Chavez üslubunu sertleştiriyor

Chavez üslubunu sertleştiriyor

 

Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez, ABD Başkanı George Bush’u hedef alan üslubunu giderek sertleştiriyor. Arjantin’de onbinlerce kişiye seslenen Chavez, Bush’a üstü kapalı bir şekilde hakaret etti.

 

BUENOS AIRES - Daha önce Bush’a, “Siz bir eşeksiniz” diyen Chavez, bu defa da “Kendisini, Simon Bolivar’ın çocuğu sanıyor ama aslında… Neyse, o sözcüğü burada söyleyemem” ifadesiyle Bush’a örtülü olarak ağır hakaret etmiş oldu. Bir futbol stadyumunda, onbinlerce kişiye seslenen Hugo Chavez, Bush’un ikiyüzlülük madalyası almayı hak ettiğini söyledi ve ABD Başkanı’nı bozuk plağa benzetti. 

 

 

“Arka Bahçe”

 
Venezuela, Bolivya, Arjantin; ABD’nin arka bahçesinde neler oluyor?
Washington’da gündemin Irak ve Afganistan olduğu bir dönemde başkan Bush, Latin Amerika ülkelerinde eski dostlarını birer birer kaybetmeye başladı.
‘Arka bahçe’de güçlenen sol iktidarlar, yeni liberal Amerikan politikalarından farklı ne öneriyor?

Venezuele, Bolivya ve Arjantin’e seyahat eden Emre Azizlerli, dizinin bu ilk bölümünde, 3 Aralık’taki seçimlerden yine zaferle çıkması beklenen Hugo Chavez’in Venezuela’sında:
Karakas’taki ilk durağımız Elvaiye semti; etrafındaki tepeler, gecekondularla dolu. Venezuela’nın 5 milyonu aşkın nüfusa sahip olan başkentinde, halkın yaklaşık yüzde sekseni böyle gecekondularda yaşıyor. Venezuelalılar, sıcakkanlı insanlar.

“Chavez hep burada, Chavez hiç gitmeyecek!”

Karakas’da, her yerde duyabileceğiniz bir şarkı. Çok az lidere nasip olan bir popülerliğe sahip Hugo Chavez. 1999’da iktidara gelen, 2002’de darbeyle devrilmek istenen, fakat devrilmeyen; yerel ve ulusal düzeyde bir dizi seçimle halk oylaması zaferiyle Venezuela’da yeni bir anayasa yazan ve Washington merkezli neoliberal siyasete bayrak açarak ekonomide milliyetçi sol bir çizgiyi benimseyen Chavez, bu ülkenin yoksul kesimleri nezdinde tam anlamıyla bir ilah gibi.
“Chavez hep burada, hiç gitmeyecek!” şarkıları her ağızdan yükselmiyor ama. Chavez’i, ömür boyu iktidarda kalma hevesinde bir despot olarak gören; demokrasi için bir tehdit, ülke ekonomisi için bir talihsizlik olarak niteleyenler de var.
Venezuela dünya piyasasına petrol sağlayan ülkeler arasında şu an 5. sırada. Gelecekte daha da ön sıralara, hatta en başa yerleşmeye aday; işte, ‘Venezuela siyaseti de özetle, ‘Petrol parasını nereye, nasıl harcamalı?’ kavgası.

 

Elvaiye’deki gecekondu mahalsinde bir mutfaktayım. Deyzi Çenino ve yardımcısı Venezuela’ya has mısır ekmeklerini (arepaları) tavada kızartıyor ve komşularla sohbet ediyorlar. Hugo Chavez’in ‘misyon’ başlığı altında yoksul semtlerde başlattığı sosyal yardım programlarından biri bu. Hükümet fonlarıyla sağlanan gıda maddeleri mahallelilerin seçtiği bir evde pişiriliyor ve en başta da çocukların, işsizlerin karnı doyuyor. Ziyaretim sırasında mısır ekmeğinin yanında tavuk, pilav ve salatadan bana da tattıran Deyzi, buradaki herkes gibi koyu bir Chavezci: “Adım Deyzi Cenino. Bu aşevi aynı zamanda benim evim. Her gün 150 kişiye yemek yapıyoruz. Karşılığında hükümet de bana ve diğer çalışanlara bir miktar para veriyor. Chavez’in, bugüne değin yaptıkları da, yapacakları da her şeyin en iyisi. Misyonlar sayesinde insanların karnı doyuyor, okula gidemeyenler gidiyor, kadınlar iş öğreniyor. Chavez’den önce çok kötüydü her şey; biz yoksulların hiçbir şeye hakkı yoktu.”

 

“Devrim” diye yazan afiş ve duvar yazılarıyla dolu Venezuela’da, Hugo Chavez’in 2003 yılından bu yana çok çeşitli misyona akıttığı paranın yaklaşık 15 milyar doları bulduğu düşünülüyor. Okuma-yazma kursları, mikro kredi programları, okullar, gecekondu mahallelerinde açılan klinikler, yüksek eğitim programları, yıkık-dökük ev ve sokaklarda hayatı kuşkusuz birhayli canlandırmış; Chavez’e neredeyse tapan bir güruh yaratmış. Kanı “Chavez, Chavez!” diye akan binlerce Chavez aşıkı var; fakat bu aşkın, sonunda hüsranla biteceğini düşünenler de var. Chavez hükümetinde savunma bakanlığı yapmış olan, ancak cumhurbaşkanıyla daha sonra yolları ayrılan Raul Salazar’a, “Neden Chavez kampından ayrıldınız?” diye sorduğumda; “Çünkü” diyordu, “Chavez’in devrimi Venezuela’nın problemlerini çözmeye değil, sadece kendisini iktidarda tutmayı amaçlıyor.”

 

Raul Salazar, ‘misyon’ların ciddi bir kalkınma programı olmadığı inancında. Petrol parasıyla yoksulların oylarının avlandığını söylüyor: “Devrimciler iktidarı ele geçirmek için çoğunlukla yoksul halkı hedefler; onlara hayaller satarlar. Chavez’in halka hayaller satmakta çok usta olduğunu düşünüyorum. Kurduğu misyonlar siyasi amaçlı; onu iktidarda tutacak hayallerin aşılandığı yerler. Açtığı yeni devrimci okullar örneğin; gerçek birer okul mu? İki-üç yılda doktor yetiştirmek mümkün mü? Ama dertleri eğitim değil tabi; bir doktrini, radikal devrimci politikaları yaymak, çok ciddi bir sorun. Eğitim kurumları serbest, açık ve tüm siyasi teorilerden arınmış olmalı; bir devrimi hedefleyen dogmatik kurumlar değil.”

