kalplerin keşfi 31

PEYGAMBER’İMİZİN (S.A.V) VEFATI

Ibni Mes’ûd der ki;

«Aramizdan ayrilacagi sirada Ayse’nin (validemiz için) evinde yatan Peygamber ´imizin yanina girdik. Bizi görünce gözleri yasardi ve söyle buyurdu:

«—Hos geldiniz. Allâh size ömürler versin, sizi korusun ve desteklesin. Size Allah’i ve O’ndan korkmayi tavsiye ederim. Ben size O’nun gönderdigi açiklayici bir ikâz ediciyim. Onun mülkü üzerinde ve O’nun kullari hakkinda sakin Allah’in emirlerine karsi gelmeyin. Ölüm ani, Allah’a dönüs ve Sidret-ül Münteha’ya, cennet barinagina ve dolu kadehe kavusma ani yaklasti.

Benden yana birbirinize ve benden sonra dininize girecek olanlara selâmimi ve Allah’in rahmeti dileklerimi ulastirin.»

Bildirildigine göre, Peygamber’imiz (S.A.S.) dünyadan ayrilacagi sirada Cebrail (A.S)’e:

«Benden sonra ümmetim kimin elinde kalacak» diye sorar. Ulu Allah (C.C) Cebrail (A.S) ‘e bildirir ki. «Sevgili Rasülümü müjdele ki. O’nun ümmetini yüzüstü birakmam. O’na müjdele ki, insanlar yeniden dirilirken ilk defa mezarinin basina O çikacak ve Mahser toplantisinda ümmetinin basinda bulunacaktir. O’nun ümmeti içeri girmedikçe cennete girmek, diger ümmetlere yasaktir.» Bunun üzerine Peygamber ‘imiz «Simdi gözüm arkada degil» diye buyurdu.

Hz. Ayse buyurdu ki: «Peygamber ‘imiz aramizdan ayrilacagi sirada yedi kuyudan çikarilmis yedi tulum su ile kendisini yikamamizi emretti. Biz emrettigi gibi yaptik. Ferahladi. Sonra evden çikti, Cemâatle nemaz kildi, arkasindan Uhud sehidleri için istigfar ve dua etti.

Sonra da ensar hakkinda vasiyette bulunmak üzere sunlari söyledi:

«— Imdi, ey muhacirler! Siz artiyorsunuz. Fakat ensar, bu gün oldugundan daha fazlu artmaz oldu.
Ensar benim sigindigim barinagimdir. Onlarin iyilerine karsi iyi davraniniz. Hatalilarinin hatalarini da hos görünüz.»

Sonra sözlerine söyle devam etti, «Bir kul, dünyada kalmak ile Allâh’a yönelerek arasinda tercih yapmaya çagrildi ve Allah’in yanini tercih etti.»

Bu söz üzerine Ebû Bekir Peygamber ´imizin son sözü ile kendisini kasdettigini ve ölecegini sanarak aglamaya basladi.

Peygamber ‘imiz durumu görünce söyle buyurdu. «Sakin ol, ya Ebû Bekir! (R.A.) Yalniz Ebû Bekir’in yoluna açilanin disinda Mescid’in sokaga açilan diger bütün kapilarini kapatiniz. Cünki ben Ebû Bekir ile sohbet etmekten daha degerli bir is bilmiyorum.»

Hz. Ayse diyor ki:

«Peygamber ‘imiz benim evimde, benim günümde ve kucagimda ruhunu teslim etti. Ulu Allah O’nun agiz suyu ile benimkini ölümü sirasinda biraraya getirdi. (Bu da söyle oldu)

Kardesim Abdurrahman içeri girdi, elinde bir Misvak vardi. Peygamber ‘imiz in gözü misvaka takildi. Hosuna gittigini anladigim için «Onu sana alayim mi» diye sordum. Basi ile «evet» diye isaret etti.

Misvaki eline verdim. Onu agzina götürdü, fakat sert geldi. «Onu senin için yumusatayim mi?» diye sordum. Basi ile evet diye isaret etti. Bunun üzerine misvaki agzimda yumusatip yine O’na uzattim.

Önünde bir su çanagi vardi. Elini suya daldirip «lâ ilâhe illallah. Gerçekten ölümün çesitü krizleri vardir» demeye basladi. Sonra da «Yüce dost, yüce dost» diyerek elini kaldirdi. O zaman «Demek ki, bizi tercih etmiyor» dedim.

Babasindan duyduguna dayanarak Said Ibni Abdullah der ki.

«Ensâr, Peygamber ‘imizin hastaliginin agirlastigini görünce Mescid’in çevresinde toplandilar, önce Abbâs Peygamber ´imizin yanina girerek ensârin disarda ve endise içinde oldugunu bildirdi.

Sonra Fadl yanina girerek ayni seyleri söyledi. Arkasindan Hz. Ali (K.V.) içeri girerek ayni seyleri söyledi.

Bunun üzerine Peygamber ‘imiz elini uzatarak «tutun» dedi. Hemen tuttular. Sonra «Ne diyorsunuz» diye sordu, yanindakiler «Öleceksin diye korkuyoruz» dediler.

