kalplerin keşfi 31
Şubat 10,2007 — otvavPEYGAMBER’İMİZİN (S.A.V) VEFATI
Ibni Mes’ûd der ki;
«Aramizdan ayrilacagi sirada Ayse’nin (validemiz için) evinde yatan Peygamber ´imizin yanina girdik. Bizi görünce gözleri yasardi ve söyle buyurdu:
«—Hos geldiniz. Allâh size ömürler versin, sizi korusun ve desteklesin. Size Allah’i ve O’ndan korkmayi tavsiye ederim. Ben size O’nun gönderdigi açiklayici bir ikâz ediciyim. Onun mülkü üzerinde ve O’nun kullari hakkinda sakin Allah’in emirlerine karsi gelmeyin. Ölüm ani, Allah’a dönüs ve Sidret-ül Münteha’ya, cennet barinagina ve dolu kadehe kavusma ani yaklasti.
Benden yana birbirinize ve benden sonra dininize girecek olanlara selâmimi ve Allah’in rahmeti dileklerimi ulastirin.»
Bildirildigine göre, Peygamber’imiz (S.A.S.) dünyadan ayrilacagi sirada Cebrail (A.S)’e:
«Benden sonra ümmetim kimin elinde kalacak» diye sorar. Ulu Allah (C.C) Cebrail (A.S) ‘e bildirir ki. «Sevgili Rasülümü müjdele ki. O’nun ümmetini yüzüstü birakmam. O’na müjdele ki, insanlar yeniden dirilirken ilk defa mezarinin basina O çikacak ve Mahser toplantisinda ümmetinin basinda bulunacaktir. O’nun ümmeti içeri girmedikçe cennete girmek, diger ümmetlere yasaktir.» Bunun üzerine Peygamber ‘imiz «Simdi gözüm arkada degil» diye buyurdu.
Hz. Ayse buyurdu ki: «Peygamber ‘imiz aramizdan ayrilacagi sirada yedi kuyudan çikarilmis yedi tulum su ile kendisini yikamamizi emretti. Biz emrettigi gibi yaptik. Ferahladi. Sonra evden çikti, Cemâatle nemaz kildi, arkasindan Uhud sehidleri için istigfar ve dua etti.
Sonra da ensar hakkinda vasiyette bulunmak üzere sunlari söyledi:
«— Imdi, ey muhacirler! Siz artiyorsunuz. Fakat ensar, bu gün oldugundan daha fazlu artmaz oldu.
Ensar benim sigindigim barinagimdir. Onlarin iyilerine karsi iyi davraniniz. Hatalilarinin hatalarini da hos görünüz.»
Sonra sözlerine söyle devam etti, «Bir kul, dünyada kalmak ile Allâh’a yönelerek arasinda tercih yapmaya çagrildi ve Allah’in yanini tercih etti.»
Bu söz üzerine Ebû Bekir Peygamber ´imizin son sözü ile kendisini kasdettigini ve ölecegini sanarak aglamaya basladi.
Peygamber ‘imiz durumu görünce söyle buyurdu. «Sakin ol, ya Ebû Bekir! (R.A.) Yalniz Ebû Bekir’in yoluna açilanin disinda Mescid’in sokaga açilan diger bütün kapilarini kapatiniz. Cünki ben Ebû Bekir ile sohbet etmekten daha degerli bir is bilmiyorum.»
Hz. Ayse diyor ki:
«Peygamber ‘imiz benim evimde, benim günümde ve kucagimda ruhunu teslim etti. Ulu Allah O’nun agiz suyu ile benimkini ölümü sirasinda biraraya getirdi. (Bu da söyle oldu)
Kardesim Abdurrahman içeri girdi, elinde bir Misvak vardi. Peygamber ‘imiz in gözü misvaka takildi. Hosuna gittigini anladigim için «Onu sana alayim mi» diye sordum. Basi ile «evet» diye isaret etti.
Misvaki eline verdim. Onu agzina götürdü, fakat sert geldi. «Onu senin için yumusatayim mi?» diye sordum. Basi ile evet diye isaret etti. Bunun üzerine misvaki agzimda yumusatip yine O’na uzattim.
Önünde bir su çanagi vardi. Elini suya daldirip «lâ ilâhe illallah. Gerçekten ölümün çesitü krizleri vardir» demeye basladi. Sonra da «Yüce dost, yüce dost» diyerek elini kaldirdi. O zaman «Demek ki, bizi tercih etmiyor» dedim.
Babasindan duyduguna dayanarak Said Ibni Abdullah der ki.
«Ensâr, Peygamber ‘imizin hastaliginin agirlastigini görünce Mescid’in çevresinde toplandilar, önce Abbâs Peygamber ´imizin yanina girerek ensârin disarda ve endise içinde oldugunu bildirdi.
Sonra Fadl yanina girerek ayni seyleri söyledi. Arkasindan Hz. Ali (K.V.) içeri girerek ayni seyleri söyledi.
Bunun üzerine Peygamber ‘imiz elini uzatarak «tutun» dedi. Hemen tuttular. Sonra «Ne diyorsunuz» diye sordu, yanindakiler «Öleceksin diye korkuyoruz» dediler.
Erkekler Peygamber ‘imizin basucunda toplandiklari için kadinlari da bagrismaya basladilar. Bunun üzerine Peygamber ‘imiz yataginda dogruldu ve Ali ile Fadl’a dayanarak kapiya çikti. Abbâs önünden yürüyordu. Basi sarili idi.
Kendi kendine yürüyerek minberin ilk basamagina oturdu. Herkes etrafinda toplandi.
Allah’a hamd ve sena ettikten sonra söyle buyurdu:
«— Ey insanlar!’ Duyduguma göre ölecegim diye korkuyorsunuz. Sanki ölümü garip görür gibisiniz. Peygamber ‘inizin ölmesinde ne gariplik görüyorsunuz? Ben size daha önce ölecegimi söylemedim mi? Kendiniz de zaten benim ölecegimi bilmiyor muydunuz? Benden önceki hiç bir Peygamber ümmeti arasinda baki kaldi mi ki, ben sizin aranizda bakî kalayim? Beni dinleyin, ben de siz de Rabb’imize kavusacagiz.
Ben size ilk muhacirlere karsi iyi davranmanizi ve muhacirlere de kendi aralarinda ayni seyi tavsiye ederim. Çünki Ulu Allah söyle buyuruyor:
“Yemin olsun asra ki, imân edip güzel amel isleyenler ile birbirirlerîne hakki ve sabri tavsiye edenlerden baska bütün insanlar hüsrandadirlar.” (Asr Suresi).
Her sey Allah’in iznine göre yürür. Bir isin geç kalmasi sizi o konuda sakin acele etmeye sürüklemesin. Çünki Ulu Allah birinin acele etmesi ile acele etmez.
