia edenler, dini çizginin dışına çıkar. Çünkü bu bir şüphe ve içtihaddan dolayı değil, sırf hevâ ve heveslerinden dolayı bir inkâr niteliğindedir. Bid’atlardan sayılan Allah’ın sıfatlarının zâtı üzerinde zâid manalar olduğunu kabul etmeyen, kabir azabını, şefaati, büyük günah işleyenin cehennemden çıkacağını ve Allah’ı görmeyi inkâr eden Mu’tezile tâifesi gibi câhil bid’atçılar tekfir edilemese de sapıklıkta sayılırlar. Çünkü Kur’an ve sahih sünnetin bu konudaki delilleri açıktır. Çünkü ehl-i kıble tekfir edilmemiştir. Diğer yandan onların şâhidliklerinin kabul edileceğine dair icmâ vâki olmuştur. Halbuki bir kâfirin müslüman aleyhine şahidliği geçerli değildir. Günahı mübah saymanın küfür olması meselesi ise, şöyle açıklanmıştır: Şayet inaddan dolayı ve delilsiz ise küfürdür. Şer’i delilden dolayı inkâr ise, ma’zur değildir. Kullarının kalblerini en iyi Allah bilir (İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, 1, 560, 561). İtikâdı konulardaki inancımız kesin delil ve naslarla tesbit edildiği için, itikad şüphe ve tereddüd mahalli değildir. Fıkhi bir mezhebe taraftar olanlar bilmeli ki, bir konuda müctehid hatalı veya isabetli, bir diğer konuda bir başka müctehid hatalı veya isabetli olabilir. Fakat itikadi meselelerde bu hüküm geçerli değildir. Bid’atçi da haklı olabilir, biz de haklı olabiliriz denilemez. İbn Abidin bu konuyu şöyle açıklar: İtikadımızdan murad, hiçbir kimseyi taklid etmeksizin her mükellefe inanılması vacip olan meselelerdir. Bizim itikadımız, ehlü’s-sünne ve’l-cemaât mezhebidir. Ehlü’s-sünnet; Selefiler, Eş’arîlerle Mâtûridîlerdir. Bu iki fırka itikadda genellikle bir gibidirler. Sayılı meselelerde, aralarında küçük farklar vardır. Bazıları, aralarındaki ihtilâfın genellikle lâfzı olduğunu söylemişlerdir. Hasımlarımızdan maksat, itikatları küfre varan bid’atçılarla, küfre varmayanlardır. Küfre varan bid’adlara örnek: Âlemin kadim olduğunun iddia edilmesi, Peygamberin bi’setinin inkârı gibi. Küfre varmayan bid’atlara örnek: Kur’an’ın mahlûk olduğunu ve Allah’u Teâlâ’nın kulları için kötülüğü irade etmediğinin iddia edilmesi gibi (İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, 1, 48, 49,). Rafızilere ve bid’at ehline benzememeye çalışmak ve onlara muhalefet etmek gerekir. Bid’at ehline benzemek câiz değildir. Ancak onlara teşebbüh kasdıyla yapılan benzemek ve onların kötü hallerini taklid etmek uygun değildir (İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar, V, 472).

 Bid’atçılar hakkında ki bu genel hükümlerin açıklanmasından sonra; ilk bid’at fırkalarının ortaya çıkışını ele alabiliriz: İlk çıkışları Hz. Ali (r.a.)’ın hilâfeti dönemindedir.

 Şehristâni (549/1154) İslâmi fırkaları; Kaderiyye, Sıfatiyye, Hâriciyye, ve Şiâ olarak dört ana gruba ayırmış, yetmişüç fırkanın bunlardan yayıldığını belirtmiştir (Şehristânî, a.g.e, 1, 15).

 İbn Hazm ise, (ö.457/1065),İslâmi mezhepleri: Ehl-i sünnet ve cemaat, Mu’tezile, Mürcie, Şîâ ve Hariciler olarak beş grupta toplamış, bunlardan ehl-i sünnet’i hak ehli”, onun dışındakileri ise, bâtıl ehli” olarak belirttikten sonra, ehl-i sünnet’i, sahabe ve tabiînin seçkinleri, ehl-i hadis ile onlara uyanlar olarak tarif etmiştir (İbn Hazm, el-Fısal, II, 113).

 Hz. Ali (r.a.)’ın hilâfeti döneminde ortaya çıkan bid’at fırkalarının ilki olan Hâriciler başlangıçta bir siyâsi fırka olarak ortaya çıkmıştır. Şîâ ise, bir Yahûdi olan, Yemenli İbn Sebe’nin tahriki ile, Hz. Ali taraftarlığı iddiasıyla ortaya çıkmıştır.

 Şîa’nın ilk ortaya çıkışında şüphesiz ki, Abdullah İbn Sebe’nin etkisi inkâr edilemez. İbn Sebe’ Yemenli bir yahudidir. İslâm’ı içten tahrip etmek için Yemen yahudilerinin planı gereği müslüman gözükerek, yahudi ve mecûsî kültüründen aktardığı sapık görüşleri İslâm’a sokmaya çalışmıştır. Velâyet, vesâyet, ric’at, ilâhı hak kavramlarını ilk defa İslâm’a sokan bu şahıstır. Şîâ âlimleri de, İbn Sebe’nin yaptığı bu tahribatı kabul ederler. Önde gelen Şiâ ulemâsından en-Nevbahtî bunlar arasındadır.

 Bütün bu gelişmeler konusunda hicrî ikinci yüzyıldan itibaren İslâm ülkelerinde yaygın hale gelen siyâsi, dinî, itikâdı ve fıkhı görüşler arasında Hz. Peygamberin ve ashabının yolunu savunmak için ortaya çıkan imamlar, ehl-i sünnet akîdesini sistemleştirmişler, ehl-i bid’ate karşı mücadele etmişlerdir. Hasanü’l-Basrî (110/128). Bu hareketi sistemleştirenlerin ilki sayılmaktadır. Ehl-i sünnet akîdesinin esaslarını ortaya koyması yönüyle İmam-ı Azam Ebû Hanife’yi de bu ekolün öncülerinden saymak gerekir. Ehl-i sünnet ve’l-cemaât’in selefilerden farklı metotlarıyla tanınan Ebû Mansur-el-Mâturîdî (ö.333) ve Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (ö.324), sünnetin izleyicisi düşüncenin olgunlaşmasında özel role sahiptirler.

 İslâmî fırkaların ortaya çıkmasında siyâsi ve sosyal sartların da rolü olmuştur. Tarihin belli dönemlerinde, Sünnilik, Şîa ve Mu’tezile biribirlerine üstünlük sağlamışlar, zaman zaman sırayla devletin resmi mezhebi olmuşlardır. Bu rekabet, mezhep taassuplarına, düşmanlık ve çatışmalara sebep olmuştur.

 Ehl-i sünnet âlimleri arasında, zamanla bazı görüş ayrılıkları olmuştur. Ancak hepsinin de dayandığı temel; Kitap, Sünnet ve bu iki kaynağa uygun olan sarih ve sahih akıldır. Aralarındaki bazı farklı görüşler esasa taalluk etmeyen ve teferruat sayılan konularda görülmüştür. Bu ihtilâfların çoğu, lâfzîdir.