Erkekler Peygamber ‘imizin basucunda toplandiklari için kadinlari da bagrismaya basladilar. Bunun üzerine Peygamber ‘imiz yataginda dogruldu ve Ali ile Fadl’a dayanarak kapiya çikti. Abbâs önünden yürüyordu. Basi sarili idi.

Kendi kendine yürüyerek minberin ilk basamagina oturdu. Herkes etrafinda toplandi.
Allah’a hamd ve sena ettikten sonra söyle buyurdu:

«— Ey insanlar!’ Duyduguma göre ölecegim diye korkuyorsunuz. Sanki ölümü garip görür gibisiniz. Peygamber ‘inizin ölmesinde ne gariplik görüyorsunuz? Ben size daha önce ölecegimi söylemedim mi? Kendiniz de zaten benim ölecegimi bilmiyor muydunuz? Benden önceki hiç bir Peygamber ümmeti arasinda baki kaldi mi ki, ben sizin aranizda bakî kalayim? Beni dinleyin, ben de siz de Rabb’imize kavusacagiz.

Ben size ilk muhacirlere karsi iyi davranmanizi ve muhacirlere de kendi aralarinda ayni seyi tavsiye ederim. Çünki Ulu Allah söyle buyuruyor:

“Yemin olsun asra ki, imân edip güzel amel isleyenler ile birbirirlerîne hakki ve sabri tavsiye edenlerden baska bütün insanlar hüsrandadirlar.” (Asr Suresi).

Her sey Allah’in iznine göre yürür. Bir isin geç kalmasi sizi o konuda sakin acele etmeye sürüklemesin. Çünki Ulu Allah birinin acele etmesi ile acele etmez.

Allah’a karsi çikana O. baskin çikar. Allah’i aldatani O. gereken cezayi verir.

“Eger idareyi ele alirsaniz, yeryüzünde bozgunculuk çikaracak, akrabalik baglarini mi keseceksiniz?”

Ensâra karsi iyi davranmanizi tavsiye ederim. Onlar sizden önce Medine’yi yurt ve iman yuvasi edinmislerdi. Onlara karsi iyi olmanizi tavsiye ederim. Size aziklarindan pay ayiranlar onlar degil mi? Size yurtlarinda kolaylik gösterenler onlar degil mi? Mallarina ihtiyaçlari olmalarina ragmen sizi kendilerine tercih etmediler mi?

Beni dinleyiniz. Iki kisi arasinda hüküm vermek üzere selâhiyete sâhib kilinan kimse onlarin iyisinin sözünü kabul etsin ve kusurlusunu hos görsün.

Hey, ben sizden ayriliyorum. Siz de pesimden gelip bana kavusacaksiniz. Hey, bulusma yerimiz, Havuzdur. Havzim, Sam’in Basra sehri ile Yemen’in Sena sehri arasi kadar genistir. Kevser olugundan oraya sütten beyaz, ak köpükten daha yumusak ve baldan tatli bir su akar.

Oradan içenler artik hiç susamaz. Taslari inci ve yatagi misktir. Yarin hesaplasma günü ondan kim mahrum kalirsa, her türlü hayirdan mahrum olur. Hey, kim yarin oraya, benim yanima gelmek isterse, elini ye dilini gereksiz, seylerden alakoysun.

Bu arada Abbâs «yâ Nebi Allah Kureyslilere nasihat et» dedi. Peygamber ‘imiz söyle buyurdu:

«— Bu nasihatlerim ancak Kureyslileredir. Insanlar Kureys’lilere tâbidir. Iyiler iyilerine, kötüler kötülerine baglidir.

Ey Kureys’liler, herkese karsi iyi davraniniz. Ey insanlar! Günahlar nimetleri degistirir ve daha önce ayrilan paylari baskalastirir. Halk iyi olunca bastakiler de onlara karsi iyi davranir. Halk kötü olunca basta bulunanlar, onlara karsi sert davranirlar. Ulu Allah;

«Böylece bir kisim zalimleri, istediklerine karsilik, digerlerinin basina musallat ederiz» buyuruyor. (En´am - 129))

Ibni Mes’ûd’un bildirdigine göre. Peygamber ‘imiz Ebû Bekr’e

«Bir sey sormak istiyorsan sor» dedi. Ebû Bekr de (R.A.) «Ölüm ani yaklasti mi, ya Rasûlellâh» diye sordu. Peygamber (S.A.V) ‘imiz «Ölüm ani iyice yaklasti, hattâ üzerime sarkti» diye cevab verdi.

Ebû Bekr de (R.A.) «Allâh´in katinda olan her sey sana kutlu olsun, ey Allah’in Rasûlü! Keski basimiza neler gelecegini bilseydim!» dedi. Peygamber (S.A.V)’imiz ona:

«Allah’a ismarladik. Sidrat-ûl Münteha’ya, cennet barinagina, yüksek Firdevs’e, dolu kadehe. Yüce Dosta, güzel nasib ve hayata!» dedi.

