Ali İhsan Karahasanoğlu: Türkiye’de darbe mi olmuştu ki?!

Ali İhsan Karahasanoğlu: Türkiye’de darbe mi olmuştu ki?!

 

Ali İhsan Karahasanoğlu: Türkiye’de darbe mi olmuştu ki?!Ne kadar da safız!
Küçücük bir havuç gösterdiler mi, hemen koşuyoruz.
Bunun arkasında ne var diye hiç düşünmüyoruz.

28 Şubat sürecinin ünlü komutanı Çevik Bir, bir İtalyan gazetesine verdiği demeçte, “Artık darbe olmaz. Zaman değişti. Olgunlaştık” demiş diye, sevinçten dört köşe olduk!

Yazarlarımız, aydınlarımız, gazetecilerimiz, işadamlarımız bu açıklamayı büyük bir övgü ile karşılayıp, ayakta alkışlarla desteklediler..
Hiç kimse sormadı, “Affedersiniz, Türkiye’de daha önce darbe mi yapılmıştı ki?” diye…
Şaşırmayın hemen..
Ciddi ciddi soruyorum..
Çevik Bir’in lügati ile cevap verin: “Türkiye’de hiç darbe oldu mu?”

Yazının devamını oku »

Serdar Arseven: “Ertuğrul Özkök’ün ahlâk anlayışı?”

Serdar Arseven: “Ertuğrul Özkök’ün ahlâk anlayışı?”

 

“Ertuğrul Özkök’ün ahlâk anlayışı?”İsmini vermek istemediğim bir dost anlatıyor… Cümleler benim üslubumca…
Ana fikir dostumdan: “Eşini nasıl aldattığını marifetmişçesine anlatan…
Tepki gösterdiğimde de ‘Bir çiçekle yaz olmaz, aslanım!’ karşılığını veren bir meşhur zâta…
Bugün ‘pek de şık olmadığını’ düşündüğüm bir soru yöneltmiştim…
Soru, klâsik ama etkileyiciydi: ‘Hanımefendi de sizle aynı düşüncede mi?!.’
Karşımdaki, ne demek istediğimi anlamakta zorluk çekmişti haliyle…
‘Nasıl yani?’ diyerek üsteleyince…
Soruyu açarak tekrarlamam gerekti:
‘Bir çiçekle yaz olmaz diyorsun ya…
Eşiniz de aynı düşüncede mi?..’

Yazının devamını oku »

Anketler Yalan Söylüyor!

Anketler yalan söylüyor!

Anketler Yalan Söylüyor!Anketler yalan söylüyor!  Anketlere bakıyor musunuz? Anket firmaları “Sahibinin sesi”..  Herkesin kendine göre çıkarttığı bir sonuç var.  Kimine göre AK Parti % 5 ile barajın altında..  Kimi anketlerde CHP, AK Parti, GP, MHP % 20 lerde. SP % 9.. Hani DHP, Bağımsızlar filan yok.. Bağımsız Türkiye Partisi zaten iktidara yürüyor. DTP iktidara el koymaya hazırlanıyor, Anavatan desen zaten iktidarın tek adayı.

Tatlıses, GP’den aday olmuş.. Demirel CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı olacak galiba..

Aday listeleri YSK’ya verildi. 8′ine kadar itirazlar var. 8′inde son değişiklikler yapılacak ve 10’unda kesin aday listeleri ilan edilecek..Bu seçimler Cumhuriyet tarihinin bağımsızı en fazla olan adayı olacak galiba. Sonuçları itibarı ile de, muhtemelen en fazla bağımsız adayın Meclis’e gireceğini söyleyebiliriz..Düşünebiliyor musunuz, partiler bile parti olarak seçime girmeyip bağımsız olarak seçime giriyor.. Örgütlü ve güçlü olmak anlamsızlaşıyor.. Demokrasinin vazgeçilmez unsuru olan siyasi partiler nasıl fonksiyonsuzlaştırılıyor?Zaten partiler de parti değil, genel başkanların aile şirketi..Demokrasi vaat edenler kendi partilerini monarşi ile yönetiyorlar.

Yazının devamını oku »

Burası Türkiye… Bu Ülkede Olmaz, Olmaz!

HASAN KARAKAYA-VAKİT 

DOMUZDAN ÖTE DOMUZLAR VARDIR YA DOMUZDAN DAHA DOMUZCU OLANLAR İŞTE ONLARIN HAYAT HİKAYELERİHasan Karakaya

Hani, “olmaz, olmaz” deme, “olmaz, olmaz” demişler ya; Türkiye de, “olmaz”ların “sera”lara doldurulup “oldurulduğu”, ama “doğal”lığın ve “damak tadı”nın “öldürüldüğü” bir ülke haline geldi!.. 
 
 Kim derdi ki; “tapulu arazime gecekondu kondurtmam” diyen bir Demirel, “CHP için çalışmaya” başlayacak!.. Kim derdi ki; bir zamanların “nurlu Süleyman”ı, kalkıp da “6 Ok’un çatısı” altına sığınacak!..

Yazının devamını oku »

Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Svaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

 Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”  

 Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.

 

Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.

 

Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

 Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

 Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

 Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

 Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

 Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

 Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.


2 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

3 Ibid., s. 352.

4 Büyükelçi Glaspie’nin Saddam’la yaptigi görüsmenin kayitlari, ABC televizyonunun 12 Eylül 1990 tarihli haber bülteninde yayinlandi. Bkz. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

5 Webster’in brifingi, Murray Waas’in Village Voice’deki 22 Ocak 1991 tarihli yazisinda açiklandi. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

6 Andrew & Leslie Cockburn. Dangerous Liaison, s. 353.

7 Sözkonusu CIA ve Pentagon kaynakli bilgiler, Andrew ve Leslie Cockburn’ün özel görüsmelerinde edinilmistir. Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 353.

8 Ibid.

9 Ibid., ss. 353-54

10 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, ss. 247, 252-54.

11 Ibid., s. 247.

12 Ibid., s. 254.

13 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 356.

14 Ibid., s. 357.

15 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 307.

16 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 354.

17 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 19.

18 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 254.

19 Wolf Blitzer, Between Washington & Jerusalem, ss. 202-16.

20 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, s. 70.

21 Eustace Mullins, The World Order, ss. 4-5.

22 Wiener, 2 Subat 1991.

23 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 247.

24 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 166.

25 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 358.