Allah’a karsi çikana O. baskin çikar. Allah’i aldatani O. gereken cezayi verir.
“Eger idareyi ele alirsaniz, yeryüzünde bozgunculuk çikaracak, akrabalik baglarini mi keseceksiniz?”
Ensâra karsi iyi davranmanizi tavsiye ederim. Onlar sizden önce Medine’yi yurt ve iman yuvasi edinmislerdi. Onlara karsi iyi olmanizi tavsiye ederim. Size aziklarindan pay ayiranlar onlar degil mi? Size yurtlarinda kolaylik gösterenler onlar degil mi? Mallarina ihtiyaçlari olmalarina ragmen sizi kendilerine tercih etmediler mi?
Beni dinleyiniz. Iki kisi arasinda hüküm vermek üzere selâhiyete sâhib kilinan kimse onlarin iyisinin sözünü kabul etsin ve kusurlusunu hos görsün.
Hey, ben sizden ayriliyorum. Siz de pesimden gelip bana kavusacaksiniz. Hey, bulusma yerimiz, Havuzdur. Havzim, Sam’in Basra sehri ile Yemen’in Sena sehri arasi kadar genistir. Kevser olugundan oraya sütten beyaz, ak köpükten daha yumusak ve baldan tatli bir su akar.
Oradan içenler artik hiç susamaz. Taslari inci ve yatagi misktir. Yarin hesaplasma günü ondan kim mahrum kalirsa, her türlü hayirdan mahrum olur. Hey, kim yarin oraya, benim yanima gelmek isterse, elini ye dilini gereksiz, seylerden alakoysun.
Bu arada Abbâs «yâ Nebi Allah Kureyslilere nasihat et» dedi. Peygamber ‘imiz söyle buyurdu:
«— Bu nasihatlerim ancak Kureyslileredir. Insanlar Kureys’lilere tâbidir. Iyiler iyilerine, kötüler kötülerine baglidir.
Ey Kureys’liler, herkese karsi iyi davraniniz. Ey insanlar! Günahlar nimetleri degistirir ve daha önce ayrilan paylari baskalastirir. Halk iyi olunca bastakiler de onlara karsi iyi davranir. Halk kötü olunca basta bulunanlar, onlara karsi sert davranirlar. Ulu Allah;
«Böylece bir kisim zalimleri, istediklerine karsilik, digerlerinin basina musallat ederiz» buyuruyor. (En´am - 129))
Ibni Mes’ûd’un bildirdigine göre. Peygamber ‘imiz Ebû Bekr’e
«Bir sey sormak istiyorsan sor» dedi. Ebû Bekr de (R.A.) «Ölüm ani yaklasti mi, ya Rasûlellâh» diye sordu. Peygamber (S.A.V) ‘imiz «Ölüm ani iyice yaklasti, hattâ üzerime sarkti» diye cevab verdi.
Ebû Bekr de (R.A.) «Allâh´in katinda olan her sey sana kutlu olsun, ey Allah’in Rasûlü! Keski basimiza neler gelecegini bilseydim!» dedi. Peygamber (S.A.V)’imiz ona:
«Allah’a ismarladik. Sidrat-ûl Münteha’ya, cennet barinagina, yüksek Firdevs’e, dolu kadehe. Yüce Dosta, güzel nasib ve hayata!» dedi.
Ebü Bekr (R.A.) «Seni yikamayi kim üzerine alsin» diye sordu. Peygamber (S.A.V)’imiz «Yakinlik derecesine göre akrabamin erkekleri» diye cevap verdi. Ebû Bekr (R.A.) «Seni nasil bir kefene saralim» diye sordu. Peygamber (S.A.V)’imiz «Bu elbiselerime. Yemen kumasindan bir elbiseye ve beyaz misir bezine sararsiniz» diye cevap verdi.
Ebû Bekr (R.A.) «Namazini nasil kilalim» diye sordu. Bu sirada biz de Ebû Bekr (R.A.) de agliyorduk. Peygamber (S.A.V)’imiz söyle buyurdu. «Hele durun, Allah sizi afvetsin ve Peygamberimizden yana size iyilik versin. Beni yikayip kefene sarinca bu evdeki “sedirinin üzerine, kabrimin yanibasima koyun ve bir müddet yanimdan ayrilip disari cikin.
Çünki üzerime ilk defa Ulu Allah rahmet edecek. «O ve melekleri size rahmet ve istigfar ederler» Sonra benim için magfiret dilemek üzere meleklere izin verilecektir. Allah’in yarattiklari içinde yonima ilk girip benim için magfiret dileyecek olan Cebrail (A.S)’dir. Arkasindan. Mikâil (A.S), arkasindan Israfil (A.S), arkasindan kalabalik ordusu ile Azrail (A.S) gelir. Sonra da meleklerin hepsi yanima girerler.
Sonra sira size gelir. Yanima gurup gurup, girip önce birer birer selâm verin. Teskiye, feryad ve iniltiler ile beni rahatsiz etmeyin. Önce imam baslasin, arkasindan yakinlik derecesine göre akrabalarim, arkasindan kadinlar, en arkadan da çocuklar girsin.»
Ebû Bekr (R.A.) “Seni kim kabre koysun” diye sordu. Peygamber ‘imiz «Yakinlik derecesine göre akrabalarimdan bir gurup, sizin görmediginiz, fakAt sizi gören bir çok melekler ile birlikte. Simdi kalkiniz ve benden sonrakilere sözlerimi iletiniz.»
Hz. Ayse (R. Anha) der ki. «Peygamber ‘imizin aramizdan ayrildigi gün yanibasindakiler sabah saatlerinde hastaligini hafiflemis gördükleri için sevinç içinde evlerine ve islerine dagildilar. Onu esleri ile basbasa biraktilar. Bizler, bu duruma göre, daha öncesine göre ümid ve farahlik içindeyken Peygamber ‘imiz ansizin kadinlara «Yanimdan çikin. Melek geldi, yanima girmek istiyor» dedi.
Benden baska bütün kadinlar disari çikti. Basi kucagimda idi. Bu sirada kucagimdan dogruldu. Ben evin bir kösesine çekildim. Melek ile uzun zaman söylesti. Sonra beni yanina çagirip basim yine kucagima dayadi. Kadinlara da «içeri girin» dedi.
Ben, «Bu Cebrail’in gölgesi degildi» dedim. Peygamber ‘imiz bana «Evet ya Ayse. bu ölüm melegi (Azrail (A.S)) idi. Bana gelerek söyle dedi:
«— Ulu Allah beni sana gönderdi. Fakat izinsiz yanina girmememi emretti. Eger izin vermiyorsan geri giderim, izin verdigin takdirde girerim. Yine Allah, sen emir vermedikçe canini almamami söyledi. Simdi ne emrediyorsun?» dedi.
