kendim bulamazsam

DİNİ KONULARI ÖĞRENME METODU

 

 Kur’an-ı Kerim’in meali ve tefsiri, hadis, İslam tarihi, fıkıh ve benzeri kitapları okuyoruz. Ama bazen neticeye ulaşmada zorlanıyoruz. Bize bu konunun usulünü açıklarsanız memnun oluruz.

  Bizi imana ve İslam’a hidayet eyleyen Allahu Teala’ya hamd olsun. Peygamberimiz (a.s.) hadisi şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Allahu Teala kime iyilik dilerse, onu dinde alim yapar. Allahu Teala’ya yapılan ibadetlerin en üstünü dinde (fıkıhta) alim olmaktır. Hatta bir din alimi, şeytan nazarında bin abidden fenadır. Her şeyin bir direği olduğu gibi, İslam dininin direği de ilimdir, ibadetlerin en hayırlısı din alimi olmaktır.”

Din, Allahu Teala tarafından konulmuş ilâhî bir kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir. Onların saadete erişmelerine dalalet eder. Yaratılışındaki gaye ve hedefi, Allah’a ne suretle ibadet yapılacağını bildirir. İnsanları (kendi arzularıyla dini kabul eden akıl sahiplerini) hayırlı olan işlere sevk eder. Öyle din ki Allah’ın (c.c.) sağlam bir ipi ve açık bir lütfudur. Nebilerin ve Rasüllerin mirasıdır.

 Din, Allah’ın bütün insanlar üzerine kesin ve üstün delilidir. Din, alâyı illiyyine ulaştıran doğru yoldur.

Fıkıh okumak, Kur’an’ın ihtiyaçtan fazlasını öğrenmekten efdaldır. Bütün fıkhı öğrenmek mutlaka lâzımdır. Bezzâzîye nâm kitapta şöyle denilmiştir: “Bir kimse Kur’an’ın bir kısmını öğrense de kalanı için vakit bulsa, efdal olan fıkıhla işgal etmesidir. Çünkü Kur’an’ı ezberlemek farzı kifaye, fıkhın lâzım olan miktarını öğrenmek ise farzı ayındır. Tabi bizim her birimize farz olan miktar, muhtaç olduğumuz kadarını öğrenmektir. Zira erkeğin hayız meselelerini, fakir bir kimsenin zekat ve hac gibi ibadetleri öğrenmesi farzı kifayedir. Bunları öğrenen bazı kimseler bulundu mu diğerlerinden sakıt olur. Namaz için yetecek miktardan fazla Kur’an ezberlemek de böyledir. Evet, fıkhın hacetten fazla miktarını öğrenmek Kur’an’ın fazlasını öğrenmekten efdaldır denilebilir. Çünkü ammenin ibadet ve muamelatında buna ihtiyacı yoktur.

 

İmamı Muhammed: “Bir kimsenin şiir ve nahiv ile şöhret bulması lâyık değildir. Çünkü şiirin sonu dilenmeye, nahvin sonu da çocuk okutmaya varır. Hesapla şöhret bulması da gerekmez. Zirâ sonu yer ölçümüne varır. Tefsir ile şöhret bulması da öyledir. Çünkü sonu vaizlik ve hikayeciliğe varır. Bilâkis kişinin ilmi, helal ve harama ve bilinmesi zaruri olan ahkama dair olmalıdır.” demiştir.

 

Nitekim şair de: “Bir ilim sahibi, ilim sayesinde aziz olursa, kıymet kazanmak için fıkıh ilmi daha lâyıktır. Etrafa nice güzel kokular yayılmaktadır. Ama hiçbiri misk gibi değildir. Havada nice kuşlar uçmaktadır, ama hiçbiri şahin gibi değildir.” demiştir.

 

Allahu Teala, fıkha hayır adını vererek methetmiştir. “Her kime hikmet verildi ise pek çok hayır verilmiş demektir.” (Bakara/269) buyurmuştur. Tefsir erbabı bir çok ulema ve hikmeti furu ilmi olan fıkıhla tefsir etmişlerdir. Bundan dolayıdır ki “İlimlerin en hayırlısı fıkıh ilmidir. Çünkü bütün ilimlere vesiledir. Takva sahibi bir fakih, bin zahidden daha faziletli ve üstündür.” denilmiştir.

 

İmamı Muhammed: “Fakih ol! Zirâ fıkıh ilmi hayır ve takvaya götüren en faziletli önder, en kısa yoldur. Her gün fıkıhtan ilmini artırmakla faydalan! Faydalar deryasında yüz! Çünkü takva sahibi bir fakih, şeytana bin abidden daha şiddetli gelir.” demiştir.

 

Hazreti Ali (r.a.): “Fazilet, ancak ehli ilme mahsustur. Çünkü onlar doğru yoldadır. Hidayet arayana yol gösterirler. Herkesin kadir ve kıymeti başarısına göredir. Cahiller ehli ilme düşmandırlar. İmdi sen ilim elde etmeye bak. İlmin ebediyen cahili olma! İnsanlar ölü, ehli ilim diridirler.” (İbni Abidin 1/35-38)

 

Kulun dininin icrâsı Allah için amelinin ihlası ve kulları ile muaşereti hususunda muhtaç olduğu ilmi öğrenmesi İslam’ın farzlarındandır. Her erkek ve kadının din ve hidayet ilmini öğrendikten sonra abdest, gusül, namaz ve orucunu öğrenmesi, nisaba malik olanın zekatı, kendisine hac farz olanın haccı, ticaretle meşgul olanın alışverişini öğrenmesi farzdır. Tâ ki sair muamelatla şüphelerden ve mekruh olan şeylerden korunabilsinler. Sanat sahipleri ve diğer herhangi bir işle meşgul olanlar da böyledir. Haramdan korunmak için onların da meşgul oldukları işin hükmünü bilmeleri farzdır. Helâlı, haramı ve riyayı öğrenmek de farzdır. Zirâ ibadet eden kimse riya yaparsa amelinin sevabından mahrum olur. Hasetle ucbu (yani kendini beğenmeyi) öğrenmesi daha farzdır. Çünkü bu iki şey ateşin odunu yediği gibi ameli yer. Alış veriş, nikah, talak gibi şeyleri yapmak isteyenlerin de bunları öğrenmesi farzdır. Haram kılan, küfre mueddi olan sözleri öğrenmek de farzdır. Yemin ederim ki şu zamanda bunlar en büyük şeylerdendir. Zirâ çok defa avamın küfre varan sözler söylediklerini işitirsin. Halbuki onlar bundan gafildirler. İhtiyaten cahil, imanının her gün, karısının nikahını da ayda bir veya iki defa iki şahit huzurunda tazelemelidir. Zirâ küfrü mucip bir söz ister erkekten, ister hanımdan sadır olsun, nikahı düşürür ve tecdidi iman ve nikah gerekir. (İbni Abidin, 1/41)

 

Fıkhın önemini izahtan sonra dini konuları fıkıh kitaplarından araştırmamız, ehli sünnet ulemasının ictihadlarından öğrenmemiz gerekir.

 Nebi (s.a.v.) Muaz b. Cebel’i Yemen’e Kadı olarak gönderirken aralarında şu konuşma geçti:

Hz. Peygamber (s.a.v.) ona sordu:

 - Sana bir dava getirildiğinde ne ile hükmedeceksin ya Muaz? - Allah’ın Kitabında bulduğumla hükmedeceğim. - Onda bulamazsan ne ile hükmedeceksin? - Peygamberin sünneti ile hükmedeceğim. Hz. Peygamber tekrar sordu: - Ya onda  bulamazsan?

- Kendi reyimle ictihad ederim.

 Muaz’ın bu suretle cevap vermesi üzerine Peygamberimiz çok sevinmiş ve Allah’a hamdü senada bulunmuştur.

Bu metot kıyamet sabahına kadar ümmeti Muhammed’in aralarında uygulanmak için geçerlidir. Ancak biz tefsiri okuruz, hadis kitabını okuruz, ehli olmayanlar hüküm çıkaramazlar. Onlar önceki Sahabeyi Kiram’ın ictihadlarından ve daha sonraki ehli sünnet müctehid ve ulemalarından faydalanırlar. Biz bunları ancak fıkıh kitaplarında en açık şekilde bulabiliriz.

 Ahmet Davudoğlu, Müslim hadis kitabında çıplak bir tercümenin delil olamayacağını şöyle beyan etmiştir:

Gerek hadis, gerekse ayetlerin içinde mensuh olanları vardır. Bunların hükümleri kalkmıştır. Bize delil olamazlar. Kezâ tevil ve tahsis edilenleri, mecaz manada kullanılanları, muaraza halinde bulunanları, manası müşkül, müteşabih olanları vardır. Bunlar hiçbir zaman kuru bir tercüme ile ifade edilemedikleri gibi, hükümlerini anlamak da her yiğidin kârı değil, ancak müctehid ulemaya müyesser olan büyük bir iştir.