 

Eski savunma bakanı Raul Salazar’ın eleştirisine, Chavez’in kurduğu üniversitede yanıt aramaya gittim. Anfiler yok bu okulda, bütün sınıflar 30-40 öğrencilik. Dersten çıktıktan sonra bahçede sohbet ettiğim öğrencilerden biri, buradaki diğer birçok genç gibi Karakas’ın baryolarından, yani gecekondu mahallesinden geliyor. 2003 yılında açılan Bolivar üniversitesinde Venezuelalı olduğu kadar, yabancı hocalar da var; örneğin Ispanya’dan kalkıp, Chavez’in devrimine destek olmak için Karakas’a yerleşen Fernando Kasado gibi. Hukuk ve insan hakları dersleri veren Fernando Kosado’ya göre Chavez, Venezuela toplumundaki büyük bir boşluğa, yüksek eğitim sorununa ilk kez çare arayan bir lider: “Venezuela’da, üniversiteye gitmek isteyen 400 bin kişiden sadece 100 bini okuyabiliyordu; çünkü eğitimin çoğu özelleştirilmişti. Kamu okullarıysa üçüncü dünyanın bir çok yerinde olduğu üzre, sadece orta ve ortanın üstü sınıftan gelenlere hizmet verir haldeydi; çünkü yoksul öğrenciler ilk okuldan itibaren çok sayıda engelle karşılaşıyor, yarışın giderek ardında kalıyor. İşte bu gençlere imkan tanıdık. Üç yıllık eğitim sürecinde nitelikten feragat ederek, niceliği biraz daha önem vermek zorunda kalmış olabiliriz belki. Sadece hukuk bölümünde ülke çapında 42 bin öğrencimiz var…”

 

Chavez’in muhalifi, Venezuela petrolünün çoğunun çıktığı zengin Zulia eyaletinin valisi Manuel Rosales’in, Karakas’ta konuşma yaptığı otelde takım elbiseli, coşkulu bir kalabalık Chavez’in politikalarını durdurmaya kararlı: “O bir komünist, Fidel Castro gibi” diyenler de var; “Chavez şeytanın ta kendisi” diyen de… Muhalefet, Chavez’i ülkeyi bölmekle suçluyor, Chavezcilerse muhalefeti hükümetin çalışmalarını, ekonomiyi sarsmak pahasına sabote etmeye çalışmakla…

 

Bu ilk bölümün sonunda, Venezuela’nın önde gelen sosyal bilimcilerinden Margarita Lopez Maya’nın evindeyiz. Kendisinden, bana ülkesindeki kutuplaşmayı anlatmasını istedim. New York’da Kolombiya üniversitesindeki çalışmaları ardından Karakas’a geri dönen bu akademisyene göre, ekonomi tartışmasında ne muhalefet ne de Chavez hükümeti gerçekleri söylemekte: “Kapitalist sistem günümüzde işsizliğe çare değil. Sadece Latin Amerika’da değil ABD’ye, AB’ye bakın; durum böyle. İşsizlik bütün dünyada ciddi bir sorun, Venezuela’daysa geçmişe nazaran işsizlik kısmen azaldı; özellikle son üç yılda kooperatifler aldı yürüdü, petrol gelirlerindeki artışa paralel olarak tabi. Ama Venezuela ekonomisinde köklü bir değişimden çok, ‘istihdam sağlayalım’ diye büyüdü. Yakında bu konuda sorunlar artacak bence; kooperatifler dünyanın hiçbir yerinde başarılı olmadı, burda da çok sayıda hayalet kooperatifin, devlet yardımlarını cebe indirmek için oluştuğu ve gerçek anlamda bir sosyal ekonomiye dönüşmedikleri söyleniyor.”
Margarite Lopez Maya’ya göre Hugo Chavez’in bir başarısından bahsedilecekse; bunu istihdam sağladığı insan sayısında değil, ilk kez sandık başına oy atmaya çektiği yüzbinlerce kişide aramalı.

 

Karakas’da her köşebaşında size eşlik eden kıpır kıpır, neşeli bir müzik var; ama bunun ardında yatan toplum, bölünmüş gergin bir toplum. Çünkü Chavez karşıtları soruyor: “Cumhurbaşkanı koltuğunda süresiz kalma niyetinden bahseden bir lider, demokrat olabilir mi?” diye.

 

2. BÖLÜM

 

Karakas’ın sokakları zengin birkaç semtin dışında işportacılarla, sokak satıcılarıyla dolu. Günü kurtarmak için didinen bu insanlar, cumhurbaşkanı Hugo Chavez’in 7 yıldır süregiden sosyalist devriminde, daha katetmesi gereken çok yol olduğunun bir göstergesi; muhaliflerine sorarsanız, Chavez’in devrim vaadlerinin gerçekleşmediğinin bile… BM’ye göre Venezuela’da nüfusun yaklaşık yüzde 15’i, günde l doların altında çalışıyor. En zengin yüzde onluk kesim; milli gelirin, neredeyse yüzde 40’ını temsil ederken, en yoksul yüzde 10’un payı ise sadece binde altı. Zengin petrol yataklarıyla “Güney Amerika’nın Suudi Arabistan’ı” diye anılan bu ülkede, yoksullukla mücadele konusunda Chavez’in başarısı göreceli olabilir belki; ama Venezuelalı sosyal bilimci Margarita Lopez Maya, ülkede bir ilerlemenin kaydedildiğini söylüyor.

 

Dünyanın en çok petrol ihraç eden 5. ülkesi olan Venezuela’da hükümetin elinin altında, petrol fiyatlarındaki artışın da katkısıyla ciddi bir gelir var ve Chavez yönetimi bu petrol dolarlarıyla birçok yeni sosyal program başlattı; örneğin gecekondu mahallelerinde, yani Baryolarda açılan klinikler gibi, cumhurbaşkanını çok popüler kılan programlardan biri bu.
“Yaşasın Fidel, yaşasın Küba devrimi!” diye bağıran Hugo Chavez’in Castro’yla arasındaki işbirliğinin beklide en somut göstergesi bu klinikler. Küba’ya ucuza petrol sağlayan Chavez, bunun karşılığında 13 bin Kübalı doktoru Venezuela’ya getirerek, doktor açığını kapattı. Kübalıların görev yaptığı bu yerler, suç oranlarının yüksek olduğu tehlikeli mahalleler Karakas’ta; hatta gelen doktorlar arasında öldürülen ya da tecavüze uğrayanlar olmuş. Baryolardaki yüksek suç oranı, Venezuelalı doktorların Chavez’in sağlık projesine büyük bir istekle sarılmayışlarının bir nedeni muhtemelen; fakat başkent dışında bir gecekondu kliniğinde çalışan ve tatil için geldiği Karakas’da benimle konuşan Venezuelalı doktor Beti Martinez, “Güvenlikten ziyade asıl dertleri başka” diyor: “Venezuela’da tıp okuyunca insanın kafasına, hemen ‘kendi özel muayenehanesini açması için para biriktirmesi gerektiği’ işleniyor. Tıp, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de çok ticari; yoksulların sağlığı, bu yüzden öncelikli değil. Başka etmenler de var tabi; örneğin ben, Brezilya sınırı yakınlarında kırsal bir bölgede hiç doktor olmadığını duyup başvurmuştum. Ama sonra, bu yerin medeniyetten uzaklığı soğuttu beni. ‘Cep telefonun orda çalışmaz’ dediler; ben de vazgeçtim. Aradan iki yıl geçtikten sonra, aynı yerde çalışan Kübalı bir doktorla tanıştım; ve kendimden nasıl utandım! Venezuelalı köylülere benim yerime, ta Küba’dan kalkıp gelmiş biri bakıyordu. O zaman Chavez’in ‘misyonu’na girmeye karar verdim; ve hayatımın en güzel deneyimini yaşıyorum.”
Komünist Küba’nın sağlık hizmetlerindeki kabarık personel sayısının bilgisi, becerisi Latin Amerika’da her kesimin şapka çıkarttığı bir gerçek; fakat Chavez karşıtları, Karakas’taki hükümetin Havana’yla güçlenen bağlarından son derece tedirgin. Ülkeye akın eden doktor ordusu bir yana; Karakas’taki Kübalı danışmanlar, Havana’ya okumaya giden Venezuelalı devrimci gençler bu tedirginliği perçinliyor.