Ben de ona «Cebrail (A.S) bana gelinceye kader yanimdan uzaklas» dedim. Simdi nerede ise Cebrail (A.S) gelir.»
Hz. Ayse (R. Anha) söyle der: «Öyle» bir durumla karsi karsiya kaldik ki, ne bir cevap verebiliyor ve ne de görüs belirtebiliyorduk. Dilimiz tutulmustu. Her bakimdan bizi saskinliga gömen bir darbe altinda kalmis gibi idik.
Durumun ciddiyeti ve içimizi dolduran korku yüiünden. ev halkindan hiç birimiz konusmuyorduk.
Cebrail (A.S) tam zamaninda gelip selâm verdi. Gölgesini farkettim. Evdekiler disari çikinca içeri girdi ve söyle dedi:
«— Ulu Allah sana selâm söylüyor ve kendini nasil hissettigini soruyor. Gerçi
O, seni senden iyi bilir. Fakat senin seref ve itibarini arttirarak varligin hepsi üzerinde üstünlük ve degerini eksiksiz hale getirmeyi ve böylece ümmetine örnek olmani diledi.»
Peygamber ‘imiz «Kendimi sancili hissediyorum» diye cevap verdi. Bunun üzerine Cebrail (A.S) «müjdeler olsun! Ulu Allah seni, senin için hazirladiklarina kavusturmayi diliyor» dedi.
Peygamber ‘imiz «Yâ Cebrail (A.S), ölüm melegi benden izin istiyor, ona haber ver» dedi.
Cebrail (A.S) «Yâ Muhammed. (S.A.V.) Rabb’in seni özlemle bekliyor. Sana niçin geldigini söylemedi mi? Allâh’a yemin ederim ki, ölüm melegi simdiye kadar hic kimseden izin istemis degildir. Bundan sonra hiç kimseden de izin isteyecek degildir. Fakat Rabb’in senin serefini eksiksiz hale getirmek istiyor. Bunun ile birlikte O seni özlemle beklemektedir.»
Peygamber ‘imiz «O halde ölüm melegi gelinceye kadar yanimdan ayrilma» dedi ve kadinlara içeri girmelerine izin verdi.
Bu arada «Yâ Fatma, bana yaklas» dedi. Fatma O’na dogru egildi. Peygamber ‘imiz kulagina bir sey söyledi. Gözyaslari içinde basini kaldirdi. Konusamiyordu.
Arkasindan ona yine «Basini bana yaklastir» dedi. O’na dogru egildi. Kulagina bir seyler söyledi. Bu defa Fatma basini gülerek kaldirdi. Fakat yine konusamiyordu.
Gördügümüz durum sasirtici idi. Fatma’ya, daha sonra bu konuyu sorduk. Bize «Önce bana «ölecegim» dedi. O yüzden agladim. Sonra da «Rabbime seni bana kavustursun ve ev halkim arasinda ilk önce seni benim yanima versin diye duâ ettim» dedi. Bu yüzden gülümsedim» diye cevap verdi. Bu sirada Fatma iki oglunu O’na yaklastirdi. O da onlari kokladi.
Sonra ölüm melegi (Azrail (A.s)) gelerek selâm verdi, içeri girmek için izin istedi. Peygamber ‘imiz de ona izin verdi. Ölüm melegi «Bize ne emir veriyorsun, ya Muhammed» (S.A.S.) diye sordu. Peygamber ‘imiz ona «Beni derhal Rabbime kavustur» dedi. Bunun üzerine ölüm melegi söyle dedi:
«— Peki, hemen bu gün. Zaten Rabbin seni özlemle bekliyor. Sende oldugu gibi hiç kimse hakkinda tereddüt etmedi. Senden baska hiç kimsenin yanina izinsiz girmemi yasaklamadi. Fakat bekledigin an yakindir.»
Böyle dedikten sonra çikti. Cebrail (A.S) içeri girdi ve sunlari söyledi:
«— Ey Allah’in Rasûlü! Selâm üzerine olsun. Bu benim artik yeryüzüne son inisimdir. Vahiy ve dünya defteri artik dürüldü. Benim yeryüzünde senden baska hiç kimse ile isim yok. Seninle bulusmaktan gayri yeryüzü ile bir münasebetim yok. Seni hak üzere gönderen Ailâh’a yemin ederim ki, artik burada durmamin hiç bir gerekçesi kalmadi.»
Evde bulunanlardan hiç birimiz bu sirada O’na bir kelime ile bile saskinligimizi ifâde edemedik. Duydugumuz sözlerin öneminden dolayi erkek yakinlarina bir haber göndermek bile aklimiza gelmedi. Sasirdik, donakaldik!
Bu sirada basini gögsüme dayasin diye yer degistirip O’nun yanina vardim. Gögsünü tuttum. Bu arada bir bayginlik geçirerek halsizlesti. Alni hiç kimsede görmemis oldugum sekilde terlemisti. Terini silmeye koyuldum. O’nun bu son terinin kokusundan daha tatli bir koku hiç hissetmemistim. Kendine gelince O’na «Anam-babam, canim ve âilem sana feda olsun, alnin ne kadar terledi» diyordum. Bana «Ya Ayse! Müminin ruhu terleyerek, kefirin ruhu da esek ruhu gibi çeneleri crasindan çikar» dedi.
Iste o zaman kendimizi toparlayip âilelerimize haber gönderdik. Eve ilk giren ve O’nun görmedigi iik erkek babamin bana gönderdigi kardesim oldu. Böylece hic kimse gelemeden Peygamber’imiz (S.A.S.) aramizdan ayrildi!
Erkekleri O’nun yaninda bulunmaktan alakoyan Ulu Allâh’di. Çünki O’nun üzerine Cebrâil (A.S)’i ve Mikâil (A.S)’i görevlendirmisti. Bayginken «Yüce dosta» diyordu. Sanki tercihini yeniliyor gibiydi! Konusabildigi anlarda da «Namaza. Namaza» diye vesiyyette bulundu.
Hz. Aise (R.A.) Der ki: «Peygamber ´imiz pazartesi günü kusluk ile ögle arasi bir anda aramizdan ayrildi.»
Fatma (R. Anha) da buyurur ki, “Allah’a yemin ederim ki, bu ümmet, pazartesi günü tesiri hâlâ devam eden büyük bir hâdise ile karsilamistir.”
Ümmü Gülsüm {R. Anha) Hz. Ali (R.A)’nin Küfe’de sehid edildigi gün bu sözün mislini söylemis «Pazartesi gününden beni neler çektim. Rasûlüllâh (S.A.S.) o gün öldü. Ali (R.A) o gün öldürüldü. Babam da o gün öldürüldü. Ben pazartesi gününden neler cektim, demistir
Hz. Ayse (R. Anha) sözlerine söyle devam eder. «Peygamber ‘imiz aramizdan ayrilinca herkes Mescid’in etrafinda toplandi ve feryadlar yükselmeye basladi. Melekler Peygamber ´imizin üzerini benim elbisemle örtmüstü. Ve kalabaliga karismislardi.
