Neden hidrojen enerjisi ? ve köpetir evrime inanan herkez köpektir

Neden Hidrojen Enerjisi ?

 

4 02 2007

 

Hidrojen bilinen en hafif gazdır ve yanıcı özelliğe sahiptir. En önemli özelliği yanarken , diğer yakıtların çıkarttığı karbondioksit gibi zararlı gazları çıkarmaz ve geriye sadece saf su bırakır. Yanarken alevi görülmeyecek kadar şeffaftır.
Hidrojenin tüm insanlık için önem arz eden , en büyük özelliği taşıdığı enerjiyi kolayca elektriğe çevrilebilmesine imkan sağlamasıdır.Hidrojen Enerjisinin önemi ve uygulamaları hakkında Elimsan Şirketler Grubu yönetim Kurulu Başkanı Muzaffer AVCI ile görüştük ve gazetemize şu açıklamalarda bulundu.21. asrın tüm iletişim ve bilgi akış imkanlarına rağmen ortaçağ karanlıklarında yüzmekteyiz. Elimsan Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Muzaffer AVCI’ya göre bu gün artık hidrojen enerjisi cep telefonlarından , dizüstü bilgisayarlara , bisikletlerden otomobillere , uçaklardan gemilere , iş merkezlerinden konutlara kadar her alanda kullanılır hale geldi.

 Önümüzdeki bir iki sene içinde otomotiv sektöründe hidrojen enerjisi ile çalışan otomobillerin pazara sürüleceğini söyleyen Avcı, on sene zarfında da tüm otomobillerin hidrojen ile çalışacağını belirtti. Avcı , “Şaşırmayın diye söylüyorum , çünkü toplum olarak bu teknolojiden o kadar uzak tutuluyoruz ki, burnumuzun dibinde gelişen 21. asırın tüm iletişim ve bilgi akış imkanlarına rağmen ortaçağ karanlıklarında yüzmekteyiz” şeklinde konuştu.

 “Herkül’ün kaslarını pazılarını düşünürken, Sokrates’in kafasının da büyüklüğünü unutmayın güçlü kaslar , manda da bulunur, ama dolu kafa sadece insanda bulunur”2000 yılı Nisan ayında İTÜ Mezunlar derneği’nde bir konferans verdiklerini belirten Avcı, şu anda dünyanın belirli ülkelerinde hidrojen enerjisinin konutlara uygulandığını, pilot çalışmaların sürdüğünü ve alınan neticelerin son derece umut verici olduğunu kaydetti. 1984 yılından beri Tokyo’nun belirli bölgesinin 45000kW’lık enerji ihtiyacının , hidrojen enerji sistemlerinden karşılandığını ifade eden Avcı, hidrojen teknolojisinin gelişme aşamasında olduğunu, yüksek bir güç ve cesur bir yatırım olarak değerlendirdi. Avcı, “Şu an koskoca Türkiye’mizde , yani Japonya’yı dünya kupasında eleyen ülkemizde (!!!) 10 kW’lık bir deneme ünitesinin şu ana kadar monte edildiğini duymadık. Sakin kafayla düşünüp bir mukayese yapalım. 45000 kW güç nerede ? Onun 4500 de biri olan 10 kW nerede ? Bu mukayese basit şeylerle avutulduğumuzu ve nasıl geri bırakıldığımızın , milletçe ulusal hedeflerden nasıl soyutlandığımızın delili değil midir ? 10 kW’lık bir ünitenin fiyatı nedir biliyormusunuz ? 10.000 dolar kadar bir şey. İşte ne yazık ki koca Türkiye’mizde her yeri mumla arasanız 10 kW’lık bir enerji seti bulamazsınız. Futbolda onlar kaybediyor bizler kazanıyoruz , onlar 45000 kW’lık tesisi 1984 yılında kuruyorlar , biz ise 10.000 dolara mal olacak 10 kW’lık bir deneme ünitesine , 2002 yılına kadar sahip olamadık. Ama bizler şampiyonuz (!!!) , neyin şampiyonu ve neyin karşılığında , onun kararını siz verin. Türk milli takımı Dünya kupasında ülkemize dünya üçüncülüğünü getirdi, hepsini en içten duygularımızla kutladık. Ulusumuza bu şerefi tattırdılar. Bütün belediyelerimiz de bu gençlerin adlarını parklara , sokaklara verip heykellerini diktiler , bunlar güzel şeyler . Ancak bir şartla , ünlü yazarın dediği gibi , “Herkül’ün kaslarını pazılarını düşünürken , Sokrates’in kafasının da büyüklüğünü unutmayın güçlü kaslar manda da bulunur , ama dolu kafa sadece insanda bulunur” diye konuştu ve şöyle devam etti: Teknolojisi olmayan milletlerin ne ekonomisi , ne kültürü , ne sporu ve ne de savunma gücü olur ve her şeyi tarih sahnesinden silinir gider


“Şimdi sakinleşerek bir düşünelim , dünyada ilk defa enerji sistemlerini rasyonel hale getirip hayata geçiren kimdir biliyor musunuz? Bir Türk’tür, adı da Prof.Dr. Turgut Nejat VEZİROĞLU’dur. Şimdi politikacılarımıza soruyorum ? Hangi biriniz bu ismi tanıyorsunuz , hangi biriniz gururumuz olan değerli insanın adını bir parka , bir caddeye veya kütüphaneye koymayı düşünüyorsunuz ? Zengin iş adamlarımız, sosyal kulüplerimiz, sivil toplum kuruluşlarımız acaba hangibiriniz, dünyada Türk bilim adamlarının adını yücelten bu insana şilt vermeyi düşünüyorsunuz ? Ulusça artık şunu iyice anlamamız gerekmektedir ; riyakarlık , yağcılık, dalkavukluk ve pısırıklık devrini artık kapayalım , kimseden korkmadan , herkes için acı da olsa gerçekleri görelim ve konuşalım. Dünyayı da gerçekçi insanların yönettiği gerçeğini de artık kavrayalım. . Ulusça şunu asla unutmamamız gerekir , teknolojisi olmayan milletlerin ne ekonomisi, ne kültürü , ne sporu ve ne de savunma gücü olur ve her şeyi ile tarih sahnesinden silinir gider. Bunun dışındakiler hepsi avutmadır hikayedir” dedi.

 Saf sudan başka hiçbir atık madde bırakmıyorBu gün konutlar için , 1kW, 2 kW, 5 kW , 10 kW’lık sistemler üretildiğini ve satılmaya başlandığını açıklayan Avcı, bu pazarın hızla gelişeceğini de sözlerine ekledi. Avcı , her konuta müstakil olarak monte edilen hidrojen enerji sistemlerinin elektrik ve ısınma ihtiyacının tümünü karşıladığını ve saf sudan başka hiçbir atık madde bırakmadığını söyledi. Bu konutların ulusal şebekeden gelen bir arızadan veya elektrik kesintilerinden etkilenmediğini belirtti.Avcı , “Eğer bu sistemler gelişir ise hiçbir şüphemiz yoktur ki hızla gelişecektir , elektrik enerjisini üreten , ileten ve dağıtan kurumlara ve bunlara hizmet veren sektörlerin tümüne gerek kalmayacaktır.

 Elimizdeki elması cam parçasıyla değiştirmeyelim
Avcı “Amerika ve Rusya gibi büyük ve zengin ülkelerin insanları , bizim ülkemiz insanının petrole ödediği bedelin dörtte biri kadar bedel ödemektedirler. Hem zenginler , hem de bizden az bedel ödüyorlar. Peki bu noktada durup biz Türkler, ulusça ne yapmamız gerektiğini bir düşünelim , hangi avantajı arkamıza alıp bu sıkıntıdan , bu girdaptan kurtulabiliriz ? Bunun cevabı ise çok basit –hidrojen”.
Hidrojen elde etmenin bir çok metodu olduğudu ifade eden Avcı, En basit ve ucuz yolunun bor madeni kullanılarak elde edilmesinin mümkün olduğunu açıkladı . Avcı , bu konuda uluslar arası firmaların deneyler yaptığını ve sonuçların umut verici olduğunu sözlerine ekleyip şöyle devam etti : “Bor madenin başka alanlarda da kullanılması mümkündür. Örneğin: Nükleer enerjide. Bu kadar değerli bir madenin en çok hangi ülkede bulunduğunu biliyor musunuz? Sıkı durun dünya rezervlerinin büyük bir kısmı ülkemizdedir. Bu ülkemiz insanının içine yuvarlanmış olduğu uçurumdan kurtulmak için yukarılardan uzatılmış bir kurtuluş halkasıdır. Şimdi aklımızı başımıza alıp bu madenleri elimizden kapmak isteyen dostlarımızın (!!!) ayak oyunlarına gelip , böylesine kıymetli maden rezervlerimiz elimizde varken uydurma seneryolar ile maceraya girip , bor madenlerimizi koruyamayacak duruma düşmeyelim. Bu avantajın ne demek olduğunu biliyor musunuz ? Yakında piyasaya sürülecek olan hidrojen yakıtlı arabalardan bor türevleri (bu konudaki deneylerin sonuçları umut vericidir) ile çalışan bir tanesine sahip olduğunuzda İstanbul’dan Ankara’ya gitmek istediğinizde arabanıza 1 kg’lik bor sülüsyonu koymanız yeterli olacaktır. Bu yakın bir ihtimal mi yoksa uzak mı diye sorarsanız cevabı çok basittir. Ayakları kasları kuvvetli adamların başa , kafaları kuvvetli adamları ayaklar altına almaya devam ederseniz imkansız , aksini yaparsanız 2010 yılına kadar bütün bunların hepsi gerçek olabilir. Ülke de , ulusta bu ekonomik kaostan kurtulur. Mühim olan kaostan beslenenlerin yani ülkemizi ve ulusumuzu mahkum etmek isteyenlerin oyununu bozmaktır” dedi.