 

Halihazırda Venezuela anayasasına göre bir cumhurbaşkanı en fazla iki dönem görevde kalabiliyor; fakat Hugo Chavez’in, ‘süresiz cumhurbaşkanı olabilmesinin yolunu açacak bir halk oylamasını 2010 yılında mümkün gördüğünü’ söylemesi, muhalefet sıralarında Fidel Castro benzetmelerini daha da körükledi. Ancak sosyal bilimci Margarita Lopez Maya, Chavez ve çevresinin bazen üst-orta sınıfları alarma geçiren beyanlarının, daha sonra başka açıklamalarla çektiğine dikkat çekiyor: “Chavez’in söyleminde bir değişim var; ilk başlarda 3. yoldan bahseden bir liderdi, Tony Blair ya da Bill Clinton gibi. 1999’da hükümetteki ilk yılında kabul edilen anayasaya baktığımız vakit, bunun kapitalizmle barışık bir metin olduğu açıkça ortada. Öngörülen ekonomi, devlet yapısı kapitalist; ama şu son yılda bir değişim sözkonusu, Chavez taraftarları kapitalist sistemin yoksulluğa, gelir dağılımındaki adaletsizliğe çare olamayacağını daha sık söylüyorlar. Haliyle, Venezuela’nın yüzde 20 ila 30’unu temsil eden orta ve üst sınıflar bu durumdan hoşnut değil; fakat hükümetin en üst kademeleri her fırsatta özel mülke ve özel sektöre müdahale edilmeyeceğini dile getiriyor hala; golf sahalarının akibeti konusunda mesela, Belediye başkanının önerileri büyük gürültü koparttı. Fakat Chavez hükümeti daha sonra, bu yerlere el konulmayacağı mesajını da verdi; yani ortada muğlak bir durum var.”

Venezuela’da halihazırda özel şirketler yerel olsun, yabancı olsun vergilerinin artmış olmasına karşın varlıklarını eskisi gibi sürdürüyorlar; hala kâr ediyorlar. Özel bankalar ve işyerleri açısından da tek önemli değişiklik vergilerde; peki, hep böyle devam edecek mi?

“Chavez’in nereye doğru ilerlediğini şu an pek bilmiyoruz. Lideri olduğu hareket içinde farklı görüşler rekabet ediyor. Kapitalist sistem içinde kalkınmacı bir modeli savunan gruplar da var, sosyalist bir devrimi çok daha derinlemesine hayata geçirmek isteyenler de var. Bugüne değin Chavez, bu iki grubu da tek bir şemsiye altında tutmayı başardı. Çok karizmatik bir adam, lideri olduğu hareket geniş bir ittifak; fakat iç çekişmeleri kontrol altında tutmayı, farklı aktörleri kendisine bağlamayı becerdi bugüne değin.”
Hugo Chavez’in, Washington’un politikalarına meydan okuyan konuşmaları Venezuela’da kendi tabanında popülerliğini aktarırken; muhalefet çevrelerinde ise Venezuela’yı uluslar arası alanda, giderek tecrit ettiği eleştirilerine yol açıyor. İran’la bağlarını güçlendiren; İsrail’i, elçisini çekerek protesto eden Chavez, siyasi anlamda başkan Bush’la taban tabana zıt bir görünüm içinde. Washington-Karakas hattında iki ülkenin liderleri bir söz düellosundadır gidiyor; fakat şimdiye kadar, aralarındaki sıkı petrol ticaretini de bozmadan. Petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 15’ini Venezuela’dan sağlayan ABD, Karakas’ın en büyük müşterisi; bu ülkenin petrolünün yaklaşık yarısını, Amerikan şirketleri satın alıyor.  

 

Venezuela’nın BM elçisiyken Hugo Chavez’i protesto ederek istifa eden Milos Alkalay, ‘devrimin retoriği ile gerçekleri arasında büyük bir çelişki olduğu’ görüşünde: “Devrimcilerin bütün projeleri Amerikan doları sayesinde. ABD ile olan sözleşmelerinde Venezuela para birimini güçlü tutabiliyor; ama öte yandan, ‘Ben devrimciyim!’ diye geziyorsun. Bu tezat da ülkede gerçek bir değişime işaret etmiyor.” Ancak hep böyle kalmayabilir. Hugo Chavez de bu eleştirilerin farkında, ABD pazarına bağımlılığını azaltmanın yollarını arıyor. Zor bir süreç bu, Venezuela ham petrolünü işleyebilen rafineriler her ülkede yok; ama Amerika’da var.

 

Hugo Chavez, bölge ülkeleriyle petrol ilişkilerini de güçlendirerek, Washington’a karşı birlikte tavır almaya özendirmeye çalışıyor bu ülkeleri. Arjantin’de bölge ülkelerinin toplantısında, Washington’un Güney Amerika ülkelerine benimsetmeye uğraştığı serbest ticaret antlaşmasını toprağa gömeceklerini ilan eden Hugo Chavez; onun hedefi, Güney Amerika’yı bir blok halinde Kuzey Amerika’nın karşısına ticari, askeri, siyasi planda rakip olarak çıkartmak.

 

Latin Amerika’da esen bu siyasi rüzgarda Hugo Chavez’in arkasında duran ülkelerden biri Küba’ysa, bir diğeri de Bolivya. İşte, dizimizin bir sonraki bölümünde, Karayip sahillerinden ayrılarak ve değişimin izini, Ant dağlarının 4000 metreye varan tepelerinde süreceğiz. Yerli Toplumların yeni bir hak arayışıyla siyaset sahnesine çıktığı, tarım işçisi bir sendikacının Evo Morales’in seçim zaferi kazandığı Bolivya’da da sol iktidar “Devrim!” diyor, Washington’un politikalarını “yeni sömürgecilik” diyerek reddediyor; ama Bolivya bu devrimi, bölünmeden götürebilecek mi? (bbc, 28-29.11.2006)

 Hazırlayan Celal Sancar

Chavez de küreselciler safına geçti

Chavez de küreselciler safına geçti

 Gazetelerdeki en ince ayrıntıyı bile atlamadan okuyan okurların dikkatini çekmiş olabilir. Kuzey Kore ya da Küba’da açlıktan milyonlarca insanın öldüğünü 72 puntoyla yazan yurdum gazeteleri, bu hafta küçük puntolarla bir haberi de yazmak zorunda kaldılar. Satır aralarına sıkıştırılan haberlere göre Avrupa Birliği’ne üye ülkelerde halkın % 20’si yoksulluk sınırının altında yaşıyormuş; ama haberin konusu Avrupa Birliği ülkeleri olduğu zaman akan sular duruyor. Onlar her ne kadar gizlemeye çalışsalar da bu araştırma verileri Venezüella’nın Devlet Başkanı Hugo Chavez’in dikkatinden kaçmamış. Latin Amerika kıtasını IMF’nin yok edici politikalarından kurtarmak için bölge ülkelerine IMF’ninkilerle karşılaştırılamayacak koşullarda ve hiçbir şart koşmadan ardı ardına kredi açan Chavez bu sefer elini Avrupa Birliği’nin yoksullarına uzattı. Anlaşma İngiltere’nin başkenti Londra’da Venezüella Dışişleri Bakanı Nicolas Maduro’nun da katıldığı bir törende Venezüella şirketi “Petroleos de Venezuela Europa” ile Londra Belediyesi arasında imzalandı. Livingstone, ucuz mazot sağlama fikrinin, dünya çapında yoksullukla mücadele konusunda çalışmalar yapan Venezüella Cumhurbaşkanı Hugo Chavez’den çıktığını kaydetti. Görüleceği üzere, Chavez artık yalnızca Latin Amerika’nın yoksulları ile ilgilenmeyip, tüm yerkürenin yoksulları için politikalar üretmeye başlamış 

Haydi ulusalcılar kuduz aşısına

 “Türk’üm!” demenin suç haline geldiği bir ülkede Türkler için korkutucu bir haber de Bulgaristan’dan geldi. Bulgaristan’da Jivkov döneminden sonra durulmaya yüz tutan Türk düşmanlığı ırkçı ATAKA Partisi ile birlikte tekrar yükselişe geçti ve Türklere yönelik saldırılar hız kazandı.ATAKA Partisi’nin Varna İl Başkanı Tsveta Georgiyeva Deniz Parkı’nda yürürken köpeğinin bir çocuğa yönelmesi yüzünden çocuğun annesi tarafından uyarıldı. Annenin kendisini uyarmasına sinirlenen Tsveta çocuğun annesi ile ağız dalaşına başladı. Olayı gören parkın güvenlik görevlisinin olaya müdahale etmesiyle iyice sinirlenen Tsveta, güvenlik görevlisine hakaretler yağdırdıktan sonra hızını alamayıp “Sen Türk’sün!” diyerek güvenlik görevlisine önce demokratik şekilde küfür etti, sonra da ensesinden ısırdı.