Halkin bu hâdise karsisinda tepkisi degisik oldu. Kimi O’nun öldügüne inanmiyordu. Kiminin dili tutulmustu, ancak çok sonra konusabildiler. Bir kismi da mânâsiz, tutarsiz sözler söyleniyordu. Bazilarinin akli baslarinda idi. Diger bir kismi da oldugu yere çökerek kalmisti.
Hz. Ömer (R.A.) O’nun öldügüne inanamayanlardan idi, Hz. Ali (K.V.) yerine çöküp öyle kalmisti. Hz. Osman’in (R.A.) dili tutulmustu sanki.
Müslümanlarin hiç biri o anda Hz Ebû Bekir {R.A.) ve Abbâs (R.A.) gibi kendilerine hâkim olamamislardi. Ulu Allah bu ikisine güç vererek onlara en dogru sekilde davranma imkânini bagisladi. Herkes her ne kadar Ebû Bekir’in (R.A.) dedigine uyuyordu ise de Abbâs (R.A) gelince söyle konustu:
“Kendisinden beska iiâh olmayan Allah adina yemin ederim “ki, Allah’in Rasûlü ölümü tatmistir. Zaten henüz oramizda iken Ulu Allah Ona;
«Sen de ümmetin de öleceksiniz. Sonra da Kiyamet Günü Rabbinizin katinda hesaplasacaksiniz» diye buyurmustu (Zümer - 30 - 31).
Ebû Bekir (R.A)’e haber» Hazrec kabilesinden Haris ogullarinin evindeyken verildi. Hemen geldi. Peygamber ´imizin yanina girdi. Yuzüna bakti, üzerine egiiip O’nu öptü ve «Yâ Rasûlallah , anam - babam yoluna feda olsun, iki kere ölecek degilsin. Allah’a yemin ederim ki, Allâh Rasûiü öldü.» Arkasindan kapiya cikarak toplanan halka sunlari söyiedi:
«— Ey insanlar! Kim Muhammed’e (S.A.S.) tapiyor idi ise bilsin ki, Muhammed öldü. Kim Muhammed’in (S.A.S.) Rabbi’ne tapiyor idi ise O, diri ve ölümsüzdür.
Utu Allâh;
«Muhammsd, sadece bir peygamberdir. O’ndan önce nice peygamberler gelip geçmistir. Eger O, ölür veya öldürülürse, ardiniza mi döneceksiniz? Kim îki topugu üzerinde geri dönerse Allah’a hiç bîr zarar vermis olmaz. Allâh sükredenleri mükâfatlandiracaktir» buyurmustur. (Al-i Imran - 144)
Halk bu âyeti sanki ilk defa duymus gibi dinledi.»
Diger bir rivayete göre. Ebü Bekir (R.A.) haberi alinca selât-ü selâm getirerek Peygamber ´imizin evine girdi. Gözleri dolu dolu idi, girtlagi testinin bogazindaki su gibi durmadan asagi inip yukari çikiyordu. Buna ragmen sözlerine ve davranislarina gayet hâkim idi.
Peygamberimizin üzerine egildi, yüzünü açti. Alnindan ve yanaklarindan öptü, yüzünü oksadi. Sonra da gözyaslari içinde sunlari söyledi:
«— Babam, anam, canim ve aile halkim yoluna feda olsun. Hayatin da ölümün de güzel. Senin ölümünle, baska hic bir peygamberin ölümünde kesilmeyen vahiy, artik kesildi. Sen anlatilmaktan yücesin, o kadar büyüksün ki, senin için aglanmaz. Öyle seçkin olaun ki, hepimiz sana siginir olduk. Bizi öyle kaynastirdin ki, sende beraber olduk. Eger ölümün kendi tercihin ile olmasaydi, nefsimizi yasa bogardik. Eger Sen aglamayi yasak etmemis olsaydin, üzerinde aglamaktan gözyasîarimiz kururdu. Engel olamadigimiz gözyaslarimiz birbirinden ayrilmasi imkânsiz olan izdirabimizla seni hatirlamamizin nisanidir.
Allâh’im, bu duygularimizi bizden O’na ulastir. Ey Muhammed (S.A. S.) bizi Rabb’inin katinda hatirla, hep Senin aklinda kalalim. Eger bize biraktigin agirbaslilik olmasaydi, biraktigin yalnizliga hic kimse dayanamazdi. Allah’im! Bizim duygularimizi Peygamber ‘ine ulastir ve O’nu aramizda tut. O’nun ile ilgili olarak bundan daha baska bir aci basimiza gelmesin. Kalblerimizi O’na dogru yücelt ki, Peygamber ´imiz bize güze! örnek oisun.
Allâh’dan kötülüklerimizi iyilige çevirmesini ve imanli olarak bizleri Peygamber ´imize kavusturmasini dileriz.
Hic süphesiz O, kendisinden istekte bulunanlarinin en keremlisi ve rahmetine umut baglananlarin en ulusudur! Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’adir.»
Faydasız ilimden Allah’a sığınırız. (Hadis-i Şerif)
SeLametLe…
Gazali, İbn-i Rüşd’ü Döver mi?