26 Efraim Inbar, “Israil’in Ulusal Güvenligi Bir Geçis Dönemi Yasiyor”, Avrasya Dosyasi (Israil Özel), Cilt 1, Sayi 3, Sonbahar 1994, ss. 99-108.

27 Dan Raviv & Yossi Melman, Every Spy A Prince, s. 428.

28 Tercüman, 12 Mart 1991.

29 Amatzia Baram, “Israil ve Kuzey Irak’taki Kürt Sorunu”, “Avrasya Dosyasi (Kuzey Irak Özel), Cilt 3, Sayi 1, Ilkbahar 1994, ss. 149-54.

30 Günaydin, 16 Mart 1997.

31 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 7.

32 Jerusalem Post, 15 Ekim 1988.

33 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, ss. 64-5.

34 Salom, 24 Nisan 1991.

35 A. Medyali, Kürdistanli Yahudiler, s. 53.

36 Ibid., , s. 64.

37 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, s. 141-2.


38 Ibid, s. 147.

39 Sabah, 27 Mayis 1994.

40 Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti, 165-6.

41 “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran”, Newsweek, 21 Eylül 1992 .

42 “Yeni Senaryolar”, Sabah, 27 Kasim 1996.  

 Hz. Musa ve Yahudiler


Firavun, İsrailoğulları’na sürekli zulmediyor ve onları ağır işlerde çalıştırıyordu. İsrailoğulları’nın Mısır’da yaşadıkları zorluğu temsil eden bir resim.

MÖ 1600′lerde, Yusuf Peygamberin önderliğinde Mısır’a yerleşen Yahudiler, kısa sürede orada çoğalarak, geniş alanlara yayıldılar. MÖ XV. yüzyılın başlarında Yahudilerin sürekli çoğalmalarından ve güç kazanmalarından endişe duymaya başlayan Firavun, bu topluluğu etkisiz hale getirmek için Yahudilere baskı uygulamaya başladı. Böyle bir dönemde Allah, Hz. Musa’yı Yahudileri ıslah etmek ve onları Firavun’un baskısından kurtarmak için peygamberlikle görevlendirdi. İsrailoğulları içinde -her toplumda olduğu gibi- samimiyetle Hz. Musa’ya itaat edip hak dine uyanların yanı sıra, Hz. Musa ile birlikte hareket etmelerine rağmen sık sık isyana sapanlar da vardı. Güzel ahlakları ile diğer insanlara da örnek olan Yahudilerden, Allah Kuran’da şöyle bahsetmektedir: “Musa’nın kavminden hakka ileten ve onunla adalet yapan bir topluluk vardır.” (Araf Suresi, 159) Bunun yanı sıra, tavırları ile Hz. Musa’ya çeşitli zorluklar çıkaran kişilerin yaptıklarına da Kuran’da pek çok ayette yer verilmiştir.Hz. Musa kendisine destek olması için kardeşi Hz. Harun’u da yanına istedi. Ancak Firavun ve önde gelen çevresi Hz. Musa’yı yalanlayarak onu büyücülükle suçladılar. Bu olay Kuran’da şöyle bildirilir:

Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: “Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür. “Sizi topraklarınızdan sürüp-çıkarmak istiyor. Bu durumda ne buyuruyorsunuz?” (Araf Suresi, 109-110)

 Bunun üzerine Allah, Hz. Musa’ya İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmasını vahyetti. Firavun’un zulmünden kurtulmak için yola çıkan Hz. Musa ve kavmini, Firavun ve ordusu takip etti. Deniz kıyısına ulaştıklarında Firavun’un ordusu tarafından sıkıştırılan Yahudilerin bir kısmı, o zamana dek birçok mucize görmüş olmalarına rağmen, tevekkülsüzlük göstermişlerdir:


Firavun ve kavmi putperest inançlara sahiptiler.

Böylece (Firavun ve ordusu) güneşin doğuş vakti onları izlemeye koyuldular. İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Şuara Suresi, 60-61)Allah’ın mutlaka kendilerine yardımda bulunacağını hatırlatan Hz. Musa, asasını denize doğru uzatmış ve Allah’ın büyük bir mucizesi olarak deniz ikiye yarılıp İsrailoğulları’na geçit vermiştir. Kurtularak karşı tarafa geçen Yahudilerin ardından tekrar kapanan denizin ortasında Firavun ve ordusu boğularak yok olmuştur:

(Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 62-66)

 Bu büyük yardımla Firavun’un ordusundan kurtulmalarına rağmen Yahudilerin bir kısmının isyankar tavrında bir değişiklik olmamıştır. Bu kişiler, denizi geçer geçmez gördükleri bir putperest topluluğa özenerek Hz. Musa’dan kendilerine bir put yapmasını istemişlerdir:İsrailoğulları’nı denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa’ya dediler ki: ‘Ey Musa, onların ilahları gibi sen de bize bir ilah yap.’ O: ‘Siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz.’ dedi. (Araf Suresi, 138)Bunların ardından Yahudiler, çölde çok uzun süre kalarak sürekli yer değiştirdiler. Muharref Tevrat’a ve bazı tarihi kaynaklara göre ilk olarak Elim ile Sina Çölü arasındaki Sin Çölü’ne geldiler. Burada bir süre kaldıktan sonra Refidim’de konakladılar ve son olarak Hz. Musa’nın “On Emir”i aldığı Sina Çölü’ne ulaştılar. Her yerleştikleri yerde karşılaştıkları bazı zor koşullardan yakınan bir kısım Yahudiler, bu durumlarından dolayı Hz. Musa’ya ve Hz. Harun’a karşı isyankar tavırlar gösterdiler. Her zorlukla karşılaştıklarında, Allah’ın desteklediği ve mucizelerle yardım ettiği bu topluluk içinde bazı kimseler, gösterilen mucizelere rağmen isyan ederek, Allah’a baş kaldırdılar. Bu olaylardan muharref Tevrat’ta şöyle bahsedilir:

Bu temsili resimlerde İsrailoğulları’nın Hz. Musa ile birlikte Kızıldeniz’den geçişleri ve Firavun ve ordusunun suda boğuluşu görülmektedir