 Ekolojik denge bozuluyorAvcı, bütün bilim dünyasının , ekolojik dengenin bozulduğunu ve bunun en büyük etkeninin petrol kullanımı olduğunu açıkladıklarını belirterek sözlerine şöyle devam etti: “ Dünyamızın oksijen kaynağı olan ve karbondioksiti alıp , bizlere oksijen veren ormanlarımız azalırken , bunun aksine olarak otomobillerimizin sayısı artmaktadır.bunun tabii bir neticesi olarak ta, atmasfordeki karbondioksit oranı, biz insanların aleyhine süratle bozulmakta ve ortaya sera etkisi çıkmaktadır. Dünyamızın adeta güneşin altında camları kapatılmış bir otomobil gibi gittikçe iç ısısı yükselmektedir. Bu ısı yükselmesine bağlı olarak buzullar erimekte ve denizlerin seviyesi şimdilik yılda 1cm yükselmektedir. Bu tempolu gidiş eğer bir şekilde durdurulamaz ise bu asrın sonunda bilim adamları denizlerin seviyesinin 18m artacağını tahmin etmektedirler. Böylesine bir durumun dünyayı ne hale sokacağını artık siz tahmin edin” şeklinde konuştu.
Üretmek yerine hazırını borçlanarak almayı uygun görüyoruz
Hidrojen teknolojisinin batı ülkelerinde bu derece işlemesine rağmen , ülkemizde bu konuda hiçbir çalışma yapılmadığını açıklayan Avcı “Bunun sebebi :

 · Batı ülkelerindeki dostlarımız (!!!) ve ülkemizdeki uzantıları Türkiye’nin , kendilerinin haricinde bağımsız bir teknolojiye sahip olmasından hoşlanmazlar.· Bizim insanımızda uzun süreli kültür erozyonuna tabi tutulduğu için batının hoşlanmadığı bu işe girişip batılı dostlarımızı üzmek istemez.· Borç alarak yaşamayı bir yaşam tarzı olarak benimsediğimiz için aşırı sıkıntıya girip teknoloji üretmek yerine , hazırını borçlanarak almayı uygun görüyoruz” dedi.Bu nedenle Türkiye’nin bugün bu konuda orta çağ karanlıklarında kaldığını sözlerine ekledi. Bu konudaki açığın kapatılmasını sanayi çarşısındaki tornacı Mehmet ustadan veya doğramacı Hüseyin efendiden beklememizin doğru olmayacağını, sorumluluğu Ankara’yı mesken tutup daha önceki dönemlerde devleti sözde daha çağdaş yapacağız deyip, Türk bilim adamlarını ve mühendislerini yok sayan, Türk teknolojisine güvenmeyen , güç ve kuvvet elindeyken devletin talanına sessiz kalanlara ait olduğuna dikkat çekti. Bu konuda yeni hükümete büyük görev düştüğünü ve orta çağ karanlığından çıkmanın mümkün olduğunu , ancak bunun verecekleri kararlara bağlı olduğunu vurguladı.

 Avcı: “Ülkenin kaymağını yiyen holding patronları, dışarıdan yabancı sermaye getiriyorlar “
Ne için ? Yoğurt yapmak için
Ne için ? Su şişelemek için
Ne için ? Çikolata yapmak için
Ne için ? Marketçilik yapmak için , tamamen iç pazara dönük.
Tüketimi arttıran faaliyetleri olmadığı gibi teknolojik boyutları da yoktur. Bir önemli olay olsa medyamız mikrofonu holding patronlarının ağzına sokacak , efendim bu konuda ne hikmet buyurdunuz diye. Mesela şöyle soru sorsa; Beyefendi bütün dünya hızla hidrojen enerjisi ile kucaklaşırken , cep telefonundan , bilgisayara, bisikletten otomobile , iş merkezlerinden konutlara kadar , siz niçin evinize 10 kW’lık bir hidrojen enerji seti alıp, bu konuda ülkemizde ilk olmak istemiyorsunuz? Veya beyefendi, yol kenarına yurtlar okullar yaptıracağınıza , okullarımıza, niçin batıda olduğu gibi birer “Hidrojen enerji sistemlerinin” deney setlerinden alıp hediye etmiyorsunuz. Duyduğumuza göre bu setlerin fiyatı 500-600 dolar gibi düşük fiyatta imiş , 1000 tane alıp hibe etseniz böyle bir konuda öncülükte bulunduğunuz için sizin soyadınızı bu projeye koyabilirler. Böylelikle hem bu teknolojilerin ülkeye girmesine öncülük etmiş olursunuz, hem de yerinde bir hayır yapmış olursunuz. Konuyu biraz sert dile getiriyoruz ki , ses getirsin . Belki de bu patronlarımız, kendilerini yanlış yerlere park ettiren çağdışı kalmış danışmanlarının kulaklarını çekerler . Böylelikle bizim ikazlarımızda yerini bulmuş olur . Bizden söylemesi , gerisini patronlarımız bizden daha iyi bilirler.

 Söyleşiyi Yapan : Neriman YAVUZKaynak ; internet 

  

FOSİLLER EVRİMİ REDDEDİYOR

 Evrim teorisine göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre bu dönüşüm yüzmilyonlarca senelik uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir.

Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm süreci içinde sayısız ara türlerin oluşmuş ve yaşamış olmaları gerekir.

 

Ara-Geçiş Formları Çıkmazı

 Bu iddiaya göre geçmişte, balık özelliklerini hala taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik, kusurlu canlılar olmalıdır. Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları bu hayali yaratıklara “ara-geçiş formu” adını verirler. Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte yaşamışlarsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca olması gerekir. Ve bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Çünkü bu ara geçiş formlarının sayısının bugün bildiğimiz hayvan türlerinden bile fazla olması ve dünyanın dört bir yanının fosilleşmiş ara geçiş formu kalıntılarıyla dolu olması lazımdır. Darwin, Türlerin Kökeni’nde bunu şöyle açıklamıştır:Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır… Bunların yaşamış olduklarının kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.1Ancak bu satırları yazan Darwin, bu ara formların fosillerinin bir türlü bulunamadığının farkındaydı. Bunun teorisi için büyük bir açmaz oluşturduğunu da görüyordu. Bu yüzden, Türlerin Kökeni kitabının “Teorinin Sorunları” (Difficulties on Theory) adlı bölümünde şöyle yazmıştı: Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün doğa bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz… Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? Jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır.2Darwin’in bu büyük açmaz karşısında öne sürdüğü tek açıklama ise, o dönemdeki fosil kayıtlarının yetersiz olduğuydu. Fosil kayıtları detaylı olarak incelendiğinde, kayıp ara formların mutlaka bulunacağını iddia etmişti. Evrimciler Darwin’in bu kehanetine inanarak, 19. yüzyılın ortasından bu yana dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yaparak bu ara geçiş formlarını aradılar. Oysa, büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarına asla rastlanamadı. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını gösterdi. Evrimciler, teorilerini kanıtlamaya çalışırlarken, onu kendi elleriyle çökertmişlerdi. Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci) Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan gruplar görürüz.3Bir başka evrimci paleontolog Mark Czarnecki şu yorumu yapar: Teoriyi (evrimi) ispatlamanın önündeki büyük bir engel, her zaman için fosil kayıtları olmuştur… Bu kayıtlar hiçbir zaman için Darwin’in varsaydığı ara formların izlerini ortaya koymamıştır. Türler aniden oluşurlar ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Tanrı tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır.4

 

YAŞAYAN FOSİLLER

Günümüzdeki örneklerinden hiçbir farkı olmayan milyonlarca yıllık fosillerden birkaçı. Bu canlı kalıntıları, canlıların evrim sonucu değil, kusursuz bir yaratılış sonucunda ortaya çıktıklarının ve asla bir evrim geçirmediklerinin açık birer delilidir.