Birçok yerde bu durumla karşılaşıyorum. Nedir bu durum? Gazali ve İslam felsefecileri arasındaki ihtilaf, İbn-i Rüşd’ün ünlü savunması ve neticede ortaya saçılan bir takım önyargılı düşünceler.Bir tartışma sırasında yapılan atıf ile Erdal Şafak’ın Papa konusu gündemde iken yazdığı bir yazısını okumuştum. Şafak’ın yazısında aynı konu ile ilgili oldukça bilinçli yapılmış olduğunu düşündüğüm bir hata var. Şöyle diyor Erdal Şafak:Gazali’nin “Filozofların Yıkımı” kitabına “Yıkımın Yıkımı” eseriyle meydan okuyan İbn Rüşd.Bu kadar cehalet tahsille olur diyeceğim ama burada cehaletten öte bir kasıt var. Bu kasıt Erdal Şafak’ta değil. Erdal Şafak’ın ne Gazali’yi ne de İ.Rüşd’ü okuduğunu sanmıyorum. Muhtemelen biryerlerde okuduklarını yazısına yansıtmış. Bir kere Gazali’nin kitabının adı “Filozofların Yıkımı” değil “Filozofların Tutarsızlığı”dır. Orjinal adı “Tehafüt-ül felasife” dir. İ. Rüşd’ün kitabının adı da “Yıkımın yıkımı” değil “Tutarsızlığın tutarsızlığı”dır. Bu kitabın orjinal adı da “Tehafüt-üt Tehafüt” dür. Erdal Şafak’ın yazısının diğer kısımlarında yazdıkları ayrıca tartışılabilir, ama bu hata ya da kasıt yenilir yutulur birşey değil. Bu kitaplara bu isimleri “takanlar” bizim pozitivist felsefecilerimizdir. Bu kasıtlı hata üzerinden güya “Gazali fesefeyi yıkmak istedi” gibi bir intiba uyandırılmak isteniyor.Bu hatayı görmezden gelirsek Şafak özetle İ.Rüşd’ün akılcılığı temsil ettiği, Gazali’nin ise felsefenin “inanç bozduğu” gerekçesiyle insanlar için kötü birşey olduğunu savunduğundan dem vurarak İslam tarihindeki akılcılık konusunda -Gazali konusunda haksız da olsa- Papa’ya haklı bir ders veriyor.Yani bir kesim İ.Rüşd’ü katıksız bir Aristo’cu, akılcı ve rasyonalist olarak gösteriyor, -ki aslında İ.Rüşd hiç de katıksız bir Aristocu değildir ama Aristo ile İslam’ı uzlaştırmaya çalıştığı da doğrudur- diğer bir kesim de İ.Rüşd’ün fikirlerini tehlikeli buluyor, Gazali’nin neye itiraz ettiğini bile bilmeden Gazali yanında safını sıklaştırıyor ve İ.Rüşd’e feveran ediyor. Üstüne üstlük Batı dünyasının İ.Rüşd’den işine yarayanları alması ve onu yıllar sonra güya “Averroes” diye adlandırmasını İ.Rüşd’ün suçu imiş gibi göstermeye çalışıyor. Bu anlamlı olmadığı gibi son derece haksız bir söylem de. (Hem Batı sadece İ.Rüşd’den birşeyler almadı, aynı oranda Gazali’den de aldıkları var Batı’nın.)Hakikatte ne Gazali felsefeyi yıkmak istemiştir, ne de İ.Rüşd salt rasyonalist bir akılcı olarak İslam dairesinden çıkmıştır. Aksine Gazali ile İ.Sina / İ.Rüşd dünyevi ilimlerde tam bir ittifak içindedirler. Yani akıl ve müspet ilimler noktasında çoğunlukla aynı düşünürler. Ayrı düşündükleri konuların hemen tamamı metafizik alandaki birtakım hususlar, yani teolojik bazı konulardır.Aynı tartışmada yine aynı okur, yazısında Erdal Şafak’tan yaptığı alıntının altına, güya gelenekten yana tavır almak için bir siteden şu alıntıyı yapıyor:İbni Rüşd, İspanya’nın hristiyan tarafına geçerek, İspanya kralının önünde diz çöküp İslam’dan çıkmıştır.Bu bir iftiradan başka birşey değil. (”Ama Gazali İ.Rüşd’ü tekfir etmişti” denmesin, Gazali öldüğünde İ.Rüşd daha doğmamıştı.) Bu satırları yazanın İ.Rüşd’ün felsefesinden zerre kadar birşey okuduğunu bile düşünmüyorum. İ.Rüşd sağlam bir müslümandır. İ.Rüşd’ün felsefesinde Peygamberlik haktır, ona göre hakikate ulaşma yolunu kitlelere benimsetmek ancak nübüvvet ile olur. İ.Rüşd nübüvvetin yanında bazı havvas kimselerin akıl ile ve nefs ile mücahede ederek, tefekkür yoluyla da hakikate ulaşacaklarını söyler. Herhalde bazıları bu “faal akl” olgusunu bizim zihnimizde bulunan kişisel akıl sanıyorlar. Bunu bile anlayamıyorlar. “Faal akl”, ilk yaratılan olarak görülen hakikatin bilgisidir. Bizim aklımız değildir. Derinliğine vakıf olabilecek kabiliyete sahip olmayan insanlar felsefenin çetrefilli meselelerini ancak böyle anlayabiliyor demek ki.Hakikate ulaşmanın farklı yollarını anlatan, İ.Tüfeyl’in Hayy bin Yakzan adlı bir felsefi romanı var, onun kısa bir özetini yapmıştım. Oradan okunduğunda da görüleceği gibi Felsefe ile Din, doğru yorumlandığında aynı olan Hakikat’e ulaşmak için farklı yöntemler uygular ve nihayetinde aynı Hakikat’e ulaşır.Ali Bulaç’ın sözleriyle “Din, daha kapsamlı ve evrensel düzeyde sosyal bir disiplin ve bireye alan bırakmakla birlikte cemaatin hayatına yönelik bir yaşama tarzıdır.” Yani din evrensel ilkeleri koyar ve hudutları çizer. Hakikat’e ulaşmak ise bireyin kendi çabası ile olur. İlgili hikayedeki ana kahraman “Hayy” Hakikat’in bilgisine, önce gözlem ve akıl, sonra da müşahede ile varırken yine hikayedeki diğer kahraman “Absal” da, Peygamber’in tebliği ile varır. Peygamber’in getirdiği bilgilerin anlam ve hikmetlerini araştırırarak Hakikat’ın bilgisine ulaşır.Sanıldığı gibi Gazali ile Farabi ve İ.Sina arasındaki ihtilaf derin değildir. Başka hususlar olsa da asıl üç önemli noktada Gazali onlara karşı çıkmıştır; bunlar da alemin kıdemi, cismani haşr, ve Allah’ın ilminin kapsayıcılığı konularıdır. Gazali bunların tamamında da haklıdır, ama İ.Rüşd’de Gazali’nin ölümünden yıllar sonra “Tehafüt-üt Tehafüt”ü ile çok iyi bir savunma yapmıştır. Felsefenin bu ateşin zekaları arasındaki bu müthiş tartışmalara akılları yetmeyenler pervasızca İ.Rüşd’e saldırıyorlar. Herşeyden önce bu suçlamayı yapanların İ.Rüşd’ün “Tehafüt-üt Tehafüt” ünü alıp sindire sindire okumaları lazım ki, bu ağır suçlamalarının ne kadar anlamsız bir şey olduğunu kavrasınlar.Ben geleneksel kanattanım. Haddime değil fikrimi beyan etmek ama bu tartışmada Gazali’yi haklı görürüm. Fakat Gazali filozofları bu ihtilaf yüzünden tekfir ederken haksızdır. Bu tekfirde Gazali El-İktisad’da kendi koyduğu ölçüye riayet etmemiştir. Bu ölçüyü aslında şöyle ifade eder Gazali: “İki şahadeti dili ile söyleyip, kalbi ile iman eden bir kişiyi tekfir etmekten daha zor ne olabilir?” İşte Gazali bu ölçüye uymayarak tekfirini yapmıştır. Gazali bir peygamber değildir, hata yapabilir; burada hata yaptığı gibi. (Hepimiz biliyoruz ki İslam dünyasında bir tekfir hastalığı vardır.)