 Görülüyor ki, hadisleri sırf tercüme halinde bırakmak bu noktayı nazardan tehlikeli bir iştir. Zirâ mensuh veya müevvel bir hadisin tercümesini okuyan kimse delil buldum zannederek tercüme ile amel ederse bu suretle hataya düşmek elden bile değildir. Bahusus her mesele hakkında ayet ve hadisten delil olup olmadığını araştırıp sormanın moda haline geldiği şu zamanda bu tehlike daha da büyüktür. Çünkü zaten dedikodu niyetiyle delil peşinde koşan bir adam mensuh bir delil bulur bulmaz: “Bak filan işi yapmak caizmiş de şimdiye kadar hocalar bizden gizlemişler.” diyerek o delili elbette teşhir eder. Bu ulema hakkında söylemedik söz bırakmaz. (Müslim, Önsöz, cilt-1)

Bir diğer örnek A’meş lakabıyla anılan Süleyman bin Mihran. A’meş sikadır, hafızdır, âlimdir, fadıldır. Enes b. Malik’i görmüş, ondan işittiği hadisleri hıfzetmiştir. 1300 kadar hadisi vardır.

 Ebu Hanife bir gün A’meş’in yanında iken aralarında şöyle bir muhavere cereyan eder. A’meş: - “Bu mesele hakkında ne dersin?” Ebu Hanife: - “Şöyle hallonulur.” A’meş: -  “Sen onu nereden çıkardın?” Ebu Hanife:

- “Senden rivayet ettiğim hadislerden.” İmamı Azam böyle dedikten sonra bir takım hadisleri zikretti. A’meş de şu sözleri söyledi:

 - Benim sana yüz günde rivayet ettiğim hadisleri bana bir saatte zikrettin. Ben senin bu hadislerle amel ettiğini bilmedim. Ey fukaha cemaati! Siz etıbbasınız, biz ise eczacılarız. Ebu Yusuf’la benzer hadise: A’meş, Ebu Yusuf’a: - Sen bunu nereden çıkardın? dedi. Ebu Yusuf: - “Bize rivayet ettiğin hadisten çıkardım.” dedi ve hadisi zikretti. A’meş: - “Ben hadisi sen doğmadan evvel biliyordum. Fakat şimdi tevilini (manasını) öğrendim.” dedi. (Müslim, 1-147)

Günümüzdeki ehliyetsiz insanların Kur’an’dan ve hadisten hüküm çıkarmalarına bu bir örnektir. A’meş bunca hadis ilmine vakıfken İmamı Azam ve Ebu Yusuf’un ictihadlarına saygı duyuyor. Umarım insanımız yeniden düşünür, bu güzel örneklerden ibret alırlar.

 Netice olarak Kur’an meali ve tefsirini, hadis kitaplarını, İslam tarihini ve benzeri dini kitapları çok çok okuyalım, düşünelim, ibret alalım, ufkumuzu genişletelim. İbret alalım, sahabenin hayatını örnek alalım. Ama haram ve helalleri konusunda fıkha müracaat edelim. Allah’ım ümmeti Muhammedi Kur’an’a mahkum et. Amin

iki müslüman birbirine kılıç çektiği an

İKİ MÜSLÜMAN BİRBİRİNE KILIÇ ÇEKTİĞİ ZAMAN 

Ebü Bekre Nüfey’ İbni Haris es-Sekafî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:“İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir”.Bunun üzerine ben:- Ya Resulallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir? diye sordum.Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:

- “Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu” buyurdu.[1]

 

Açıklamalar

 

Müslümanların kardeş oldukları Allah Teala tarafından açıkça belirtilmiştir [2]. Kardeşlerin birbirine silah çekmesi olacak şey değildir. Onlar silahlarım din kardeşlerine değil, İslam düşmanlarına karşı çekmek zorundadır. Müslümanların birbirini öldürmeye kalkması şu ayet-i kerîmeyle kesin bir şekilde yasaklanmıştır:

 

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir” [3]. Yanlışlıkla öldürme durumunda ise, ebediyyen cehennemde kalmak söz konuşu değildir. Fakat yanlışlıkla öldürmenin de değişik cezaları vardır.

 

Hadîs-i şerifte kılıcın zikredilmesi, o devrin kavga ve savaş aletlerinin başında kılıcın gelmesi sebebiyledir. Bugün kılıcın karşılığı tabanca ve benzeri öldürücü aletlerdir.

 

Peygamber Efendimiz’in, müslüman kardeşine silah çekip öldürenin ve bu esnada ölenin cehennemlik olduğunu belirtmesi üzerine Ebü Bekre, öldürenin neden cehenneme gittiğini anladığım, ama öldürülenin niçin cehennemlik olduğunu anlamadığım söyledi. Bunun üzerine Efendimiz, o kimseyi cehennemlik yapan şeyin, kardeşini öldürmeye kalkması olduğunu belirtti.

 

Kendisine silah çekilen bir kimse, hasmını öldürmeyi düşünmeden, sadece nefsini müdafaa etmek için silahını çekse ve onu öldürmek zorunda kalsa, katil sayılmaz. Çünkü o nefsini müdafaa etmek zorunda kalmıştır. Nefsini müdafaa etmek ise, dinin emridir. Nitekim sahabîlerden biri ile Peygamber Efendimiz arasında şöyle bir konuşma geçer:

 

- Ya Resülallah! Adamın biri gelip malımı elimden almaya kalksa, ne yapmalıyım?

 

- “Malını ona verme!”

 

- Ya adam benimle kavga etmeye kalkarsa?

 

- “Sen de onunla dövüş!”

 

- Ya beni öldürürse?

 

- “Şehid olursun.”

 

- Ben onu öldürürsem?

 

- “O cehennemlik olur” [4].

 

Bir insanın ahiret hayatını da mahvederek ebediyyen cehennemde kalmasına yol açan şey, bir müslümanı öldürmeye niyet etmesi ve bu konuda kararlı olmasıdır. Zira ölenin de, öldürenin de hedefi, karşısındakinin hayatına son vermektir. Birinin ötekinden farkı, daha atılgan davranıp muhatabını öldürmesidir.

 

Haksız yere birini öldüren kimse yaptığına pişman olarak samimiyetle tövbe ettiği takdirde, Allah Teala dilerse onu affedebilir. Böyle birinin bağışlanmayacağını söyleyen alimler de vardır. Fakat şirk dışındaki bütün günahları Allah Teala’nın bağışlayabileceği ayet-i kerimeyle belirlendiğine göre [5] Allah Teala dilerse bunları da bağışlar veya cezalandırır.

 

Hadisimizin “Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir” ayet-i kerîmesini açıkladığı söylenebilir. Dikkat edileceği üzere Peygamber Efendimiz hem ölen hem de öldüren hakkında “müslüman” kelimesini kullanmıştır. Demek oluyor ki, birbirini kasten öldürenler büyük günah işlemekle beraber müslümanlıktan çıkmazlar. Allah’a şirk koşmayan kimsenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı bilindiğine göre, birbirini öldüren müslümanların da ebediyyen cehennemde kalmayacağı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, ayet-i kerîme yapılan günahın büyüklüğünü belirtmekte, bu işe teşebbüs edecek olanları ağır ceza ile tehdit etmektedir.

 

Bu hadîs-i şerîf münasebetiyle iki büyük ashab kitlesinin birbiriyle yaptığı savaşlar hatıra gelmekte ve onların durumu merak edilmektedir. Bu konuda söylenecek en doğru ve kestirme cevap şudur:

 Onlar ashab ve müctehid kimselerdi. “Mü’minlerden iki grup birbiriyle çarpışırlarsa, aralarını düzeltin” [6] ayet-i kerîmesi gereğince zan ve kanaatlerine göre bir tarafı haklı buldular ve o tarafta yer aldılar. Maksatları birilerini öldürmek, karışıklık çıkarmak değil, müslümanların arasını bulmaktı. Şüphesiz bu olayların çıkmasına sebep olanlardan biri haklıydı. Haklı olmayan tarafta yer alan sahabîlerin niyeti haksızı savunmak değildi. Onların düşüncesine göre de tuttukları taraf haklı idi. İctihadında haklı olanın iki sevap, yanılan alimin ise bir sevap kazandığı bilinen bir gerçektir.

Bu olaylarda iki gruba ayrılan ashabın birbirine bakışım, Hz. Ali’nin karşı grup hakkında söylediği şu söz ne güzel ifade etmektedir:

 

“Bunlar bize karşı haksızlık eden kardeşlerimizdir.” Herşeye rağmen onlar yine de biribirlerine kardeş gözüyle bakıyorlardı. Onların bu bakış açısına iltifat etmeyerek taraflardan birini itham etmeye kalkmak, aradan geçen bunca yüzyıldan sonra bizi doğruya götürmez.

 

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Allah Teala onları: “Siz insanların arasına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz” [7] diye methetmiştir. “En hayırlıları” eleştirme yetkisini kendisinde bulanların onlardan da hayırlı olması, değilse susması gerekir.

 

Hadisten Öğrendiklerimiz

 1. Günah işlemeye niyet edilerek kesin karar verilir, bu kararı kalb de onaylarsa, artık o günah işlenmiş sayılır.2. Allah’ın verdiği canı haksız yere alma yetkisi kimseye verilmemiştir. Bu sebeple birini öldürmeye kalkmak, Allah’a ait yetkiye müdahale etmek olduğundan cezası cehennemdir.

3. İyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de niyete bakılır

 HER TESBİH, HAMD, TEKBİR VE TEHLİL’İN SADAKA OLUŞU 

Yine Ebu Zer radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

 “Her birinizin her bir eklemi (ve kemiği) için bir sadaka gerekir. Binaenaleyh her tesbih sadakadır, her hamd sadakadır, her tehlil sadakadır, her tekbir sadakadır, iyiliği tavsiye etmek sadakadır, kötülükten sakındırmak sadakadır. Kulun kuşluk vakti kılacağı iki rek’at namaz bütün bunları karşılar.” [1]

 Açıklamalar

 İnsan vücudundaki her mafsal (eklem) için bir sadaka vardır. Bir başka hadise göre de vücutta 360 eklem bulunmaktadır. O halde herkesin hergün bu kadar sadaka vermesi gerekmektedir. İlk bakışta, çok yüklü gözüken bu sadaka borcu, hadisimizdeki açıklama ile oldukça kolaylaşmaktadır. Söylenecek her sübhanellah (tesbih), elhamdülillah (tahmid), La ilahe illallah (tehlil) ve Allahu ekber (tekbir) kelimeleri ayrı ayrı birer sadakadır. İyiliği emretmek, bir kötülükten nehyetmek, evet bunların her biri birer sadakadır. Görüldüğü üzere dinimizde hayır yolları pek çok olup sayılamayacak kadar sınırsızdır.

 Hele böyle tek tek hayır ve iyilik olan konuların yanında bir de toptan hayır olanlar vardır ki, bunlar işi daha kolaylaştırmaktadır. Hadisimizde işte bunlardan biri, kuşluk (duha) vakti kılınan namaz olarak bildirilmiştir. Halkımızın “Kuşluk Namazı” dediği bu ibadet, iki rekat ile sekiz rekat arasında değişen nafile bir ibadettir. Bu namaz, hadiste sayılan sadakaları topluca ödeme imkanıdır. Çünkü namaz, bedenin bütün organlarıyla yapılan bir ibadettir. Namaz kılmakla her organ kendi şükrünü yerine getirmiş olur. Öte yandan her türlü tesbih ve tahmid, tehlil ve tekbir namazda bir arada bulunmaktadır. Namaz, nefse hayrı emretmek ve onu münkerden nehyetmektir. Nitekim bir ayet-i kerîmede, “Namaz her türlü kötülük (fahşa ve münkerden) alıkor” [2] buyurulmuştur.

 Hadisimizde insan vücudundaki mafsalların sayılmaması, maksadın anatomi dersi vermek olmadığındandır. Öte yandan “sadakadır” diye belirtilenlerin tamamı, “maddî” yönü olmayan hususlardır. “Sadaka” deyince, akla hemen malî iyilikler gelir. Oysa hadisimiz her hayırlı işin sadaka olduğunu bize öğretmektedir. Oturup kalkarken, uzanıp yatarken bile insanın “sadaka” niteliğinde iyilikler yapabileceğini bildirmektedir.

 “Kuşluk Namazı”, güneşin doğuşundan yaklaşık kırk beş dakika sonra başlayıp zeval vaktine yarım saat kalıncaya kadar devam eden zaman içinde kılınır. Gündüzün dörtte biri geçtikten sonra kılınması daha uygundur. Bu namazın bu kadar faziletli oluşu, muhtemelen, bu zaman kesiminin herhangi bir namazın vakti olmaması dolayısıyla çoğu kişinin ibadeti düşünmemesindendir. Zira bizim gibi ılıman iklim kuşağında bulunan ülkelerde öğle öncesi yoğun iş saatleridir. Meşgale veya gaflet zamanında yapılan ibadetlerin fazileti daima farklıdır. Bu sebeple gecenin seher vakti de aynı üstünlüğe sahiptir (Kuşluk namazı hakkında geniş bilgi için bk. 1141-1145 numaralı hadisler).

 Hadisten Öğrendiklerimiz

 1. İyilik ve hayır yapmaya gayret gösterilmeli, malî ve fiilî olarak yapılamazsa, tesbih, tekbir gibi sözlü olarak yapılmalıdır. Sadaka ve hayır yollarının çeşitli olduğu unutulmamalıdır.

 2. “Kuşluk Namazı” önemli, şükür ve sadaka niteliği yüksek bir nafile ibadettir. Hz. Peygamber bu namazı hem kılmış hem de kılınmasını teşvik etmiştir. İki rek’at olarak kılınması da yeterli olmaktadır

 

RAMAZAN ORUCUNU TUTAN KİŞİNİN GÜNAHLARI BAĞIŞLANIR

  

1222. Ebu Hüreyre radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre Resulullah sallalllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kim, faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” [1]

 Açıklamalar

 Amel ve ibadetlerin makbul olabilmesi için iki önemli şart vardır. Bunlardan birincisi Allah’a iman; ikincisi, ihlas ve samimiyet. Yani bir işi Allah rızasını gözeterek, karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek yapmak, riya ve gösterişe kaçmamak. Bu iki husus hadisimizde iman ve ihtisab kelimeleriyle ifade buyurulmuştur.

 “İnsan, inanmadan nasıl ibadet eder?” diye bir soru akla gelebilir.

 Doğrudur. Ne var ki, gerçekten inanmadığı halde inanmış görünüp şu veya bu gerekçeyle birtakım güzel işler ve ibadetler yapanların varlığı da bir gerçektir. Öte yandan insan, bir şeyin hak ve doğru olduğuna inanır ve yapar. Fakat ihlas ve samimiyetle değil, riya, gösteriş, korku, itibar vs. gibi birtakım geçici gerekçelerle yapar. Bu tür davranışlar her ne kadar ibadet ve iyilik gibi görünse de, onları işleyeni maksadına ulaştırıcı nitelik ve kıvama sahip değildir. Daha açık bir ifadeyle bu davranışlar makbul değildir. İşte hadisimiz işin çok önemli olan bu yönüne dikkat çekmekte, ramazan orucunu, onun farziyyetine, faziletine, faydasına yürekten inanarak ve karşılığını sadece Allah’tan bekleyerek yani tam bir ihlas ve samimiyetle tutan kimselerin, geçmiş günahlarından arındırılacaklarını müjdelemektedir. Alimler “geçmiş günahları” ifadesini küçük günahlar diye yorumlamışlardır. Müellifimiz Nevevî’nin belirttiğine göre bazı fakihler, küçük günah bulunmadığı takdirde ramazan orucunun büyük günahları hafifletebileceğini söylemişlerdir.

 “Kim ramazan orucunu tutarsa…” ifadesinden açıkça anlaşılacağı gibi, ramazanın tamamını tutarsa demektir. Hadisimizdeki müjde, acaba “oruç” denebilecek en az miktarı, söz gelimi, bir günü oruçlu geçiren kimse için de söz konusu mudur? Değildir. Ancak hadisimizdeki iki şarta uyarak başladığı ramazan orucuna, hastalık vs. gibi meşru bir sebeple devam edemeyenler, başlangıçtaki niyet ve davranışları sebebiyle bu müjdeli hükme dahildirler. Ayrıca bu ve benzeri bağışlanma müjdeleri sadece günahkarlar için geçerli de sanılmamalıdır. Bağışlanacak günahı olmayan kimseler için de derecelerinin yükselmesine sebeptir. Nitekim peygamberler bu durumdadır.

 Hadisten Öğrendiklerimiz

 1. Ramazan orucunu inanarak ve karşılığını Allah’tan umarak tutmak, geçmiş günahlardan arınma sebebidir.

 2. Allah’a iman etmek ve mükafatını O’ndan beklemek (ihtisab) her ibadetin sıhhat ve makbuliyet şartıdır

fetvalardan fetva beyen

Tarikat
İncelenen Fetvalar
• Tarikat hak mıdır?

Kur’an-ı Kerim’de tarikatla ilgili herhangi bir ayet var mıdır?
• Allah Dostları güçlerini peygamberlerden aldıklarına göre yetkilerini vermek istemediklerinde ne olur? Allah Dostlarının yetkilerini kötüye kullandıkları görülmüş müdür? Büyücülük neden yaygın? Son olarak da Allah Dostlarının büyü yapması doğru mudur?
• Ben Tıp Fakültesi birinci sınıfta okuyan bir öğrenciyim. Burada bir yurtta kalıyorum ve yurt tahmin edebileceğiniz gibi … cemaatine ait. Benim orada kalmamın en büyük nedeni …’da güvenebileceğimiz başka kurumun olmamasıydı. Yurtlarında kalmam sebebiyle onları son derece yakından gözlemleme şansım oldu. Önceden de bilirdim ama hiç bu kadar içlerinde bulunmamıştım. Sohbetlerine, tesbihatlarına ve dualarına katıldım. Her seferinde kafamı kurcalayan, şüpheye düştüğüm şeyler gördüm. Bunları anlattığımda ve sorduğumda hiç bir zaman tatmin olacağım cevaplar alamadım.

Sizin kitaplarınızı takip etmeye başladım. 3 kitabınızı, internette yazılarınızı okudum ve anlattıklarınız gerçekten çok mantıklı geldi. Geçen gün onların bir kampına katıldım ve kampta gerçekten artık onlara hiç güvenmediğimi fark ettim. Hatta sohbet yapmaya gelen bir bayanla biraz tartıştım ve elbette ki sohbetteki insanlar da üzerime geldi. Yine de kafamda şüpheler var ve her an onların yanındayım, kafamı çok karıştırıyorlar. Örneğin hocam bir kişi rüyasında Peygamber Efendimizi görürse orada söylediği her şey doğru mudur? Peygamber Efendimizin geldiği rüyalar sahih midir?