 

Milyonlarca yıllık yaban arısı fosili ile günümüzdeki yaban arılarının hiçbir farkı bulunmamaktadır.  

Fosil kayıtlarındaki bu boşluklar, yeterince fosil bulunamadığı ve bir gün aranan fosillerin ele geçeceği gibi bir avuntuyla da açıklanamaz. Amerikalı paleontolog R. Wesson da, 1991′de yayınlanan Beyond Natural Selection adlı kitabında “fosil kayıtlarındaki boşlukların gerçek ve olgusal” olduklarını şöyle açıklamaktadır:

 

40 milyon yıllık çekirgenin günümüzde yaşayan çekirgelerden hiçbir farkı yoktur. Yani hiçbir değişim geçirmemiştir.  

 

90-94 milyon yıllık gecko fosili de canlıların hiçbir evrim geçirmediklerinin delillerinden biridir  

 

90-94 milyon yıllık kurbağafosilinden de anlaşıldığı gibi 90 yıl önce kurbağalar nasıllarsa günümüzde de aynı şekildedirler.  

 

Denizlerin en tehlikeli canlılarından biri olan köpekbalığı ve 400 milyon yıllık fosili bize köpekbalıklarının hiçbir evrim süreci geçirmediğini açıkça göstermektedir.  

Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soyoluşumunu gösterecek kayıtların yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler ve özellikle cinsler hiç bir zaman yeni bir türe ya da cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir. Değişim ise çoğunlukla anidir.5 

Türkiye, Enerjilerini Kullanırsa Dünyanın Merkezi Olabilir…Türkiye’nin çok zengin hidrojen kaynaklarına sahip olduğunu belirten Prof. Nejat Veziroğlu, “Bu zenginliğin farkında değiliz. Türkiye hidrojen cenneti” dedi


EVRİM ERGİN

Hidrojen enerji sistemleri konusunda dünyanın en büyük otoritelerinden birisi, Birleşmiş Milletler (BM) danışmanı, ABD’de hidrojen konulu önemli araştırmaların başında bulunan Türk Profesör Nejat Veziroğlu, Türk yatırımcılara çağrıda bulundu: Hidrojen enerjisi konusunda Türkiye çok şanslı. Karadeniz’de bol miktarda hidrojen sulfit var. Hidrojen cenneti Türkiye’nin potansiyeline yatırım yapın!
George Bush’un Temsilciler Meclisi’nde yaptığı ‘Birliğe Sesleniş’ konuşmasında değindiği ‘Hidrojen Arabaları’ projesi, dikkatleri Türkiye’ye çevirdi. Petrol kaynaklarının tükenmesi üzerine, bütün dünyada, özellikle gelişmiş ülkelerde ‘alternatif enerji’ kaynakları için projeler gündemde. Mercedes, Ford, Chreysler firmaları, bor kaynaklı hidrojen ile çalışan iki kat daha hızlı, çevreci ve güvenli araç üretimi projelerini yürütüyor.

 İnönü destekledi ama…


Hidrojen enerjisi fikrinin ardından BM’nin kendisini danışman atadığını belirten Veziroğlu, “Bir rapor hazırladım. Bir merkez oluşturulmasını, bu merkezin üç kıtanın ortak noktası olan Türkiye olmasını önerdim. Kabul gördü. Türkiye’nin proje ile ilgili olarak ilk beş yılda 40 milyon dolar yatırım yapması gerekiyordu. Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü destekledi. Çalışmanın yıllık bütçesi 100 milyon doları buluyordu. Ancak krizle birlikte hükümet projeyi askıya aldı” dedi.

 ‘Baş düşmanı ilan ettiler’


Petrole alternatif araştırmaları yüzünden, Veziroğlu’nu önce ‘baş düşman’ ilan eden petrol ve otomotiv şirketleri, sonradan geleceğin yakıtında söz sahibi olmak için yatırımlara başladı. DaimlerChrysler ve Shell İzlanda projesi için Veziroğlu’nu danışman aldı. Veziroğlu, “Honda ve Toyota hidrojenle çalışan araçları kiraya vermeye başladı. Mercedes otobüs üretti. Tokyo’da bugün iki hidrojen santralı var. Üç çeyrek asır sonunda tamamen hidrojene geçilecek. Bunun farkındalar” diye konuştu.

 ‘Türkiye çok şanslı’


Türkiye’nin hidrojen enerji sistemlerinin üretimi bakımından çok şanslı olduğunu anlatan Prof. Veziroğlu, “Karadeniz’in 60 metre derinindeki sularda bol miktarda hidrojen sulfit, yani hidrojen enerjisinin üretilebileceği kaynak bulunuyor. Bu nedenle Türkiye bir hidrojen cenneti ve potansiyelinin farkına varmalı” şeklinde konuştu.

 Hidrojende dünya otoritesi


1962 yılından bu yana ABD’de yaşayan Veziroğlu, 1967’de ABD hükümetinden alınan bir çevre projesi sırasında uzay araçlarında kullanılan hidrojenin en temiz ve hafif yakıt olduğunu keşfettiklerini belirtti. 40 yılını araştırmalara adayan Veziroğlu’nun akademik kariyeri özetle şöyle:•  1974’te, 700 bilim adamının katıldığı Milletlerarası Hidrojen Ekonomisi Konferansı’nda, hidrojen enerjisinin yenilenebilir ve fosil yakıtların yerini alacak tek enerji olduğu fikrini ortaya atarak dikkat çekti ve bir grup bilim adamı ile çalışmalara başladı.
•  BM, kendisini bu konuda danışman olarak atadı. BM’ye bu konuda bir ‘merkez ülke’ oluşturulmasını, bu ülkenin de Türkiye olmasını kabul ettirdi.
•  Halen Miami Üniversitesi Temiz Enerji Araştırma Enstitüsü Direktörü.
•  İngiliz ve Amerika Makine Mühendisleri Derneklerinde, Amerikan Bilimin İlerletilmesi Derneği’nde ‘Fellow Rütbesi’ne seçildi.
•  Uluslararası Hidrojen Enerjisi Birliği’nin başkanı.
•  1982’de ‘Sovyetler Birliği Kurçatof’ ödülü aldı.
•  1986’da ‘İnsanlık İçin Enerji’ ödülü aldı.
•  2001’de Ukrayna Donetsk Devlet Üniversitesi’nden fahri doktora aldı.
•  2000’de Nobel’e aday gösterildi.

 22 Mayıs’ta geliyor


Prof. Nejat Veziroğlu, Pamukkale Üniversitesi’nin organize ettiği Ege Enerji Sempozyumu ve Sergisi için Türkiye’ye gelecek. 22 Mayıs tarihinde başlayacak olan üç günlük sempozyumun en önemli konuğu olan Veziroğlu, hidrojen enerji sistemleri konusundaki son gelişmeleri Türk bilim adamları ile paylaşacak 

 

Hidrojen Enerjisi

 

Posted August 29, 2006 Comments Off Dünyanın giderek artan enerji gereksinimini çevreyi kirletmeden ve sürdürülebilir olarak sağlayabilecek en ileri teknolojinin hidrojen enerji sistemi olduğu bugün bütün bilim adamlarınca kabul edilmektedir.
Hidrojen enerjisinin insan ve çevre sağlığını tehdit edecek bir etkisi yoktur. Kömür, doğalgaz gibi fosil kaynakların yanısıra sudan ve biyokütleden de elde edilen hidrojen, enerji kaynağından çok bir enerji taşıyıcısı olarak düşünülmektedir. Elektriğe 20. yüzyılın enerji taşıyıcısı, hidrojene 21. yüzyılın enerji taşıyıcısı diyen çevreler vardır. Hidrojen yerel olarak üretimi mümkün, kolayca ve güvenli olarak her yere taşınabilen, taşınması sırasında az enerji kaybı olan, ulaşım araçlarından ısınmaya, sanayiden mutfaklarımıza kadar her alanda yararlanacağımız bir enerji sistemidir.
Hidrojen içten yanmalı motorlarda doğrudan kullanımının yanısıra katalitik yüzeylerde alevsiz yanmaya da uygun bir yakıttır. Ancak dünyadaki gelişim hidrojeninin yakıt olarak kullanıldığı yakıt pili teknolojisi doğrultusundadır.
1950′lerin sonlarında, NASA tarafından uzay çalışmalarında kullanılmaya başlayan yakıt pilleri, son yıllarda özellikle ulaştırma sektörü başta olmak üzere sanayi ve hizmet sektörlerinde başarı ile kullanıma sunulmuştur. Yakıt pilleri, taşınabilir bilgisayarlar, cep telofonları gibi mobil uygulamalar için kullanılabildiği gibi elektrik santralları için de uygun güç sağlayıcılardır. Yüksek verimlilikleri ve düşük emisyonları nedeniyle, ulaşım sektöründe de geniş kullanım alanı bulmuşlardır.