Enternasyonal dayanışmanın gereği olarak, olayın Türkiye’ye sıçrama olasılığı oldukça güçlü görünüyor. Şimdilik “Türk’üm” diyenlere küfür etmekle yetinen faşist aydınlarımızın da yakın zamanda bu yeni taktiği benimseyeceklerini düşündüğümüzden TÜRKSOLU gazetesi çalışanları olarak önlem gereği topluca kuduz aşısı yaptırdık. Hâlâ “Türk’üm!” diyebilen cesur insanlarımızı da aşı yaptırmaları konusunda uyarıyoruz.

 

Taliban hükümet yıktı

 Taliban’ın Afganistan’da NATO güçlerine karşı kazandığı zaferler sonunda bir hükümetin de devrilmesine neden oldu. İtalya’da Romani Prodi liderliğindeki sol koalisyon hükümetinin Afganistan’daki İtalyan askerlerinin finansmanına ilişkin yasa teklifinin Senato’dan onay alamamasının ardından Prodi, Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano’ya istifasını sundu. Tasarının kabul edilmesi için 160 oy gerekirken, hükümet 158 oyda kaldı. Koalisyona dahil olan bazı sol milletvekilleri de tasarının aleyhine oy kullandı. Daha önceden de hükümet içindeki bazı milletvekilleri Prodi’nin Afganistan politikasını eleştiriyorlardı.Prodi hükümeti ayrıca sol seçmenden oy alarak iktidara gelmesine karşılık Vicenza kentinde bulunan ABD üssünün genişletilmesi kararını desteklemiş, hükümetin bu kararı 100.000 kişinin katıldığı bir miting ile protesto edilmişti. Üssün genişletilmesi kararı Berlusconi’nin başkanlığını yaptığı eski sağ koalisyon zamanında alınmıştı. Bu Prodi’nin 3. istifası oluyor. 

Lula ile Brezilya’da röportaj yaptık

 TÜRKSOLU gazetesi olarak, Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inacio Lula da Silva’nın daveti üzerine, hem Rio Karnavalı’nı izlemek hem de Başkan’la röportaj yapmak üzere geçen hafta Brezilya’daydık. Latin Amerika coşkusunu en iyi biçimde yansıtan bu karnaval, halk için de bir moral kaynağı oluyor. TÜRKSOLU’nun sorularını yanıtlayan Lula, karnaval kapsamında 13 samba okulunun tüm hünerlerini gösterdiğini ve bu karnavallar sırasında 700.000 turistin ülkeye geldiğini söyledi. Başkan Lula, Türkiye’ye selam yollayarak “Eskiden dans etmek üzere Brezilya’ya gelen dansözleriniz vardı. Birisini hâlâ unutamıyorum: Nesrin Topkapı. Sizden artık yeni Topkapı’lar bekliyoruz. Topkapı’lar her zaman Brezilyalıların kalbinde yaşayacaktır.” dedi.

Çok istememize karşın sayfa sayımızın sınırlı olmasından dolayı röportajı yayımlayamadık; ama isteyen okurlarımız röportajın devamını Evrensel’de okuyabilirler.

 

Soğuk savaş ısınmaya başladı

 Rusya ile ABD arasındaki soğuk savaş, ABD’nin Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne kuracağını açıkladığı füze kalkanının ardından iyice ısındı. İki ülkeye 10 adet füze kalkanı kuracağını açıklayan ABD, bunların her ne kadar İran’a yönelik olduğunu açıklasa da Rusya bu açıklamalara ikna olmamışa benziyor. Putin’in “Füze kalkanını bir tehdit olarak görüyoruz. Gereken yapılacak.” açıklamasının ardından Rus Stratejik Füze Güçleri Komutanı General Nikolay Solovtsov da, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ni uyararak böyle bir girişime izin vermeleri durumunda Stratejik Füze Güçleri’nin bu ülkeleri hedef alacağını açıkladı. Rus Uzay Güçleri Komutanı Popovkin ise ilginç bir şekilde, “ABD füze bataryalarını Türkiye’ye yerleştirsin.” önerisini yaptı. Çek Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı ise Ruslarla daha önceden deneyimleri olduğunu söyleyerek yapılan şantajlara boyun eğmeyeceklerini bildirdi.

Bu arada Avrasyacıları üzecek bir haber de Rusya’dan geldi. ABD’ye karşı meydan okuyan İran’ı Rusya ve Hindistan da terk etti. Rus yönetimi İran’ın aldığı nükleer malzemelerin parasını ödemediği gerekçesiyle İran’a yapılan sevkıyatları durdurdu. Uzmanlar ise Rusya’nın ABD baskısına boyun eğdiğinden dolayı böyle bir yolu tercih etmiş olabileceğini bildiriyorlar. Füze kalkanının Çek Cumhuriyeti ve Polonya’dan kaldırılması karşılığında Rusya’nın İran’ı feda etmiş olabileceği de gelen yorumlar arasında.

 

Burası İkitelli medyası: Asparagasta sınır yoktur!

 Artık kanıksamaya başladık desek yeridir. İkitelli medyası asparagas haber üretme konusunda oldukça yaratıcı. Yakın zaman önce Castro’nun öldüğünü kaçıncı kez yazmışlardı. Ondan önce de Nasrallah ile hayali röportajlar yapılmıştı. Yaşları 30 ve üzerinde olanlar belki anımsarlar. Yıllar önce yine aynı İkitelli medyası, sakallı bir bebeğin dünyaya geldiğini ve 3 gün sonra kıyametin kopacağını söylediğini yazmışlardı. O zaman herkesi bir telaş almış, insanlar birbirleri ile vedalaşmaya başlamışlardı. Tabiî ki haber fos çıkmıştı.Bu seferki asparagasın konusu ise Kuzey Kore. Daha önce Kuzey Kore’de yılda 1 milyon kişinin açlıktan öldüğünü yazanlar, Kuzey Kore’nin ABD karşısında diplomatik zafer kazanmasının ardından bu kez kafayı Kim Jong İl’e taktılar. Gazetelerde yazılan haberlere göre bir Japon otomobilin bozulup yolu tıkaması üzerine Kuzey Kore lideri Kim Jong İl çok sinirlenmiş ve ülkedeki tüm Japon otomobillerine el konulması emrini vererek bundan sonra Japon otomobili kullanılmasını yasaklamış. Haberlerin devamında ise, ülkedeki otomobillerin çoğunun Japon otomobili olduğu ve bu yüzden halkın kara kara düşünmeye başladığı yazıyor. Ve yine kaynağı olmayan müthiş bilgiler. Kuzey Kore gazetelerinin yazdığına göre Kim Yong İl uyurken bile araba kullanabilirmiş, bilim adamları onun nükleer enerji ve elektronik bilgisi karşısında saygıyla önünde baş eğerlermiş, doğum gününde donmuş göller dağları bile çatlatacak biçimde çatırdıyormuş, o kadar güçlü bir belleği varmış ki bir keresinde mezarda yatan 100 askerin adını, hoşlandıkları şeyleri, başarılarını teker teker saymış. Bizim gazetecilerin Kuzey Kore ile ilgili asparagas uydurmalarına hiç gerek yok. Başlarını biraz çevirebilseler gerçekleri görürler. Bizimkinin yanında Kim Yong İl ne ola ki. Bizimki sonsuz uykuya daldığınızda sizi anında Mercedes marka cenaze arabasına bindirir, tarım alanındaki bilgisi karşısında çiftçiler anasını da alıp gitmek zorunda kalır, bindiği arabaların camları İlahi Hikmet karşısında balyoz yemiş gibi dağılır. Şimdi sormak gerekiyor. Daha önce yiyecek ekmek bulamadığını yazdığınız bu halk, Japon otomobillerine verecek parayı nereden buluyor? Neden bu haberi yayımlayan gazetelerin bu haberi nereden, hangi ajanstan aldığına ilişkin gazetede hiçbir bilgi yok? Bu sorular yanıt bekliyor! Sakın ABD propaganda servisinin haberine balıklama atlamış olmayasınız 