Ayrıca (bana çok saçma geliyor) Peygamber Efendimiz evleri ziyarete gelebilir mi? Peygamberimizden sonra her yüzyılda birilerinin geleceğini söyleyen sahih bir hadis var mıdır? Ayrıca biz aklımızla doğru ve yanlışlara ulaşamaz mıyız? Dinimizi doğru yaşamamız için aklımız ve Kuran ı Kerim yeterli değil midir? Daha kafamda bir sürü soru var ve kime güvenip güvenmeyeceğime karar veremiyorum. Onlar da sonuçta hayırlı işler yapıyorlarmış gibi görünüyorlar ve bu benim kafamı çok karıştırıyor. Lütfen hocam bana yardımcı olun. Aslında bunların birçoğunu cevaplamışsınız ama bir kere daha bana anlatır mısınız?

Gerçekten doğru yolda doğru insanlarla olmak istiyorum. Şimdiden çok teşekkür ederim. Allah razı olsun.
• Bazı topluluklarda ve cemaatlerde göze çarpan bir takım inanışlar ve anlayışlar var. Mesela, benim şeyhim Peygamber Efendimizden tayin edilmiştir, deniliyor… Şeyhin veya liderin resmine rabıta kurma gibi uygulamalar görülüyor… Şeyh efendi tartışılmaz, şeyh efendi hata yapmaz, diyenler bulunuyor… “Sadece Allah’tan dilekte bulunmak ve yardım istemek” gerekirken yatırlarda ve türbelerde medfun kişilerden dilek dilemekten tutun da, şeyhlerden kurtuluş ve yardım istemeye kadar davranışlar müşahede ediliyor. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz…

Böylesi anlayışları ve inanışları genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu görüşler neden ileri geliyor ve nereden kaynaklanıyor?
• İslam’ı, üniforma anlayışına, şekilciliğe ve kalıpçılığa büründüren zihniyetlerin gittikçe yaygınlaştığı görülüyor. Bu konuda görüşleriniz nedir? İnsanları bu zihniyetlere iten sebepler neler olabilir?
• İslam’la bağdaşmadığı halde İslam’danmış gibi ileri sürülen inanışlara ve anlayışlara karşı kendimizi ve başkalarını nasıl koruyabiliriz? Ne yapmalıyız? Bu konuda kime, ne görev düşüyor?
• ”Ümmetimin alimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” hadisi sahih midir?
Tarikat hak mıdır? Kur’an-ı Kerim’de tarikatla ilgili herhangi bir ayet var mıdır?

Kur’an’da tarikat ve tasavvufla ilgili herhangi bir ayet yoktur. Ama bunların yanlış davranışlarıyla ilgili sayılamayacak kadar çok ayet vardır. Bu konuda sitemizde yayınlanan “Kur’an-ı Kerim ışığında Tarıkatçılığa Bakış” adlı eserimizi okumanız yeterlidir.

Allah Dostları güçlerini peygamberlerden aldıklarına göre yetkilerini vermek istemediklerinde ne olur? Allah Dostlarının yetkilerini kötüye kullandıkları görülmüş müdür? Büyücülük neden yaygın? Son olarak da Allah Dostlarının büyü yapması doğru mudur?

Her müslüman Allah’ın dostudur. Peygamberimizin herhangi bir kimseye herhangi bir yetki vermesi söz konusu olamaz. Büyücülüğün yaygınlığı, insanların dinlerinden uzaklaşması ile açıklanabilir.

Büyücülük yapan kişi, Allah’ın dostu olamaz. O sadece şeytanın dostudur. (Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek için Abdulaziz Bayındır’ın Kur’an Işığında Tarikatçılığa Bakış Adli kitabın “Her müslüman Evliyadır” bölümünü dikkatli bir şekilde okuyunuz.)
 

Ben Tıp Fakültesi birinci sınıfta okuyan bir öğrenciyim. Burada bir yurtta kalıyorum ve yurt tahmin edebileceğiniz gibi … cemaatine ait. Benim orada kalmamın en büyük nedeni …’da güvenebileceğimiz başka kurumun olmamasıydı. Yurtlarında kalmam sebebiyle onları son derece yakından gözlemleme şansım oldu.

Önceden de bilirdim ama hiç bu kadar içlerinde bulunmamıştım. Sohbetlerine, tesbihatlarına ve dualarına katıldım. Her seferinde kafamı kurcalayan, şüpheye düştüğüm şeyler gördüm. Bunları anlattığımda ve sorduğumda hiç bir zaman tatmin olacağım cevaplar alamadım. Sizin kitaplarınızı takip etmeye başladım. 3 kitabınızı, internette yazılarınızı okudum ve anlattıklarınız gerçekten çok mantıklı geldi. Geçen gün onların bir kampına katıldım ve kampta gerçekten artık onlara hiç güvenmediğimi fark ettim. Hatta sohbet yapmaya gelen bir bayanla biraz tartıştım ve elbette ki sohbetteki insanlar da üzerime geldi.

Yine de kafamda şüpheler var ve her an onların yanındayım, kafamı çok karıştırıyorlar. Örneğin hocam bir kişi rüyasında Peygamber Efendimizi görürse orada söylediği her şey doğru mudur? Peygamber Efendimizin geldiği rüyalar sahih midir? Ayrıca (bana çok saçma geliyor) Peygamber Efendimiz evleri ziyarete gelebilir mi? Peygamberimizden sonra her yüzyılda birilerinin geleceğini söyleyen sahih bir hadis var mıdır? Ayrıca biz aklımızla doğru ve yanlışlara ulaşamaz mıyız? Dinimizi doğru yaşamamız için aklımız ve Kuran ı Kerim yeterli değil midir? Daha kafamda bir sürü soru var ve kime güvenip güvenmeyeceğime karar veremiyorum.

Onlar da sonuçta hayırlı işler yapıyorlarmış gibi görünüyorlar ve bu benim kafamı çok karıştırıyor. Lütfen hocam bana yardımcı olun. Aslında bunların birçoğunu cevaplamışsınız ama bir kere daha bana anlatır mısınız? Gerçekten doğru yolda doğru insanlarla olmak istiyorum. Şimdiden çok teşekkür ederim. Allah razı olsun.

Değerli Kardeşim,

Bunlar kendileri için bir dünya kuruyor ve yapı taşı olarak siz gençleri kullanıyorlar. Bunun için iki şeye ihtiyaç duyuyorlar; biri onların istediği kıvama gelmeniz, yani iyi yetişmeniz. Çünkü yeni yapı taşları bulabilmek için bunu dışa karşı propaganda malzemesi olarak kullanıyorlar. İkincisi de kayıtsız şartsız onlara teslim olmanızdır. Bu sayede onlar sizi istedikleri yerde istedikleri gibi çalıştıracaklardır.

Sizin onlara kayıtsız şartsız teslim olmanızı sağlamanın en kestirme yolu inançlarınızı istismardır. Bunun yolu hurafelerdir.

Güzelim üzümlerin o lezzetli suları, ekşitilip şarap yapılınca insanı nasıl sarhoş ediyorsa İslam dininin o güzelim kural ve kavramları da tahrif edilince yani farklı alanlara çekilince sizi sarhoş etmekte ve şuursuz hale getirmektedir.

O cemaat, insanların Kur’an’ı okuyup anlamalarını asla istemez. Bunu siz yaşayarak görüyor olmalısınız. Okunan ya … …’nin ya da … …’in kitaplarıdır. Dini ana kaynaklar yerine kaynak niteliği olmayan kitaplardan öğrenince sizi din adına istedikleri tarafa çekmeleri çok kolay olmaktadır. Bu cemaatin bu konuda en çok istismar ettikleri kişi Peygamberimizdir.

O Allah’ın Elçisi’dir. Gelmiş, dini tebliğ etmiş ve örnek uygulamalarıyla bize rehber olmuş ve bu dünyadan ayrılmıştır. Şimdi bunlar, dine yapacakları iftiraları, peygamberimizi rüyalarında gördüklerini söyleyerek onun ağzından yapmaktadırlar. Bu konuda İsa aleyhisselamı istismar eden Hıristiyanlar gibidirler. Hıristiyanlar İsa aleyhisselamın kilisede bulunduğunu söyler ve kilisenin onu temsil ettiğini insanlara anlatırlar. Bunlar da kendi cemaatlerini bir çeşit kilise gibi saydıklarından Peygamberimizin orada bulunduğunu zihinlerinize kazmaya çalışıyorlar.

Böylece siz, onarlı gözünüzde büyütecek, kutsayacak ve onlara kutsal bir bağlılık içinde olacaksınız. Hıristiyanlar da böyle dindarlık numaralarıyla kandırılmaktadırlar. Bunlara karşı koymanın tek yolu dini Kur’an’dan ve peygamberimizin uygulamalarından öğrenmenizdir. Bunun için bu şekilde davrandığına inandığın kişilerle birlikte olmaya çalış. Allah yardımcın olsun. 

Bazı topluluklarda ve cemaatlerde göze çarpan bir takım inanışlar ve anlayışlar var. Mesela, benim şeyhim Peygamber Efendimizden tayin edilmiştir, deniliyor… Şeyhin veya liderin resmine rabıta kurma gibi uygulamalar görülüyor… Şeyh efendi tartışılmaz, şeyh efendi hata yapmaz, diyenler bulunuyor… “Sadece Allah’tan dilekte bulunmak ve yardım istemek” gerekirken yatırlarda ve türbelerde medfun kişilerden dilek dilemekten tutun da, şeyhlerden kurtuluş ve yardım istemeye kadar davranışlar müşahede ediliyor. Örnekleri daha da çoğaltabiliriz… Böylesi anlayışları ve inanışları genel olarak nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce bu görüşler neden ileri geliyor ve nereden kaynaklanıyor?