  

Rusya, eski Doğu Almanya topraklarındaki atom reaktöründe bulunan 326 kilo zenginleştirilmiş uranyumu, son derece tehlikeli bir operasyonla hava yoluyla Almanya’dan taşıdı.

Rus kargo uçağı Ilyushin 76 ile taşınan onlarca nükleer bombaya denk gelen zenginleştirilmiş uranyumun taşınmasına Alman yetkililer yardımcı oldu. 2003 yılında Kongo ordusu tarafından kiralanan İlyuşin 76 tipi uçağın havada arka kapağı açılmış, uçağın içinde bulunan 400 askerden 140’ı uçaktan düşerek hayatını kaybetmişti.

Almanya’nın Rossendorf kentinden Rusya’nın Podolsk kasabasına dün taşınan 326 kilo uranyumun üçte birinin zenginleştirilmiş uranyum, geri kalanının da düşük zenginlikte olduğu belirtildi. Uranyum operasyonunda 500 kadar Alman polisi görev yaptı.

Rossendorf araştırma merkezi ile Dresden Havaalanı arasındaki 6 kilometrelik mesafede geniş güvenlik önlemleri alındı. Nükleer maddenin taşınması sırasında 40 kadar polis aracı eskortluk yaptı. Sevkıyatı protesto etmek isteyen çevreci grupları atlatmak için önce başka bir konvoy yola çıkartıldı. Altı kilometre yolu sorunsuz olarak kat eden konvoy yükünü İlyuşin kargo uçağına teslim etti. Sevkıyat sırasına BM’nin Uluslararası Atom Ajansı yetkililerinin de hazır bulunduğu kaydedildi.

Kaynak: Hürriyet

  

İran Uranyum Zenginleştiriyor

 

 

Mahmud Ahmedinejad

İran’ın eski Cumhurbaşkanı Haşemi Rafsanjani ülkesinin uranyum zenginleştirmeye başladığını açıkladı. Rafsanjani Kuveyt haber ajansına verdiği demeçte Natanz tesisindeki 164 santrifujden zenginleştirilmiş uranyum elde edildiğini söyledi. 2 yıl önce İngiltere, Fransa ve Almanya’yla nükleer programı konusunda pazarlık yaparken uranyum zenginleştirmeye ara veren İran, görüşmelerin kopması üzerine bu yıl başında tekrar  zenginleştirme işlemine başlamıştı. Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad dün Meşed kentinde yaptığı konuşmada, önümüzdeki günlerde programla ilgili bazı açıklamalar yapılacağını belirtmiş ancak ayrıntı vermemişti. Uluslararası Atom Enerji Dairesi Başkanı Muhammed el Baradey, İran’ın nükleer programıyla ilgili görüşmelerde bulunmak üzere bugün Tahran’a gidiyor. Dairenin İran’la ilgili raporunu bu ay sonuna kadar  Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunması gerekiyor. 

Hidrojen enerjisi alternatif olabilir mi?

Son yıllarda günümüzün en önemli enerji kaynağı olan petrol rezervlerinin ömrünün azaldığı düşüncesiyle alternatif enerji arayışları zaman zaman gündeme gelmektedir. Alternatif enerji olarak en çok şans verilen enerji türü hidrojen enerjisidir.

Hidrojenin enerji kaynağı olduğunun anlaşılması 1839′a kadar uzanır. O yıl William Grove ‘yakıt hücresi’ denilen ve hidrojen enerjisi üreten sistemleri keşfetti. Yakıt hücreleri 1800′lü yılların ikinci yarısında insan hayatını kolaylaştıracak en büyük keşiflerin başında sayılmıştır. Ancak petrol ile çalışan içten yanmalı motorların icadı (1876) ve arkasından petrol ile çalışan araçların üretilmesi ile bu umutlar azalır gibi olmuştur.

20′nci Yüzyıl’ın başlarında petrol rezervleri hakkındaki bilgilerin ve petrol teknolojisindeki gelişmelerin yetersiz oluşu nedeniyle hidrojen enerjisi üzerindeki çalışmalar sürmüştür. Bununla birlikte yakıt hücreleri, petrol ile ekonomik maliyet ve uygulama bakımından rekabet edemediği için fazla ilgi görmedi. Ancak tamamen terk edilmeyen yakıt hücreleri üzerinde çalışmalar devam etti ve hidrojen ile çalışabilen içten yanmalı ilk motor Rudolf Erren tarafından 1930′lu yıllarda geliştirildi. 1960′lı yıllarda ise Almanya’da hidrojen enerjisi ile çalışan ilk araç üretildi. Yine 1960′lı yıllarda Amerikalı astronotlar elektrik üretmek için yakıt hücresi kullanarak hidrojen enerjisinden yararlandılar. 60 ve 70′li yıllarda hidrojen enerjisine gösterilen ilgi o kadar yoğun oldu ki, 1972′de UCLA firmasının ürettiği hidrojenle çalışan araç, şehir araç dizayn yarışmasında birinci seçildi.

Son yıllarda ise otomotiv sanayiinde hidrojen enerjisi ile çalışan prototip araçların üretimine ilginin arttığı gözlenmektedir. Ancak şimdiye dek hidrojen enerjisi ile çalışan otomobiller ticari amaçlarla henüz seri olarak üretilmeye başlanmamıştır. Çünkü hidrojen enerjisi petrol ile rekabet edecek durumda değildir. Hidrojen enerjisi petrole göre son derece pahalıdır.

ABD Başkanı G.W. Bush 28 Ocak 2003 tarihinde yaptığı bir konuşmada hidrojen enerjisinin önemine vurgu yaparak bu alandaki çalışmalara destek amacıyla 1.7 miyar dolarlık bir kaynak ayrıldığını söylemiştir. ABD’nin önümüzdeki yıllarda enerji politikasında alternatif enerji arayışları da yer almaktadır.

Hidrojen enerjisinin birçok avantaj ve dezavantajı vardır. Avantajları şunlardır:

1- Hidrojen kaynakları evrende son derece bol ve yaygındır.

2- Hidrojen petrol yakıtlarına göre ortalama 1.33 kat daha verimli bir yakıttır.

3- Hidrojen zararsız bir gaz olup, hidrojenin enerjiye dönüşmesinde ısı ve suyun dışında başka bir yan ürün oluşturmaz.

4- Hidrojenden enerji elde edilmesi esnasında çevreyi kirletici ve sera etkisini artırıcı hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde üretimi söz konusu değildir. Bu özelliği nedeniyle hidrojen enerjisine ‘temiz enerji’ de denir.

Hidrojen enerjisinin stratejik olarak da bazı avantajlar kazandırması mümkündür. Örneğin, hidrojen ile çalışan yakıt hücresinin maliyeti düşürüldüğünde en önemli enerji özelliğini kazanabilir. Öte yandan mevcut yakıt kaynaklarına ulaşmada yaşanabilecek bazı sorunlar (ekonomik sorunlar, güvenlik sorunları gibi) ve rezervler ne kadar çok olursa olsun bir gün tükenme riskinin mevcut olma düşüncesi insanlığı bu enerji kaynaklarına karşı bir alternatif arayışına itmektedir. Bu arayış içinde en önemli kaynak şu anda -yukarıda da bahsedildiği gibi- hidrojen gibi görünmektedir.

Hidrojenden enerji üretmenin temel dezavantajları ise şunlardır:

1- Doğada son derece bol olmasına karşın enerji üretiminde kullanılan hidrojen gazının son derece saf olması gerekir. Saflaştırma işlemi maliyeti artıran en önemli süreçtir. Bu nedenle saf hidrojen üretiminin maliyeti petrol ve doğalgaza göre yaklaşık 4 kat daha yüksektir. İlave olarak, hidrojen ile çalışan yakıt hücreleri içten yanmalı motorlardan 10 kez daha pahalıdır.

2- Hidrojen enerjisinden yararlanırken uygulamada birtakım zorluklarla karşılaşılmaktadır. Örneğin enerjinin üretildiği yakıt hücreleri ve hidrojenin depolandığı tankların hacmi geniş yer kaplamaktadır. Hidrojen petrole göre 4 kat fazla hacim kaplar; hidrojenin kapladığı hacmi küçültmek için hidrojeni sıvı halde depolamak gereklidir. Bunun için de yüksek basınç ve soğutma işlemine ihtiyaç vardır.