Kolombiya’da işler karıştı

 Yaklaşık kırk yılı aşkın bir süredir Kolombiya Devrimci Güçleri (FARC) ile hükümet ve paramiliter faşistler arasında bir iç savaşın yaşandığı ülkede Dışişleri Bakanlığı’nda görev değişikliğine gidildi. Kolombiya hükümeti daha önceleri paramiliter güçlere olan yardımını yadsıyordu; fakat Dışişleri Bakanlığı’nı yürüten Maria Consuelo Araujo’nun kardeşinin yasadışı paramiliter örgütlere mali destek sağladığının ortaya çıkması nedeniyle tutuklanması hükümetin faşist paramiliterlere verdiği desteği gün yüzüne çıkardı. Sağcı paramiliterler daha önce solcu gerillalara karşı uyguladıkları insanlık dışı tutumlarından dolayı ve uyuşturucu ticareti yaptıkları için tüm dünyadan tepki görüyorlardı. Ayrıca ABD’nin desteklediği Devlet Başkanı Alvaro Uribe’ye yakın 5 kongre üyesi için daha tutuklama emri çıkarıldığı bildirildi. Maria Consuelo Araujo’nun yerine getirilen Fernando Araujo (yalnızca soyadı benzerliği) ise eski bakandan çok daha sert bir karaktere sahip. FARC gerillalarına karşı sertlik yanlısı bir tutum içinde olduğu biliniyor ve gerillaların elindeki rehinelerin güç kullanılarak kurtarılması görüşünü savunuyor. Yeni Bakan Fernando Araujo, 2000 yılında Ekonomik Kalkınma Bakanı iken FARC gerillaları tarafından bir plajdan kaçırılmış. 7 Ocak 2006 tarihinde yani 6 yıl sonra kaçmayı başarabilmişti. 

Hillary rövanşı alabilecek mi?

 Demokrat Parti’den başkan adayı olan Hillary Clinton’un Başkanlığı kazanması durumunda kendisinden boşalacak olan New York senatörlüğü için eşi Bill Clinton konuşulmaya başlandı. ABD yasalarına göre boşalacak olan koltuk için valilerin senatör atama yetkisi bulunuyor. New York Valisi Eliot Spitzer’in Demokrat Partili olması nedeniyle, Hillary’in seçimi kazanmasının ardından boşalacak koltuğa kocasının atanması büyük bir olasılık olarak değerlendiriliyor. Bu düşünce Demokrat Parti’nin ağır topları tarafından da destekleniyor. Hillary’nin başkan olması durumunda bizim de merak ettiğimiz bir konu var. Acaba kocası Bill’den Monica’nın rövanşını almayı başarabilecek mi? Beyaz Saray’ı eğlenceli ve sansasyonel günler bekliyor gibi

İşbirlikçiliğin kaçınılmaz sonu

İşbirlikçiliğin kaçınılmaz sonu

 Irak lideri Saddam için idam kararını veren Kürt yargıç Rauf Abdülrahman çareyi İngiltere’ye kaçmakta buldu. ABD ordusunun Irak’ı işgal etmesiyle birlikte ABD tarafından Saddam’a idam kararı vermekle görevlendirilen yargıç, yaşamının tehlike altında bulunduğunu ve sayısız tehdit aldığını söyleyerek geçen aralık ayında turist vizesiyle gittiği İngiltere’den sığınma talebinde bulundu. Saddam’ın davasına bakan ilk yargıç Rizgar Muhammed Amin’in yumuşak davranmakla eleştirilmesi üzerine bu göreve atanan yargıç birçok tartışmayı da beraberinde getirmişti. Yakınlarının Saddam tarafından Halepçe’de öldürüldüğü ileri sürülen yargıcın bu göreve atanması ABD’nin davadan ne beklediğini gösterir nitelikteydi. Kürt yargıcın son derece sert yönetimi birçok kişinin de tepkisini çekmiş, sanıklardan biri olan Saddam’ın üvey kardeşi Tikriti bu sert tavırlara sinirlenerek Kürt yargıca “O… çocuğu” diye küfür etmişti. Yargıç aynı davada Saddam’ın savunma avukatlarından Büşra Halil’i de duruşma salonundan çıkartmıştı.

Fakat bu sığınma talebinin kabul edilmesi bu aralar biraz zor olabilir; çünkü iki oğlundan biri Irak’ta savaşan, diğerinin ise İngilizleri Irak’ta askerliğe özendirmek için hazırlanan afişlerde fotoğrafı bulunan Jamaikalı bir kadın İngiltere’den sınırdışı edilmek üzere. 69 yaşındaki Joy Bowman’ın oğulları İngiltere için savaşmasının karşılığını yurttaşlık hakkı kazanarak aldı; ama annenin İngiltere’ye sunabileceği böyle bir hizmeti yok. O yüzden şimdi 15 yaşındaki kızı ile birlikte sınırdışı edilmek üzere. Tıpkı Saddam’ın idam kararını vererek işbirlikçiliğin gereğini yapan Kürt yargıcın artık verecek bir şeyi kalmadığı gibi. Oğulları ise durumu biraz geç kavramış gibi görünüyor: “Anlaşılan bu ülkeye hizmetimiz hiç hesaba katılmıyor.”

 

Angola IMF’ye kapıyı gösterdi

 Dünyanın en yoksul ülkelerinden biri olan Angola’nın Maliye Bakanı Jose Pedro de Morais, Uluslararası Para Fonu’na gönderdiği mektupta, “IMF’nin hazırlayacağı bir ekonomik programın Angola’nın şu ana dek sağlamış olduğu ekonomik ve sosyal istikrarın korunmasına yaramayacağını” belirterek yardıma gereksinim duymadığını söyledi.

IMF’nin vereceği krediler için siyasi koşullar ileri sürmesinden rahatsız olan hükümet iç savaş sona erdikten sonra, başlıca ihraç ürünü olan petrolün uluslararası fiyatlarının yükselmesi ile Batı’ya olan bağımlılıktan kendini kurtarmaya başlamıştı. Darısı IMF’den para almak için her istediği siyasi koşulu anında yerine getiren ve hâlâ bir Angola kadar olamayan ülkelerin başına

 

Medyum, Apaçi… Sırada ne var?

 Daha önce İngiltere’nin Ladin’i medyumlar aracılığı ile aradığını yazmıştık. İngiltere medyumlardan sonuç alamadı; ama ABD şansını Apaçiler ile denemek istiyor. Her yıl akıttığı milyarlarca dolara, her türlü teknolojik alete, binlerce muhbire karşın anlaşılan ABD istihbaratı yine çuvallamayı sürdürüyor. Başına 25 milyon dolar ödül koyduğu Ladin’i bulmak için tüm istihbarat yöntemlerini kullanıp başarılı olamayan ABD bu kez teknolojinin hiçbir nimetinden yararlanmayan, tamamen “ilkel” bir biçimde iz süren Apaçilerden oluşan 21 kişilik bir timi devreye soktu. Apaçilerinin yalnızca atalarından öğrendikleri işaret okuma tekniklerini kullanıyorlar. Ağaçlar, yerdeki ayak izleri, bir dala takılan saç teli gibi işaretlerle iz sürüyorlar.