Ebü Bekr (R.A.) «Seni yikamayi kim üzerine alsin» diye sordu. Peygamber (S.A.V)’imiz «Yakinlik derecesine göre akrabamin erkekleri» diye cevap verdi. Ebû Bekr (R.A.) «Seni nasil bir kefene saralim» diye sordu. Peygamber (S.A.V)’imiz «Bu elbiselerime. Yemen kumasindan bir elbiseye ve beyaz misir bezine sararsiniz» diye cevap verdi.

Ebû Bekr (R.A.) «Namazini nasil kilalim» diye sordu. Bu sirada biz de Ebû Bekr (R.A.) de agliyorduk. Peygamber (S.A.V)’imiz söyle buyurdu. «Hele durun, Allah sizi afvetsin ve Peygamberimizden yana size iyilik versin. Beni yikayip kefene sarinca bu evdeki “sedirinin üzerine, kabrimin yanibasima koyun ve bir müddet yanimdan ayrilip disari cikin.

Çünki üzerime ilk defa Ulu Allah rahmet edecek. «O ve melekleri size rahmet ve istigfar ederler» Sonra benim için magfiret dilemek üzere meleklere izin verilecektir. Allah’in yarattiklari içinde yonima ilk girip benim için magfiret dileyecek olan Cebrail (A.S)’dir. Arkasindan. Mikâil (A.S), arkasindan Israfil (A.S), arkasindan kalabalik ordusu ile Azrail (A.S) gelir. Sonra da meleklerin hepsi yanima girerler.

Sonra sira size gelir. Yanima gurup gurup, girip önce birer birer selâm verin. Teskiye, feryad ve iniltiler ile beni rahatsiz etmeyin. Önce imam baslasin, arkasindan yakinlik derecesine göre akrabalarim, arkasindan kadinlar, en arkadan da çocuklar girsin.»

Ebû Bekr (R.A.) “Seni kim kabre koysun” diye sordu. Peygamber ‘imiz «Yakinlik derecesine göre akrabalarimdan bir gurup, sizin görmediginiz, fakAt sizi gören bir çok melekler ile birlikte. Simdi kalkiniz ve benden sonrakilere sözlerimi iletiniz.»

Hz. Ayse (R. Anha) der ki. «Peygamber ‘imizin aramizdan ayrildigi gün yanibasindakiler sabah saatlerinde hastaligini hafiflemis gördükleri için sevinç içinde evlerine ve islerine dagildilar. Onu esleri ile basbasa biraktilar. Bizler, bu duruma göre, daha öncesine göre ümid ve farahlik içindeyken Peygamber ‘imiz ansizin kadinlara «Yanimdan çikin. Melek geldi, yanima girmek istiyor» dedi.

Benden baska bütün kadinlar disari çikti. Basi kucagimda idi. Bu sirada kucagimdan dogruldu. Ben evin bir kösesine çekildim. Melek ile uzun zaman söylesti. Sonra beni yanina çagirip basim yine kucagima dayadi. Kadinlara da «içeri girin» dedi.

Ben, «Bu Cebrail’in gölgesi degildi» dedim. Peygamber ‘imiz bana «Evet ya Ayse. bu ölüm melegi (Azrail (A.S)) idi. Bana gelerek söyle dedi:

«— Ulu Allah beni sana gönderdi. Fakat izinsiz yanina girmememi emretti. Eger izin vermiyorsan geri giderim, izin verdigin takdirde girerim. Yine Allah, sen emir vermedikçe canini almamami söyledi. Simdi ne emrediyorsun?» dedi.

Ben de ona «Cebrail (A.S) bana gelinceye kader yanimdan uzaklas» dedim. Simdi nerede ise Cebrail (A.S) gelir.»

Hz. Ayse (R. Anha) söyle der: «Öyle» bir durumla karsi karsiya kaldik ki, ne bir cevap verebiliyor ve ne de görüs belirtebiliyorduk. Dilimiz tutulmustu. Her bakimdan bizi saskinliga gömen bir darbe altinda kalmis gibi idik.

Durumun ciddiyeti ve içimizi dolduran korku yüiünden. ev halkindan hiç birimiz konusmuyorduk.

Cebrail (A.S) tam zamaninda gelip selâm verdi. Gölgesini farkettim. Evdekiler disari çikinca içeri girdi ve söyle dedi:

«— Ulu Allah sana selâm söylüyor ve kendini nasil hissettigini soruyor. Gerçi
O, seni senden iyi bilir. Fakat senin seref ve itibarini arttirarak varligin hepsi üzerinde üstünlük ve degerini eksiksiz hale getirmeyi ve böylece ümmetine örnek olmani diledi.»

Peygamber ‘imiz «Kendimi sancili hissediyorum» diye cevap verdi. Bunun üzerine Cebrail (A.S) «müjdeler olsun! Ulu Allah seni, senin için hazirladiklarina kavusturmayi diliyor» dedi.

Peygamber ‘imiz «Yâ Cebrail (A.S), ölüm melegi benden izin istiyor, ona haber ver» dedi.

Cebrail (A.S) «Yâ Muhammed. (S.A.V.) Rabb’in seni özlemle bekliyor. Sana niçin geldigini söylemedi mi? Allâh’a yemin ederim ki, ölüm melegi simdiye kadar hic kimseden izin istemis degildir. Bundan sonra hiç kimseden de izin isteyecek degildir. Fakat Rabb’in senin serefini eksiksiz hale getirmek istiyor. Bunun ile birlikte O seni özlemle beklemektedir.»