3- Öte yandan bu iki sorunla yakından ilgili bir başka temel problem yakıt hücresi ile çalışan araçlar yakıt takviyesi yapmak istedikleri zaman ortaya çıkacaktır. Petrol istasyonlarında yakıt hücreleri için hidrojen, yani yakıt malzemesi bulmak bir sorun olabilir; veya bu tip enerji kaynaklarına yatırım yapmanın yatırımcı açısından müşteri bulamama yani ölü yatırım yapma gibi riskleri mevcuttur. Bu tip sorunların çözümü de belli bir ekonomik maliyet ve zaman gerektirir.

4- Petrol ile çalışan motorlar içten yanmalı motorlardır. Bu motorların yakıt hücresi ile çalışmalarında çeşitli zorluklar vardır. Dolayısıyla yakıt hücresi ile uyumlu çalışacak motorların geliştirilmesi zarureti vardır.

Sonuç

Yukarıda verilen bilgiler ışığında şu sonuca varmak mümkündür: Ekonomik boyut açısından bakıldığında uzun bir gelecek zaman içerisinde petrol ve doğalgaz ile rekabet edebilecek alternatif bir enerji kaynağı yok gibi gözükmektedir.

Ancak konuya sadece maliyet açısından değil diğer faktörler de göz önüne alınarak bakıldığı takdirde başta yakıt hücreleri olmak üzere füzyon vs. gibi çeşitli alternatiflerin bulunduğunu söylemek mümkündür.

Eğer çevresel faktörler, hava kirliliğinin artması, ozon tabakasındaki incelmenin daha tehlikeli boyutlara ulaşması, sera etkisi ile dünyamızdaki ekolojik dengenin iyice bozulması gibi, hayatımızı tehdit eder hale gelirse, o zaman belki de kaçınılmaz olarak temiz enerji denilen enerji türlerine -füzyon, hidrojen vs enerjisi- yönelme olabilir.

İnsan sağlığı ve ekolojik faktörler daha baskın olacağı için enerji maliyeti ikinci plana atılabilir. Bu da genelde alternatif enerji arayışları özelde de hidrojen enerjisi ile ilgili çalışmaların sürdürülmesini gerekli

Embriyolojik rekapitülasyon

Embriyolojik Rekapitülasyon

 

(bkz. Bireyoluş Soyoluşun Tekrarıdır teorisi)

 

Endosimbiosis Tezi

 Bu tez, 1970 yılında Lynn Margulis tarafından ortaya atılmıştır. Margulis, bakteri hücrelerinin ortak ve asalak yaşamları sonucunda bitki ve hayvan hücrelerine dönüştüklerini iddia etmiştir. Bu teze göre bitki hücreleri, bir bakteri hücresinin bir başka fotosentetik bakteriyi yutmasıyla ortaya çıkmıştır. Fotosentetik bakteri ana hücrenin içerisinde sözde evrimleşerek kloroplast haline gelmiştir. Son olarak ana hücrede, her nasıl olduysa, çekirdek, golgi cisimciği, endoplazmik retikulum ve ribozomlar gibi son derece kompleks yapılara sahip organeller evrimleşmiştir. Böylece bitki hücreleri oluşmuştur.Bu tez, hayal ürünü olan bir senaryodan başka bir şey değildir. Nitekim, konu hakkında otorite sayılan pek çok bilim adamı tarafından da çok yönlü olarak eleştirilmiştir: Bu bilim adamlarına örnek olarak D. Lloyd 149 , Gray ve Doolittle 150, Raff ve Mahler verilebilir. Endosimbiosis tezinin dayandırıldığı özellik, hücre içerisindeki kloroplastların ana hücredeki DNA’dan ayrı olarak kendi DNA’larını içermesidir. Bu özellikten yola çıkarak bir zamanlar mitokondri ve kloroplastların bağımsız hücreler oldukları ileri sürülür. Ne var ki kloroplastlar detaylı olarak incelendiğinde, bu iddianın tutarsızlığı ortaya çıkmaktadır.

Endosimbiosis tezini geçersiz kılan noktalar şunlardır:

 

1) Eğer kloroplastlar iddia edildiği gibi geçmişte bağımsız hücreler iken büyük bir hücre tarafından yutulmuş olsalardı, bunun tek bir sonucu olurdu; o da, bunların ana hücre tarafından sindirilmesi ve besin olarak kullanılmasıdır. Çünkü söz konusu ana hücrenin dışarıdan besin yerine yanlışlıkla bu hücreleri aldığını varsaysak bile, ana hücre sindirim enzimleriyle bu hücreleri sindirirdi. Tabii bu durumu bazı evrimciler “sindirim enzimleri yok olmuştu” diyerek geçiştirebilirler. Ama bu, açık bir çelişkidir. Çünkü eğer sindirim enzimleri yok olmuş olsaydı, bu kez ana hücrenin beslenemediği için ölmesi gerekirdi.

 

2) Yine, tüm imkansızlıkların gerçekleştiğini ve kloroplastın atası olduğu iddia edilen hücrelerin, ana hücre tarafından yutulduğunu varsayalım. Bu kez karşımıza başka bir problem çıkar: Hücre içerisindeki bütün organellerin planı DNA’da şifre olarak bulunmaktadır. Eğer ana hücre yuttuğu diğer hücreleri organel olarak kullanacaksa, onlara ait bilgiyi de DNA’sında şifre olarak önceden bulunduruyor olması gerekirdi. Hatta yutulan hücrelerin DNA’ları da ana hücreye ait bilgilere sahip olmalıydı. Böyle bir şey ise elbette imkansızdır; hiçbir canlı kendisinde bulunmayan bir organın genetik bilgisini taşımaz. Ana hücrenin DNA’sıyla, yutulan hücrelerin DNA’larının birbirlerine sonradan “uyum sağlamaları” da mümkün değildir.

 

3) Hücre içinde çok büyük bir uyum vardır. Kloroplastlar ait oldukları hücreden bağımsız hareket etmez. Kloroplastlar protein sentezlemede ana DNA’ya bağımlı olmalarının yanında çoğalma kararını da kendileri almaz. Bir hücrede bulunan kloroplastların ve mitokondrilerin sayıları birden fazladır. Tıpkı diğer organellerin yaptığı gibi bunların sayıları hücrenin aktivitesine göre artar ya da azalır. Bu organellerin kendi bünyelerinde ayrıca bir DNA bulunmasının özellikle çoğalmalarında çok büyük faydası vardır. Hücre bölünürken, çok sayıdaki kloroplast da ayrıca ikiye bölünerek sayılarını 2′ye katladıkları için, hücre bölünmesi daha kısa sürede ve seri olarak gerçekleşir.

 4) Kloroplastlar bitki hücresi için son derece hayati önemi olan güç jeneratörleridir. Eğer bu organeller enerji üretemezlerse, hücrenin pek çok fonksiyonu işleyemez. Bu da canlının yaşayamaması demektir. Hücre için bu derece önemli olan bu fonksiyonlar kloroplastlarda sentezlenen proteinlerle gerçekleştirilir. Ancak kloroplastların bu proteinleri sentezlemek için kendi DNA’ları yeterli değildir. Proteinlerin büyük çoğunluğu hücredeki ana DNA kullanılarak sentezlenir.151 Böyle bir uyumun deneme-yanılma metoduyla elde edilmesi ise kesinlikle imkansızdır. Bir DNA molekülünün üzerinde meydana gelebilecek herhangi bir değişiklik kesinlikle canlıya yeni bir özellik kazandırmaz, aksine sonuç zararlı olur. Mahlon B. Hoagland, “Hayatın Kökleri” adlı kitabında bu durumu şu sözleriyle açıklamaktadır:Hatırlayacaksınız, hemen hemen her zaman bir organizmanın DNA’sında bir değişikliğin olması onun için zararlıdır; başka bir deyişle yaşamını sürdürebilme kapasitesinde azalmaya yol açar. Bir benzetme yapalım: Shakespeare’in oyunlarına rastgele eklenen cümlelerin onları daha iyi yapması pek olası değildir… Temelinde DNA değişiklikleri ister mutasyonla, ister bizim dışarıdan bilerek eklediğimiz yabancı genlerle olsun, yaşamı sürdürebilme ihtimali azaltma özelliklerinden dolayı zararlıdır.152 Evrimcilerin öne sürdükleri iddialar bilimsel deneylere ve bu deneylerin sonuçlarına dayanılarak ortaya atılmamıştır. Çünkü bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması gibi bir olgu hiçbir şekilde gözlenmemiştir. Moleküler biyolog Whitfield, bu durumu şöyle ifade etmektedir:Prokaryotik endosimbiosis (yutma) belki de tüm endosimbiotik teorinin dayandığı hücresel mekanizmadır. Eğer bir prokaryot bir diğerini içine alamaz ise, endosimbiosisin nasıl kurulduğunu tahmin etmek güçtür. Maalasef, endosimbiosis teorisi için hiçbir modern örnek yoktur.153 Amerikalı biyolog L. R. Croft ise bu konuda şu yorumu yapar:

Bir bakterinin başka bir bakteriyi yutması hiçbir şekilde gözlemlenmemişken, böyle bir iddiada bulunmak hiçbir şekilde bilimsel değildir. Kaldı ki kloroplast, ribozom, mitokondri, lizozom gibi organeller hücre dışına alınarak birbirlerinden ayrıldıklarında yaşayamamaktadır.154

 

Endüstri melanizmi

 


Doğal seleksiyon ile doğada var olmayan bir canlı türü ortaya çıkamaz, doğal seleksiyon vasıtasıyla sadece canlı türlerindeki sakat ya da zayıf olan bireyler ayıklanır. Sanayi devrimi kelebeklerinin durumu bu konuda iyi bir örnektir. Sanayi devrimi ile birlikte ağaçların renkleri koyulaşmıştır. Dolayısıyla bu ağaçlarda yaşayan kelebeklerden açık renkli olanlar kuşlar için daha kolay görünür hale gelmiş ve sayıları azalmıştır. Koyu renkliler ise sayıca artış göstermişlerdir. Elbette ki bu bir evrim değildir. Yeni bir tür oluşmamış, sadece kelebeklerin nüfus oranı değişmiştir.