Bir kimsenin Peygamber Efendimiz tarafından tayin edilmesi söz konusu olamaz. İlk halifeyi dahi tayin etmemiş olan Hz. Peygamber tutup da herhangi bir kimseyi şeyh olarak tayin etmez. Hz. Peygamber bu dünyadan ayrılmış, bize Kur’an-ı Kerim’i ve kendi sünnetini bırakmıştır. Bunlara uyanlar hak yolda, uymayanlar da sapıklıktadır.

Şeyhin resmine rabıta kurmak gibi uygulamalar Şeriatın en ağır yasağı kapsamına girer. Putperestlik böyle başlamıştır. Çünkü rabıtayı bir gönül bağı, bir sevgi bağı şeklinde değil, şu şekilde tarif etmektedirler. “Rabıta bir müridin, mürşid-i kâmilinin ruhâniyetiyle beraber, suretini kalp gözünün önüne getirerek hayal etmesi ve kalbiyle ondan yardım istemesinden ibarettir.” Allah ile kulun arasında şeyhin ruhaniyeti ne arıyor? Neden şeyh, müritlerinin Allah’ın ayetlerini düşünmelerini değil de kendini düşünmelerini istiyor. Yoksa Allah’ın dinini alet edinerek insanları kendine mi davet ediyor?

“Şeyh efendi tartışılmaz, şeyh efendi hata yapmaz” deniyor. Hz. Peygamber’in dahi hata yaptığı Kur’an ayetleriyle sabitken, şeyhin hata yapmayacağını söylemenin Kur’an’a açıkça aykırı olacağı şüphesizdir. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bizim gibi bir insan olduğunu açıkça vurgulamıştır:

“De ki, «Ben başka değil, sizin gibi bir beşerim. Sizin ilahınızın yalnızca bir tek ilah olduğu bana vahyedilmektedir»” (Kehf 18/110)

“Peygamberleri onlara demiştir ki; «Biz sizin gibi bir beşerden başkası değiliz ki.” (İbrahim, 14/11)

“Ölülerden dilek dilemek veya şeyhlerin manevi yardımını istemek”

Ölülerden dilek dilemek ancak müşriklerin yapabileceği bir iştir. Bizim ölülere bir hayrımız dokunabilir ama onların bizim için yapabilecekleri bir şey yoktur.

Şeyhlerin manevi yardımı, bize öğretmenlik yaparak öğretecekleri doğru bilgiler ve verebilecekleri nasihatler dışında olmaz. Darda kalmış kişiler, “ Ya falan !” “ Ya filan !” diye bazı şeyhleri, bazı din büyüklerini yardıma çağırıyorlar ki bu da Kur’an-ı kerimin çok sayıda ayetine açıkça aykırıdır:

“Darda kalmış kişi çağırdığı zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir tanrı mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz.” (Neml 27/62)

Allah’ın her şeye gücü yeter, ama biz aciziz. Dolayısıyla bütün isteklerimizi Allah’tan istememiz gerekir. Çünkü Allah’ın onaylamadığı bir istek, bir başkası tarafından da yerine getirilemez. Zaten Allah’tan başka tanrı edinme, bazı konularda manevi yardım görme ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple Kur’an-ı Kerim böyle davranışları şirk sayar. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Belki kendilerine yardımları dokunur diye Allah’tan başka tanrılar edindiler. Ama onların yardıma güçleri yetmez. Oysaki kendileri onlar için hazır askerdirler.” (Yasin 36/74-75)

İslam’ı, üniforma anlayışına, şekilciliğe ve kalıpçılığa büründüren zihniyetlerin gittikçe yaygınlaştığı görülüyor. Bu konuda görüşleriniz nedir? İnsanları bu zihniyetlere iten sebepler neler olabilir?

Özden uzaklaşma olunca ister istemez şekilcilik ve kalıpçılık ortaya çıkıyor. Kendi grup, cemaat veya tarikatlarını öne çıkaranlar farklılaşma ihtiyacını duyuyorlar. Bu da belli giysiler, belli kelimeler, saç, bıyık veya sakala verilen belli şekiller yahut baston, yüzük gibi belli simgelerle ortaya çıkıyor. İçlerindeki boşluğu bunlarla doldurmaya çalışmaktadırlar.

Kur’an ve Sünnetin emretmediği şeyleri din namına ortaya koymayı hoş görmek mümkün değildir.
 

İslam’la bağdaşmadığı halde İslam’danmış gibi ileri sürülen inanışlara ve anlayışlara karşı kendimizi ve başkalarını nasıl koruyabiliriz? Ne yapmalıyız? Bu konuda kime, ne görev düşüyor?

Her şeyden önce Allah katında Kur’an-ı Kerim’e göre sorumlu olduğumuzu bilip, karşı tarafın neye dayandığını sorgulamamız gerekir. Kur’an ve Sünnete aykırı davranışlarımız konusunda hiç kimse bizi savunamaz. Bu sebeple davranışını Kur’an ve Sünnete uygun görmediğimiz kişilerden uzaklaşmamız gerekir.

“Ümmetimin alimleri İsrailoğullarının peygamberleri gibidir” hadisi sahih midir?

Hadis diye bilinen bu söz halk arasında oldukça meşhurdur. Fakat alimler bu sözün uydurma olduğunu söylemişlerdir. Aliyyu’l-Kârî, bu sözün asılsız olduğunu ve alimlerden Demîrî, Zerkeşî ve İbn Hacer el-Askalânî’nin de aynı görüşte olduklarını söylemistir. (el-Masnu’, Aliyyu’l-Kârî, Thk. Abdulfettâh Ebû Gudde, Riyad, 1404 h., c. 1 s. 123) Hadis alimlerinden Münâvî de bu sözün asılsız olduğunu ve herhangi bir isnadının bulunmadığını söylemiştir. (Feyzu’l-Kadir, Abdurrauf el-Münâvî, Mısır, 1356 h., c. 4 s. 384