 … Ve İsrailoğulları’nın bütün cemaati, çölde Musa’ya karşı ve Harun’a karşı söylendiler; ve İsrailoğulları ona dediler: Keşke Mısır diyarında et kazanları başında oturduğumuz zaman, doyuncaya kadar ekmek yerken Rabbin eli ile ölseydik, çünkü bütün bu cemaati açlıkla öldürmek için bizi bu çöle çıkardınız….Ve Musa dedi: Rab size akşamleyin yemek için et ve sabahleyin doyuncaya kadar ekmek verdiği zaman, bileceksiniz, çünkü Kendisine karşı söylenmelerinizi Rab işitiyor, ve biz neyiz? Söylenmeleriniz bize karşı değil fakat Rabbe karşıdır. (Çıkış Bölümü, 16/1-6)Kuran’da da, bazı Yahudilerin bu isyankar tavırları şöyle bildirilmektedir:

Siz (ise şöyle) demiştiniz: “Ey Musa, biz bir çeşit yemeğe katlanmayacağız, Rabbine yalvar da bize yerin bitirdiklerinden bakla, acur, sarmısak, mercimek ve soğan çıkarsın”… Onların üzerine horluk ve yoksulluk(damgası) vuruldu ve Allah’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz Allah’ın ayetlerini tanımazlıkları ve peygamberleri haksız yere öldürmelerindendi: (Yine) bu, isyan etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi. (Bakara Suresi, 61)

 Hz. Musa, Tur Dağı’na, Allah’tan vahiy almak için gittiğinde, İsrailoğulları’nın başına kardeşi Hz. Harun’u bıraktı. Hz. Musa’nın yokluğundan istifade eden Samiri adındaki bir ikiyüzlü bozguncu, Yahudilerin bir kısmını kışkırttı ve onlara ilahlarının bir heykelini yapmalarını söyledi. Samiri’ye uyan İsrailoğulları Hz. Harun’u dinlemediler ve bütün altın süs eşyalarını eritip altından bir buzağı heykeli yaparak ona tapmaya başladılar. Hz. Musa henüz topluluğunun başına dönmemişken Allah, ona İsrailoğulları’nın saptığını haber verdi. Kuran’da, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’nın başına geri dönmesi şöyle anlatılmaktadır:Bu temsili tabloda, Hz. Musa’nın, kavminin yanından ayrılışının ardından, Yahudilerin bir kısmının Samiri’nin sapkın telkinlerine uyarak altından bir buzağı heykeli yapıp bu heykele tapınmaya başlamaları anlatılmaktadır

Musa kavmine oldukça kızgın ve üzgün olarak döndüğünde onlara: ‘Beni arkamdan ne kötü temsil ettiniz? Rabbinizin emrini çabuklaştırdınız, öyle mi?’ dedi. Levhaları bıraktı ve kardeşini başından tutup kendisine doğru çekiyordu (ki Harun ona:) ‘Annem oğlu, bu topluluk beni zayıflattı (hırpalayıp güçsüzleştirdi) ve neredeyse beni öldürmeye giriştiler. Bari sen düşmanları sevindirecek bir şey yapma ve beni bu zalimler topluluğu ile kılma(sayma)’ dedi. (Araf Suresi, 150)

 Sürekli bozgunculuk çıkartarak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a baş kaldıran, hatta hz. Harun’u öldürmeyi planlayan bazı Yahudiler, Hz. Musa’nın Samiri’yi kovması ve buzağı heykelini yakarak yok etmesinden sonra tekrar doğru yola tabi oldular. Ancak yalnızca kısa bir süre için. Allah’ın onlara vadettiği kutsal yere girmek için mücadele etmeleri gerektiğinde de itaat etmeyerek Hz. Musa’ yı dinlemediler. Kuran’da Hz. Musa’nın kavmine şöyle seslendiği bildirilir:Ey kavmim, Allah’ın sizin için yazdığı kutsal yere girin ve gerisin geri arkanızı dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz. (Maide Suresi, 21)İsrailoğulları’nın ise, Hz. Musa’ya cevabı şöyle olmuştur:Dediler ki: “Ey Musa, biz orada onlar durduğu sürece hiçbir zaman oraya girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz burada duracağız.” (Allah) Dedi: “Artık orası kendilerine kırk yıl haram kılınmıştır. Onlar yeryüzünde şaşkınca dönüp dolaşıp duracaklar. Sen de o fasıklar topluluğuna karşı üzülme. (Maide Suresi, 24, 26)

Çıkardıkları isyanlara ve baş kaldırmalarına karşılık olarak, Allah, daha önce kendilerine vadettiği Kutsal Toprakları İsrailoğulları’na yasakladı.

 

Tevrat’ı Tahrif Eden Ruhban Sınıf

 Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. (Bakara Suresi, 79)Hz. Musa’nın önderliğindeyken bile Allah’ın hükümlerine uymayan, kendi hedef ve çıkarlarına göre yaşayan bazı Yahudiler, Hz. Musa öldükten sonra Tevrat’ı değiştirdiler. Tevrat’ın belki de değişmeden kalmış bir bölümünde (en doğrusunu Allah bilir), Yahudilerin yaptıkları Hz. Musa’nın ağzından şöyle anlatılıyor:

Zira biliyorum ki ölümümden sonra büsbütün bozulacaksınız, ve size emrettiğim yoldan sapacaksınız; ve son günlerde sizi kötülük karşılayacak; çünkü ellerinizin işi ile Rabbi öfkelendirmek için onun gözünde kötü olanı yapacaksınız. (Tesniye Bölümü, 31/29)

 

Hemen belirtmek gerekir ki, kitabın bu ve bundan sonraki bölümlerinde dikkat çektiğimiz söz konusu hahamlar sınıfı, samimi olarak Allah’a iman eden ve insanları doğruya davet eden dürüst dindarlar değildir. Bu kimseler Hz. Musa’nın tebliğ ettiği hak dini kabullenememiş ve bu nedenle dejenere etmeye yeltenmiş samimiyetsiz ve menfaatperest kimselerdir. Bunun yanında kuşkusuz samimi şekilde Allah’a inanan ve O’na kulluk etmeye çalışan pek çok haham ve diğer din adamları da tarih boyunca Yahudilik içinde var olmuştur. Ancak Kuran’da verilen bilgiler, bu din adamları arasında kibirli, menfaatperest birtakım kimseler olduğunu göstermektedir ve bunlar Yahudi dinini dejenere etmeye çalışmışlardır.