1972 yılında kurulan tim ilk görev olarak uyuşturucu kaçakçılarını yakalamakta kullanıldı. CIA’dan ve MI6’dan umudu kesen ABD ve İngiltere bakalım daha ne kadar böyle yaratıcı fikirler bulmayı sürdürecekler

  

İran PKK’ya darbe vurmayı sürdürüyor

 İran Türkiye’nin yapamadığını yapıyor ve PKK’ya (PEJAK) ardı ardına darbeler indirmeyi sürdürüyor. Farsça yayımlanan Cumhuri İslami gazetesinin haberine göre son günlerde sıklaştırılan operasyonların sonucunda 207 terörist tutuklandı. Batı Azerbaycan Emniyet Müdürü Hasan Keremi’nin açıklamasına göre tutuklananların % 90’ı PKK’lı, geri kalanları ise İran ve Suriyeli… evrim Muhafızları 3. Tugay Komutanı’nın bulunduğu helikopterin düşmesinden sonra bölgedeki operasyonları artırdıklarını belirten Keremi, “Bütün teröristler yok oluncaya kadar operasyonlar sürecek.” ifadesini kullandı. İranlı yetkililer daha önceki açıklamalarında gerektiği teröristleri yok etmek için sınır ötesi operasyon bile yapabileceklerini açıklamışlardı.

Bu arada daha önce de yazdığımız gibi Rusya İran’ın nükleer programına verdiği desteği belirsiz bir tarihe kadar durdurduğunu açıkladı. Rus yetkililerin yaptıkları açıklamaya göre gerekli olan nükleer yakıt bu ay bu ay teslim edilmeyecek. Daha önce yapılan anlaşmalar gereği Rusya nükleer yakıt çubuklarını Buşehr’deki reaktör tamamlanmadan altı ay önce İran’a teslim edecek ve tesis 2008 Ocak ayından itibaren faal duruma geçecekti. Her ne kadar sorunun İran’ın her ay ödemesi gereken 25 milyon doları aksatması olarak gösterilse de, olayın perde arkasında ABD’nin Rusya’ya yaptığı baskının söz konusu olduğu dile getiriliyor. Görülen o ki, Rusya kendi çıkarları zedelenmeye başladığında İran’ı feda etmeye hazır.

 

Ufak ufak tüyelim, mehtap uyanmasın

 Bütün çabalarına karşın girdiği Irak bataklığından bir türlü kurtulamayan ve her geçen gün asker kayıpları giderek artan ABD sonunda çareyi tüymekte bulmuş gibi görünüyor. Irak şu anda işgalin başlamasından öncesine göre çok daha fazla istikrarsız durumda. Bunu ABD Başkanı George Bush’un katıldığı bir televizyon programında itiraf etmesinin ardından, Pentagon’un hazırladığı ve 2006 yılının son çeyreğinin değerlendirildiği raporda ülkede artık bir iç savaş durumumun söz konusu olduğu değerlendirilmesine yer verildi. ABD’nin Irak’a atadığı yeni komutan olan Genaral David Patreus başta olmak üzere birçok askeri yetkilinin “Irak’ta askeri bir çözüm artık olanaksız.” diyerek yenilgiyi kabul etmesinin ardından Pentagon’un gizliden gizliye bir B Planı hazırlamakta olduğu konuşulmaya başlandı. Plana göre ABD’nin daha önce El Salvador’da uyguladığı planın aynısı bu kez Irak’ta uygulanacak. 1981-1992 yılları arasında ABD, El Salvador’da gelişen sol akımları bastırmak için askeri diktatörlük hükümetine 7 milyar dolarlık yardım yapmış ve 55 Yeşil Bereli de El Salvador ordusunun solcu gerillalara (FMLN) karşı sürdürülen savaşta eğitim için görevlendirilmişti. Şimdiki plana göre de ABD ordusu gerektiği zaman Irak’tan çok hızlı bir şekilde tüymenin planlarını yapıyor. Çekilen askerlerin yerini üst düzey subaylar alacak ve işbirlikçi Irak hükümeti ordusunun direnişçilere yönelik operasyonlarını yönetecek.

ABD’den önce Nikaragua, İspanya, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Filipinler, Tayland, Yeni Zelanda, Tonga, Portekiz, Hollanda, Norveç, Ukrayna, Japonya, İtalya ve Slovakya askerlerini çekip sıvışmıştı

  

Arayan Mevlasını da bulur…

 Geçen hafta ABD’nin üçüncü uçak gemisini de Körfez bölgesine gönderdiğini yazmıştık. ABD’nin gönderdiği ikinci uçak gemisi olan USS Dwight D. Eisenhower da bu hafta içinde bölgeye ulaştı.Tüm bu gelişmeler olurken ABD’nin İran’a yönelik saldırı planlarının çoktan hazırlandığı açıklandı. BBC’nin diplomatik kaynaklardan edindiği bilgilere göre ABD büyük bir hava saldırısı planlıyor. Yapılması düşünülen hava saldırısı kapsamında yalnızca nükleer santrallerin değil, hava ve deniz kuvvetlerinin de hedef kapsamında olduğu bildirildi. ABD ise bu iddiaları yanıtlamakta gecikmedi. Pentagon sözcüsü Bryan Whitman söz konusu bilgilerin ancak gülünç olarak nitelendirilebileceğini, şiddet kullanma gibi bir niyetlerinin olmadığını ifade etti. Whitman, “sorunları diplomatik platformlarda çözmeyi tercih ettiklerini” belirtti. ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Tom Lantos da, Rusya ziyareti ardından yaptığı açıklamada, İran’a askeri saldırıda bulunmak gibi bir niyetleri olmadığını söyledi. Irak’ta girdikleri kara savaşlarında sürekli kayıplar veren ABD yönetimi bu sefer bir kara harekâtı düşünmüyor. İran’da kendisi ile işbirliği yapacak Kürt grubunun sayıca çok az olması, ABD yönetiminin elini bağlamış görünüyor. İran ise, tüm bu tehditlere “İktidar” adını verdiği son bir yıl içindeki en büyük askeri tatbikatla karşılık verdi. Ülkenin 16 eyaletinde devam eden tatbikat süresince 750 kadar füzenin kullanılacağı, Fecr-3, Fecr-5 ve Zilzal füzelerinin deneneceği bildiriliyor. Güvenlik kapsamında ise geçen hafta Devrim Muhafızları’na yönelik yapılan ve 11 kişinin öldüğü saldırının sorumlularından biri yakalandı ve idam edildi. (Darısı bizdekilerin başına!)

ABD yönetimi, İran’ın petrol kaynaklarına el koymak için kararlı gözüküyor. Bush, Irak’tan sonra İran’da belasını arıyor olabilir; ama nedense Mevlasını bulan hep Yankee askerleri oluyor.