Mü’minlerin emîri Ebü Hafs Ömer ibni Hattab radıyallahu anh, Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem’i şöyle buyururken dinledim, dedi:
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kimin niyeti Allah’a ve Resülü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resülü’ne hicret sevabıdır. Kim de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti de hicret ettiği şeye göre değerlenir.”[1]
Açıklamalar :
“Yapılan işler niyetlere göre değerlenir” hadisi, insanın kazanacağı sevap ve günahlar ile yakından ilgili ve son derece önemlidir. Ahmed İbni Hanbel, Ebü Davud, Tirmizî, Darekutnî gibi büyük alimler, bu hadisle, İslamiyet’in üçte birini anlamanın mümkün olduğunu söylemişlerdir. İmam Şafiî, bu hadisin yetmiş ayrı konuyla ilgisi bulunduğunu, bu sebeple de onu din ilminin yarısı saymak gerektiğini belirtmiştir. İmam Buharî ise, kitap yazanlara bir nasihatte bulunarak, eserlerine bu hadisle başlamalarını tavsiye etmiştir.
Şimdi niyetin ne olduğunu görelim:
Niyet, bir işi Allah rızası için yapmayı kalbden geçirmektir. İş ya kalble, ya dille veya diğer organlarla yapılır. Kalbimizle yaptığımız işler, niyet ve düşüncelerimizdir. Dilimizle yaptıklarımız konuşmalarımızdır.
Organlarımızla yaptığımız işler de fiil ve davranışlarımızdır. Sözler ve davranışlar çoğu zaman niyete bağlı olduğu için, iyi niyet bazan başlı başına bir ibadet olur.
Ameller yani yapılan işler niyete göre değer kazanır sözü, çoğu zaman organlarımızla yaptığımız işleri kapsar. Yoldaki bir taşı, insanlara zarar vermesin düşüncesiyle ve sevap kazanmak ümidiyle kaldırıp atmak bir ibadet sayılır. Birinin malım meşru olmayan yollardan elde etmeye karar vermişken, Allah korkusuyla bu düşünceden vazgeçmek de aynı şekilde sevap kazanmaya vesile olur.
Kalbden geçen düşünceler, iyi niyete dayandığı zaman Allah katında değer kazanır. Bu esnada kalbin uyanık ve şuurlu olması gerekir.
Dil bir şeye niyet ederken kalb bu düşünceye katılmazsa, niyet makbul olmaz. Çünkü Allah Teala bizim şeklimize, kalıbımıza değil, kalblerimize bakar, niyetlerimize değer verir.
Abdullah İbni Ömer’in alim ve zahid oğlu Medine’nin yedi fakihinden biri olan Salim, halife Ömer İbni Abdülaziz’e yazdığı mektupta şöyle demişti:
“Şunu iyi bil ki, Allah Teala’nın kuluna yardımı, kulun niyeti kadardır. Kimin niyeti tam olursa, Allah’ın ona yardımı da tam olur. Niyeti ne kadar azalırsa, Allah’ın yardımı da o kadar azalır.”
Herkesin yaptığı işin karşılığını niyetine göre alması şu gerçeği vurguluyor: Yapılan bir ibadet ve herkesin takdirini kazanan bir hizmet görünüş bakımından kusursuz olabilir; ancak o ibadet ve güzel hizmetin samimi bir niyetle ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak maksadıyla yapılması şarttır. İnsanların takdir ve teveccühünü kazanmak veya hem Allah rızasını hem de insanların takdirini kazanmak düşüncesiyle yapılan ibadet ve hizmetlerin Allah katında hiçbir kıymeti yoktur. Yapılan işleri Allah katında değerli kılan bizim ihlas ve samimiyetimiz, yani o işleri sadece Allah rızası için yapmış olmamızdır. Mesela insanlar beni görsün ve takdir etsin diye namaz kılmak, zekat vermek şirk derecesinde büyük bir günahtır. Fakat gösterişi aklından geçirmeyen bir mü’minin, başkalarını o ibadeti yapmaya teşvik etmek niyetiyle herkesin göreceği bir yerde namaz kılıp zekat vermesi faziletli bir davranıştır. Böyle bir mü’min hem görevini yapmış hem de iyi niyetinden dolayı ayrıca sevap kazanmış olur.
İyi niyete dayanmayan, sadece gösteriş için yapılan ibadetlerin ve güzel davranışların Allah katında hiçbir değeri bulunmadığını Peygamber Efendimiz ibretli bir misalle ortaya koymuştur. Bu hadis-i şerife göre kıyamet gününde ilk defa bir şehid hakkında hüküm verilecek. Allah Teala ona ne yaptığını sorduğunda:
- Senin uğrunda çarpıştım, sehid edildim, diyecek. Fakat Cenab-ı Hak ona:
- Yalan söyledin. Sana cesur adam desinler diye çarpıştın, buyuracak ve o adam yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Daha sonra ilim öğrenip öğreten ve Kur’an okuyan bir kimse getirilecek. Ona da ne yaptığı sorulacak.
- İlmi öğrendim ve öğrettim. Senin rızanı kazanmak için Kur’an okudum, diyecek. Allah Teala ona:
- Yalan söyledin. İlmi, sana alim desinler diye öğrendin. Kur’anı ise, güzel okuyor desinler diye okudun. Nitekim öyle de denildi, buyuracak. O adam da yüz üstü sürüklenerek cehenneme atılacak.
Hadis-i şerifin devamında zengin bir kimsenin huzura getirileceği, onun da malını Allah rızası için harcadığını söyleyeceği, ona, “cömert adam” desinler diye malını sarfettiği söyleneceği ve diğerleri gibi onun da cehenneme atılacağı belirtilmektedir.[2]
Bu niyet hadisinden şöyle bir sonuç da çıkmaktadır:
Aslında ibadet olmayan bazı işler, iyi niyetle yapıldığı takdirde ibadete dönüşebilir. Mesela yemek yiyen kimse, bu gıdalardan elde edeceği kuvvetle ibadet edeceğini düşünürse, yemek yerken bile sevap kazanmış olur. Normal ticaretini yapan kimse, işini en iyi şekilde yaparak insanlara hizmet etmeyi, onları aldatmamayı düşünürse, hem para hem de sevap kazanabilir.
Hadis-i şerifimizde “Kimin niyeti Allah’a ve Resülü’ne varmak, onlara hicret etmekse, eline geçecek sevap da Allah’a ve Resülü’ne hicret sevabıdır” buyuruluyor. Hicret, bir şeyi terketmek demektir. Allah Teala’nın yasak ettiği şeyleri terkedip yapmamak da genel manada hicret sayılmaktadır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz:
“Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyleri bırakan kimsedir” buyurur.[3]
Hadiste sözü edilen hicretten maksat, kafirlerin elinde bulunan vatanı bırakıp İslam yurduna göçmek demektir. Hz. Peygamber ile ashabı, Mekke’den Medine’ye bu maksatla göçmüşlerdir. Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ue sellem’in söylemek istediği şudur:
Bir adam hicret ederken dünyevî bir çıkar düşünmemiş, sadece Allah’ın rızasını kazanmayı ve Resülullah’ı hoşnut etmeyi hedef almışsa, hicreti makbul olmuştur; Allah ve Resulü’ne hicret etme sevabını elde etmiştir. Kim de hicret ediyor görünse bile, aslında bir dünyalık elde etme veya bir kadınla evlenme arzusuyla yola çıkmışsa, onun hicreti makbul sayılmaz ve hiçbir sevap kazanamaz. Bu gerçeği Allah Teala şöyle belirtmiştir:
“Kim ahiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun ahirette bir nasibi olmaz”. [4]
Bu hadis-i şerifin söylenmesine şöyle bir olayın sebep olduğu anlatılır:
Sahabîlerden biri, Ummü Kays adlı bir hanımla evlenmek ister. Fakat o günlerde Ümmü Kays Medine’ye hicret etmeyi düşünmektedir. Kendisiyle evlenmek isteyen sahabîye, niyeti ciddi ise Medine’ye hicret etmeyi ve orada evlenmeyi teklif eder. Mekke’deki kurulu düzenini terketmeyi henüz düşünmeyen o sahabî Ümmü Kays’la evlenmek arzusuyla Medine’ye hicret etmek zorunda kalır. Bu durumu bilen sahabîler, Ümmü Kays’ın muhaciri anlamında “Muhaciri Ümmü Kays” diye takıldıkları o zatın, hicret sevabı kazanıp kazanmadığını tartışmaya başlarlar. İşte o zaman Peygamber Efendimiz, bu hadis-i şerifle meseleye açıklık getirerek herkesin niyetine göre sevap kazanacağını belirtir.
Hadisten Öğrendiklerimiz:
1. Yapılan işlerden sevap kazanabilmek için o işlere iyi niyetle başlamak gerekir.
2. Niyetin kalben yapılması önemli olduğu için, bunu ayrıca dille söylemek şart değildir.
3. Allah rızası gözetilmeden yapılan işlerden sevap kazanılamaz.
4. İnsan göründüğü gibi olmalı, dünyevî bir çıkar için dini kullanmamalıdır.
5. İhlas, niyet sağlamlığı demektir

güncel selef fetvaları

günümüze uyarlanmış selefi salihinin hükümleri fetvaları içtihadları ve icması

DÜNYA İSLAM BİRLİĞİNE MUHTAÇ

DÜNYA İSLAM BİRLİĞİNE MUHTAÇKuşkusuz bizim dileğimiz, Ortadoğu’nun çatışmanın değil barış ve dostluğun egemen olduğu bir bölge olmasıdır. Hem on milyonlarca Müslümanı mağdur eden, hem de bir taraftan İsrail’de yaşayan Yahudileri gerilim dolu bir hayata sürükleyen savaş, çatışma ve düşmanlık sona ermeli, Ortadoğu, eskiden, yani Osmanlı İmparatorluğu döneminde olduğu gibi, barış ve huzura kavuşmalıdır.

 

Bu konuda uzun vadeli bir çözüm aramaya çalıştığımızda ise, bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, meselenin aslında sadece Irak-ABD-İsrail üçgeninden ibaret olmadığı, aslında tüm İslam dünyasını ilgilendiren çok geniş çaplı bir meseleyle yüzyüze olduğumuz gerçeğiyle karşı karşıya kalırız. Özellikle 11 Eylül sonrası dünyada, artık “medeniyetler” belirleyici hale gelmiştir ve Ortadoğu’daki çatışmalar da “medeniyetler arası” bir kimlik kazanma eğilimindedir. Peki medeniyetler arasındaki ilişki, bazılarının öngördüğü gibi, “çatışma” temelli mi olmalıdır? Hayır… Olması gereken ve bizim temenni ettiğimiz tablo, inançlar ve medeniyetler arasında barış ve dostluğun hakim olmasıdır. Bir Müslüman olarak bize bu konuda yol gösteren kaynak Kuran’dır. Allah Kuran’da insanlar arasındaki farklılıkların bir “tanışma” vesilesi olması gerektiğini bildirmiştir:Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)Allah, bir diğer ayetinde ise Müslümanlara, Kitap Ehli’ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara, iyilikle davranmalarını emretmektedir:İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehline en güzel olan bir tarzın dışında karşılık vermeyin. Ve deyin ki: “Bize ve size indirilene iman ettik; bizim ilahımız da, sizin ilahınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuz.” (Ankebut Suresi, 46)Dolayısıyla Müslümanların yeryüzündeki farklı insan gruplarına hoşgörü ile yaklaşması ve tüm bu farklı gruplar arasında barış ve karşılıklı tolerans sağlanacak bir dünya düzeni kurulması için çaba göstermeleri gerekir. Tüm insanları İslam’a davet etmek, elbetteki bir Müslümanın başta gelen görevlerinden biridir. Ama bu davete icabet etsinler veya etmesinler, tüm insanlara karşı adalet ve iyilikle davranılması şarttır. Allah’ın “Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz…” (Al-i İmran Suresi, 110) ayetinde buyurduğu gibi, Müslümanlar tüm insanların iyiliğini hedeflemelidirler. Ancak 11 Eylül ve sonrasının ortaya koyduğu önemli bir problem vardır: İslam adına ortaya çıkan, oysaki İslam’ın özünü kavramaktan çok uzak olan bazı insanlar, “insanların iyiliği” için değil, insanlara azap vermek için çaba harcamaktadırlar. Masum insanlara karşı düzenledikleri saldırılarla İslam’ın yasakladığı en büyük günahlardan birini işlemekte, yani “yeryüzünde fitne” çıkarmaktadırlar. Kullandıkları vahşi yöntemler, öfkeli ve saldırgan söylemler ile, İslam adına İslam ahlakına tamamen ters bir ahlak yapısı göstermektedirler. Bu yüzden de dünyadaki 1 milyardan fazla Müslümanı gereksiz ve haksız bir zan altında bırakmaktadırlar. Irak’taki mevcut kriz, bu gibi radikallerin oluşturduğu gerilimin bir neticesi olarak tırmanmıştır.Dini yanlış yorumlayan, din adına ortaya çıkarak terör uygulayan bu gibi kişilerin varlığına Kuran’da da dikkat çekilmiştir. (Al-i İmran Suresi, 7; Neml Suresi, 48-49) Allah, cehaletleri nedeniyle dinin özündeki güzel ahlakı kavrayamayan, sert tabiatları nedeniyle “inkar ve nifak” bakımından şiddetli olan kimselerin varlığına da işaret etmiş ve bu konuda Müslümanları uyarmıştır. (Tevbe Suresi, 97, 101; Hucurat Suresi, 14) Nitekim İslam tarihinde de bu gibi cahil ve bağnaz kimselerin (örneğin Haşhaşiler ve Haricilerin) din adına teröre başvurarak yeryüzünde fitne çıkardıklarının örnekleri görülmüştür. Dolayısıyla bu, gerçekten önemli bir meseledir ve çözülmesi gerekir. Çözülmesi için de İslam dünyasının bu gibi çarpık akımlardan kurtarılması, hurafelerden ve aşırılıklardan arındırılmış, Kuran’a dayalı bir İslam anlayışı ile yeniden eğitilmesi, büyük alim İmam Gazali’nin ifadesiyle “ihya edilmesi” gerekmektedir. ABD Stratejisindeki SorunlarBu meseleyi kısmen de olsa Batılılar, özellikle 11 Eylül saldırılarının hedefi olan ABD de fark etmiş durumdadır. Bu nedenle de ABD yönetimi, önümüzdeki 10-15 yıllık dönemde “İslam dünyasını düzenleme” gibi bir strateji içine girmiştir. Afganistan’a yapılan ve Taliban rejiminin yıkılmasıyla sonuçlanan müdahale, bunun ilk adımıdır.Ancak bu stratejide iki önemli sorun vardır:1) ABD, Askeri Yöntemleri Tercih Etmemelidir:


Teröre karşı yürütülen mücadele, fikri zeminde olmalı, terörün kaynağı olan ideolojiler fikri olarak ortadan kaldırılmalıdır. Aksi takdirde, en büyük zararı başta çocuklar olmak üzere terörle hiçbir ilgisi olmayan masum insanlar görecektir.

Afganistan’da yürütülen operasyon, bir askeri müdahaleler devri başlatmıştır ve bunun daha da süreceği anlaşılmaktadır. Irak savaşı, bu stratejinin ikinci adımıdır. Bazı yorumculara göre ABD’nin askeri müdahaleleri Irak’tan sonra diğer Ortadoğu ülkelerine de yönelecektir. Oysa bu yöntem, hem Amerika’nın umduğu sonucu meydana getirmez hem de pek çok masum insanın hayatına mal olur. Askeri yöntemler, ister istemez Müslüman kitlelerde “İslam’a karşı savaş” olarak algılanmaya başlayacak, bu da gerilimin ve çatışmanın dozunu daha da artıracaktır. ABD yönetimi “teröre karşı savaş” verecekse, bunu asıl olarak fikri düzeyde yürütmelidir. Terör, elle tutulur somut bir düşman değil, birtakım insanların kapıldıkları yanlış fikirler sonucunda başvurdukları bir yöntemdir. Yönteme karşı savaşılmaz, bu yöntemi kullanan güce karşı savaşılır. Bu güç, bir fikir olduğuna göre de, bunun fikri düzeyde yenilmesi gereklidir. Terörü doğuran ideoloji ve psikoloji ortadan kaldırılmalı, teröre yol açan yanlış din anlayışlarının yerine insanlara Kuran’a dayalı gerçek din öğretilmelidir. 2) ABD, Sorunu “Dışarıdan” Halletmeye Çalışmamalıdır:


Irak Savaşı sırasında Bağdat’ın üzerine tonlarca bomba atıldı.

Üstte açıkladığımız yöntem, ABD’nin sorunu “dışarıdan” halletmeye çalışmasının da yerinde olmadığını göstermektedir. Sorun, İslam’ın birtakım insanlar tarafından yanlış anlaşılması veya çarpıtılmasından doğduğuna göre, çözüm İslam dünyasının içinden gelmelidir. İslam’ın doğru anlaşılması ve İslam’ı yanlış anlayıp uygulayanların bundan men edilmesi, Müslümanlar tarafından yapılabilecek bir iştir. ABD’nin bu konuda izlemesi gereken politika, İslam dünyasının içinden gelecek bir çözümü desteklemesi, bunun yolunu açmasıdır. Amerikan yaklaşımının bu yönde şekillenmesi, hem ABD, hem İslam dünyası hem de tüm dünya açısından çok daha hayırlı olacaktır. Bunun aksini savunanlar, dünyayı bir kan gölüne doğru sürüklüyor olabileceklerini hesaba katarak bir kez daha düşünmelidirler. Dahası ABD yönetimi, birtakım artniyetli güç merkezlerinin bu konudaki yanlış telkinlerine de itibar etmeme konusunda dikkatli olmalıdır. Söz konusu güç merkezleri, İslam’ı bir din ve medeniyet olarak “düşman” sayan, Batı ile İslam dünyaları arasında kanlı bir savaş yaşanmasını şiddetle arzu eden -ve bazıları İsrail lobisi ile yakın ilişki içinde olan- bazı ideologlar ve stratejistlerdir. Bunlar, bir önceki bölümde de belirttiğimiz gibi, ABD yönetiminin terörle mücadele politikasını ısrarla “İslam’la mücadele” gibi göstermek ve sonuçta da o hale getirmek çabası içindedirler. Başta Başkan Bush olmak üzere Amerikan yönetiminin söz konusu “Batı-İslam savaşı” senaryolarını kesin biçimde reddeden sağduyulu açıklamaları, 11 Eylül’den bu yana olumlu sonuçlar vermiştir. Ancak bu açıklamaların uygulanan politikalara da yön verdiğinin dünya kamuoyu tarafından fark edilecek şekilde belirginleşmesi gerekmektedir.


Savaş her zaman acı, göz yaşı ve kayıp getirir. Bu savaşa katılan tüm taraflar için geçerlidir. Irak Savaşı’nda da pek çok Iraklı çocuk, kadın, ihtiyar insan zarar gördüğü gibi, Amerikan ve İngilizler de kayıp vermişlerdir. Sorunların barışçıl yöntemlerle çözülmesi, bu acıların engellenmesindeki en önemli adım olacaktır.

İslam Birliği Nasıl Olmalı?“Teröre karşı mücadele”nin asıl olarak fikri boyutta yürütülmesi ve bunun da İslam dünyasının içinden gelmesi gerektiğine göre, ne yapılmalıdır?


İslam birliği, yaklaşık bir asırdır parçalanmış olan İslam dünyasına, refah, huzur, güvenlik ve istikrar getirecektir. Birlik ve beraberlik ruhu, Müslümanların mevcut imkanlarını daha iyi değerlendirmelerine aracı olacak, Allah’ın izni ile, Müslümanlar aydınlık bir geleceğe kavuşacaklardır.

Bu soruya cevap vermeden önce, son bir noktayı daha belirtmek gerekir: İslam dünyasının parçalanmışlığı. Bugün İslam dünyasının dört bir yanında birbirinden son derece farklı dini yorumlar, görüşler ve modeller hakimdir. Neyin gerçekten İslam’a uygun neyin de aykırı olduğunu belirleyecek, bu konuda dünya Müslümanlarının geneline yön verecek merkezi bir otorite yoktur. Katoliklerin Vatikan’ı, Ortodoks Hıristiyanların Patrikhaneleri vardır, ama İslam dünyasında dini bir birlik ve merkez bulunmamaktadır. Oysa İslam’ın özünde böylesine bir dağınıklık ve başıboşluk değil, birlik vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) vefatının ardından, İslam dünyası hep Hilafet makamı tarafından yönlendirilmiş, bu makam Müslümanların dini konulardaki yol göstericisi olmuştur.Günümüzde de İslam dünyasının tümüne yol gösterecek çağdaş bir merkezi otorite kurulabilir. Nitekim Allah Kuran’da Müslümanlara “emir sahiplerine” itaat etmelerini emretmektedir (Nisa Suresi, 59); bu emir sahibinin nasıl belirleneceği [örneğin saltanat, atama veya halkoyuyla] konusu ise, çağın şartlarına göre değişebilir. Bu doğrultuda, demokratik esaslara ve hukukun üstünlüğü prensibine dayanan merkezi bir İslami otoritenin ve bir “İslam Ülkeleri Birliği”nin kurulması mümkündür. Bu birlik, İslam ülkelerinin tümünü, her birinin kendi milli özelliklerine ve siyasi yapısına saygı göstererek ortak bir platformda bir araya getirebilir. NATO üyesi ülkeler nasıl ortak bir strateji izliyorlarsa, Avrupa Birliği üyesi ülkeler nasıl kendi siyasi egemenliklerini koruyor ancak ekonomik ve kültürel bir bütünleşmeye gidiyorlarsa, İslam Birliği’ne üye ülkeler de, hepsine güvenlik, istikrar ve ekonomik kalkınma sağlayacak biçimde bütünleşebilir. Söz konusu İslam Ülkeleri Birliği;1) İslam dünyasının tümüne hitap edebilmeli, dolayısıyla en temel İslami değerlere ve esaslara dayanmalı, belirli bir mezhebin veya tarikatın temsilcisi olmamalıdır. 2) İnsan haklarına, kişisel hak ve özgürlüklere, serbest girişimciliğe destek vermeli, İslam dünyasının ekonomik, kültürel ve bilimsel yönden kalkınmasını temel hedef olarak belirlemelidir. 3) Diğer ülkeler ve medeniyetlerle son derece barışçıl ve uyumlu ilişkiler kurmalı, kitle imha silahlarının kontrolü, terörizm, uluslararası suç, çevre gibi konularda uluslararası topluluk ve Birleşmiş Milletler ile iş birliği yapmalıdır.4) İslam dünyasındaki azınlıkların (örneğin Yahudi ve Hıristiyanların) ve İslam ülkelerine gelen yabancıların haklarının korunması, kendilerine güvenlik sağlanması ve saygı gösterilmesi gibi konuları öncelikli olarak ele almalı, dinlerarası diyalog ve iş birliğine önem vermelidir.5) Filistin, Keşmir, Moro gibi, Müslümanlar ile Müslüman olmayan halkları karşı karşıya getiren sorunlara; her iki taraf için de bazı kazançlar ve bazı tavizler öngören, adil ve barışçıl çözümler getirilmesine önem vermelidir. Hem Müslümanların haklarını savunmalı hem de söz konusu sorunların, İslam dünyasındaki bazı radikal unsurlar tarafından çözümsüzlüğe itilmesine mani olmalıdır.İslam Birliği Dünyaya Neler Getirecektir?İslam dünyasının böylesine akılcı, sağduyulu ve adil bir liderliğe kavuşması, bugün pek çok sorunla karşı karşıya bulunan 1.2 milyar Müslüman için son derece hayırlı olacaktır. Bu birlik kurulduğunda:


…”Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekatı verin” diye misak almıştık.
(Bakara Suresi, 83)

1) İslam adına bir takım hatalı hükümler vererek, terörizmi meşrulaştırmaya çalışan kişi ve örgütler engellenecektir. Bunların ortaya koydukları -ve tüm dünya Müslümanlarını zan altında bırakan- hatalı dini yorumların geçersiz olduğu ortaya konacak, Müslüman kitlelerin bu konuda bir kafa karışıklığına sürüklenmesi engellenecektir. 2) İslam ülkeleri arasındaki anlaşmazlıklar kolaylıkla çözülebilecek, gerilim ve çatışmalar hakça ve adaletli bir biçimde sonuçlandırılacaktır. 3) İslam dünyasının herhangi bir bölgesinde bir Müslüman ülke ile Müslüman olmayan bir ülke arasındaki gerilimler çok daha etkin bir biçimde çözülecektir. İslam dünyasının bu gerilimlerde ortak hareket etmesi, Müslümanlara karşı saldırgan politikalar izleyen güçleri caydıracak, böylece yalnızca “Rabbimiz Allah’tır” (Hac Suresi, 49) dedikleri için zulme maruz kalan mazlum Müslümanlara yardım eli uzatılmış olacaktır.4) Müslüman ülkeler arasındaki iş birliği ve dayanışma artacağı için, İslam dünyasındaki fakirlik, açlık, cehalet gibi sorunlar da ivedilikle çözülecektir. Bugün İslam dünyasının bazı köşelerinde Müslümanlar açlık çekmekte, bazı Müslüman ülkeler ise çok yüksek bir refah seviyesinde yaşamaktadır. Zengin Müslümanların imkanlarını fakir kardeşleriyle paylaşmaları ve bu yolla etkili kalkındırma politikalarının izlenmesiyle çok büyük bir sosyal adalet sağlanacaktır. Bu, “komşusu aç iken tok yatanın Müslüman olmadığı” yönündeki hadis-i şerifte işaret edilen çok önemli bir görevdir. 5) İslam Birliği, bugün dünyanın dört bir yanında devam etmekte olan İslam karşıtı propagandanın veya İslam hakkındaki yanlış anlamaların da önüne geçecek, dünya insanlarına gerçek İslam’ın faziletlerini ve yüksek ahlakını tanıtacak, böylece daha pek çok insanın daha kalbinin İslam’a ısınmasına ve hidayet bulmasına vesile olabilecektir.İslam Ülkeleri Birliği, sadece Müslümanlar için değil, dünyanın tüm diğer insanları için de çok hayırlı olacaktır. İslam Birliği, Müslüman ülkelerin; Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği, Rusya, Uzakdoğu ülkeleri gibi global güçlerle ve NATO, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütlerle olan diyaloğunu geliştirecek, sorunlarını çözecek, bu devletler ve kuruluşlarla ekonomik ve kültürel işbirliklerini artırarak, dünyamıza barış ve hoşgörü yerleşmesine büyük katkı sağlayacaktır. İslam Birliği’nin Ortadoğu’ya Sunacağı Çözüm


İslam ahlakı, tüm insanların, din ve millet farkı gözetilmeden, birarada barış içinde yaşamalarını gerektirir. Samimi olarak iman eden Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların ittifakı dünya barışının tesis edilmesinde en önemli adım olacaktır.

İslam Birliği’nin Ortadoğu’daki Arap-İsrail çatışmasına getireceği de çok önemli bir çözüm bulunmaktadır. İslam ülkelerinin ortak bir strateji izlemesi, İsrail’e, Ortadoğu’da on yıllardır izlediği “beka için parçalama” stratejisinin veya bir İslam ülkesini diğerine karşı denge unsuru olarak kullanmaya çalışma gibi taktiklerin bir sonuç vermeyeceğini gösterecektir. Bu da İsrail’i Ortadoğu’da gerçek bir barış yapmaya yöneltecektir. İsrail bu durumda 1967 Savaşı’nda işgal ettiği tüm bölgelerden çekilmeye ve Arap komşuları ile barış içinde yaşamaya ikna olabilir. Bu, Araplar için olduğu kadar İsrailli Yahudiler için de en doğru çözümdür. Ortadoğu’ya barış gelmesi için, hem Araplar arasındaki radikal unsurların tedavi edilmesi hem de İsrail’in saldırgan, işgalci ve emperyal politikalarından vazgeçmesi gerekmektedir. İslam Ülkeleri Birliği her ikisini de sağlayabilir. Tarihte İslami yönetimler boyunca, Ortadoğu’da Yahudilerin Müslümanlarla birlikte barış içinde yaşadıkları unutulmamalıdır. Örneğin Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Kudüs’te veya Filistin’in diğer kentlerinde çok sayıda Yahudi yaşamış ve hiç bir düşmanlıkla karşılaşmamışlardır. Sorun, İsrail’in bu kutsal topraklara tek başına egemen olmayı hedeflemesiyle başlamıştır ve bu hedef Ortadoğu’ya halen kan ve ölüm getirmeye devam etmektedir.

 

Kuşkusuz Hz. Yakup’un soyundan gelen Yahudilerin, ataları olan İsrail peygamberlerinin topraklarında yaşamaya, bu topraklardaki tüm kutsal mabedlerinde diledikleri gibi, özgürce ibadet etmeye hakları vardır. Ancak bu toprakların tümünde siyasi egemenlik kurmaya kalkmak, bunun için bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan insanlara karşı şiddet kullanmak, onları yurtlarından etmek, dahası bir de bu işgali korumak için tüm Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırmaya çalışmak çok yanlıştır. İslam Birliği’nin İsrail’e sunacağı çözüm;1) İsrail’in (Doğu Kudüs dahil) tüm işgal ettiği topraklardan çekilmesi ve İsrail ile tüm Arap ülkeleri arasında barış yapılması,2) Filistin topraklarının, Filistin yönetiminde kalacak olan kısmında (örneğin Doğu Kudüs’te, el-Halil’de ve diğer Batı Şeria kentlerinde), Yahudilerin ibadet yerlerinin özenle korunması ve Yahudilerin (ve elbette Hıristiyanların da) buraya serbest ulaşım hakkının olması,3) İslam Birliği’nin, İsrail vatandaşlarına yönelik her türlü terörist harekete ve saldırıya engel olması,4) İslam Birliği’nin gerek Ortadoğu’da gerekse dünya genelinde anti-Semitizme karşı mücadele etmesi, Yahudi cemaatlerinin huzur ve güvenliğini savunması, gibi temel esaslara dayanabilir. Böylesine kapsamlı bir barış planı uygulandığında, bir yüzyıldır huzur görmeyen Ortadoğu’ya barış ve istikrar gelecek, on yıllardır silahlara ve savaşlara harcanan paralar insanların mutluğu, refahı, sağlığı, eğitimi için harcanacaktır.Türkiye’nin Rolü ve Osmanlı MirasıHem Ortadoğu hem de tüm dünya, bugün bu birliğe muhtaçtır. Müslümanlar, peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) devrinden bu yana insanlığa; akıl, bilim, düşünce, sanat, kültür, medeniyet gibi alanlarda öncülük etmiş, “insanların hayrı”na dev eserler ortaya koymuşlardır. Avrupa Ortaçağ’ın karanlığında iken, dünyaya bilimi, akılcılığı, tıbbı, sanatı, temizliği ve diğer pek çok hasleti Müslümanlar öğretmiştir. Kuran’ın nurundan