 

Tevrat rolelerini yazan hahamlar. Kahinler olarak da bilinen hahamlar, İsrail toplumunun en önemli sınıfını oluşturmaktadırlar. Hahamlar arasında Siyonist ideolojinin etkisi altında kalanlar, topluma acımasızlığın ve saldırganlığın meşru olduğunu telkin etmektediler. Ancak elbette, onlar arasında da samimi olarak Allah’a iman eden ve Allah’tan korkanlar bulunmaktadır.

 

Kuran’da bildirilen bu gerçek, İncil’deki bazı anlatımlarla da uyum içindedir. İncil’de Hz. İsa’nın ikiyüzlü Yahudi din adamlarına karşı halkı uyardığından sıkça söz edilir. Bu konudaki bir uyarı şöyledir:“Yazıcılar ve Ferisiler (İncil’de Yahudilere ve hahamlara verilen isim) Musa’nın kürsüsünde otururlar; bundan sonra size söyledikleri bütün şeyleri yapın ve tutun; fakat onların işlerine göre yapmayın; çünkü söylerler ve yapmazlar. Onlar bütün işlerini insanlara görünmek için yaparlar. Çünkü onlar hamaillerini genişletip, esvaplarının saçaklarını büyük yaparlar; ziyafetlerde üst yeri, ve havralarda baş yerleri.. Ve insanlar tarafından rabbi diye çağrılmayı severler. (Matta Bölümü, 23/2-7)

İsrail, günümüzde dahi, Siyonist ideolojinin etkisi altında kalan bazı hahamların telkinleri doğrultusunda yönetilmektedir. Öte yandan İsrailli hahamlar içinde de Siyonist ideolojiye şiddetle karşı çıkan, Siyonizmin neden olduğu vahşeti her fırsatta kınayan, tüm İsrail halkını hoşgörüye, barışa ve uzlaşmaya davet eden pek çok samimi insan da bulunmaktadır.

 Ne var ki İsrail’de Siyonizmi benimseyen hahamların sayısı çoğunluktadır ve Muharref Tevrat’ın uygulanmasından da, yine bu hahamlar sorumludur. Bugün İsrail Parlamentosu olan ve “ibadethane” anlamına gelen Knesset’te kararlar genellikle bu hahamlara danışılarak verilir.Aslında “Kahinler” olarak anılan hahamlar, Yahudi topluluklarına Tevrat’tan önce de hakim olan bir sınıftı. Batı Sami ırkından gelen Yahudiler, diğer Batı Sami topluluklarıyla ortak bir dine mensuplardı. Hahamların söz konusu bu etkileri diğer birtakım batıl inançlarda olduğu gibi, Yahudiliğe atalarının dininden gelen bir gelenektir. “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Hayrullah Örs, “İsrailoğulları’nın dinlerini anlamak için onların daha önceki inançları hakkında biraz bilgi verilmesi lazımdır” diyerek bu eski batıl dinin birtakım özelliklerini anlatır. (sf.30) Diğer bir bölümde ise, Hayrullah Örs, Kenan şehirlerindeki bu sapkın inançta yer alan Kralların kutsallığı ve Kralların kahin ünvanı taşımaları konusundan şöyle bahsediyor:

Kenan şehir devletlerinin çoğunda Kral kutsal bir varlıktı. Memleketin mutluluğu ve bereketi ona bağlıydı… İsrailoğulları, kutsal Krallık düşüncesini Kenanilerin örneğince sürdürmüşlerdir. Papaz sınıfının oldukça gelişmiş olduğu anlaşılmaktadır. Şunu da kaydedelim ki, Ugarit metinlerinde papazlara İbranice’deki gibi ‘Kohen’ ünvanı verilmektedir. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf.27)

 Kitab-ı Mukaddes’in ilk kısmını oluşturan Eski Ahit ya da Tevrat, toplam 39 kitaptan oluşur. Bunlardan ilk beş kitap olan Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye, Hz. Musa’ya verilen, ancak daha sonra hahamlar tarafından bozulmuş olan bölümlerdir. (En doğrusunu Allah bilir.) İçindeki tutarsızlık ve mantık bozuklukları (Örneğin, beşinci bölüm olan Tesniye’de, Hz. Musa’nın ölümü ve gömülüşünün anlatılıyor olması gibi), bu ilk beş kitabın da Hz. Musa’ya indirilen vahiylere değil, hahamların ifadelerine dayandığını göstermektedir.“Rabbin sözüne göre Rabbin kulu Musa orada, Moab diyarında öldü. Ve Moab diyarına Beyt-Peor karşısındaki derede onu gömdü.” (Tesniye Bölümü, 34/5-6)Bundan sonraki 34 bölüm ise, asırlar boyunca Kitab-ı Mukaddes’e parça parça eklenmiştir. “Yahudi Tarihi” adlı kitabın yazarı olan H. Hirsch Graetz, Tevrat’ın değiştirilmesi ile ilgili olarak şunları söyler:

Tevrat’ın kanunlarına tam riayeti sağlamak üzere ileri gelen ailelerin temsilcilerinden başında Büyük Kohen’in (Başhaham) bulunduğu Yetmişler Meclisi’ni kurdular. Bu meclis, İsrail Devleti’nin yıkılışına kadar devam etti. Bunlar, kitabın en eski karakterli harflerini değiştirip zamanlarına uydurdular. Gençlerini yetiştirmek için dini okullar açtılar. Bu okullardaki öğretmenlere ‘Soferim’ (yazıcılar) denilirdi. Soferimin iki vazifesi vardı: Tevrat’ı açıklamak ve bunun cemiyet ve ferd tarafından tatbikini sağlamak. Soferimler, Tevrat’ın beş kitabından başka, nebilerin sözlerini de Kitab’a ek olarak yazdılar ki, isimlerini bu çalışmalardan almışlardır… Bu arada bazı müelliflere göre İsrailli olmayan yabancı asıllı bazı kitaplar da İsrailleştirilerek kitaba eklendi. (Tesniye Bölümü, sf.46)