18. ve 19. yüzyıllarda önce İngiltere’de daha sonra da diğer Batı Avrupa ülkeleri ve Amerika’da endüstri alanında büyük bir değişim yaşandı. Özellikle İngiltere’de yaşanan endüstri devrimi sonrasındaki hava kirliliği sebebiyle bir kısım canlı popülasyonlarında renk farklılıkları gözlenmişti. Endüstri melanizmi de buradan yola çıkarak hayvanların daha iyi kamufle olmalarını sağlayan renk değişikliklerini ifade etmektedir.

Evrimciler, hayvanlarda görülen bu renk farklılıklarını “ortam şartlarının ve doğal seleksiyonun neden olduğu evrim” olayı olarak açıklamaya çalışırlar. Gerçekte bu durum, gözlemlerin tamamen yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadır.

 Bu durum bir evrimci kaynakta şöyle ifade edilir: Bu yönlendirilmiş seçime çağımızdaki en çarpıcı örnek, Oxford Üniversitesi’nden FORD ve KETTLEWEL adlı iki araştırmacının gösterdiği koruma renklerinin evrimidir. İngiltere’nin çok sayıda fabrika bacası bulunan bölgelerinde yaşayan bir çeşit kelebeğin diğer bölgelerdekine göre daha koyu renkli olduğunu bulmuşlardır. Bu bölgelerden daha önce toplanan (sanayileşme çağından önce) örneklerin açık renkli olduğu koleksiyonlardan bilinmektedir. Açık olanlar sanayi bölgelerinin dışında ağaçların gövdelerinin dışında bulunan beyaz ve açık renkli likenlerin üzerinde yaşadıkları için çevreye iyi bir uyum yapmışlar ve bunları avlayan kuşların bakışlarından kurtulmuşlardır. Sanayileşmiş bölgelerde, bacalardan çıkan kurum, bu likenleri koyulaştırdığı için beyaz renkli kelebekler belirgin olarak görünmeye başlamışlardır. Buna karşın, koyu renkliler daha iyi uyum yapmışlardır. Kuşlar, beyaz renkli olanları avladıkları için, koyu renkli olanlar yaşam üstünlüğü kazanmaya başlamış ve bunların içerdikleri genotip, popülasyonda artmaya başlamıştır. Bugün İngiltere’de hava kirliliği temizlenmiş olan bölgelerde beyaz formların tekrar başat duruma geçtiği görülmektedir.155


İngiltere’deki endüstri devrimi kelebekleri örneği, doğal seleksiyonla evrimleşmenin en önemli delili olarak gösterilir. Oysa ortada hiçbir şekilde evrimleşme yoktur. Çünkü yeni bir kelebek türü ortaya çıkmamıştır. Üstte soldaki resimde endüstri devrimi öncesi, sağda ise endüstri devrimi sonrası ağaçlar ve üzerindeki kelebekler görülmektedir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, İngiltere’deki endüstri devriminin başlamasından önce yakalanmış bir “siyah” renkli kelebek çeşidinin önceden de bulunmasıdır. Endüstri devriminden yıllarca önce de İngiltere’de bu kelebek türü zaten mevcuttur. Hava kirliliğinin meydana getirdiği değişme daha önce fazla miktarda mevcut beyaz formun düşmanları tarafından görülme ihtimalini artırmıştır. Sonuçta bu formda bir azalma, renkli olanlarda ise artma meydana geldi. (Bkz. Sanayi devrimi kelebekleri)Açıkça anlaşılmaktadır ki bu değişiklik kelebeğin renginde değil, sayısındadır Bu durum ise hiçbir zaman evrime delil olarak öne sürülemez. Zaten türlerin orijinal olarak yaratılışını savunanlar bunu kabul etmektedirler. Üstelik değişme renk üzerinde (mutasyon) bile olsa, yine evrime delil olarak gösterilemez. Çünkü kelebek yine kelebek olarak kalmakta, başka bir türe dönüşmemektedir. Evrim için gereken şey, bir türün diğer bir türe değiştiğini bilimsel olarak ispat etmektir. Bu ise, bir evrim değil, tam aksine normal bir varyasyondur. Doğal seleksiyon yalnızca çevre değişmeleri sonucunda canlı türlerini yok olmaktan korumaya vesile olan bir mekanizmadır. (bkz. Varyasyon)Varyasyon ve doğal seleksiyon olayları, Darwin’in düşündüğü tarzda evrimi açıklamamakta, aksine yaratılışın öngördüğü ve işlemekte olan bir korunma prensibine harikulade bir örnek olmaktadır. Diğer bir deyişle, Allah her çeşit canlıyı, varlığını sürdüreceği sistem ile yaratmıştır. Organizmanın genetik sistemi, özelliklerini (belirli sınırlarda) çevredeki değişmelere göre ayarlama fonksiyonuna da sahip olabilmektedir. Aksi takdirde, iklim, besin kaynağı gibi şeylerde küçük bir değişme o canlının sonu olabilir.

Sonuç olarak çevrenin ve iklimin ani değişmesi vb. nedenlerle nesli tükenmiş canlılara rastlamak mümkündür. (Mamutlar, dinozorlar, uçan sürüngenler, dişli kuşlar gibi.) Bu türler çevre şartlarının türün yaratılışında sahip olduğu genetik potansiyel sınırının dışına çıkması üzerine ortama uyamayıp yok olmuşlardır. Fakat bunların bir başka türe dönüştüklerine dair hiçbir bilimsel delil bulunmamaktadır.

 

Entropi Kanunu

 

(bkz. Termodinamiğin İkinci Kanunu)

 

Eohippus

 

 

Atın sözde atası olduğu iddia edilen Eohippus ile aynı katmanda günümüzde yaşayan at cinslerinin de fosilleri bulunmuştur.

Evrimciler, at fosillerini küçükten büyüğe doğru dizerek sıralamalar oluşturmuşlardır. Atın sözde evrimi ile ilgili öne sürülen bu soyağaçları hakkında evrimciler arasında bir görüş birliği yoktur. Tek ortak nokta, 55 milyon yıl önceki Eosen devrinde yaşamış Eohippus (Hyracotherium) adlı köpek benzeri bir canlının, atın ilk atası olduğuna inanılmasıdır. Oysa atın milyonlarca yıl önce yok olmuş atası olarak sunulan Eohippus, halen Afrika’da yaşayan ve atla hiçbir ilgisi ve benzerliği olmayan Hyrax isimli hayvanın hemen hemen aynısıdır.156 Atın evrimi iddiasının tutarsızlığı, her geçen gün ortaya çıkan yeni fosil bulgularıyla daha açık olarak anlaşılmaktadır. Eohippus ile aynı katmanda günümüzde yaşayan at cinslerinin de (Equus nevadensis ve Equus occidentalis) fosillerinin bulunduğu tespit edilmiştir.157 Bu, günümüzdeki at ile onun sözde atasının aynı zamanda yaşadığını göstermektedir ki, atın evrimi denen sürecin hiçbir zaman yaşanmadığının kanıtıdır.Evrimci yazar Gordon R. Taylor, D arwinizm’in açıklayamadığı konuları ele alan The Great Evolution Mystery (Evrimin Büyük Sırrı) adlı kitabında at serileri efsanesinin aslını şöyle anlatır:Darwinizm’in belki de en ciddi zaafiyeti, paleontologların büyük evrimsel değişiklikleri gösterecek olan akrabalık ilişkilerini ve canlı sıralamalarını ortaya koyamamalarıdır… At serisi genellikle bu konuda çözüme kavuşturulmuş olan yegane örnek gibi gösterilir. Ama gerçek şudur ki, Eohippus‘tan Equus’a kadar uzanan sıralama çok tutarsızdır. Bu sıralamanın, giderek artan bir vücut büyüklüğünü gösterdiği iddia edilir, ama aslında sıralamanın ileriki aşamalarına konan canlıların bazıları (sıralamanın en başında yer alan) Eohippus‘tan daha büyük değil, daha küçüktürler. Farklı kaynaklardan gelen türlerin biraraya getirilip ikna edici bir görüntüye sahip olan bir sıralamada arka arkaya dizilmeleri mümkündür, ama tarihte gerçekten bu sıralama içinde birbirlerine izlediklerini gösteren hiçbir kanıt yoktur.158