Peygamber ‘imiz «O halde ölüm melegi gelinceye kadar yanimdan ayrilma» dedi ve kadinlara içeri girmelerine izin verdi.

Bu arada «Yâ Fatma, bana yaklas» dedi. Fatma O’na dogru egildi. Peygamber ‘imiz kulagina bir sey söyledi. Gözyaslari içinde basini kaldirdi. Konusamiyordu.
Arkasindan ona yine «Basini bana yaklastir» dedi. O’na dogru egildi. Kulagina bir seyler söyledi. Bu defa Fatma basini gülerek kaldirdi. Fakat yine konusamiyordu.

Gördügümüz durum sasirtici idi. Fatma’ya, daha sonra bu konuyu sorduk. Bize «Önce bana «ölecegim» dedi. O yüzden agladim. Sonra da «Rabbime seni bana kavustursun ve ev halkim arasinda ilk önce seni benim yanima versin diye duâ ettim» dedi. Bu yüzden gülümsedim» diye cevap verdi. Bu sirada Fatma iki oglunu O’na yaklastirdi. O da onlari kokladi.

Sonra ölüm melegi (Azrail (A.s)) gelerek selâm verdi, içeri girmek için izin istedi. Peygamber ‘imiz de ona izin verdi. Ölüm melegi «Bize ne emir veriyorsun, ya Muhammed» (S.A.S.) diye sordu. Peygamber ‘imiz ona «Beni derhal Rabbime kavustur» dedi. Bunun üzerine ölüm melegi söyle dedi:

«— Peki, hemen bu gün. Zaten Rabbin seni özlemle bekliyor. Sende oldugu gibi hiç kimse hakkinda tereddüt etmedi. Senden baska hiç kimsenin yanina izinsiz girmemi yasaklamadi. Fakat bekledigin an yakindir.»

Böyle dedikten sonra çikti. Cebrail (A.S) içeri girdi ve sunlari söyledi:

«— Ey Allah’in Rasûlü! Selâm üzerine olsun. Bu benim artik yeryüzüne son inisimdir. Vahiy ve dünya defteri artik dürüldü. Benim yeryüzünde senden baska hiç kimse ile isim yok. Seninle bulusmaktan gayri yeryüzü ile bir münasebetim yok. Seni hak üzere gönderen Ailâh’a yemin ederim ki, artik burada durmamin hiç bir gerekçesi kalmadi.»

Evde bulunanlardan hiç birimiz bu sirada O’na bir kelime ile bile saskinligimizi ifâde edemedik. Duydugumuz sözlerin öneminden dolayi erkek yakinlarina bir haber göndermek bile aklimiza gelmedi. Sasirdik, donakaldik!
Bu sirada basini gögsüme dayasin diye yer degistirip O’nun yanina vardim. Gögsünü tuttum. Bu arada bir bayginlik geçirerek halsizlesti. Alni hiç kimsede görmemis oldugum sekilde terlemisti. Terini silmeye koyuldum. O’nun bu son terinin kokusundan daha tatli bir koku hiç hissetmemistim. Kendine gelince O’na «Anam-babam, canim ve âilem sana feda olsun, alnin ne kadar terledi» diyordum. Bana «Ya Ayse! Müminin ruhu terleyerek, kefirin ruhu da esek ruhu gibi çeneleri crasindan çikar» dedi.

Iste o zaman kendimizi toparlayip âilelerimize haber gönderdik. Eve ilk giren ve O’nun görmedigi iik erkek babamin bana gönderdigi kardesim oldu. Böylece hic kimse gelemeden Peygamber’imiz (S.A.S.) aramizdan ayrildi!

Erkekleri O’nun yaninda bulunmaktan alakoyan Ulu Allâh’di. Çünki O’nun üzerine Cebrâil (A.S)’i ve Mikâil (A.S)’i görevlendirmisti. Bayginken «Yüce dosta» diyordu. Sanki tercihini yeniliyor gibiydi! Konusabildigi anlarda da «Namaza. Namaza» diye vesiyyette bulundu.

Hz. Aise (R.A.) Der ki: «Peygamber ´imiz pazartesi günü kusluk ile ögle arasi bir anda aramizdan ayrildi.»

Fatma (R. Anha) da buyurur ki, “Allah’a yemin ederim ki, bu ümmet, pazartesi günü tesiri hâlâ devam eden büyük bir hâdise ile karsilamistir.”

Ümmü Gülsüm {R. Anha) Hz. Ali (R.A)’nin Küfe’de sehid edildigi gün bu sözün mislini söylemis «Pazartesi gününden beni neler çektim. Rasûlüllâh (S.A.S.) o gün öldü. Ali (R.A) o gün öldürüldü. Babam da o gün öldürüldü. Ben pazartesi gününden neler cektim, demistir

Hz. Ayse (R. Anha) sözlerine söyle devam eder. «Peygamber ‘imiz aramizdan ayrilinca herkes Mescid’in etrafinda toplandi ve feryadlar yükselmeye basladi. Melekler Peygamber ´imizin üzerini benim elbisemle örtmüstü. Ve kalabaliga karismislardi.