 Yahudilerin Passah bayramında sofradaki herkes tarafından okunması gereken metin ve bu metin için hazırlanmış özel bir kapakProf. Dr. Hikmet Tanyu ise, “Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler” adlı kitabında, hahamların Tevrat’ı değiştirmeleriyle ilgili olarak şunları belirtiyor:Hz. Musa, MÖ XIII. yüzyılda yaşamasına rağmen, yakın zamanlara kadar elde bulunan en eski İbrani el yazması nüsha MS VII. ve X. yüzyılda yazılmış bir kaynaktır. Tesniye (Tevrat’ın beşinci bölümü), MÖ 621 veya 622 yıllarında Kudüs’teki Süleyman Mabedi’nde kahinler tarafından bulunduğu belirtilerek Kral Yoşiya’ya sundukları bir kitap olup Musa’nın ölümünden, gömülmesinden ve onun için tutulan yastan bahseder. Hz. Musa zamanında bulunmayan birçok adetlere, davranışlara değinir. Önceki kitaplarda geçen bazı şeriat kanunlarını tekrarlar, insanların birbirlerine ve Tanrı’ya karşı nasıl davranmaları gerektiğini anlatır. (Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.40)

Yahudiliğe göre Tevrat’ın beş kitabının kelime kelime Yehova tarafından bildirilmiş Tanrı kelamı olduğuna inanılmaktadır. Oysaki, Hz. Musa’nın yaşadığı tarih bile kesinlikle tespit edilmiş değildir. Tahminen XV. yüzyıldan başlayarak genellikle XIII. yüzyılda yaşadığı ve ortalama MÖ 1250 yıllarında İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkardığı ileri sürülmektedir. Tanah’ın (39 kitabın hepsine birden verilen isim) tamamlanması ise MÖ (1200-100) yılları arasında ve bin yıldan fazla bir zamana uzamış ve muhtelif yazarlar tarafından telif, derleme, ve birleştirme işine teşebbüs edilmiştir. (Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, Prof. Dr. Hikmet, sf.47)

 Türkiye’deki Musevi vatandaşlarımızın yayınladıkları Şalom gazetesinde ise, bu konuyla ilgili şu ifadelere yer verilmiştir:Yıllardır araştırmacıların merak konusu olan ‘Kutsal Kitabı kim yazdı?’ sorusu uzun bir listenin çıkmasına neden olmuştur. Bu sayılan listeye aday olarak katılabilecek iki isim daha öne süren Amerikalı profesör Richard Friedman’ın bu konudaki kitabı önümüzdeki günlerde Londra ve New York’ta yayımlanacak. Friedman’a göre peygamberlerden Yeremiah ve havarisi Baruh Ben-Neriya Kutsal Kitabın ilk beş bölümünü kaleme almışlardı. İsrailli uzmanlar önerinin üzerinde düşünüyorlar. (Şalom, 13 Mayıs 1987)Hayrullah Örs ise, “Musa ve Yahudilik” adlı kitabında Tevrat’ın tarih boyunca birçok değişikliğe uğradığını belirtir:

Eski Ahit, özellikle Tevrat (Musa’nın 5 kitabı, Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye), Yahudiler ve Hıristiyanlarca, yakın zamana kadar Tanrı’nın Hz.Musa’ya doğrudan doğruya yazdırdığı kitap olarak kabul edilmekte idi. Ama iki yüzyıldan beri yapılan incelemeler; bunların çok yeni diyebileceğimiz zamanlarda yazıldığını ve çeşitli maksatlarla tarih boyunca değişikliklere uğratıldığını ispatlamıştır. (Musa ve Yahudilik, Hayrullah Örs, sf. 34-35)

 Görüldüğü gibi, Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat, bazı hahamların elinde, Yahudilerin milli çıkar ve hedeflerine uygun olarak değiştirilmiş ve hak kitap olma niteliğini kaybetmiştir. Yapılan tahrifatlar neticesinde, Allah, ahiret, cennet ve cehennem inancında çeşitli sapkın açıklamaların yer aldığı bir kitap ortaya çıkmıştır. Bu tahrifatların en temel özelliklerinden birisi ise, Yahudi halkının batıl gelenekleri doğrultusunda belli kesimlere menfaat ve üstünlük sağlayacak birtakım açıklamalardır. Bu açıklamalar bir kısım Yahudilerin geleneksel üstün ırk ve dünya hakimiyeti konularındaki ihtiraslarını pekiştirmiş, yaptıkları katliamlara, haksızlıklara ve ahlak dışı tavırlara meşru bir zemin hazırlamıştır. Böylece Muharref Tevrat’ın bazı kısımları, hak dini anlatan bir kitap olmaktan çıkarak, bazı Yahudi hahamların ideolojilerini yansıtan bir kitap haline gelmiştir. Şalom gazetesinde de bu batıl inanışlar şöyle belirtiliyor:

Tanrı’ya inanmak Yahudiliğin temel başlangıç noktası değildir. Resul Jeremiah bile İsrail’in başkaldırısını, Tanrı’nın ağzından şöyle anlatır: ‘Beni terk ettiler ve kanunlarımı uygulamadılar’. Eski hahamların bu sözü yorumlama şekli ise ‘İnançlarından vazgeçsinler ama kanunları uygulasınlar’ olmuştur. (Şalom, 8 Mart 1989)

 Kuran’da ise dini kendi çıkarları için kullanarak yalanlayanlar için Allah şöyle buyurmaktadır:Kitabı kendi elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için: ‘Bu Allah katındandır’ diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahlarından dolayı vay hallerine! (Bakara Suresi, 79)Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini yalan saymakta olan kavmin durumu ne kadar kötüdür. Allah, zalim olan bir kavmi hidayete erdirmez. (Cuma Suresi, 5)

YAHUDİ KÖPEKLERİNİN WASHİNGTONDAKİ AĞLAMA DUVARI

İSRAİL’İN WASHİNGTON’DAKİ AĞLAMA DUVARI

 

O sıralardaki siyasi gündeme bakmak, bu soruyu aydınlatabilirdi. ABD’nin Kuveyt işgalinin hemen ardından takındığı anti-Irak söylemi destekleyen ülkelerin başında İsrail geliyordu. Hatta İsrailliler ABD’yi ılımlı bile buluyorlar, daha sert bir politika istiyorlardı. Cockburn’lere göre “İsrailliler, ABD’ye ‘Saddam’ın gözünün yaşına bakmayın’ mesajları yolluyorlardı”. Öyle ki İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog, Amerikalılar’a nükleer silah kullanmalarını bile tavsiye etmişti. Öte yandan, ABD’deki İsrail lobisi de harıl harıl Irak’a karşı geniş kapsamlı bir saldırı düzenlenmesi için çalışıyordu.