Tüm bu gerçekler, evrimin en sağlam delillerinden birisi olarak sunulan atın evrimi şemalarının hiçbir geçerliliği olmayan hayali sıralamalar olduklarını ortaya koymaktadır. Diğer türler gibi atlar da, evrimsel bir ataya sahip olmadan var olmuşlardır. (bkz. Atın kökeni)

 

Eusthenopteron foordi

 Cœlecanth balığının canlısının yakalanmasıyla bunun bir ara geçiş formu olmadığını gören evrimciler, bu sefer Eusthenopteron foordi balığını ara geçiş formu olarak tanıttılar. (bkz. Cœlecanth)


Geç Devonyen devre ait Kanada’da bulunan bir Eusthenopteron foordi fosili.

Evrimciler, kuyruklu su kurbağasının Eusthenopteron foordi’den türediğini öne sürmüşlerdir. Fakat Eusthenopteronlar ile kuyruklu su kurbağası arasındaki anatomik karşılaştırmalar, bunların aralarında derin farklılıklar olduğunu göstermiştir. Bu da, bu iki tür arasında bir ara geçiş formu daha bulunmasını gerektirmiştir. Ama bir balık olan Eusthenopteron ile kuyruklu su kurbağası Icthyostega arasındaki bu teorik ara geçiş formuna dair hiçbir iskelet bulunamamıştır.Eusthenopteron normal bir balıktır ve kuyruklu su kurbağasına birçok yönden benzemez. Maria Genevieve Lavanant, Eusthenopteron’un bu özelliğine şöyle değinir:

Yakın bir geçmişte tartışma yeniden açıldı. Yüzgeçlerin daha ayrıntılı incelenmesi, Eusthenopteron’un yüzgeçlerinin, bütün balıklarda bulunan yüzgecin bir benzeri olduğunu ortaya koydu.159

 

Evrim mekanizmaları

 


Kurbağaların kökeninde de bir “evrim” süreci yoktur. Bilinen en eski kurbağalar, balıklardan tamamen farklı ve kendilerine has yapılarıyla ortaya çıkmıştır. Dominik Cumhuriyeti’nde bulunan yandaki amber içindeki kurbağa fosili ile yaşayan örnekleri arasında fark yoktur.

Bugün evrim teorisi olarak tanımladığımız neo-Darwinist model, evrimi gerçekleştiren iki temel mekanizma öne sürer: “Doğal seleksiyon” ve “mutasyon”. Teorinin temel iddiasına göre; doğal seleksiyon ve mutasyon birbirlerini tamamlayan iki mekanizmadır. Evrimsel değişikliklerin kaynağı da, canlıların genetik yapısında meydana gelen rastgele mutasyonlardır. Yine teorinin iddiasına göre mutasyonların sebep olduğu özellikler, doğal seleksiyon mekanizması aracılığıyla seçilir ve böylece canlılar evrimleşirler.

Ancak öne sürülen bu mekanizmaların gerçekte hiçbir evrimleştirici gücü yoktur ve evrimcilerin iddia ettiği gibi yeni bir tür oluşturmaları da söz konusu değildir. (bkz. Doğal seleksiyon; Mutasyon)

 

Evrimsel soyağacı

 

(bkz. Hayat ağacı; İnsanın Hayali Soyağacı)

 

Evrim teorisi

 Pek çok insan evrim teorisini, Charles Darwin tarafından ortaya atılan, sağlam bilimsel delillere, gözlemlere ve deneylere dayalı bir teori zanneder. Oysa evrim teorisinin ilk fikir babası Darwin olmadığı gibi, teorinin kaynağı da bilimsel deliller değildir. Mezopotamya’da putperest dinlerin hakimiyetinin bulunduğu bir dönemde, canlılığın ve evrenin kökeni hakkında birçok batıl inanç ve efsane yaygındı; bunlardan biri de “evrim” inancıydı. Sümerler’den kalan Enuma-İliş adlı yazıtta anlatıldığına göre, ilk başta bir su karmaşası vardı ve bu su karmaşasının içerisinden birdenbire Lahau ve Lahamu adlı tanrılar ortaya çıkmıştı. Bu batıl inanışa göre, ibadet edilen bu putlar ilk önce kendi kendilerini var etmişler, daha sonra da evrimleşerek diğer maddeleri ve canlıları oluşturmuşlardı. Yani Sümer efsanelerine göre canlılık, cansız su kaosundan birdenbire oluşmuş ve evrimleşerek gelişmişti.


Eski Yunan materyalist filozoflarından Demokritos da günümüz materyalistleri gibi, maddenin ezeli olduğunu ve maddeden başka bir varlık bulunmadığı yanılgısına sahipti.

Evrim efsanesi, daha sonra bir başka putperest medeniyet olan Eski Yunan’da hayat sahası buldu. Eski Yunan’ın materyalist filozofları, maddeyi yegane varlık sayıyorlardı. Sümerler’den miras kalan evrim efsanesine ise, canlıların nasıl oluştuğunu açıklamak niyetiyle başvurdular. Böylece materyalist felsefe ve evrim efsanesi Eski Yunan’da birleşti, oradan da Roma kültürüne taşındı. Evrim teorisinin savunduğu bütün canlıların ortak bir ataya sahip oldukları düşüncesini, Fransız biyolog Comte de Buffon, 18. yüzyılın ortasında ileri sürdü. (bkz. Buffon Comte de) Charles Darwin’in büyükbabası Erasmus Darwin Buffon’un ortaya attığı fikri geliştirdi ve bugün “evrim teorisi” dediğimiz düşüncenin ilk temel önermelerini ortaya koydu. (bkz. Darwin, Erasmus)Erasmus Darwin’den sonra Fransız doğa bilimci Jean Baptiste Lamarck, 19. yüzyılın başında ilk kapsamlı evrim teorisini ortaya attı. (bkz. Lamarck, Jean Baptiste) Lamarck, evrimin mekanizmasını “kazanılan özelliklerin nesilden nesle aktarılması” olarak açıklıyordu. Buna göre canlıların yaşamları sırasında uğradıkları değişiklikler kalıcıydı ve yeni nesillere kalıtsal olarak aktarılabiliyordu. Lamarck’ın teorisi ortaya atıldığı dönemde büyük sükse yapmıştı, ama sonraları popülaritesini hızla yitirdi. Lamarck’ın teorileri hakkında haklı kuşkulara sahip olanlar araştırmalara başlamışlardı. 1870 yılında İngiliz biyolog Weismann, yaşam sırasında kazanılmış olan özelliklerin bir sonraki nesle aktarılmasının imkansız olduğunu ve böylece Lamarck’ın teorisinin yanlış olduğunu ispatladı. Bu nedenle, bugün evrim teorisi olarak bizlere ve tüm dünyaya empoze edilen öğreti, kendini Lamarck’a dayandırmaz. Bugün tüm dünyada evrim teorisi olarak bilinen Darwinizm’in doğuşu, Charles Darwin’in 1859′da yayınladığı The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favored Races in the Struggle for Life (Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon veya Yaşam Mücadelesinde Kayırılmış Irkların Korunması Yoluyla) isimli kitapla olmuştur. Darwin, Lamarck’ın teorisindeki bazı açık mantık hatalarını elemiş ve canlıların evrimini kalıtsal olarak açıklamak yerine “doğal seleksiyon” tezini ortaya atmıştır.

Evrim teorisi canlıların yaratılmış oldukları gerçeğini reddeder, doğal süreçlerin ve rastlantısal etkilerin ürünü olduklarını savunur. Bu teoriye göre bütün canlılar birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Dönüşüm yüz milyonlarca senelik uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe kademe ilerlemiştir. Yaklaşık bir buçuk yüzyıldır kabul gören teori, bugün paleontoloji, biyokimya, anatomi, biyofizik, genetik gibi pek çok ana bilim dalında yapılan çalışmaların sonuçlarıyla çelişmektedir.