İslam semasının yıldızlarının arasındaki bu son derece verimli ihtilaftan dolayı etiketleme yapmak neden? Bir taraf akıl uğruna İ.Rüşd’e sarılıyor, diğer taraf buna reddiye olarak İ.Rüşd’ü İslam dairesinin dışına atmaya çalışıyor. Hayreti mucip birşey. Gazali yaptığı tekfire rağmen kendisine dayanarak İslam felsefecilerine ve onları savunan İ. Rüşd’e böyle cahilce suçlamalar yapıldığını görüyorsa herhalde mezarında ters dönüyordur.Bir yazı aktarmak istiyorum. İslam felsefecilerine geleneksel kanattan bir İslam aliminin nasıl baktığına güzel bir delil. Benim uzun uzun anlatamayacağım bir şeyi Mustafa İslamoğlu bir köşe yazısında çok daha güzel anlatmış:YÖK’ün yasakçılığıyla ünlü başkanı “Gazzali’nin İbn Rüşt’ü yenmesine bir kez daha izin vermeyeceğiz” gibisinden oldukça garip bir şeyler söylüyordu. Farabi ve İbn Sina’yı da diline dolayan aynı şahsın özel “görevi” ve kamuoyundaki imajı gözönüne alındığında, böyle ilmi konuların ağzına hiç yakışmadığı takdir edilecektir.[…]Sahi sizce YÖK’ün başındaki zat Gazzali’yi, ya da safında taraf tuttuğu İbn Rüşd’ü okumuş mudur? Gazzali’nin İbn Rüşd’ü yenmesinden söz ederken, sakın onları rakip takımlarda top koşturan futbolcu, ya da birbirine rakip iki boksör falan sanıyor olmasın?!Olur a! İslam semasının iki felsefe devinin (Gazzali’yi okuyanlar onu neden “felsefe devi” olarak nitelendirdiğimizi de anlarlar) arasındaki oldukça verimli ilmi tartışmayı “yenmek-yenilmek” sözcükleriyle anlıyorsanız, sizin maksadınızın başka olduğu ortaya çıkar.Peki İbn Rüşd’den, YÖK’ün tepesindeki zatın ve o kafadakilerin istismarına elverişli bir şeyler çıkar mı?Hiç ama hiç sanmıyorum. Yine bilmeden, öylesine edilmiş bir laf bu. Görüldüğü kadarıyla bu lafı eden kişi, daha Gazzali’nin (öl. 1111) İbn Rüşd’le (doğ. 1126) aynı çağda yaşamadığını bile bilmiyor. [..]Gazzali ne kadar İslam’ın ürünüyse, İbn Rüşd de, Farabi ve İbn Sina da o kadar İslam’ın ürünüdür. Laikçi kafa kendisi için kullanmaya elverişli isim ararken dahi, İslam ümmetinin dağarcığına başvurmaktan başka çıkış yolu olmadığını, kendisi de görüp utanıyor mu acaba? Bu gerçekten ibretlik bir durum.Oysa ki bu kafa, ille de kendisine bizim diyarlardan kök arayacaksa, bunun yaşı üç çeyrek yüzyılı aşamaz. Ve bu kafanın bu topraklardaki geleceği de pek parlak görünmüyor. Çok değil bir çeyrek yüzyıl sonra bu kafayı müzelerde tarihe karışmış gayr-ı tabii bir “ürün” olarak ibret-i âlem için sergilenirken görürseniz, şaşırmayınız.İbn Rüşd’den bu kafa için malzeme çıkmaz, demiştik. Mesela İbn Rüşd’ü İbn Rüşd yapan hacmi küçük fakat değeri sırf kendi literatürümüzün değil, tüm dünya ilim literatürünün baş yapıtlarından biri olacak kadar büyük olan Faslu’l-Makal’inin tam adı nedir biliyor musunuz:Faslu’l-Makâl fî-mâ Beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şeriati mine’l-İttisalBu ismi Türkçe’ye, biraz serbestçe şöyle tercüme edebiliriz: “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi”İbn Rüşd’ün başyapıtının sadece ismi bile, YÖK’ün başındaki zatın ve o kafadakilerin kanlarını beyinlerine sıçratması gerekmez mi?Ne diyordu: “Gazali’nin İbn Rüşd’ü yenmesine bir kez daha izin vermeyeceğiz!”Şu haydarane naraya, şu hiddet ve celadete bakınız!..“Breh!.. breh!..” mi, yoksa “Vah…vah…”mı çekelim?Bir numaralı eseri Şeriat’la akıl arasındaki ilişkinin koparılamazlığına dair olan İbn Rüşd’ün yanına ne kadar yakışır bu kafa? Ya da bu kafanın İbn Rüşd’ün yanında yer alıyor görünmesi ne kadar samimidir?Bütün bunların “samimiyet”le değil “cehalet”le ilgili olması da ihtimal dahilindedir. [..]Bu nasıl bir şaşkınlık ki “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi” adlı bir eseri bulunan bir İslam filozofuna bu şekilde -daha yukarıda alıntıladığım- ağır sözler söyleniyor, o da yetmiyor İslam dairesinin dışına atılıyor?İslam düşünce semasının yıldızları böyle harcanmaya kalkılmamalı. İslam düşüncesi durağan bir düşünce değildir; bu düşüncenin üç ana ekolü her daim birbirlerini reddetmeden varolagelmişlerdir. Şu anda Diyanetten sorumlu bakanlık görevinde bulunan ve İslam felsefesi konusunda yetkin bir uzman olan Prof. Mehmet S. Aydın Hoca geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda “İslam ötekilerle (diğer dinlerle) aynı süreci yaşamadı” sorusuna şöyle cevap veriyor:Ernest Gellner “İslam’ın üzerinden tarih geçmedi” diyor. Bu, İslam’ın tarihi yok demek değil. Tarihte bazı olaylar ortaya çıkıyor, din onlarla hesaplaşıyor ama çok kere geri adım atarak kendisini kurtarıyor. Veya kurtardığını zannediyor. Bir tek İslam kendisine sunulan her yeniliği kabul etmiyor. Ben ilkelerimle yenileşmeyi sürdürmek istiyorum diyor. Bu Batı için anlaşılması kolay olan bir şey değil.İslam’a bu özgüveni veren İslam düşünce geleneğidir. Değerli araştırmacı-yazar Mustafa Akyol da bir yazısında “ABD’nin önde gelen Hıristiyan liderlerinden biri olan — ve aslında İslam’a da pek sıcak bakmayan — Patrick Buchanan’ın “Vakti Gelmiş Bir Fikir” başlıklı yazısında enteresan teşhisler var.” dedikten sonra P.Buchanan’ın ilgili yazısından şu alıntıyı yapıyor:Hıristiyanlık Avrupa’da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha önce başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor… [İslami savaşçıları görünce] Victor Hugo’nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil: “Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.” Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir. Tek bir Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun elçisi olduğuna, İslam’ın yani Kuran’a teslimiyetin cennete giden tek yol olduğuna ve Allah’a bağlı bir toplumun şeriata göre yönetilmesi gerektiğine inanıyorlar… Milyonlarca Müslüman insan [onlara sunulan] Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün onmilyorlarca Müslüman bunu reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam’daki köklerine dönüyorlar. Açıkçası, İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık verici.