Tüm bu durum, Amerika’da, Irak’a karşı düzenlenmesi düşünülen saldırının gerçekte İsrail çıkarları adına planlandığı düşüncesini yaygınlaştırdı. Ünlü köşe yazarı Patrick Buchanan, bu düşünceyi, “Washington’da Irak’a karşı bir savaş açmamızı savunan yegane güç, İsrail ve onun buradaki ‘ağlama duvarı’ (yani lobisi)dir” diyerek özetliyordu.

 Öte yandan, İsrail konu hakkında ciddi bir propaganda kampanyası da başlatmıştı. Bu kampanya daha çok el altından yürütüldüğü için de, Mossad devreye girmişti. Eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky, bu konuda önemli bilgiler aktarır. Ostrovsky’e göre, İsrail, Körfez Krizi’nin başlamasından bile çok daha önce Amerika ile Saddam’ı savaştırmak istiyordu. Öyle ki, İsrail bu yöndeki planını İran-Irak savaşının hemen ardından uygulamaya koymuştu. Ostrovsky’nin yazdığına göre, Mossad’ın LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik Savaş) bölümü, çeşitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya başlatmıştı. Saddam’ı kanlı bir diktatör ve dünya barışına yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye yönelikti bu kampanya.

Ostrovsky, Mossad’ın bu propaganda için farklı yerlerdeki ajan ya da sem- patizanlarını kullandığını, örneğin Amnesty International ya da Amerikan Kongresi’ndeki “gönüllü ajan”ların (sayanim) devreye sokulduğunu anlatıyor. Kullanılan propaganda malzemeleri arasında; Halepçe’deki ünlü Kürt katliamının görüntüleri ya da Saddam’ın rejim muhaliflerine nasıl kendi elleriyle işkence yaptığına dair fantastik hikayeler yer alıyordu. Irak’ın İran’la olan savaşı sırasında İran’daki sivil hedeflere yolladığı füzeler de kampanyanın malzemeleri arasındaydı. Ancak, Ostrovsky’nin dediği gibi Mossad’ın Saddam’ın sözkonusu füzelerini malzeme olarak kullanması biraz garip bir durumdu; çünkü o füzeler, Amerikan uydularından gelen bilgilerin de yardımıyla, savaş sırasında Mossad tarafından hedeflere yönlendirilmişlerdi. İsrail, İran’a karşı yürüttüğü savaş boyunca desteklediği Saddam’ı şimdi canavar olarak gösterme çabası içindeydi. Ostrovsky, şöyle diyor:

 Mossad liderleri, eğer Saddam’ı yeterince korkunç göstermeyi başarırlarsa ve o- nun Körfez petrolü için bir tehlike olduğu ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algılanıyordu düşüncesini yerleştirebilirlerse, ABD ve müt- tefiklerini Saddam’a saldırtabileceklerini hesaplıyorlardı. İsrailliler bu konuda o denli kararlı ve ABD üzerinde de o denli ısrarlıydılar ki, 4 Aralık 1990 günü, İsrail Dışişleri Bakanı David Levy, Amerikan Büyükelçisi William Brown’ı diplomatik dille tehdit etmiş, ABD’nin “Körfez Krizi’nin başlangıcında verdiği tüm sözlerini tutmasını”, yani Irak’a saldırmasını istemişti. Levy’e göre, eğer ABD Irak’a saldırmazsa, İsrail bu işi kendi başına gerçekleştirecekti. Ancak İsrail açısından, biraz sonra ayrıntılı olarak değineceğimiz nedenler yüzünden, savaşı ABD’ye yaptırmak ve de savaşın tümüyle dışında kalmak çok avantajlıydı. Nitekim öyle de oldu.

Ancak İsrailliler ABD’nin savaş planlarına aktif olarak katıldılar. Çöl Fırtınası harekatını planlayan ABD kurmayları, İsrailliler’den “Saddam’ı yaralamanın en iyi yolunun ailesini, özel korumalarını ya da metresini vurmak olduğu” yönünde ince taktikler aldılar.

 Ostrovsky’nin yukarıda anlattığı Mossad kaynaklı propaganda ise, Körfez Savaşı için gerekli olan kamuoyunu oluşturdu. Savaşın fitili de yine Mossad’ın “gönüllü ajanları” tarafından ateşlenmişti. Kongre üyelerinin Saddam’a karşı savaşa ikna edilmesi için Yahudi lobisinden Tom Lantos’un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi şirketi dramatik bir senaryo yazmıştı. Turan Yavuz, olayı şöyle anlatıyor:

9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi şirketi Kongre’de ‘Irak’ın Vahşetleri’ baş- lığı altında bir oturum düzenliyor. Lobi şirketi tarafından oturuma getirilen bazı ‘görgü tanıkları’ Iraklı askerlerin yeni doğmuş çocukları hastane odalarında öldürdüğünü öne sürüyor. Bir ‘görgü tanığı’ vahşeti tüm detaylarıyla anlatıyor ve Iraklı askerlerin bir hastanede 300 yeni doğmuş çocuğu öldürdüğünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsız ediyor. Bu da Başkan Bush’un işine yarıyor. Ancak sonra anlaşılıyor ki, Hill and Knowlton lobi şirketinin kongre önüne getirdiği ‘görgü tanığı’ aslında Kuveyt’in Washington’daki büyükelçisinin kızıdır. Buna rağmen kızın söyledikleri Kongre üyelerinin Saddam Hüseyin’e ‘Hitler’ lakabı takmasına yol açacaktır.

 İncelediğimiz tüm bu bilgiler, bizi tek bir sonuca götürüyordu: ABD’nin Irak’a karşı savaşa girmesinde İsrail etkisinin önemli bir rolü vardı. Yahudi Devleti, Irak’ın vurulmasını çok daha önceleri hedefliyordu ve Kuveyt işgalini de makul bir fırsat olarak yorumlamıştı. Washington’daki lobisi aracılığıyla da ABD’yi yönlendirmiş, Irak’a karşı başlatılacak saldırının altyapısını kurmuştu. ABD’nin Irak’a karşı izlediği yanıltıcı politika yani önce Irak’a yeşil ışık yakması, sonra birden sertleşmesi ise, İsrail’in beklenti ve isteklerine tamamen uygundu.