 Ehl-i sünnet, önceleri; ehl-i sünnet-i hassa olarak bilinirdi. Daha sonraları Ehl-i Sünnet-i âmme adıyla şöhret buldu. Gerçek şu ki; Kur’an ve sünnette yer verilmeyen, ashâb ve tâbiînin de üzerinde görüş beyan etmedikleri meselelere dalmayıp, dinî nasları yorumlamadan onları olduğu gibi alanlara, Ehl-i sünnet-i hassa, ehl-i tevhid veya Selefiyye denildi. Hakkında nass, Sahabe ve tâbiînin görüşü bulunmayan bazı itikâdı meseleleri de yeni bir metodla inceleyerek, gerektikçe akli yorum ve te’vile gidenlere ise ehl-i sünneti âmme adı verildi. Eş’âriyye ve Mâtûridîyye gibi (İzmirli İsmail Hakkı, Yeni İlmî Kelâm, s.97).

 Ehl-i Sünnet âlimleri; Başta İmam Eş’ârî, İmam Mâturîdî olmak üzere, İmam Gazâlı, Fahriddün er-Râzı, Sadeddin Taftazanî, Seyyid Ali el-Cürcânî ve İbn Teymiye, ehl-i sünnet akîdesini aklı ve naklî delillerle güçlendirmişler, başta Mu’tezile ve diğer bid’at ehl-i mezhep ve fırkalarla mücadele etmişler, onların Kitap ve sünnete aykırı, görüşlerini reddetmişler, Aristo ve O’nun gibi düşünen Yunan ve Müslüman filozofların sapık, mesnedsiz ve batıl fikirlerini çürütmüşlerdir.

 Kısaca ehl-i sünnet: Selefiyye ve Mâtûridîyye ve Eş’âriyye olarak metod bakımından üçe ayrılmaktadır. Yukarıda da işaret edildiği gibi selefiyye, yorum ve teşbihe kaçmadan nasları olduğu gibi kabul edenlerin mezhebidir. Meselâ İmam Malik: “Şüphesiz ki Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra da Arş üzerinde istivâ etti” (el-A’râf, 7/154) âyetinin tefsirinde: “İstivâ malumdur, keyfiyyeti ise meçhuldür. Bu konuda soru sormak bid’attır” demiş, teşbih ve te’vile gitmemiştir (Kurtubî, Tefsir, V11,217-218). İmam Mâturîdî ve Eş’arî’nin temsil ettiği ehl-i sünnet-i âmme ise, Cenab-ı Hakkı mahlukata benzetmekten tenzih gayesiyle müteşâbih nassları te’vil etmişlerdir. Arş üzerinde istiva etti sözünü “Arşda hükümran oldu” Allah’ın eli sözünü Allah’ın kudreti ve rahmeti olarak te’vil etmeleri gibi.

 Maturidîler ile Eş’ariler arasında da bazı lâfzi ihtilâflar vardır. Bu ihtilâfları onüçten elliye kadar çıkaranlar olmuştur (Bekir Topaloğlu, Kelâm İlmi, 146).

 Öte yandan mezhepler, siyâsi fıkhı ve itikâdı olarak birçok meselede biribirleriyle bağlantılıdırlar. Aynı mezhep içinde birçok farklı eğilimler bulunabilmektedir. Meselâ; Fıkhi, ameli konularda Sünnîlerin önemli bir kısmı, Hanefi’dir. Hanefilerin büyük çoğunluğu itikâdı konularda Mâtûridî’dirler. Ehl-i Sünnetten Şafîi ve Maliki olanların çoğu itikatta Eş’âri, Hanbeliler ise genelde Selefîdirler.

 Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfii, Ahmed b. Hanbel, Mâtûridî, Eş’âri, Ebû Bekr el-Bakıllânı, Abdulkâdir el-Bağdâdi, İmamu’l-Harameyn el-Cüveyni, İmam Gazzâli, Fahreddin er-Râzî ve Nasıruddin el-Beyzâvi gibi âlimler, ehl-i sünnetin önde gelen simâlarıdır.

 İbni Teymiyye ile İbnü’l-Kayyim el-Cevaziyye gibi selef mesleğini tercih eden bazı âlimler son asırlarda, Selefiyye diye bilinen Ehl-i Sünnet-i Hassâ mezhebini ihya ve neşre çalışmışlardır. İslâm âleminin büyük çoğunluğu itikadda Eş’âri veya Mâtûridî diye şöhret bulan ehl-i sünnet-i Âmme mezhebi üzeredirler.

 Abdulkâdir el-Bağdâdi’ye göre, ehli sünnet sekiz zümreden meydana gelmektedir:

 1- Ehl-i bid’atın hatalarına düşmeyen kelâm âlimleri,

 2- Sevri, Evzâî, Dâvûd ez-Zahiri dahil büyük müctehid fakihler ve mensupları,

 3- Muhaddisler,

 4- Ehl-i bid’ate meyletmeyen sarf,Nahv, lugat ve edebiyat âlimleri,

 5- Ehl-i sünnet görüşüne sadık kalan kıraat imamları ve müfessirler,

 6- Müteşerrî Sufiyye, yani şeriate bağlı tasavvuf ehli,

 7- Ehl-i sünnet yolundan ayrılmayan müslüman mücahidler,

 8- Ehl-i sünnet akîdesinin yayıldığı memleket ahalisi (el-Bağdâdı, el-Fark beynel-Fırak, s.313-318; Bekir Topaloğlu, a.g.e., s.109-110).

 İslâm dünyasının büyük bir çoğunluğunu oluşturan Sünnîlik sadece bir isim, sıfat veya mezhep değil, bütünüyle bir yaşam tarzıdır ki, tamamen Kitap ve Sünnete uygun olarak İslâm’ın hayata tatbikidir.

 İtikadda orta yol, ehl-i sünnetin yoludur. Ümmet-i Muhammed (s.a.s.)’in ana özelliği, itidaldir. Cenab-ı Hak, bunu şu şekilde belirtiyor: “İşte böylece biz, sizi orta (dengeli) bir ümmet yaptık” (el-Bakara: 2/143).

 Câbir b. Abdullah’tan gelen sahih bir rivâyete göre, Hz. Peygamber, toprağa düz bir çizgi çizdi ve bu çizginin üstüne elini koyup, şöyle buyurdu: “İşte bu, Allah’ın yoludur.” Daha sonra o çizginin sağına ve soluna da çizgiler çizdi. “Bunlar da değişik tefrika yollarıdır. Herbirinin basında ona çağıran bir şeytan vardır” dedi. Bilahare şu âyeti okudu: “Bu benim dosdoğru yolumdur. Öyleyse ona uyun. Sizi o’nun yolundan ayıracak başka yollara uymayın” (en-En’âm, 6/153) (İbn Mâce, Mukaddime, 2; Dârimî, Mukaddime, 23; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/435). Hz. Peygamber (s.a.s.) burada dinde sağa sola sapmalara işaret etmiş, doğru yolun ortadaki ehl-i sünnet yolu olduğunu belirtmiştir.