İslam, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda. Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve İran’daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967′de Nasırizm’i safdışı etti ve Arafat’ın veya Saddam’ın milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor.İslam şüphesiz bu direnişi aslî kaynaklarına borçlu, ama 1400 yıllık büyük geleneğin de bunda çok önemli bir payı var. Bugün teolojik argümanlarımızla kozmolojik bilgilerimizi karşılaştırdığımızda Gazali’nin “varlık felsefesine” yakınlaşıyorsak, kulaklarımızda “Gökkubbenin altında söylenmemiş bir şey yok” sedası yankılanıyorsa, Astrofizikçi Robert Jastrow ünlü eseri “God and the Astronomers” in girişinde “Aklın gücüne olan inancıyla yaşayan bilim adamı için hikaye, kötü bir rüya gibi son buluyor. Bu bilim adamı bilinmeyen o dağa tırmanmaktadır, zirveyi ele geçirmek üzeredir, son kayaya tutunup kendini yukarı çektiğinde ise orada yüz yıllardır oturmakta olan bir grup din adamıyla karşılaşır.” diyorsa öğretimizin tüm boyutlarını sahiplenmemiz gerekmez mi?İnşaallah geleneğimizin tüm düşünce ekollerini benimser, farklılıkları zenginlik olarak görür ve yeni bir ivmeyle bu öğretiyi geleceğe taşımayı becerebiliriz..Zaman kısa, yol uzun.. Bunun farkında olmak dileğiyle.. Popularity: 5% [?]
Aletsiz, çalgısız nağmeli sese sima [teganni] denir. Çalgı aleti ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. Gına haramdır. (Dürr-ül mearif)
Çalgı ve kadın sesi, sima değil gınadır, haramdır. (Dürr-ül-mearif)
Abdullah-i Dehlevi hazretleri buyurdu ki:
Sima [güzel ses], evliyanın kalbindeki sıkıntıyı rahatlığa çevirir. Gafillerin sima dinlemesi, fıska yol açar. Hiçbir çalgı caiz değildir. (m. 85)
İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
Gıybet, veya devamlı ipek giymek, yahut devamlı çalgı dinlemek gibi günahlara devam etmek kalbin kararmasına yol açar. (K. Saadet s.580)
İçki içmek ve çalgı dinlemek gibi, kul hakkı ile ilgili olmayan günahların hepsine tevbe etmek gerekir. (İhya 4/65)
Herkes dünyadaki işine göre haşr olunur. İçki içenler, sarhoş olarak, çalgıcı, çalgı çalarak haşr olunur. (Dürre-tül Fâhire fî-keşf-i ulûm-il-âhıre � Kıyamet ve Ahiret, s.36)
Çalgı dinleyenin veya ipek giyenin şahitliği kabul edilmez. (İhya 4/41)
Davet edildiği yerde günah bir şey varsa, mesela duvarda canlı resimleri varsa, yahut çalgı çalınıyorsa, kadın erkek karışık ise böyle bir davete gidilmez. (K. Saadet s.207)
Ud ve saz çalmak haramdır. (K. Saadet s.231)
Çalgı aletlerinin imalinden kaçınmak, zulümden kaçınmak olur. (İhya 2/218)
Gizli haram işlenen eve girmek yasaktır. Ancak dışarıdan duyulacak şekilde içeride çalgı çalınıyorsa, bunu duyanların içeri girip çalgıları kırması caizdir. (İhya 2/802)
Fitne çıkmayacaksa kötü işler yapanlar tehdit edilebilir. Mesela, kötü biri, namuslu kadına tecavüze yelteniyorsa veya orada çalgı çalıyorsa, arada ırmak veya duvar gibi bir mani varsa, o kişiye, (Bu işten vazgeç, yoksa seni öldürürüm) diye tehdit edebilir. Öldürülmez ama tehdit edilir. (İhya 2/815)
Kalbi Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden birine bağlılığı olanın sima, tegannili sesleri dinlemesi, haram olup, onun için öldürücü zehirdir. (K. Saadet s. 321) [Bu sözü delil gösteren cahiller, (Çalgı kötü kimselere haram, bizim gibi kalbi temizlere haram değil) diyorlar. Halbuki burada çalgı denmiyor, nağmeli ses deniyor. Çalgı herkese haramdır. Tasavvuf büyüklerinden Mahmud-i İncirfagnevi hazretleri buyuruyor ki:
(Yüksek sesle zikir yapabilmek için, kalbinde yalan ve gıybet bulunmamak, boğazından haram ve şüpheli şey geçmemiş olmak, gönlü riya ve gösterişten temiz olmak lazımdır.) İşte, teganni, sima yalnız böyle kimselere faydalı olur. Fıkıh âlimleri de, teganninin, böyle olmayanlar için ve çalgının herkes için, haram olduğunu bildirmişlerdir.]
İnsana zevk veren ahenkli nağmeler, gönüllerde saklı olan güzellik ve çirkinlikleri açığa çıkarır. Her kaptan içindeki sızar, sima eden kişinin içinde ne varsa dışına o sızar. Sima kalbe ulaşınca, kalbde galip olan ne ise, onu harekete geçirir. (İhya 2/675)
Kalbinde haller hasıl olmayan, hasıl olsa da nefsi şehvetten kesilmemiş tasavvuf yolcularına güzel ses, nağme faydadan çok zarar verir. Ali Hallaç; Şeyh Ebu�l Kasım-ı Gürgani�nin müridlerinden idi. Sima için izin istedi. (Hiç bir şey yeme, sonra lezzetli yemekler yersin. O aç halinle simaı yemekten çok istiyorsan, sima yapman caizdir) buyurdu. Kalb hallerine kavuşmayan, hak yolu, halleri ile anlayamayan, yahut bazı hallere kavuşup henüz şehvetten kesilmemiş olan müridlere üstadları simaı yasaklamalıdır. (K. Saadet s.325)
Simaı eğlence ve oyun şeklinde âdet etmek haramdır. Nitekim bazı küçük günahlar vardır ki, devam edilirse büyük günah olur. Bazı şeyler ara sıra ve az olursa mubah olur. Çok olunca haram olur. (K. Saadet s.329)
Ses dinlerken, ud, keman, ney, saz, kaval gibi hiç bir çalgı çalmamalıdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek haramdır. Hoş olduğu, hoşa gittiği için haram değildir. Bir kimse hoşa gitmeyecek şekilde rast gele çalsa da, ustalıkla çalmasa da yine haramdır. (K. Saadet s.326)
Kalbde helal olan şeyin sevgisi [mesela Allah sevgisi] varsa, sima [ilahi, kaside gibi nağmeli sesler] onu artırıyorsa o kimsenin teganni dinlemesi helal olur. Kalbinde, dinimizin yasak ettiği bir şey olanın teganni dinlemesi günah olur. (K. Saadet s.322)
Bayramlarda ve arada bir olursa [Hz. Âişe validemizin seyrettiği zenci cariyelerinki] oyunlar, teganniler ve bunları seyretmek haram değildir. (K. Saadet s.322) [Cariyelerin saçını başını açmaları günah olmadığı gibi nağmeli sesleri de haram değildir.]