Halkin bu hâdise karsisinda tepkisi degisik oldu. Kimi O’nun öldügüne inanmiyordu. Kiminin dili tutulmustu, ancak çok sonra konusabildiler. Bir kismi da mânâsiz, tutarsiz sözler söyleniyordu. Bazilarinin akli baslarinda idi. Diger bir kismi da oldugu yere çökerek kalmisti.

Hz. Ömer (R.A.) O’nun öldügüne inanamayanlardan idi, Hz. Ali (K.V.) yerine çöküp öyle kalmisti. Hz. Osman’in (R.A.) dili tutulmustu sanki.
Müslümanlarin hiç biri o anda Hz Ebû Bekir {R.A.) ve Abbâs (R.A.) gibi kendilerine hâkim olamamislardi. Ulu Allah bu ikisine güç vererek onlara en dogru sekilde davranma imkânini bagisladi. Herkes her ne kadar Ebû Bekir’in (R.A.) dedigine uyuyordu ise de Abbâs (R.A) gelince söyle konustu:

“Kendisinden beska iiâh olmayan Allah adina yemin ederim “ki, Allah’in Rasûlü ölümü tatmistir. Zaten henüz oramizda iken Ulu Allah Ona;

«Sen de ümmetin de öleceksiniz. Sonra da Kiyamet Günü Rabbinizin katinda hesaplasacaksiniz» diye buyurmustu (Zümer - 30 - 31).

Ebû Bekir (R.A)’e haber» Hazrec kabilesinden Haris ogullarinin evindeyken verildi. Hemen geldi. Peygamber ´imizin yanina girdi. Yuzüna bakti, üzerine egiiip O’nu öptü ve «Yâ Rasûlallah , anam - babam yoluna feda olsun, iki kere ölecek degilsin. Allah’a yemin ederim ki, Allâh Rasûiü öldü.» Arkasindan kapiya cikarak toplanan halka sunlari söyiedi:

«— Ey insanlar! Kim Muhammed’e (S.A.S.) tapiyor idi ise bilsin ki, Muhammed öldü. Kim Muhammed’in (S.A.S.) Rabbi’ne tapiyor idi ise O, diri ve ölümsüzdür.

Utu Allâh;

«Muhammsd, sadece bir peygamberdir. O’ndan önce nice peygamberler gelip geçmistir. Eger O, ölür veya öldürülürse, ardiniza mi döneceksiniz? Kim îki topugu üzerinde geri dönerse Allah’a hiç bîr zarar vermis olmaz. Allâh sükredenleri mükâfatlandiracaktir» buyurmustur. (Al-i Imran - 144)

Halk bu âyeti sanki ilk defa duymus gibi dinledi.»

Diger bir rivayete göre. Ebü Bekir (R.A.) haberi alinca selât-ü selâm getirerek Peygamber ´imizin evine girdi. Gözleri dolu dolu idi, girtlagi testinin bogazindaki su gibi durmadan asagi inip yukari çikiyordu. Buna ragmen sözlerine ve davranislarina gayet hâkim idi.

Peygamberimizin üzerine egildi, yüzünü açti. Alnindan ve yanaklarindan öptü, yüzünü oksadi. Sonra da gözyaslari içinde sunlari söyledi:

«— Babam, anam, canim ve aile halkim yoluna feda olsun. Hayatin da ölümün de güzel. Senin ölümünle, baska hic bir peygamberin ölümünde kesilmeyen vahiy, artik kesildi. Sen anlatilmaktan yücesin, o kadar büyüksün ki, senin için aglanmaz. Öyle seçkin olaun ki, hepimiz sana siginir olduk. Bizi öyle kaynastirdin ki, sende beraber olduk. Eger ölümün kendi tercihin ile olmasaydi, nefsimizi yasa bogardik. Eger Sen aglamayi yasak etmemis olsaydin, üzerinde aglamaktan gözyasîarimiz kururdu. Engel olamadigimiz gözyaslarimiz birbirinden ayrilmasi imkânsiz olan izdirabimizla seni hatirlamamizin nisanidir.

Allâh’im, bu duygularimizi bizden O’na ulastir. Ey Muhammed (S.A. S.) bizi Rabb’inin katinda hatirla, hep Senin aklinda kalalim. Eger bize biraktigin agirbaslilik olmasaydi, biraktigin yalnizliga hic kimse dayanamazdi. Allah’im! Bizim duygularimizi Peygamber ‘ine ulastir ve O’nu aramizda tut. O’nun ile ilgili olarak bundan daha baska bir aci basimiza gelmesin. Kalblerimizi O’na dogru yücelt ki, Peygamber ´imiz bize güze! örnek oisun.

Allâh’dan kötülüklerimizi iyilige çevirmesini ve imanli olarak bizleri Peygamber ´imize kavusturmasini dileriz.

Hic süphesiz O, kendisinden istekte bulunanlarinin en keremlisi ve rahmetine umut baglananlarin en ulusudur! Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’adir.»
Faydasız ilimden Allah’a sığınırız. (Hadis-i Şerif)
SeLametLe… 

 

 

 

Gazali, İbn-i Rüşd’ü Döver mi?