 İmam Tahâvî, ehl-i sünnet yolunu şöyle özetlemektedir: Bu din, ifratla tefritin ortası, teşbihle ta’tilin ortası, cebr ile kaderciliğin ortası, ümitsizlikle aşırı güvenin ortası, korku ile ümidin ortası bir yoldur. İşte dinimiz, zâhiren ve bâtınen budur. Tefrika görüşlerden, merdûd mezheplerden, müşebbihe, mûtezile, cehmiyye, cebriyye, kaderiyye v.s. gibi ehl-i sünnet ve’l cemaat’e muhalefet eden, dalâlete sapan mezheplerin görüşleri ehl-i sünnet âlimlerince incelenmiş ve delillere dayanan ikna edici cevaplar verilmiştir (Tahâvi, Şerhû akiteti’t- Tahaviyye, 586-588).

bunun dışındakiler sapıktır ebediyyen cehennmeliktir ateşe odundur

EHL-İ SÜNNET İTİKADINI DOĞRU ÖGRENMEK
Müslüman olan bir kimseye, en önce, dil ile soyledigi «LÂ İLÂHE İLLÂLLAH MUHAMMEDUN RESÛLULLAH» sözünun manasını kalbii ile bilmesi ve inanması farzdır. Bundan hiç şüphe etmemelidir. Müslumanlıgın aslı için, yani Müslüman olmak için, inanması ve bu imanda şüphenin bulunmadığına kalbin karar vermesi kafidir. Delil ve hüccetlerle bilmek her Musluman´a farz-ı ayın değildir. Zira Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Arabların delil ile bilmesini, ilm-i Kelam okumasını, şüphelerini araştırıp bunların çözülmelerini emir buyurmadı. Belki tasdik ve inanmayı kâfi gördü. Avamın derecesi bundan fazla olamaz.
Fakat soz soylemesini bilen, şiipheye düşen ve cahili şüpheye düşürecek olan bir kimsenin şiiphelerini gideren bazı âlimlerin bulunması lazımdır. Bu ilme «Kelâm» denir. Bu farz-ı kifâyedir. Bir şehirde bu şekilde bir iki kimsenin bulunması yetişir. Cahil itikad sahibi olup, kelâm âlimi, onun itikadının muhafızı ve rehberi olur.
Kendini tanımanın hakikati ise, bu iki makamın ötesinde bir başka yoldur. Bunun başlangıcı mücâhededir. Mücâhede ve riyazet yolunda gitmeyen kimse, bu dereceye tamamen kavuşamaz ve davasında haklı olamaz. Çünkü, zararı kârından fazla olur. Bu, perhiz etmeden ilaç alan kimseye benzer ki, ölmesinden korkulur. Çünkü o ilaç midesinin şeklini, halini bozar, şifa bulmadıgı gibi, hastalık daha da artar.
Müslümanlık unvanında dediğimiz gibi, marifetin hakikatinden bir numûne ve nişan vardır, bunu ehli olan arar. Dünya ile alâkası olmayanlar, onunla uğraşmayanlar ve ömründe Allahü Teala´yı aramak ve istemekten başka şeyle uğraşmayanlar hariç bunun hakikatini kimse arayamaz. Bu da zor ve uzun bir iştir. O halde, herkesin gıdası olana işaret edelim. Bu da Ehli Siinnet itikadıdır. Bu itikadı kalbinde bulunduranlar için bu itikad, saadet ve kurtuluş tohumu olacaktır.

İTİKAD

Bil ki, sen yaratılmışsın. Seni bir yaratan vardır. Bütün âlemin ve alemdeki her şeyin yaratıcısı O´dur. Bu yaratan birdir. Ortağı, benzeri yoktur. Bir ikincisi yoktur. O. hep var idi. Varlığının başlangıcı yoktur. Hep vardır. Varlığının sonu olmaz. Ezel ve ebedde varlığı lazımdır; yokluk O´na yol bulamaz. Varlığı kendindendir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O´na muhtaç olmayan higbir şey yoktur. Kıyamı, Zâtı iledir. Her şeyin varlıkta durması O´nunladır.

TENZİH

O cevher değildir, madde değildir. Âraz değildir. Hiçbir maddede bulunmaz. Hiçbir şeye benzemez. Hiçbir şey O´na benzemez. Şekli yoktur. Ölçülemez. Nasıl ve ne gibi diye sorulamaz. O deyince, kemmiyet ve keyfiyet olarak akla, hayale gelen her şey O değildir. Çünkü bunlar, yarattıklarının sıfatlarıdır. O, mahlûklar gibi değildir. Akla, vehme, hayale gelen her şeyi O yaratmaktadır. Küçüklük ve büyüklük ölçüleri O´nun için söylenemez. Çünkü bunlar da madde âleminin vasıflarıdır. O ise cisim, madde değildir. Hiçbir madde ile bağlantısı yoktur. Bir yerin üstiinde değildir. Bir yerde değildir. Kendisi yer kabul edici değildir. Âlemde olan her şey Arş´ın altındadır. Arş ise, O´nun kudreti ve kuvveti altındadır. O, Arş?ın üstündedir. Bu, cismin bir cisim üzerinde olması gibi değildir. Çünkü O, cisim değildir. Arş O´nu taşıyor, üzerinde tutuyor demek de değildir. Arş ve Arş´ı tutan meleklerin hepsi O´nun lûtfu ve kudreti ile duruyorlar. O ezelde, sonsuz öncelerde nasılsa, simdi hep öyledir. Arş´ı yaratmadan önce nasıl idi ise, ebedi sonsuz geleceklerde de hep öyledir. Çünkü tegayyur ve değişme, zâtı ve sıfatları hakkında söylenemez. Eğer sıfatta değişme olsa, noksanlık olur. Noksan olan da Allah olamaz. Bir sıfatı sonradan kâmil olsa, önceden noksan olmuş olurdu ve kemale muhtaç olurdu. Böylece yarattığına muhtaç olurdu. Muhtaç olan Allah olamaz. Hiçbir mahlûkuna benzemez ise de, bu dünyada O´nu bilmek ve Ahirette O´nu görmek olur. Bu dünyada nasıl olduğu anlaşılmadan bilindiği gibi, öbür dünyada da, anlaşılmadan görünecektir. Cünkü o göruş, bu dünya görüşüne benzemez.


KUDRET [GÜCÜ YETMEK]

Hiçbir şeye benzemediği halde, her şeye kaadirdir. Kudreti, gücü yetmesi tamdır. Acizlik, noksanhk ve zayıflık O´nun için soylenemez. Her istediğini yaptı, her ne isterse yapar. Yedi kat gökler yer, Arş ve Kürsî ve var olan her şey O´nun yed-i kudretinde olup hepsi O´nun emrindedir. O´ndan başka. kimsenin elinde bir şey yoktur. O´nun ise mahlûkattan eşi ve ortağı yoktur.

İLİM [BİLMEK]

Olmuş ve olacaklar mümkün ve mümteni´ [imkansız] her şeyi bilicidir. İlmi her şeyi kuşatmıştır. Arş-ı âlâdan yerin merkezine kadar hiçbir şey O?nun bilgisinden hariç değildir. Çunkii, hepsi O´ndan ve O´nun kudretinden meydana geliyor. Sahralardaki kumların, ağaçlardaki yaprakların kalblerdeki düşüncelerin ve havadaki zerrelerin [atomların] sayısını ve yedi kat gökleri sonradan gelen ve değişen bir ilim ile değil, hiç değişmeyen ilm-i ezelisi ile bilir.


İRADE [İSTEMEK, DİLEMEK]

Alemdeki her şey, O´nun dilemesi ve istemesi iledir. Çok olsun az olsun, küçük olsun büyük olsun, hayır olsun şer olsun, sevap olsun günah olsun, küfür olsun iman olsun, fayda olsun ziyan olsun, değerli olsun değersiz olsun, acı olsun rahat olsun, hastalık olsun sıhhat olsun, hepsi ve hepsi O´nun takdir ve dilemesi, kaza ve hükmü iledir. Bütün alem, insanlar, cinler, şeytanlar ve melekler bir araya gelse ve bir zerreyi kımıldatmak, bir şeyin üzerine koymak, artırmak yahut azaltmak isteseler; O istemedikten sonra hepsil aciz kalıp, yapamazlar. Belki yalnız O´nun dilediği olur. Olmasını dilediği şeye, hiçbir şey ve hiçbir kimse mani olamaz. Olan, olmuş olan ve olacak olan şey O´nun tedbir ve takdiri iledir.