Düğünlerde tef çalmak ve teganni etmek mubahtır. (K.Saadet s.323)
Teganni, raks, tef çalmak, kılıç ve kalkan oyunları ve neşeli günlerde zencilerin oyunlarını seyretmek mubahtır. (İhya 2/695)
Bayram günü zenci cariyelerin oyunlarını Resul-i ekrem efendimiz kapı üzerinden Hz. Âişe�ye seyrettirmiş ve ikisi beraber bakmışlardır. (İhya 2/827)
Kusurları, azapları bildiren [çalgısız] kasideleri, ilahileri dinleyerek üzülmek, ağlamak sevaptır. Ancak Allahü teâlânın kaza ve kaderini beğenmeyip, ona üzülüp, üzüntüsünün artması haramdır. (K. Saadet s.324)
Hacca gidenin, Kâbe, hac, Mekke, Medine şiirleri, ilahileri, kasideleri dinlemesi ve bunları güzel sesle okuyup para kazanması helaldir. (K. Saadet s.323-324)
Hacıları uğurlarken Kâbe, zemzem ve diğer mübarek makamları öven ve Arab çölünü anlatan şiirlerde nefesli ve telli çalgılar yoksa, bunların hepsi caizdir. (İhya 2/690)
Düşmanlarla savaşmayı ve Allah sevgisi uğruna canını feda etmeyi kuvvetlendiren kahramanlık şarkılarını [mehter marşlarını] dinlemek mubah olur. (K. Saadet s.324)
Düğün, ziyafet ve sefer dönüşü gibi sevinmek gereken yerlerde, bayram günlerinde nağmeli seslerle, teganni ile neşelenmek caizdir. (K. Saadet s.324)
Düğün ve benzeri yerlerde davul, tef çalmak haram değildir. Hacılar ve askerlerin davul, bando çalması caizdir. Ahlakı bozuk gençlerin davul çalması da haramdır. (K. Saadet s.326)
Çalgı âletleri üçe ayrılır:
1- Haram olanlar. Tambur, düdük, zurna gibi şarkıcılara eşlik eden aletlerdir.
2- Mekruh olanlar. Bunlar tek başına çalınmadığı halde şarkıcıyı coşturan kaval gibi aletlerdir.
3- Mubah olanlar. Bunlar da eğlence aleti değil de boru ve harp davulu gibi haberleşme aletleri ile nikah için çalınan tef gibi toplantıya çağırma ve herhangi bir hususu ilan etmek için kullanılan aletlerdir. (Mükaşefetü´l Kulub - Kalblerin Keşfi)
Ud, sanc [zil], telli çalgılar, berbed ve benzeri Irak çalgılarının hepsi yasaktır. İçki içenlerin âdeti olmayan davul ve benzerleri [düğünlerde] yasak değildir. (İhya 2/685)
İçki âlemlerinde kullanılan trampet, nefesli ve telli çalgılar haramdır. Bu çalgılar yasak, diğerleri ise mubahtır. Mubah olanlar tef, davul, şahin, kadib gibileridir. (İhya 2/701)
Vezinli güzel ses haram değildir. Şayet kötü sözlerden meydana gelmişse, ister nağmeli okunsun, ister nağmesiz okunsun haramdır. (İhya 2/686)
Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak haramdır. (K. Saadet s.333) [Tecvide uygun olarak teganni edilirse mahzuru olmaz.]
Mescitlerde Kur�anı teganni ile okuyanları nehy etmek farzdır. (İhya 2/823)
Resulullah efendimiz, Rebi’ binti Muavvizin evine geldi. Cariyeler tef çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Onu görünce kesip, kasidelerle Resulullahı övmeye başladılar. [Buhari�nin rivayet ettiği] (Susun, önceki söylediğinize devam edin) buyurdu. Çünkü onu övmek ibadettir. Oyun eğlence arasında ibadet olmaz. (K. Saadet s.333)
İmam-ı Gazali hazretlerine ait bu yazıların özeti şudur:
1- İçki içenlerin dinlediği nefesli çalgıları ve bütün telli çalgıları çalmak ve dinlemek haramdır.
2- Şarkıcının kazancı haramdır. Şahitliği kabul edilmez, hediyesi alınmaz.
3- Belli zamanlarda [düğünlerde, bayramlarda] ve belli şartlarla [ibadete karıştırmamak, haram şeyler söylememek şartıyla] tef, davul gibi çalgılar çalmak caizdir. Bunlara da diğer nefesli ve telli çalgıları karıştırmak caiz değildir.
4- Hacca gidecek olanın Kâbe, hac, Mekke, Medine şarkılarını dinlemesi, askerlerin cesaretlerini artırıcı savaş, kahramanlık şarkılarını, [mehter marşlarını] dinlemesi caizdir. Bayramlarda, düğünlerde, hac yolunda çalınması mubah olan çalgıları bile, her zaman dinlemeyi ve çalmayı âdet haline getirmek caiz değildir.
5- Müslümanların bayramlarda sevinmeleri, sevinçlerini göstermeleri caizdir. Bayramlarda tef ile söylenen şarkıyı dinlemek ve içinde kılıç-kalkan oyunu gibi oyunları seyretmek mubahtır. Bunları âdet haline getirmek, her zaman yapmak caiz değildir.
6- Kur�an-ı kerim okumak veya Resulullahı övmek [Mevlid] gibi ibadetlere tef dahil hiç bir çalgıyı karıştırmak caiz değildir, yasaktır.
7- Tasavvuf ehli zatların sema [ilahi, kaside gibi nağmeli insan sesi ve şiir] dinlemesi caizdir. Sema sırasında bunlara çalgı karıştırmak haramdır. Sema, henüz kalbi tam temizlenmemiş, kalb hallerine kavuşmamış müridlere yasaktır.