Fakat bu noktada durmak ve Başkan Bush’un motivasyonlarına bakmak gerekir. Çünkü ABD’yi Körfez Savaşı’na sürükleyen faktörlerden biri “İsrail ve onun Washington’daki Ağlama Duvarı” ise, bir diğeri de Başkan Bush’un kararlı tutumudur. Bu tutum, savaştan kısa bir süre sonra Beyaz Saray’a çok yakın bir kaynak tarafından şöyle özetlenmiştir:

 Kuveyt’in işgalinden tam dört gün sonra, bize izleyeceğimiz politika bildirildi. Yoğun bir askeri hazırlık yapacak, Saddam tarafından gelecek her türlü uzlaşma teklifini reddedecek ve kararlı bir biçimde savaşa doğru ilerleyecektik. O zaman buna pek de inanmamıştım. Savaş, çok ihtimal dışı gözüküyordu. Hiç birimiz George Bush’un savaşa girme konusunda ne denli kararlı olduğunun farkında değildik. Evet, George Bush, savaşa girme konusunda son derece kararlıydı. Hatta, bu savaşın gerekçesinin, yani Irak’ın Kuveyt işgalinin oluşmasına da üstte değindiğimiz biçimde yardımcı olmuştu.

Peki acaba Bush’un İsrail çıkarlarına tam bir paralellik arz eden bu politikası, İsrail ile bir şekilde ilişkili olabilir miydi? Bir başka deyişle, “İsrail ve onun Washington’daki Ağlama Duvarı”, Başkan’ı da yönledirmiş sayılabilir miydi?

 

KENNEBUNKPORT’TAKİ BALIK AVI

 Turan Yavuz’un, ABD’nin Kürt Kartı adlı kitabında en detaylı olarak incelediği konu Körfez Savaşı’dır. Yavuz, kitap boyunca savaşın su yüzüne çıkmamış gerçeklerini aktarır. Kitabın hemen başında anlattığı olay ise, “Kennebunkport’taki balık avı”dır. Yavuz’un Washington kulislerinde topladığı bilgilere dayanarak yazdıklarına göre, Başkan Bush’un Kennebunkport’taki yazlık evinde Körfez krizinin patlak vermesinden kısa bir süre sonra ve Körfez Savaşı’ndan 6 ay önce yaşanan bir balık avı sırasında, tüm Körfez Savaşı stratejisi belirlenmiştir. Yavuz, kitap boyunca bu olaya gönderme yapar ve Körfez Savaşı’nın ve onu izleyen gelişmelerin burada belirlenen stratejiye göre yürüdüğünü sık sık vurgular. Balık avına, Başkan Bush’un Fidelity adlı teknesinde çıkılmıştır. Teknede bir gizli servis görevlisinin dışında iki kişi vardır. Bu iki kişi, kafa kafaya verip tüm gelişmeleri önceden planlarlar. Turan Yavuz şöyle diyor:

Strateji hazırdı. ABD Saddam’ı vuracak ve Kuveyt’ten çıkmasını sağlayacaktı. Saddam’ın dişlerini sökecek, ancak ülkede bir iç savaş başlamasına engel olacaktı. Kısacası, iki arkadaş, Atlantik Okyanusu sularında, ellerinde oltalar ile Bağdat’a ilk bombanın atılmasından tam 6 ay önce, Körfez Krizi’nin sonunu tayin etmişlerdi bile.

 

Körfez Savaşı’nın tüm ayrıntılarını “6 ay önceden tayin eden” bu iki arkadaşın birisi Başkan Bush’tu elbette. Ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanıydı, yani Brent Scowcroft. Hatta Turan Yavuz’un yazdığına göre, savaşın planını yapan asıl olarak Scowcroft’tu; Bush’a yalnızca onaylamak kalmıştı.

 

Peki Scowcroft kimdi?

 

Bu soruyu Washington kulislerinde sorarsanız, size çok büyük ihtimalle şu cevabı verirlerdi: “Kissinger’s yes-man”, yani “Kissinger’ın evet-efendimcisi”.

 


Körfez Savasi’nin temel stratejisini olusturan “Saddam’in dislerini sökmek, ama iktidardan düsürmemek” hedefi, Baskan Bush ile Ulusal Güvenlik Danismani Brent Scowcroft arasinda, Bush’un Fidelity adli teknesinde kararlastirilmisti. (Üstte)

Henry Kissinger’a kitabın önceki bölümlerinde de sık sık değinmiştik. ABD’nin gelmiş geçmiş en karizmatik Dışişleri Bakanı sayılabilecek olan Kissinger’ın en belirgin vasfı ise İsrail’e olan olağanüstü bağlılığıydı. Bir Alman Yahudisi olan Kissinger, bu bağlılık yüzünden, Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev aldığı Nixon’ın ilk döneminde Dışişleri Bakanı William Rogers ile büyük bir çatışmaya girmişti. Çünkü Rogers İsrail’i işgal ettiği topraklardan çekilmeye zorlayacak bir Ortadoğu Barış Planı hazırlıyordu. Ancak Kissinger planın uygulanmasını engelledi. Nixon’ın 1972 seçimleriyle başlayan ikinci döneminde de, Rogers Dışişleri Bakanlığı görevinden alındı ve bu koltuğa Kissinger oturdu. Hem Dışişleri Bakanlığı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanlığı görevinin aynı kişi tarafından yürütülmesi Amerikan tarihinde ilk kez oluyordu. Dahası, Dışişleri Bakanlığı makamına ilk kez bir Yahudi oturuyordu. İsrail Başbakanı Menahem Begin, bu “tarihsel olay”ı, “Dr. Henry Kissinger’ın Amerikan Dışişleri Bakanı olması, Birleşmiş Milletler’in İsrail’in kuruluşunu onaylaması kadar dev bir adımdır” sözüyle yorumlayacaktı.

 Nitekim Kissinger bu “dev adım”ın hakkını vermiş ve Amerika’nın Ortadoğu politikasını tamamen İsrail’in yörüngesine oturtmuştu. Amerika’nın, İsrail’in nükleer silah programını desteklemesi için elinden geleni yapmıştı. Onun baskısı sonucunda İsrail’e yılda iki milyar dolarlık dış yardım yapılması garantiye alındı. (Bugün bu rakam yılda altı milyar doların üzerindedir.) 1973′teki Arap-İsrail (Yom Kippur) Savaşı sırasında, İsrail’e yapılan tarihin en büyük silah sevkiyatı onun emriyle gerçekleşti. ABD’nin FKÖ ile diyalog kurmama prensibini o belirledi ve bunu dış politikanın değişmez bir parçası haline getirdi. Noam Chomsky, Kissinger’ın bu misyonunu şöyle vurguluyor: “Kissinger 1970 yılında Ortadoğu’yu kontrolü altına almayı başardı ve reddiyeci ‘Büyük İsrail’ anlayışı, uygulamada ABD’nin politikası haline geldi. O zamandan bu yana bu politika, 1973 sonrası yaşanan değişikliklere rağmen, özü bakımından aynı kaldı.”