SEMİ? VE BASAR [İŞİTMEK VE GÖRMEK]

Malûm olan her şeyi bildiği gibi, ne kadar gizli olursa olsun, her şeyi duyar, ne kadar ince olursa olsun, her şeyi görür, görüp işitmesinden hiçbir şey kaçmaz. Uzak ve yakın O´nun duyması için aynıdır. Karanlık Ve aydınlık, görmesine engel olamaz. Gece karanlığında karıncanın yürürken ayağının çıkardığı sesi duyar. Toprak altında bulunan böceğin rengini ve şeklini görür. Görmesi göz ile değildir. İşitmesi kulakla değildir. Hususan, bilmesi tedbir ve düşünce ile, yaratması da alet ile değildir.

KELÂM [SÖYLEMEK]

Emri, herkese farzdır. Verdiği haberlerin hepsi doğrudur. Müjde ve tehdidi doğrudur. Emir, haber, va´d ve vaîd [tehdit] hepsi O´nun sözüdür. O Hayy, Âlim, Kaadir, Görücii ve İşitici olduğu gibi; Söyleyicidir de. Musa aleyhisselama vasıtasız söyledi. Söylemesi; damak, dil, dudak ve ağızla değildir. İnsanın kalbindeki söz, harfsiz ve sessizdir. Allahü Teala´nın konuşması bu sıfattan da uzak ve münezzehtir. Kur´an-ı Kerim, Tevrat, İncil, Zebur ve bütün peygamberlerin kitapları O´nun sözüdür. O´nun sözii, O´nun sıfatıdır, Yani kelâm sıfatıdır. Biitün sıfatları kadîmdir, daima var idiler.
Allahü Teala´nın zâtı kalbimizde biliniyor. Dil ile zikrolunuyor. Bizim bilmemiz mahlûk, bilinen ise kadîmdir. Bizim zikrimiz mahlûk, zikr olunan ise kadîmdir. Kelamının aslı da bunun gibi kadîmdir. Kalblerimizde ezber olarak durur. Dillerimizde okunur. Mushafa yazılır. Ezberlenen mahluk değil, ezberleme mahlûktur. Okunan mahlûk değil, okuma mahlûktur. Yazılan mahlûk değil, yazma mahlûktur.

EF´AL [ALLAHÜ TEÂL´NIN FİİLLERİ]

Âlemdeki her şeyi O yaratmıştır. Yarattıklarını öyle yaratmıştır ki, ondan daha iyisi ve güzeli olamaz. Biitün akıllıların aklı bir araya gelse ve bu memleketin şeklinin daha başka ve fakat daha güzel olması için düşünseler, yahut bundan daha güzel tedbir arasalar, yahut bir şeyi azaltıp yahut çoğaltmak isteseler yapamazlar. Bundan daha iyisi olur diye düşündükleri yanlıştır. O´nun işinin ve hikmetinin sırrını anlayamazlar. Böyle olanlar şu kör gibidir ki, bir odaya girer, orada her şey yerli yerindedir, ama o görmez. Bir şeye çarpınca, bir şeyi devirince, «Bunu niye yol üstiine ayak altına koyarlar?» der. Hâlbuki o şey ayak altında değildir. Fakat o kimse yolu görmüyor.
Yarattığı her şeyi adaletle ve hikmetle [bir fayda ile] yaratmıştır. Ve olması icabeden şekilde yaratmıştır. Eğer bu yarattığından daha mükemmeli miimkün olsaydı ve onu yaratmasaydı, ya âciz olurdu veya bahîl olurdu. Bunların ikisi de Allahü Teala için söylenemez. O halde, sıkıntı, hastalık, fakirlik, bilgisizlik ve acizlik gibi yarattığı şeylerin hepsi adaletledir. Zulüm yapması mumkün değildir. Çiinkii zulüm, başkasının mülküne tasarruftur. O´nun bir başkasının mülkünde tasarruf etmesi olamaz. Ciinkü O´ndan başka mülk sahibi yoktur. Olmuş olan ve olabilecek olan bir şey Bir Zâtın mülküdür. Mâlik O´dur. Ortağı ve eşi yoktur.

AHİRET

Yaratılan âlem iki şekildedir: Cesedler alemi ve ruhlar alemi. İnsanların rûhunu, âhiret azığını bu dünyada elde etmeleri için, madde âleminde bulundurdu.
Herkese bu dünyada kalacak kadar bir zaman takdir etti. Ahiret, ecel müddetinin sonu olur. Çünkii orada artma ve eksilme olmaz. Ecel gelince canı bedenden uzaklaştırır. Hesap ve mükâfat günü olan kıyamette, ruhu bedene verir ve herkesi diriltir. Herkes kendi yaptığını görür. Yaptıkları bir kitapta yazılmıştır. Yaptıklarının hepsi ona hatırlatılır. Günahlarının ve sevaplarının sayısı ona bildirilir. Amellerini tartan bir terazi vardır. Bu terazi, dünya terazilerine benzemez.

SIRAT

Sonra herkese Sırat´tan geçmesi emrolunur. Sırat, kıldan ince kılıçtan keskindir. Bu dünyada sırât-ı müstakîmde olan, yani doğru yolda gidenler, o Sırat´ı kolaylıkla geçerler. Doğru yolda bulunmayanlar Sırat üstünde yürüyemezler ve Cehennem´e düşerler.
Sırat´ın başında herkesi tutarlar, yaptıklarının hepsinden sual sorarlar. Sâdıklardan ise sıdkın, doğruluğun hakikati sorulur. Münafıkları ve riyakarları utandırlar, rezil ederler.
Bir grubu hesapsız Cennet´e gönderirler. Bir kısmının hesabı kolay olur. Bir kısmının zor olur. Sonunda bütün kâfirler Cehennem´e atılır. Aslâ kurtulamazlar. Müslümanların mutîlerini Cennet´e, âsilerini Cehennem´e gönderirler. Peygamberlerin ve din büyüklerinin şefaatine kavuşan afvedilir. Şefaat olunmayanlar Cehennem´e götürülür. Günahı miktarınca ona işkence yaparlar. Sonunda Cennet´e götürüliir.

PEYGAMBERLER

Allahü Teâlâ bunu takdir eyleyince, İnsanın amellerini bazılarının saadetine ve bazılarının şekavetine sebep eyleyince ve insanın kendi başına onu tanıyamayacağını da bilince, rahmet ve fazlı ile peygamberleri yarattı. Ezelde tam saadetlerine hükmedilenleri bu sırra âşina eylemelerini emretti. Onlara haber verdi, iyi ve kötü yolları insanlara göstermek için insanlar arasına saldı. Böylece hiç kimsenin elinde delil kalmadı. Nihayet en son olarak bizim Peygamberimiz Muhammed aleyhissalâtü vesselamı, mahlûkata gönderdi. Onun peygamberliğini en olgun derecede eyledi. Bundan daha fazlası mümkün olamazdı. Bunun için onu peygamberlerin sonuncusu eyledi. Çünkü ondan sonra hiçbir peygamber gelmez. Bütün mahlûkatın, cinlerin, insanların, ona uymalarını emretti. Onu biitün peygamberlerin efendisi eyledi. Onun ahbaplarını ve ashâbını, bütiin peygamberlerin ahbap ve ashabından iyi eyledi. Salevâtullahi aleyhi ve ala sâiri´n - nebiyyîne ve alâ âlihî ve eshabihit´t - tahirîne ecmaîn.

ehli sünnetin önemi

Ehl-i Sünnet’in
Önemi

Onlar ki yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye uyarlar; o onlara marufu emrediyor münkeri yasaklıyor temiz şeyleri helal murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar destek olup savunanlar yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.
(A’raf Suresi, 157)



IV. Büyük İslam Alimleri ve Ehl-i Sünnet Konusundaki Görüşleri

Ehl-i Sünnet konusunda görüşlerine başvurulacak kişilerin başında, eserleri “Kütüb-i Sitte”adlı kitapta toplanılmışaltı büyük kitabın yazarı olan İslam alimleri gelir.