 

Evrimsel boşluk

 Evrim teorisinin hiçbir bilimsel dayanağı olmadığı halde, dünyanın dört bir yanında insanların çoğu evrimi bilimsel bir gerçek sanırlar. Bu yanılgının en büyük nedeni, medyanın evrim konusunda yaptığı sistemli telkin ve propagandadır. Medya devlerinin yaptıkları söz konusu haberlerde, evrim teorisi bilinen herhangi bir matematik kanunu kadar kesin bir gerçekmiş gibi bir üslup kullanılır. Bunun en klasik örneği ise bulunan fosil kalıntıları hakkında yapılır. Örneğin “Time dergisinin haberine göre, evrim zincirindeki boşluğu tamamlayan çok önemli bir fosil bulundu” ya da “Nature’ın haberine göre, bilim adamları evrimin açıkta kalan son noktalarını da aydınlattılar” gibi cümleler büyük puntolarla basılır. Oysa ortada ispatlanmış olan hiçbir şey yoktur ki, “evrim zincirinin son eksik halkası” bulunmuş olsun. Delil olarak öne sürülenlerin tümü ise sahte delillerdir. Öte yandan fosil kayıtlarında canlıların eksiksiz hallerine ait milyonlarca fosil olmasına rağmen, evrimsel bir gelişimi doğrulayacak hiçbir ara geçiş formu fosili bulunmamaktadır. Amerikalı paleontolog R. Wesson da, 1991′de yayınlanan Beyond Natural Selection (Doğal Seleksiyonun Ötesinde) adlı kitabında “fosil kayıtlarındaki boşlukların gerçek ve olgusal” olduklarını şöyle açıklamaktadır:Ne var ki, fosil kayıtlarındaki boşluklar gerçektir. Herhangi bir (evrimsel) soyoluşumunu gösterecek kayıtların yokluğu, son derece olgusaldır. Türler genellikle çok uzun zaman dilimleri boyunca sabit kalırlar. Türler ve özellikle cinsler hiçbir zaman yeni bir türe ya da cinse doğru evrim göstermezler. Bunun yerine, bir tür ya da cinsin bir diğeriyle yer değiştirdiği gözlenir. Değişim ise çoğunlukla anidir.160

Bu durum, evrim teorisinin 140 yıldır öne sürdüğü “ara form fosilleri bulunmuş değil, ama ileride bulunabilir” argümanının artık geçerli olmadığını göstermektedir. Fosil kayıtları canlılığın kökenini anlamak için yeterince zengindir ve karşımıza somut bir tablo çıkarmaktadır: Farklı canlı türleri, aralarında evrimsel “geçiş formları” olmadan, yeryüzünde bir anda ve farklı yapılarıyla, ayrı ayrı ortaya çıkmışlardır.

 Evrimsel hümanizm

 

Darwin’in en önde gelen savunucularından biri olan Julian Huxley, onun geliştirdiği biyolojik argümanı felsefi bir zemine oturtmak için çalışmıştır. Ulaştığı nokta ise, “evrimsel hümanizm” adı altında yeni bir din kurmak olmuştur. Bu dinin amacı “yeryüzündeki evrimsel sürecin maksimum sonuca varmasını sağlamak” olacaktı. Bu, yalnızca güçlü organizmaların daha çok yaşamasına ve daha çok üremelerine çalışmakla sınırlı değildi. Ayrıca, insanoğlunun “kendinden kaynaklanan yetenekleri”nin “en üst düzeyde gerçekleştirilmesi” öngörülüyordu. Bir başka deyişle, insanoğlunun bugün içinde bulunduğu fiziksel ve zihinsel aşamadan “daha ileri aşamalara” sıçraması için çaba gösterilecekti. “Hümanizm” teriminin tam tarifi ise, Huxley tarafından şöyle yapılıyordu:Ben “hümanist” kelimesini kullanırken, insanın, aynı bir bitki ya da hayvan gibi doğal bir varlık olduğunu kastediyorum. Yani insanın bedeni, zihni ve ruhu doğa üstü bir güç tarafından yaratılmamış, aksine evrim süreci sonunda oluşmuştur. Dolayısıyla insan, herhangi bir doğa üstü gücün kontrolü ya da yol göstericiliğine değil, sadece kendi varlığına ve kendi gücüne inanmalıdır.161 Huxley’in ortaya attığı ve insanoğlunun “kutsal” amacının kendi evrimini hızlandırmak olduğunu öne süren bu düşünceler, John Dewey adlı Amerikalı filozofu derinden etkiledi. Dewey bu çizgiyi geliştirerek 1933 yılında “Dini Hümanizm” akımını başlattı ve ünlü Hümanist Manifesto’yu yayınladı. Manifesto’da vurgulanan temel düşünce, geleneksel “Teistik” (İlahi) dinlerin ortadan kaldırılmasının zamanının artık geldiği ve bunların yerine, insanoğlunun bilimsel ilerleme ve sosyal işbirliğine dayalı yeni bir çağa girmek üzere olduğuydu. II. Dünya Savaşı’nda “bilimsel ilerleme” sonucunda öldürülen 50 milyon insan, Hümanist Manifesto’da öngörülen optimizmi derinden sarstı. Benzeri darbelerin ardından Dewey’in yolunu izleyenler onun görüşlerini bir parça revize etmek zorunda kaldılar ve 1973 yılında II. Hümanist Manifesto’yu yayınladılar. Bu mesajda “bilimin bazen insanlığa zarar da verebileceği” kabul ediliyor, ama yine de temel düşünceden vazgeçilmiyordu: İnsan artık kendi evrimini yönetebilirdi ve bunu da bilimle yapacaktı. Şöyle deniyordu:Bilimi akıllıca kullanarak, içinde yaşadığımız çevreyi kontrol edebiliriz, fakirliği yenebilir, hastalıkları ortadan kaldırabilir, yaşam süremizi uzatabilir, davranışlarımızı belirgin bir biçimde değiştirebiliriz. Böylece insanoğlunun evrim sürecini yönlendirebilir, yeni güç kaynakları oluşturabilir ve insanlığın daha özgür ve anlamlı bir yaşama kavuşması için gerekli fırsatları yaratabiliriz.162

Aslında her evrimci tarafından bilinçli ya da bilinçsiz olarak benimsenen bu fikirler, “evrim dini”nin temel inanışlarını ortaya koymaktadır. Önce hayali bir evrim süreci kurgulanmakta ve bu sürecin herşeyi var eden “yaratıcı” olduğu varsayılmakta, sonra bu sürecin insanı kurtuluşa ulaştıracağı düşünülmekte ve en sonunda insanoğlunun “kutsal” amacının da bu sürece hizmet etmek olduğuna inanılmaktadır. Kısacası, evrim, hem Yaratıcı, hem kurtarıcı, hem de kutsal bir amaçtır. Bir başka deyişle kendisine tapınılan bir ilahtır.

 

Evrimsel paganizm

 İnsanların bir kısmı, kendilerine Allah’ın vahyetmiş olduğu İlahi dinlere inanırlar. Diğerleri ise kendi kendilerine ürettikleri ya da içinde yaşadıkları toplum tarafından üretilmiş olan dinlere bağlanırlar; kimisi totemlere tapınır, kimisi Güneş’e ibadet eder, kimisi “uzaylılar”a yakarır. Bu ikinci grup, Allah’a ortak koşan kimselerdir ve Batı literatüründe “pagan” olarak isimlendirilirler. Evrimciler de, evrim teorisini -ve aslında genel olarak bilim kavramını- bir din olarak benimserler. Bu kimseler kendi dinlerinin doğruluğunu somut verilerle ispat edilmiş “bilimsel bir gerçek”miş gibi telkin etmektedirler. Ve kendilerini dinler üstü somut bir gerçeğin temsilcisi saymaktadırlar. Evrimci paganların bu aldatıcı iddiaları, onları diğer dinlerin üzerinde hayali bir konuma yerleştirmektedir. Buna göre, diğer dinler “subjektif inançlar”dır, ama evrim “objektif gerçek”tir. Bu aldatmacanın verdiği sahte otoriteyi kullanarak da, diğer dinleri kendilerine tabi olmaya çağırmaktadırlar. Evrimci bir argümana göre, diğer dinler, eğer evrimi ve onun doğurduğu kavramları kabul ederlerse, evrime dayandırılan her türlü sosyo-politik girişimi “ahlaki bir öğreti” olarak yaşamalarına izin verilecektir. Neo-Darwinist akımın en önemli birkaç isminden biri olan George Gaylord Simpson bunu şöyle ifade eder:Elbette dini olarak tanımlanan ve dini duygulara dayanan ve hala varlıklarını koruyan bazı inanç sistemleri vardır. Bunların evrimle uyuşmaları kesinlikle söz konusu değildir ve dolayısıyla duygusal etkilerine rağmen, entelektüel olarak savunulmaları mümkün değildir. Ancak duygusal alanda kalmaları şartıyla, ben bunların evrimle birarada var olabileceklerini savunuyorum. Bir başka deyişle, evrim ve doğru din birbirleriyle uyuşabilirler.163