Birçok yerde bu durumla karşılaşıyorum. Nedir bu durum? Gazali ve İslam felsefecileri arasındaki ihtilaf, İbn-i Rüşd’ün ünlü savunması ve neticede ortaya saçılan bir takım önyargılı düşünceler.Bir tartışma sırasında yapılan atıf ile Erdal Şafak’ın Papa konusu gündemde iken yazdığı bir yazısını okumuştum. Şafak’ın yazısında aynı konu ile ilgili oldukça bilinçli yapılmış olduğunu düşündüğüm bir hata var. Şöyle diyor Erdal Şafak:Gazali’nin “Filozofların Yıkımı” kitabına “Yıkımın Yıkımı” eseriyle meydan okuyan İbn Rüşd.Bu kadar cehalet tahsille olur diyeceğim ama burada cehaletten öte bir kasıt var. Bu kasıt Erdal Şafak’ta değil. Erdal Şafak’ın ne Gazali’yi ne de İ.Rüşd’ü okuduğunu sanmıyorum. Muhtemelen biryerlerde okuduklarını yazısına yansıtmış. Bir kere Gazali’nin kitabının adı “Filozofların Yıkımı” değil “Filozofların Tutarsızlığı”dır. Orjinal adı “Tehafüt-ül felasife” dir. İ. Rüşd’ün kitabının adı da “Yıkımın yıkımı” değil “Tutarsızlığın tutarsızlığı”dır. Bu kitabın orjinal adı da “Tehafüt-üt Tehafüt” dür. Erdal Şafak’ın yazısının diğer kısımlarında yazdıkları ayrıca tartışılabilir, ama bu hata ya da kasıt yenilir yutulur birşey değil. Bu kitaplara bu isimleri “takanlar” bizim pozitivist felsefecilerimizdir. Bu kasıtlı hata üzerinden güya “Gazali fesefeyi yıkmak istedi” gibi bir intiba uyandırılmak isteniyor.Bu hatayı görmezden gelirsek Şafak özetle İ.Rüşd’ün akılcılığı temsil ettiği, Gazali’nin ise felsefenin “inanç bozduğu” gerekçesiyle insanlar için kötü birşey olduğunu savunduğundan dem vurarak İslam tarihindeki akılcılık konusunda -Gazali konusunda haksız da olsa- Papa’ya haklı bir ders veriyor.Yani bir kesim İ.Rüşd’ü katıksız bir Aristo’cu, akılcı ve rasyonalist olarak gösteriyor, -ki aslında İ.Rüşd hiç de katıksız bir Aristocu değildir ama Aristo ile İslam’ı uzlaştırmaya çalıştığı da doğrudur- diğer bir kesim de İ.Rüşd’ün fikirlerini tehlikeli buluyor, Gazali’nin neye itiraz ettiğini bile bilmeden Gazali yanında safını sıklaştırıyor ve İ.Rüşd’e feveran ediyor. Üstüne üstlük Batı dünyasının İ.Rüşd’den işine yarayanları alması ve onu yıllar sonra güya “Averroes” diye adlandırmasını İ.Rüşd’ün suçu imiş gibi göstermeye çalışıyor. Bu anlamlı olmadığı gibi son derece haksız bir söylem de. (Hem Batı sadece İ.Rüşd’den birşeyler almadı, aynı oranda Gazali’den de aldıkları var Batı’nın.)Hakikatte ne Gazali felsefeyi yıkmak istemiştir, ne de İ.Rüşd salt rasyonalist bir akılcı olarak İslam dairesinden çıkmıştır. Aksine Gazali ile İ.Sina / İ.Rüşd dünyevi ilimlerde tam bir ittifak içindedirler. Yani akıl ve müspet ilimler noktasında çoğunlukla aynı düşünürler. Ayrı düşündükleri konuların hemen tamamı metafizik alandaki birtakım hususlar, yani teolojik bazı konulardır.Aynı tartışmada yine aynı okur, yazısında Erdal Şafak’tan yaptığı alıntının altına, güya gelenekten yana tavır almak için bir siteden şu alıntıyı yapıyor:İbni Rüşd, İspanya’nın hristiyan tarafına geçerek, İspanya kralının önünde diz çöküp İslam’dan çıkmıştır.Bu bir iftiradan başka birşey değil. (”Ama Gazali İ.Rüşd’ü tekfir etmişti” denmesin, Gazali öldüğünde İ.Rüşd daha doğmamıştı.) Bu satırları yazanın İ.Rüşd’ün felsefesinden zerre kadar birşey okuduğunu bile düşünmüyorum. İ.Rüşd sağlam bir müslümandır. İ.Rüşd’ün felsefesinde Peygamberlik haktır, ona göre hakikate ulaşma yolunu kitlelere benimsetmek ancak nübüvvet ile olur. İ.Rüşd nübüvvetin yanında bazı havvas kimselerin akıl ile ve nefs ile mücahede ederek, tefekkür yoluyla da hakikate ulaşacaklarını söyler. Herhalde bazıları bu “faal akl” olgusunu bizim zihnimizde bulunan kişisel akıl sanıyorlar. Bunu bile anlayamıyorlar. “Faal akl”, ilk yaratılan olarak görülen