İmam-ı Buhari

Hicri 194 yılında buhara’da doğdu. Dönemin büyük din alimi olan babası Eb’ül Hasan İsmail’in vefatı üzerine, annesinin koruması altında çocukluk dönemini geçirdi. Yedi yaşında hadis eğitimi almaya başlamışve on yaşına geldiğinde ezberlediği hadis sayısı 70 bini bulmuştur. Mekke, Medine, Nişabur ve Basra’daki ünlü alimlerden dersler almış, bu yüzden adı Buhara’nın dışında da duyulmaya başlanmıştır. Aralarında Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbni Said gibi ünlü birçok İslam alimi O’nun eserlerini güvenilir kaynak olarak kabul etmişve fikirlerinde istifade etmiştir. Hadis konusunda gelmişgeçmişen büyük üstad olduğu herkes tarafından kabul görmüştür. İmam-ı Buhari 600 bin hadis üzerinde çalışma yapmış, eserinde ise bunun sadece 7.275 tanesine yer vermiştir. 16 yıl süren bu çalışması sahasında en güvenilir kaynak eser olarak kabul edilir. “El-Camiu’s Sahih”adlı eseri daha sonra Ahmed Zehidi tarafından “Sahih-i Buhari Muhtasarı (Tecrid-i Sarih)”adı altında bir araya getirilmiştir. Bu eserde ise sadece 4 bin hadis-i şerife yer verilmiştir. İmam Buhari, ardında yüzyıllar boyu müslümanlara yol gösterecek bir eser bırakarak hicri 256 yılında hayata gözlerini kapadı.

İmam-ı Müslim

İmam-ı Müslim, hicri 204 yılında Nişabur’da doğdu. 14 yaşında hadis dersleri almaya başladı. Irak, Hicaz, Mısır ve Şam’a giderek hadis konusunda yapılan çalışmaları inceleme fırsatı bulmuştur. Gezdiği yerlerdeki hadis kaynaklarından ve bu konuda uğraşanlardan yararlanmışve bunların içerisinde en çok İmam-ı Buhari’nin çalışmalarından etkilendiğini söylemiştir.Hadis konusunda yapmışolduğu çalışmalarda, hadisleri nakledildiği şekilde kullanmış, yanlışanlaşılmaya neden olmamak için bunların bir harfine dahi dokunmamıştır. “Camiu’s Sahih”yada “Sahih-i Müslim”adı verilen eserinde 300 bin sahih hadisten faydalanmışve bunun sadece 3.030 tanesini kullanmıştır. Bu çalışması Sahih-i Buhari’den sonra en güvenilir hadis kitabı olarak gösterilmektedir. İmam-ı Müslim’in hocası Abdulvehab El-Ferra’nın O’nun hakkında şöyle dediği belirtilir: “Müslim, halkın alimlerinden ve ilim dağarcıklarından birisidir. O’nun hakkında hayırdan başka birşey bilmiyorum.”

İmam-ı Tirmizi

İmam-ı Tirmizi, hicri 209 tarihinde Maveraü’nnehir’de Tirmiz denilen bölgede dünyaya gelmiştir. Horasan, Irak ve Hicaz’da eğitim gördüyse de asıl tahsilini Buhara’da yapmıştır. Hadis konusundaki eğitimi, Buhari ve Müslim’den almıştır. Tirmizi sadece hadisleri toplamakla kalmamışaynı zamanda hadis ilminin gelişmesine katkıda bulunmuştur. “Sahih-i Tirmizi”adlı eserinde 3.962 hadis mevcuttur. Bu eser sahasında güvenilir kaynaklar arasında gösterilmektedir. Sahih-i Tirmizi’nin diğer hadis kitaplarından en büyük farklılığı güzelliğidir. Küçüklü büyüklü her konu birbirine karışmayacak şekilde ayrı ayrı ele alınmıştır. Sahabelerin hayatına ait yazılmışilk eser Tirmizi’ye aittir.

Ebu Davud

Hicri 202 tarihinde dünyaya gelmiştir. Irak, Hicaz, Horasan, Şam ve Mısır’da ders aldığı hocaların sayısı 300′ü bulur. Buhari ve Müslim’in çalışmalarından faydalandı. Hadis konusunda çalışma yapanlar Ebu Davud’un eserlerinden faydalanmışlardır. İslam uleması tarafından birçok konuda takdir edilmişve ilmi ile amel eden alimler arasında gösterilmiştir. “Sünen-i Ebu Davud”isimli eserinde 500 bin hadis arasından 4.800 hadise yer vermiştir. Hadis seçiminde özellikle hükümlerle ilgili olanlara öncelik göstermiştir. Eserleri farklı mezheplere mensup araştırmacılar tarafından kabul görmüştür.

İmam-ı Nesei

Hicri 225 yılında Horosan’da dünyaya gelmiştir. İslam ilim merkezlerini gezip dolaşmışve birçok alimden hadis dersleri almıştır. Eserleri günümüze kadar gelmiştir ve hala kaynak olarak kullanılmaktadır. Mısır’dan Şam’a geldiğinde Emevi iktidarının baskısına uğrar ve işkence sonucu öldürülür. Kabrinin Safa ile Merve arasında olduğu söylenmekle birlikte kesin bir bilgi yoktur. El-Mücteba adlı eseri hadis konusunda diğer eserlere nazaran daha hassas bir çalışmadır. Kütüb-i Sitte’nin üçüncü kitabıdır.

İbn-i Mace

Hicri 209 yılında Kazvin’de doğmuştur. Hadis sahasında belli bir seviyeye gelmek isteyen diğer alimler gibi O’da Horasan, Basra, Mekke, Şam ve Mısır’ı Ziyaret etmiştir. “İbnu Mace Sunen”den başka tarih ve tefsir kitapları da yazmıştır. Ünlü eseri Kütüb-i Sitte’nin altıncı eseri olarak kabul edilmiştir. Bazı alimler ise İmam Malik’in “Muvatta”isimli eserini altıncı eser olarak düşünmüşlerdir.“İbnu Mace Sunen”isimli eserinde geçen 4.341 hadisten 1.339′u diğer hadis kitaplarında kullanılmayan hadislerdir.