İşte Kissinger’ın en büyük tarihsel misyonu buydu. Ve ona bu misyonunda destek olan iki önemli isimden biri Lawrence Eagleburger, ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’tu. Bu ikisi, az önce belirttiğimiz gibi, Washington kulislerinde “Kissinger’s yes-men” (Kissinger’ın evet-efendimcileri) olarak bilinirdi. Scowcroft, Carter yönetiminde Silah Kontrolü Genel Danışma Dairesi üyesi iken Kissinger’a “tabi” olmuş ve sonra Kissinger Associates şirketinin yönetim kurulunda yer almıştı. Eagleburger Kissinger Associates’in yönetim kurulu başkanlığını yürütürken, Scowcroft da başkan yardımcısıydı.

 Kısacası, Kennebunkport’taki balık avı sırasında Başkan Bush’a Körfez Savaşı’nın senaryosunu empoze eden Scowcroft, Kissinger’ın sağ koluydu. Ve Kissinger demek, kaçınılmaz olarak, İsrail demekti. Kissinger, Patrick Buchanan’ın “İsrail’in Washington’daki Ağlama Duvarı” dediği lobinin en kıdemli temsilcilerinden biriydi.Bu noktadan yola çıkarak, Scowcroft’un Kennebunkport’taki balık avı sırasında Başkan Bush’a empoze ettiği Körfez Savaşı senaryosunun, İsrail’in Ortadoğu stratejisi de dikkate alınarak hatta belki temel kabul edilerek çizilmiş bir senaryo olduğunu düşünmek mümkündür. Elbette bu yargı, sadece Kissinger ve Scowcroft’un kimliklerine bakılarak verildiğinde, bir varsayımdan ibarettir. Ancak Scowcroft’un çizdiği senaryo İsrail’in stratejisi ile karşılaştırıldığında ortaya çıkan büyük paralellik, bu varsayımı doğrular.Scowcroft’un Bush’a kabul ettirdiği plana göre, mutlaka ve mutlaka Saddam’a savaş açılmalıydı. Ancak bunun yanında, dünyanın geri kalan kısmının çoğunun beklentisinin aksine, Saddam’ın iktidardan indirilmemesi gerektiğine karar verilmişti. Saddam’ın yalnızca “dişleri sökülecek”ti.

Nitekim İsrail’in istediği de tam tamına buydu.

 

İSRAİL’İN SADDAM POLİTİKASI

 

Önceki sayfalarda İsrail’in ABD’yı Irak’a karşı saldırtmak için ne denli yoğun bir çaba gösterdiğine değindik. Ancak İsrail’in sözkonusu savaş isteği, Saddam’ın iktidardan indirilmesini içermiyordu. Saddam’ın Körfez Savaşı boyunca İsrail’e attığı Scud füzeleri, çoğu insanın İsrail’in Saddam’dan ebediyen kurtulmak istediğini düşünmesine yol açmıştı. Oysa durum hiç de böyle değildi. Evet, Yahudi Devleti Irak’a karşı girişilen savaşın en ateşli savunucusu ve destekçisiydi, ama bu savaşla sadece Irak’ın askeri gücünün eritilmesini istiyordu. Buna karşılık Saddam’ın düşürülmesine kesinlikle taraftar değildi.

 

Körfez Savasi sirasinda Saddam’in Tel-Aviv’e attigi Scud Füzelerinden biri tarafindan yikilan bir bina.

Çünkü Saddam ve onun liderliğini yaptığı Irak Baas hareketi, bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, onyıllardır İsrail’e stratejik yararlılıklar sağlıyordu. Başbakan Yitzhak Şamir, 2 Şubat 1991′de, yani Irak’a karşı kara harekatının başlamasından üç hafta önce bir Avusturya dergisine verdiği demeçte şöyle konuşmuştu:Saddam psikolojik açıdan ömrü boyunca İsrail’e faydalı olmuştur… Dünyanın, Araplar’a ve dolayısıyla Filistinlilere karşı nefret duymalarını sağlayacak sınırlı bir körfez savaşı İsrail için faydalı olabilir. İsrail işgali altındaki topraklarda yaşayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün’e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör.

Önceki sayfalarda, Mossad’ın çeşitli propaganda ve dezinformasyonlarla ABD’yi Irak’a karşı kışkırttığına değinmiştik. Ancak bu, madalyonun yalnızca birinci yüzüydü. Öteki yüzde ise Mossad’ın Saddam iktidarını sağlamlaştırmak için yaptıkları vardı. Ostrovsky’nin yazdığına göre, İsrail’in savaş çığırtkanlığı yaptığı günlerde, bir yandan da Washington’daki İsrail Elçiliği tarafından Irak gizli servisi Muhaberat’a istihbarat aktarılıyordu. Mossad’ın Muhaberat’a verdiği bu istihbarat, Irak’taki muhaliflerin Saddam’ı düşürmek ya da öldürmek için yürüttüğü çabalarla ilgiliydi. Kısacası Mossad, Saddam’ın ayakta kalmasına destek oluyordu!… Ostrovsky, bunun ardındaki mantığı şöyle açıklıyor: “Mossad, Saddam Hüseyin’i Ortadoğu’daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararası politika açısından tümüyle irrasyoneldi ve Mossad’ın kullanabileceği bir aptallık yapmaya oldukça yatkındı.”

 Kısacası İsrail, hem “faydalı aptallıklar” yaptığı için Saddam’ı iktidarda tutmak, hem de Amerika’yı Saddam’a saldırtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz’un da belirttiği gibi Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Saddam’ın iktidarda kalması gerektiği tezini hep savundu. Turan Yavuz şöyle yazıyor:Körfez savaşından sonra İsrail, bölge istikrarı açısından Saddam Hüseyin’in ikti- darda kalmasını savunuyor ve istikrarın ancak, yarı güçlü bir Saddam ile sağ- lanacağına inanıyordu. İsrailli diplomatlar bu mesajı t