hakikatin bilgisidir. Bizim aklımız değildir. Derinliğine vakıf olabilecek kabiliyete sahip olmayan insanlar felsefenin çetrefilli meselelerini ancak böyle anlayabiliyor demek ki.Hakikate ulaşmanın farklı yollarını anlatan, İ.Tüfeyl’in Hayy bin Yakzan adlı bir felsefi romanı var, onun kısa bir özetini yapmıştım. Oradan okunduğunda da görüleceği gibi Felsefe ile Din, doğru yorumlandığında aynı olan Hakikat’e ulaşmak için farklı yöntemler uygular ve nihayetinde aynı Hakikat’e ulaşır.Ali Bulaç’ın sözleriyle “Din, daha kapsamlı ve evrensel düzeyde sosyal bir disiplin ve bireye alan bırakmakla birlikte cemaatin hayatına yönelik bir yaşama tarzıdır.” Yani din evrensel ilkeleri koyar ve hudutları çizer. Hakikat’e ulaşmak ise bireyin kendi çabası ile olur. İlgili hikayedeki ana kahraman “Hayy” Hakikat’in bilgisine, önce gözlem ve akıl, sonra da müşahede ile varırken yine hikayedeki diğer kahraman “Absal” da, Peygamber’in tebliği ile varır. Peygamber’in getirdiği bilgilerin anlam ve hikmetlerini araştırırarak Hakikat’ın bilgisine ulaşır.Sanıldığı gibi Gazali ile Farabi ve İ.Sina arasındaki ihtilaf derin değildir. Başka hususlar olsa da asıl üç önemli noktada Gazali onlara karşı çıkmıştır; bunlar da alemin kıdemi, cismani haşr, ve Allah’ın ilminin kapsayıcılığı konularıdır. Gazali bunların tamamında da haklıdır, ama İ.Rüşd’de Gazali’nin ölümünden yıllar sonra “Tehafüt-üt Tehafüt”ü ile çok iyi bir savunma yapmıştır. Felsefenin bu ateşin zekaları arasındaki bu müthiş tartışmalara akılları yetmeyenler pervasızca İ.Rüşd’e saldırıyorlar. Herşeyden önce bu suçlamayı yapanların İ.Rüşd’ün “Tehafüt-üt Tehafüt” ünü alıp sindire sindire okumaları lazım ki, bu ağır suçlamalarının ne kadar anlamsız bir şey olduğunu kavrasınlar.Ben geleneksel kanattanım. Haddime değil fikrimi beyan etmek ama bu tartışmada Gazali’yi haklı görürüm. Fakat Gazali filozofları bu ihtilaf yüzünden tekfir ederken haksızdır. Bu tekfirde Gazali El-İktisad’da kendi koyduğu ölçüye riayet etmemiştir. Bu ölçüyü aslında şöyle ifade eder Gazali: “İki şahadeti dili ile söyleyip, kalbi ile iman eden bir kişiyi tekfir etmekten daha zor ne olabilir?” İşte Gazali bu ölçüye uymayarak tekfirini yapmıştır. Gazali bir peygamber değildir, hata yapabilir; burada hata yaptığı gibi. (Hepimiz biliyoruz ki İslam dünyasında bir tekfir hastalığı vardır.)İslam semasının yıldızlarının arasındaki bu son derece verimli ihtilaftan dolayı etiketleme yapmak neden? Bir taraf akıl uğruna İ.Rüşd’e sarılıyor, diğer taraf buna reddiye olarak İ.Rüşd’ü İslam dairesinin dışına atmaya çalışıyor. Hayreti mucip birşey. Gazali yaptığı tekfire rağmen kendisine dayanarak İslam felsefecilerine ve onları savunan İ. Rüşd’e böyle cahilce suçlamalar yapıldığını görüyorsa herhalde mezarında ters dönüyordur.Bir yazı aktarmak istiyorum. İslam felsefecilerine geleneksel kanattan bir İslam aliminin nasıl baktığına güzel bir delil. Benim uzun uzun anlatamayacağım bir şeyi Mustafa İslamoğlu bir köşe yazısında çok daha güzel anlatmış:YÖK’ün yasakçılığıyla ünlü başkanı “Gazzali’nin İbn Rüşt’ü yenmesine bir kez daha izin vermeyeceğiz” gibisinden oldukça garip bir şeyler söylüyordu. Farabi ve İbn Sina’yı da diline dolayan aynı şahsın özel “görevi” ve kamuoyundaki imajı gözönüne alındığında, böyle ilmi konuların ağzına hiç yakışmadığı takdir edilecektir.