İmam Gazali

Hüccetül-islam ebu Hamid bin Muhammed Gazali İslam dünyasının fıkıh ve tasavvuf yolundaki en büyük düşünürlerinden birisidir. Hicri 450 (miladi 1058) yılında İran’ın Tus şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası dar gelirli olmasına rağmen iyi yetiştirilmesine büyük özen göstermiştir. Tus’daki eğitimini tamamlayan Gazali, Gurcun’a geçerek tahsiline devam etti. Anadolu’daki siyasi otoritenin sarsılması Gazali’yi etkiledi. Bu yüzden Nişabur’a geçerek en ünlü alimlerden Ebu’l Maali el Cüveyni’nin talebesi oldu. Hocasının ölümünden sonra, Nizamül Mülk tarafından nizamiye medresesine atandı. Kısa süre içerisinde genişbir halk kitlesine sesini duyurma imkanı buldu. Talebelerinin sayısı her geçen gün artıyordu. Hicri 488′te geçirdiği bir rahatsızlık sonucunda medresedeki görevinden ayrılarak on sene insanlardan uzak bir hayat geçinirdi. Bu dönemin hemen ardından Bağdat’a talebelerini yanına dönerek, “İhyau Ulumi’d Din”isimli eserini talebelerine okutmaya başladı. Bu esnada Anadolu’daki İslami birlik bozulunca Selçuklu veziri tarafından tekrar Tus’a çağırıldı. Sultan Sencer tarafından korunarak 12 yıl bütün imkanlar seferber edildi. Hicri 505 (Miladi 1111) sona eren ömrünün son gününe kadar ilim ve tebliği bırakmadı.İmam Gazali’nin fikirleri İslam düşünce tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Özellikle ömrünün son yıllarında Ehl-i Sünnet’e muhalif fırkalarla mücadele etmişve birçok sapkın insanı bu yoldan çevirmiştir.Müslümanlık ünvanında dediğimiz gibi, marifetin hakikatında bir numune ve nişan vardır, bunu ehli olan anlar. Dünya ile alakası olmayanlar, onunla uğraşmayanlar ve ömründe Allah’ı aramak ve istemekten başka bir şeyle uğraşmayanlar hariç, bunun hakikatını kimse arayamaz. Bu da zor ve uzun bir iştir. O halde herkesin gıdası olana işaret edelim. Bu da Ehl-i Sünnet itikatıdır. Bu itikadı kalbinde bulunduranlar için bu itikat, saadet ve kurtuluştohumu olacaktır. (Kimya-yı Saadet)

İmam-ı Gazali’nin başlıca eserleri:

1- İhyau Ulumi’d Din, Gazali’nin en meşhur ve en büyük eseridir. Bu kitapta fıkıh ve tasavvuf konuları ele alınmıştır. Her kısım 4 kitaptan ve toplam 40 kitaptan oluşmaktadır. İhya, yazılışından bu yana İslam aleminin en çok okunan kitapları arasındadır.2- El İktisad fi’l-İtikat, İtikat konularını ele alır.3- Tefafütü’l Felasife, Aristo’nun felsefesine yaptığı eleştirileri derlediği kitaptır.4- Kimya-yı Saadet, iman, amel, ahlak ve tasavuftan bahseder. İhya’nın farsça yazılmışbir tercümesi mahiyetindedir5- Bidayetü’l Hidaye, halkın anlayacağı tarzda yazılmış, din ve ahlak bilgilerinin öğretildiği bir kitaptır. İmamı Gazali’nin küçüklü büyüklü tüm eserlerinin toplamı 75′i bulmaktadır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri 1703 Erzurum’a bağlı Hasankale kasabasında dünyaya gelmiştir. Dedesi peygamber soyundan olması dolayısıyla İbrahim Hakkı Hazretleri anne tarafından “seyyid”dir. İbrahim Hakkı Hazretleri babası ile birlikte gittiği Siirt’in Tillo ilçesinde İsmail Fakirullah’la tanışarak bir süre orada yaşar. Babası dervişOsman Efendi vefat edince tekrar Erzurum’a döner. Burada tahsiline kaldığı yerden devam eder. Erzurum müftüsü Muhammed Hazık’tan Arapça ve Farsça dersleri alır. Türkçe, Arapça ve Farsça’yı ilerleterek bu dillerde şiir yazabilecek seviyeye gelir. 1728′de tekrar Siirt’e dönerek İsmail Fakirullah’ın sohbetlerine devam eder ve kızı ile evlenerek damadı olur. 1728 yılında hac seferi dönüşü büyük İslam alimlerinin eserlerinden yaptığı alıntılarla oluşturduğu “Lubbül Kutup”u yazar. 1747 yılında Sultan I. Mahmud tarafından saraya davet edilince saray kütüphanesinden istifade etme imkanı bulur. İstanbul dönüşü Erzurum’da küçük Risaleler yazmaya başlar. İkinci İstanbul seyahatinden sonra kendisini tamamen kitap çalışmalarına vererek Hasankale’deki evine çekilir. Hacca ikinci gidişinde Halep, Şam, Mekke, Medine Kudüs’teki ünlü İslam alimleriyle temaslar kurarak bilgi alışverişinde bulunur.Seyahatten dönüşünde Marifetname adlı ünlü eserini kaleme alır. Bu eserinin dışında 54 tane daha önemli eseri bulunmaktadır. 1780′de Siirt’te vefat eder. Cenazesi Şeyhi İsmail Fakirullah için yaptırdığı türbeye defnedilir. Güzel ahlakın en güzeli, sana gelmeyene senin gitmendir. Sana zulmeden senin affetmendir. Konuşursan doğruyu söyle. Söz verirsen tut. İyilik yaparsan gizle. Başkasından kötü huy gördünse onun emsallerinden sakın.Herkese selam vermek en güzel haslettir. Tevazunun semeresi yükselmektir. Hikmetin başı insanlarla iyi geçinmektir. Halkın ayıplarını arayanın ayıpları duyulur. Nasihat kabul eden yüz karasından kurtulur. Allah katında günah olan şeyde kullara itaat olmaz. Yalan söyleyen kimseden hayır umulmaz. Halkın seninle konuşmasından haz duyuyorsan sen de onlarla öyle konuş. Özür dileyenin özrünü kabul eyle. Sen büyüklerine saygılı ol ki senden küçükler de seni saysınlar. En faydalı hazine gönüllerdeki sevgidir. (Marifetname)