 

Dikkat: Türk yürüyüşü

 İspanya’da yapılan Türk yürüyüşünün ardından bu kez de Belçika’da Türk yürüyüşü yapıldı. Anımsanacağı üzere, İspanya’daki yürüyüşte İspanyollar çeşitli ulusların adı altında yürüyorlardı. En fazla Türk adına sahip olunmak istendiğinden dolayı ise, Türk adını kullanabilmek için yürüyüşçüler arasında kıyasıya çekişme yaşanıyordu. Belçikalılar ise şanslı sayılır. Onlar doğrudan Türk adını kullanabiliyorlar.Belçika’nın Faymonville Köyü’nün şanslı sakinleri her yıl olduğu gibi bu yıl da Türk giysilerini giyip sokaklarını Türk bayrakları ile donattılar. Köyün futbol takımının adı bile Turukania ve sahaya Türk bayraklarıyla çıkıyor. İşin ilginç tarafı, köyde yaşayan bir tek Türk’ün bile olmaması. Kendilerine niçin Türk denildiğini ise şöyle açıklıyorlar: “Yağmacı Haçlı Seferleri’ne katılmadığımız için!”… Köyün Türk bayrakları ile donatılmasının yararını İkinci Dünya Savaşı’nda gördüklerini söyleyen köyün yaşlıları, “Hitler bile köyün Türk bayrakları ile donatıldığını görünce yağmalamaktan çekindi.” diyorlar. 1000’lerce kilometre uzaktan bile Türk’ün ne anlama geldiğini bilen Belçikalılara bizim de bir önerimiz var: Sıkıyorsa aynı gösteriyi Türkiye’de yapın. Hitler bizimkilerin yanında melek kalır. Yatın kalkın da Belçika’da “aydın” olmadığına dua edin. Bu yürüyüşü Beyoğlu’nda yapsanız, ne ırkçılığınız kalır ne de provokatörlüğünüz. Hiçbir şey demeseler bile, bütün Belçika yürüseniz “Topu topu 50 kişiler. Hepsi bu kadar mı?” derler. En iyisi mi siz yol yakınken hemen geri dönün.

Ümmet-i Muhammed’in Esaslư Bir Müttefiki: Hugo Chavez [HakanAlbayrak]

Ümmet-i Muhammed’in Esaslư Bir Müttefiki: Hugo Chavez [HakanAlbayrak]

 

En son, ABD Ba₫kanư Bush’a “₫eytan” diyerek ve Ưslam’a hakaret eden Papa 16. Benedikt’i yangưnưn üstüne körükle gitmekle suçlayarak Haçlư / Siyonist koalisyonunu çileden çưkaran –Müslümanlarưn ise takdirini kazanan- Venezüela Cumhurba₫kanư Hugo Chavez, bunu öteden beri yapưyor.

 Hatưrlayalưm:

 New York’taki Ưkiz Kuleler’e düzenlenen saldưrư üzerine bütün dünyada sưkư yönetim ilan eden Amerika Birle₫ik Devletleri, Ortaçađ’daki “cadư avư”na benzeyen bir Müslüman avư ba₫lattư. Bütün hükümetler, ülkelerindeki “terör potansiyeli”ni Washington’a bildirmek ve Washington’un talimatư dođrultusunda bu potansiyele kar₫ư mücadele etmekle ‘görevlendirildi’. Ưlan edilen Haçlư Seferi ve engizisyon çerçevesinde, Hugo Chavez’den, ilk i₫ olarak, ülkesinde ya₫ayan Müslümanlarưn kimlik bilgilerini Washington’a iletmesi istendi. Chavez Venezüela’nưn haysiyet ve ₫erefine bir kasưt olarak gördüđü bu talebi hiç dü₫ünmeden geri çevirdi. Dahasư, ABD’nin Afganistan ve Irak’ư i₫galini “katliam” olarak niteledi. “Latin Amerika ve Arap dünyasưndaki medeniyetlerin (Endülüs mirasưna dayanan) akrabalưđưnư ihya etmek” için Arap-Latin Amerika Zirvesi’nin toplanmasưna önayak oldu. ABD’nin 1 numaralư dü₫man ilan ettiđi Ưran’la stratejik öneme sahip 20’den fazla anla₫ma imzaladư ve “Ưran ve Venezüela emperyalizmden kurtulma azminde iki karde₫ ülkedir” dedi. Hizbullah-Ưsrail sava₫ư sưrasưnda Ưsrail’deki Venezüela elçisini geri çekerek, Hizbullah ve Lübnan halkưna sembolik deđeri fevkalade yüksek bir destek verdi. Bir El-Cezire yorumcusu geçen Ađustos ayưnda ₫öyle diyordu:

 “Harcanan milyonlarca dolar, hayatlarưnư kaybeden onbinlerce insan, yüzlerce saat televizyon konu₫masư ve basưn toplantưsư, olađanüstü diplomatik çabalar, siyasi ve askeri planlar, Irak’ta geçen yưllar vs, vs, vs… Hiçbiri, ABD Ba₫kanư’nưn ilan ettiđi “Araplarưn kalplerini ve beyinlerini kazanmak” amacưnưn gerçekle₫mesini temin edemedi. George Bush, geçmi₫te ABD’nin Ortadođu ile ilgili planlarưna sưcak bakan pek çok Arap’ưn kalplerini ve beyinlerini de kaybetti. Görünü₫e bakưlưrsa mezkûr amaca ula₫manưn gizli formülü Amerika kưtasưnda bir ba₫kasưnưn elinde. Üstelik bu formülle çok daha hưzlư sonuç alưnưyor ve maliyeti de çok daha dü₫ük. Venezüela Cumhurba₫kanư Hugo Chavez, Ưsrail’deki en yüksek diplomatưnư geri çektiđini duyurduđunda, kendini birdenbire Ortadođu siyasetinin göbeđinde buluverdi. Chavez’in bu hareketi, Ưsrail’in Venezüela’ya yaptưđư bir fenalưktan deđil, Ưsrail’in Venezüela’ya binlerce mil uzaklưktaki Filistinlilere ve Lübnanlưlara yaptưđư fenalưklardan kaynaklanưyordu. Chavez, bu hareketinden önce, Ưsrail’i, defaatle, Lübnan topraklarưna ‘saldưrmak’ ve Lübnan halkưnư ‘soykưrưm’dan geçirmekle suçlamư₫tư. Ưsrail-Lübnan sưnưrưnda geçen ay yükselen ₫iddet üzerine Ưsrail’e kar₫ư bu kadar sert kelimeler kullanan ilk devlet ba₫kanư, Chavez oldu. Chavez, bu konuda Arap ve Müslüman ülkelerin bile önüne geçti…”

 Ve…? Bugün Hugo Chavez, Arap dünyasưnda (rejimler hariç) milli kahraman muamelesi görüyor. Filistin’de Arafat, ̃eyh Yasin ve Che Guevara posterleri basan matbaacưlar, artan talep üzerine, bol miktarda Chavez posteri de basưyor. Ưnternetteki Arap sohbet odalarưnda “Ben Filistinliyim, ama ba₫kanưm Ebu Mazen (Mahmud Abbas) deđil, CHAVEZ!”, “Araplưktan istifa ediyorum. Bundan böyle Venezüelalưyưm!”, “Halife seçimi yapưlsa oyumu Chavez’e veririm.”, “Emret, ey Chavez!” gibi cümleler kuruluyor. Bir gayrimüslimi halife seçmeyi hiç kimse ciddi olarak dü₫ünmez, fakat Ưslam ülkelerinin kahir ekseriyetinde hüküm süren basiretsiz liderlerle dalga geçmek için Chavez’i halife adayư ilan edenlerin öfkesi çok ciddi. Hayal kưrưklưđư ve öfke… Gayrimüslim Venezüela Cumhurba₫kanư’nưn Müslümanlarla dayanư₫ma adưna sergilediđi asil duru₫un Müslüman ülkelerin ba₫kanlarư ve ba₫bakanlarư tarafưndan sergilenmeyi₫ine isyan… “Bu ne yaman çeli₫ki anne!” feryadư… Budur hadise.

 * Hugo Chavez’e buradan hayali karanfiller gönderiyorum. Ke₫ke Caracas’a gidip, Ümmet-i Muhammed’in bu esaslư müttefikine gerçek karanfiller sunabilseydim.