İmam-ı Rabbani

Asıl adı Zeynelabidin es-Serhendi el Faruki’dir. 1564 yılın da Hindistan’a bağlı Serhend’de doğdu. Baba tarafından Hz. Ömer’in soyuna dayandığı için el-Faruki lakabı ile tanınır.Ehl-i Sünnet çizgisindeki tasavvufun büyük simalarından birisidir. Tasavvufa Nakşibendi şeyhlerinden Billah-i Kakuli’den icazet alarak başladı. Dönemin Hint-Türk hükümdarı Ekber Şah ile dinin özünü bozduğu gerekçesiyle bazı konularda çatışmışve 1619 yılında Gvalior’da bir kaleye hapsedilmiştir. Her türlü sapkın akımlara karşı Ehl-i Sünnet itikatını desteklediği için, İkibin yılın yenileyicisi ünvanına layık görülmüştür. Dostları ve talebelerine yazdığı “Mektubat”İslam tasavvufunun en önemli kaynaklarından birisidir. İnsanın öncelikle itikadını düzeltmesi gerekir. Bu düzeltme de, fırka-i naciye olan Ehl-i Sünnet ve’l Cemaatin görüşlerine uygun olarak yapılmalıdır. Amelde gevşekliğin bir mağfiret ümidi vardır, itikadde gevşekliğin asla mağfirette yeri yoktur.Bilsin ki; iki cihanın saadetini kazanmak ancak Resulullah’a tabi olmaya bağlıdır. O’na tabi olmak şu şekilde olur: İnsanlar arasında İslamın hükümlerini yerine getirip icra etmek, havastan ve avamdan, küfür adetlerini kaldırıp icra etmek, havastan ve avamdan, küfür alametlerini kaldırıp iptal etmek.Amel işlemenin zamanı gençliktir. Aklı oyan bu fırsatı kaçırmaz ve fırsatı ganimet bilir. Zira insan yaşlılık zamanına kalmayabilir. Kaldığını farzedelim, derlenip toparlanmaya müyesser olmayabilir. Böyle bir derlenip toparlanmanın olduğunu farzedelim; bir amel işlemeye gücü yetmez. Zira o zaman zaafın ve aczin bastırdığı zamandır…… Yetmişüç fırkadan her biri tek tek, dine tabi olduklarını iddia edip kendilerini necat bulan zümreden sayarlar.”… Her fırka ellerindeki ile böbürlenir (Mü’minun Suresi, 53) mealindeki ayet onların halini doğrular. Resulullah Efendimizin beyan buyurduğu, fırka-i naciyeyi diğerlerinden ayırteden özelliği peygamberimiz şöyle açıklıyor: “… Onlar, ben ve ashabımın üzerinde bulunduğumuz hal üzerinde olanlardır.”Resulullah Efendimiz kendisini anlatması yeterli iken, ashabını da zikretmesi şu manaya gelmektedir: “Benim yolum ashabımın gittiği yoldur. Kurtuluşyolu, onların yoluna tabi olmaya bağlıdır.”Resulullah Efendimize tabi olmak iddiası; ashabının yoluna tabi olmadan boşbir iddiadır. Hiç şüphe yoktur ki Peygamber Efendimizin ashabının yoluna devamlı gidenler, Ehl-i Sünnet ve’l Cemaattir. Allah bunların sayini meşkur eylesin. İşte, fırka-i naciye bunlardır. Şia ve Hariciler gibi, Resulullah Efendimizin ashabına taa’n edenler, onların yoluna tabi olmaktan elbette mahrumdur.Mutezile için dahi aynı hüküm verilir. Bu, kendi başına sonradan çıkan bir yoldur. Ehl-i Sünnet olmayan diğer fırkalar aynı kıyasa tabidir. (Mektubat-ı Rabbani)

Abdulkadir Geylani

Asıl adı, Muhyiddin Ebu Muhammed bin Cengi Dost’tur. 1078 yılında Geylan’da dünyaya geldi. Din eğitimine burada başladı. Daha sonra Geylan’dan Bağdat’a geçerek eğitimine burada devam etti. Hanbeli mezhebini seçerek fıkıhta bu mezhep üzerinde yoğunlaştı. Ebu Said medresesinde dersler verdiği sıralarda tasavvufla tanıştı. Uzun bir tasavvuf eğitiminden sonra Kadri tarikatını kurdu.Çoğunluğu vaaz ve nasihatlerinden oluşan El-Gunye, El-Fethü’r Rabbani, El Fütühül Gayb bize kadar ulaşan kitapları arasındadır. Abdulkadir Geylani Hazretleri 1166 yılında Bağdat’ta vefat etti. Her yıl milyonlarca kişi tarafından ziyaret edilen kabri, şu anda Bağdat’ta genişbir külliye içerisindedir. Kuran ile amel etmek seni Kuran’ın mevkiine yükseltir, oraya oturtur. Sünnet (Peygamberimizin hadisleri) ile amel etmek seni Allah’ın Resulü peygamber Efendimize yükseltir. Resulullah, kalbi ile ve manevi himmetiyle, Allah dostlarının kalbi çevresinden bir an bile ayrılmaz. Allah dostlarının kalplerini güzelleştiren, kokulayıp buharlayan odur. Onların özlerini tasviye eden, menfi duygulardan temizleyen ve tezyin eden odur.Sen Allah’ı zikret ki, O’da seni zikretsin. Allah’ı zikret ki o zikir günahlarını döksün. Günahsız olarak kalasın. Günahsız itaatkar bir mümin olasın. İşte o zaman o seni zikreder. O zikir seni öyle sarar ve meşgul eder ki, birşey isteyecek vakit bulamazsın. Bütün gayen ve maksudun o olur.Ey ahali! İslam ağlıyor. Elini başına koymuş; şu facirlerden, şu fasıklardan, şu bid’at ehlinden, şu zalimlerden, şu yalancı şahidlik libası giymişlerden, sahip bulunmadıkları faziletleri kendilerinde var gösteren şu kuru iddiacılardan, yaka silkiyor. Onlara karşı ihlas sahibi müslümanlardan yardım talep ediyor.Yiyip içmen, veda yiyip içmesi olsun. Aile arasında bulunuşun veda bulunuşu olsun. Mümin kardeşinle buluşman veda buluşması olsun. Kalbine hep emanet olduğunu, daima veda etme halinde bulunduğunu nakşet. Kaderi başkasının elinde bulunan kimse nasıl emanet ve veda etme halinde olmaz ki? Zira yarın ne olacağını, işlerin nereye varacağını, kaderinin kendisine neler getireceğini bilmemektedir.Öyleyse hemen tövbe et, bir daha işlememeye azmeyle. Onlardan sıyrıl, seri adımlarla mevlana koş. Tevbe ettiğin zaman hem zahirin hem batının tövbe etmişolsun. Tevbe, Allah katında makbul kul olmanın temelidir. Halis bir tevbe ile ve Allah’tan hakikattan haya etmek suretiyle üzerindeki günah elbiseni çıkar, at.Ey Allah’ın yolunu arkasına atıp dünya işlerine itina gösteren kişi! Seni insanları memnun eden, fakat Allah’ı kendisine öfkelendiren kişi olarak görüyorum. Hiç şüphe yok ki yakında sen o dünyadan alınacaksın. Ölüm seni oradan ayıracak. Seni yakalaması pek elemli, pek şiddetli ve pek çeşitli olan zat yakalar ve oradan alır. Bir anda herşeyini kaybeder ve herşeyinden ayrılırsın. (Fethü’r-Rabbani) 

Nakşibendi Hazretleri

Asıl adı Muhammed Bahaeddin Buhari’dir. 1318 yılında Buhara’da doğdu. Hacegan Tarikatı şeyhi Muhammed Baba Semmasi’nin manevi terbiyesi altında yetişti. Gençliğinde Semerkand’a giden Nakşibendi Hazretleri, Maveraü’nnehir Sultan Halil Ata ile tanıştı. Nakşibendi Hazretleri Hanefi mezhebindendir. Ahlak ve ilim üzerine çalışmaları ve sohbetleri ile büyük kitleleri peşinden sürüklemiştir.Kurucusu olduğu Nakşibendi tarikatı Orta Asya, İmam Rabbani zamanında Hindistan’a yayıldı. Tarikat İstanbul’un fethinin hemen ardından Osmanlılar tarafından benimsendi. Sadece İstanbul’da 70′den fazla dergah bulunması halk arasında ne kadar yaygınlaştığının göstergesidir.Nakşibendi Hazretlerinin hayatı boyunca savunduğu hakikat, Allah’ın kitabına sarılmayanların ve peygamber Efendimizin emirlerini yerine getirmeyenlerin kurtuluşa erişemeyecekleridir. O’na göre kitap ve sünnetin çizdiği daireden çıkmamalı ve hakikatın her halini Kitab’a ve sünnete tatbik edebilmelidir. Bu çizgiye uymayan kişiye uymak doğru değildir. Çünkü tarikat Kuran ve Hz. Muhammed’in sünneti ile hayat bulur. Nakşibendi Hazretleri bir eserinde Resulullah’a bağlılığını şöyle ifade ediyor: “Bir işki Resulullah yapmıştır, aynen ben de öyle amel ettim ve hiç bir sünneti ihmal etmedim. Hepsini yerine getirdim ve neticesini buldum. Kendimde onun eserini gördüm.”

Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri

1778 Bağdat yakınlarındaki Zur şehrinde doğdu. Bir çok ünlü alimden tefsir, hadis, fıkıh ve tasavvuf dersi aldı. Hocası vefat edince onun yerine ders vermeye başladı. Derslerine tüm İslam aleminden binlerce kişi katıldı. Sekiz sene ders verdikten sonra önce Şam’a sonra Hicaz’a gitti.1809 yılında Şeyh Muhammed Dehlevi’den davet alan Mevlana Halid, bu çağrıya uyarak Hindistan’a gitti. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra tekrar Bağgdat’a döndü. 1826 yılında Şam’da vefat etti. Cenaze namazını Hanefi mezhebinin büyük alimlerinden İbn-i Abidin kıldırdı. Mevlana Halid Hazretleri bir eserini başlangıç bölümüne, Mektubat-ı Rabbani’den şu alıntıyı yapmıştı. İyice düşünmeli ve anlamalıdır ki, herkese her nimeti gönderen, yalnız Allah’dır. Her şeyi vareden ancak O’dur. Her varlığı her an varlıkta durduran hep odur. Kullardaki üstün ve iyi sıfatlar, O’nun lütfu ve ihsanıdır. Allah cennetteki sonsuz nimetlere, bitmez tükenmez zevklere ve kendi rızasına, sevgisine kavuşabilmemiz için, sevgili peygambere uymamızı emrediyor.”Varolduğun müddetçe, Allah’ın emir ve yasaklarına iyi yapış. Size Allah’ı çok anmanızı, O’na sığınmanızı geçici dünyaya gönül vermemenizi devamlı ve sonsuz olan ahirete çok rağbet etmenizi, ölümü, kabirdeki yalnızlığı, hesap gününe tam olarak hazırlanmayı, sünnet-i seniyyeye yapışmayı, bid’atlardan yüz çevirmeyi, müslümanların başarısı, din düşmanlarının ve mürtedlerin hezimeti için dua etmeyi tavsiye ederim. (Mevlana Halid’in Diyarbakırlı bir yakınına yazdığı mektuptan) 

Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi

1813 tarihinde Gümüşhane’de doğdu. 10 yaşında Trabzon’a gelerek alimlerden ders almaya başladı. Ağabeysinin askere gitmesi sebebiyle bir süre babası ile birlikte ticaretle uğraştı. Ailesinin muhalefetine rağmen 1831 yılında İstanbul’a yerleşerek tahsiline orada devam etti. Devrin birçok ileri geleni onun sohbetlerinden etkilenerek yaşantısını değiştirdi. Bu ileri gelenler arasında Sultan II. Abdulhamid Han da vardı. Ömrünün 28 senesini kitap çalışmalarına ayıran Gümüşhanevi, 16 yıl bizzat tebliğ faaliyetinde bulunmuştur. Sayıları bir milyonu aşan talebelerinin atıl duran servetlerini bir araya getirerek ortak bir “yardımlaşma ve yatırım fonu”kurdurmuştur. Bu yatırımlar sayesinde bir matbaa, yayınevi, içinde 18.000 kitabın bulunduğu 4 ayrı kütüphane ve çeşitli vakıflar kurdurmuştur.Sünnet-i seniyyeye büyük önem verdiği bilinen Gümüşhanevi Hazretleri sürekli olarak talebelerine hadis konusunda dersler vermiştir. Gümüşhanevi Hazretleri döneminin en önde gelen İslam alimi olarak kabul görmüştür. Ülke çapında kütüphaneler kurdurarak ve eğitim faaliyetine bizzat kendisi katılarak müslümanların ilerleyebilmesi için elinden gelen bütün gayreti göstermiştir. 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşında cephede savaşmışve askerimize moral desteği vermiştir1880 yılında Mısır seyahati dönüşünde Gümüşhanevi dergahını Halifesi Hasan Hilmi Efendi’ye bırakarak sadece cuma sohbetlerinde bulunmuştur. 13 Mayıs 1893 yılında yaz aylarını çadır kurarak geçirdiği Beykoz’daki Yuşa tepesinde dünyasını değiştirmiştir.

Hoca Efendi’nin eserlerinden bazıları:

Cami’ul Usul, Tasavvuf, özellikle Nakşibendi tarikatının inceliklerinin anlatıldığı bir kitaptır. İçerisinde Ehl-i Sünnet’e uygun bütün tasavvuf akımlarının itibar ettiği kitaplardan derlemeler bulunmaktadır. Ruhu’l-arifin, Tasavvuf içerisindeki makamlar anlatılmıştır.Mecmu’atü’l-ahzab, Tasavvuf ehl-i’nin günlük ibadetlerinin anlatıldığı bir kitaptır.Kitabü’l-arifin fi esrar-ı esmai’l-erbain, bu kitapta dua konusu anlatılmıştır.Mektup, Tarikata girmeden evvel geçirilen on devrenin anlatıldığı makamlar bu kitapta açıklanmıştır.

Gümüşhanevi Hazretlerine göre sapkın mezhepler;

1) Kaderiye mezhebi; Bunlara göre şer Allah’ın takdiri değildir ve herkes yaptığının failidir,2) Keysaniye mezhebi; Allah hakkında pişmanlık ve yanılma caizdir derler.3) Rafiziler; ölüler tekrar dünyaya dönerler. Ruhlar bir cesetten diğerine geçmek suretiyle ebedileşir. Allah’ın ruhu 12 imama girer derler. 12 imamın ilah olduğunu iddia ederler. Cebrail vahyi Hz. Ali’ye getireceğine yanlışlıkla Hz. Muhammed’e getirmiştir, derler.4) Hariciler; Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Zübeyr, Hz. Ayşe ve kendilerinin dışında tüm müslümanları kafir ilan etmişlerdir. 5) Yezidiler; Acem diyarından gelecek olan bir peygamberin, Hz. Muhammed’in ümmetini ortadan kaldıracağını beklerler 6) Neccariye mezhebi; Allah’ın sıfatlarının bazılarını inkar ederler. Kuran konusunda sapkın görüşleri vardır. 7) Şeytaniyye mezhebi; Allah sadece murad ve tadir ettiği zaman bilir. Bunun dışında hiçbir şeyi bilmez görüşünü savunurlar. 8) Mutezile içerisinden bir grup; Allah ne görür ne de görülür derler. 9) Cebriye mezhebi; kulun kudreti, kazanması ve tesiri yoktur. Kul sadece cansız bir varlık gibidir.10) Mürci’e mezhebi; Mümin ve kafirleri Allah’a bırakırız. Mümin cennetlik kafir cehennemlik diyemeyiz. Bunlardan bazıları da iyi amellerimiz makbul kılınmış, kötü amellerimiz ise affedilmiştir. Ameller farz değil fazilettir. Yapanlar için iyidir, yapmayanlar için bir sorumluluk yoktur. 11) Rafıziler; Hz. Ömer ve Hz. Ebu Bekir’e küfreder ve lanetlerler.12) Mücessime mezhebi; Allah’ın hususi mekanı vardır, o da arştır derler.

Bediüzzaman Said Nursi

1873 Yılında Bitlis’in Hizan kasabasının Nurs köyünde dünyaya geliyor. 9 yaşında dini eğitime başlamasına rağmen mizacı sebebiyle medrese