 

Bush, Latin Amerika turunda gittiği her ülkede protesto edildi

 ABD Başkanı George Bush bozulan ilişkileri düzeltmek üzere gittiği bir haftalık Latin Amerika turundan hiçbir sonuç alamadan geri döndü. George Bush, 8 Mart’ta başlayan ve 5 ülkeyi kapsayan bu turdan yalnızca protestolarla ayrıldı. Latin Amerika ülkeleri arasındaki itibarı bir hayli kötü olan ve yıllarca arka bahçesi olarak gördüğü bu ülkelerdeki yandaş iktidarları birer birer sosyalist yönetimlere kaptıran Bush’un bu gezi ile etkinliğini arttırma çabaları tamamen sonuçsuz kaldı.

Bush, gezisine başlamadan önce Latin Amerika ulusunun gönlünü kazanabilmek için “Biz de Bolivar’ın çocuklarıyız.” demiş; fakat ülkesinin adını “Bolivarcı Venezüella Cumhuriyeti” olarak değiştiren Hugo Chavez “O kendini Simon Bolivar’ın çocuğu olarak adlandırıyor! O aslında başka bir şeyin çocuğu…” diyerek gereken yanıtı vermişti. Şimdi Bush’un gezide nelerle karşılaştığını ülke ülke inceleyelim.

 

Gezisinin ilk durağında Brezilya’ya uğrayan Bush’un bu ülkeye varmasıyla birlikte Sau Paulo adeta savaş alanına döndü. Binlerce göstericinin Bush’u protesto ettiği olayları yatıştırabilmek için polis göz yaşartıcı bomba kullanmak zorunda kaldı. Protesto gösterileri ABD elçiliğinin taşlanması ile başladı. Ayrıca ziyaretin 8 Mart’a rastlamasından dolayı Dünya Kadınlar Günü yürüyüşü de adeta Bush’u protesto gösterisine dönüştü. İnsanlar kadın haklarını savunmak yerine Bush’u protesto etmeyi tercih ettiler. Yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı bu yürüyüş sırasında bol bol “Bir numaralı teröriste ölüm!” sloganları atıldı. Porto Alegre kentindeki eylemciler ise Bush’un kuklasını yaktılar. Göstericiler Bush’u savaşın baş kışkırtıcısı ve gezegenin baş kirleticisi olarak niteledi.

 

Bush’un ikinci durağı ise Uruguay oldu. Burada da açılan pankartlarda Bush için “soykırımcı, işgalci, faşist ve savaş suçlusu” gibi gerçekliği kuşku götürmeyen lakapları kullanan Uruguaylılar, Bush’u düş kırıklığına uğrattılar. ABD Başkanı George Bush ile aynı anda Güney Amerika ülkelerini ziyarete çıkan Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez ise Arjantin’de ABD Başkanı’nı protesto gösterilerine katıldı. Bush’a bu sefer de “siyasi kadavra” diye seslenen Chavez, “Bush, ziyaretini sabote etmek için geldiğimi sanıp korkmasın, yalnızca rastlantı!” dedi. İç savaş sırasında yakınlarını kaybedenlerin kurduğu “Meydan Anneleri”nin düzenlediği mitingde 20.000 kişiye seslenen Chavez, “Bu eylem, Güney Amerika’nın kahraman topraklarında, Amerikamızın kahraman topraklarında, emperyalist patronun varlığına ‘hayır’ demek için düzenlendi.” diye konuştu. Chavez, Bush’un ikiyüzlülük madalyası almayı hak ettiğini söyledi ve ABD Başkanı’nı bozuk plağa benzetti.

 Bush’un bir sonraki durağı ise Kolombiya oldu. Latin Amerika’da belki de kendisine destek bulacağı ve milyarlarca dolarlık askeri yardım yaparak barış sürecini durdurduğu tek yer olan Kolombiya’da yakın dostu ve müttefiki olan Devlet Başkanı Alvaro Uribe ile görüşen Bush bu sefer işi sağlama almak amacıyla başkana “kişisel destek” sözü verdi. Amerika’ya yönelik uyuşturucu kaçakçılığının önlenmesi yolundaki çalışmalarındaki başarıları nedeniyle de teşekkür etti. Başkanın bunları söylediği sırada ise başkent Bogota’da 2.000 kişi bir gösteri düzenleyerek onu protesto etti. Polisle çatışan halk, bulabildiği Amerikan bayraklarını yakarken, güvenlik güçleri sert müdahalelerle göstericileri dağıtmaya çalıştı. Kolombiya’da 22 bin güvenlik görevlisi Bush’u korumak için görevlendirildi.

Kolombiya’nın ardından Guatemala’ya geçen Bush diğer ülkelerde olduğu gibi yine protestolar eşliğinde karşılandı. George Bush’un Guatemala Cumhurbaşkanı Oscar Berger’le yaptığı görüşmede güvenlik, ticaret, göçmenlerin statüsü gibi konuları konuşuldu. George Bush’un Maya uygarlığına ait arkeolojik bir bölgeyi gezmesinin ardından onun kötü ruhları peşinden getirdiğine inanan Maya yerlileri ziyaret sonrasında Başkan’ın ayak bastığı yerleri tütsüledi, çiçekler ekti, suladı. Yerli din adamları Bush’un kötü ruh taşıdığını söyleyerek, onun getirdiği kötü ruhları buralardan uzaklaştırmaya çalıştıklarını söyledi.

 

Gezisinin son durağı olan Meksika’da binlerce göstericinin elindeki “Katil Bush, senin gibi komşu istemiyoruz” yazılı bayraklar, Bush’un ziyaretinin Meksikalılar için ne anlama geldiğini oldukça iyi ifade ediyordu. Bu seferki protesto gösterileri ise öncekilerden çok daha sert oldu. Göstericiler, Washington’un Meksika sınırına güvenlik çitleri yerleştirme planını protesto etti. Bush’un kaldığı otele doğru yürüyüşe geçen halk, binayı çevreleyen güvenlik engelini aşmaya çalıştı. Bunda başarılı olamayan göstericiler kaldırım taşlarını sökerek engelin diğer tarafında duran polislere fırlattı. 30 kişilik maskeli bir grup ise ABD Büyükelçiliği’ni koruyan polis bariyerine saldırdı. Olaylar üzerine çıkan çatışmada çok sayıda protestocu tutuklandı.

 

Chavez ise, Haiti’ye vaat ettiği yardımları açıklamak üzere uğradığı kısa gezisinde yoksulların oluşturduğu büyük bir kalabalık tarafından coşkuyla karşılandı. Port-au-Prince’deki havaalanında Devlet Başkanı Rene Preval tarafından karşılanan Chavez, halkın yoğun ilgisi yüzünden kentin sokaklarında çok yavaş ilerleyebildi. “Çok yaşa Chavez, kahrol Bush!” sloganları atan kalabalığa Chavez, “Buraya Haiti’ye olan sevgimizi ve yükümlülüğümüzü göstermek için geldik.” şeklinde konuştu. Chavez ayrıca Haiti’yi yoksul durumdaki ülkelere ayrıcalıklı petrol tedarikinin söz konusu olduğu Petrocaribe adlı birliğe dahil etti.

 Kısacası Bush’un Latin Amerika gezisi hiç de umduğu gibi geçmedi. Gittiği her yerde protestolar ile karşılaşan George Bush, insanları daha da öfkelendirmekten başka bir şey yapamadığı gibi Chavez’in gölgesi altında kaldı ve alaycı çıkışlarını sineye çekmek zorunda kaldı. Chavez ise, gittiği her ülkede sevgi gösterileriyle karşılandığı gibi, gücünü daha da arttırarak döndü. Latin Amerika ulusu gerçekten kimin ne çocuğu olduğunu biliyor. Bush’un her gittiği yerde Chavez’den hakaret yemesine rağmen ısrarla gezisini sürdürmesi, insana ister istemez ayı ile avcı fıkrasını da anımsatmıyor değil

Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Svaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

 Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”  

 Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.

 

Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.

 

Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

 Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

 Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

 Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

 Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

 Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

 Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.


2 Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.