[…]Sahi sizce YÖK’ün başındaki zat Gazzali’yi, ya da safında taraf tuttuğu İbn Rüşd’ü okumuş mudur? Gazzali’nin İbn Rüşd’ü yenmesinden söz ederken, sakın onları rakip takımlarda top koşturan futbolcu, ya da birbirine rakip iki boksör falan sanıyor olmasın?!Olur a! İslam semasının iki felsefe devinin (Gazzali’yi okuyanlar onu neden “felsefe devi” olarak nitelendirdiğimizi de anlarlar) arasındaki oldukça verimli ilmi tartışmayı “yenmek-yenilmek” sözcükleriyle anlıyorsanız, sizin maksadınızın başka olduğu ortaya çıkar.Peki İbn Rüşd’den, YÖK’ün tepesindeki zatın ve o kafadakilerin istismarına elverişli bir şeyler çıkar mı?Hiç ama hiç sanmıyorum. Yine bilmeden, öylesine edilmiş bir laf bu. Görüldüğü kadarıyla bu lafı eden kişi, daha Gazzali’nin (öl. 1111) İbn Rüşd’le (doğ. 1126) aynı çağda yaşamadığını bile bilmiyor. [..]Gazzali ne kadar İslam’ın ürünüyse, İbn Rüşd de, Farabi ve İbn Sina da o kadar İslam’ın ürünüdür. Laikçi kafa kendisi için kullanmaya elverişli isim ararken dahi, İslam ümmetinin dağarcığına başvurmaktan başka çıkış yolu olmadığını, kendisi de görüp utanıyor mu acaba? Bu gerçekten ibretlik bir durum.Oysa ki bu kafa, ille de kendisine bizim diyarlardan kök arayacaksa, bunun yaşı üç çeyrek yüzyılı aşamaz. Ve bu kafanın bu topraklardaki geleceği de pek parlak görünmüyor. Çok değil bir çeyrek yüzyıl sonra bu kafayı müzelerde tarihe karışmış gayr-ı tabii bir “ürün” olarak ibret-i âlem için sergilenirken görürseniz, şaşırmayınız.İbn Rüşd’den bu kafa için malzeme çıkmaz, demiştik. Mesela İbn Rüşd’ü İbn Rüşd yapan hacmi küçük fakat değeri sırf kendi literatürümüzün değil, tüm dünya ilim literatürünün baş yapıtlarından biri olacak kadar büyük olan Faslu’l-Makal’inin tam adı nedir biliyor musunuz:Faslu’l-Makâl fî-mâ Beyne’l-Hikmeti ve’ş-Şeriati mine’l-İttisalBu ismi Türkçe’ye, biraz serbestçe şöyle tercüme edebiliriz: “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi”İbn Rüşd’ün başyapıtının sadece ismi bile, YÖK’ün başındaki zatın ve o kafadakilerin kanlarını beyinlerine sıçratması gerekmez mi?Ne diyordu: “Gazali’nin İbn Rüşd’ü yenmesine bir kez daha izin vermeyeceğiz!”Şu haydarane naraya, şu hiddet ve celadete bakınız!..“Breh!.. breh!..” mi, yoksa “Vah…vah…”mı çekelim?Bir numaralı eseri Şeriat’la akıl arasındaki ilişkinin koparılamazlığına dair olan İbn Rüşd’ün yanına ne kadar yakışır bu kafa? Ya da bu kafanın İbn Rüşd’ün yanında yer alıyor görünmesi ne kadar samimidir?Bütün bunların “samimiyet”le değil “cehalet”le ilgili olması da ihtimal dahilindedir. [..]Bu nasıl bir şaşkınlık ki “Felsefe ile İslam Şeriatı Arasındaki Kopmaz İlişkiye Dair Sözün Kesilip Tartışmanın Bitirilmesi” adlı bir eseri bulunan bir İslam filozofuna bu şekilde -daha yukarıda alıntıladığım- ağır sözler söyleniyor, o da yetmiyor İslam dairesinin dışına atılıyor?İslam düşünce semasının yıldızları böyle harcanmaya kalkılmamalı. İslam düşüncesi durağan bir düşünce değildir; bu düşüncenin üç ana ekolü her daim birbirlerini reddetmeden varolagelmişlerdir. Şu anda Diyanetten sorumlu bakanlık görevinde bulunan ve İslam felsefesi konusunda yetkin bir uzman olan Prof. Mehmet S. Aydın Hoca geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda “İslam ötekilerle (diğer dinlerle) aynı süreci yaşamadı” sorusuna şöyle cevap veriyor:Ernest Gellner “İslam’ın üzerinden tarih geçmedi” diyor. Bu, İslam’ın tarihi yok demek değil. Tarihte bazı olaylar ortaya çıkıyor, din onlarla hesaplaşıyor ama çok kere geri adım atarak kendisini kurtarıyor. Veya kurtardığını zannediyor. Bir tek İslam kendisine sunulan her yeniliği kabul etmiyor. Ben ilkelerimle yenileşmeyi sürdürmek istiyorum diyor. Bu Batı için anlaşılması kolay olan bir şey değil.İslam’a bu özgüveni veren İslam düşünce geleneğidir. Değerli araştırmacı-yazar Mustafa Akyol da bir yazısındaABD’nin önde gelen Hıristiyan liderlerinden biri olan — ve aslında İslam’a da pek sıcak bakmayan — Patrick Buchanan’ın “Vakti Gelmiş Bir Fikir” başlıklı yazısında enteresan teşhisler var.” dedikten sonra P.Buchanan’ın ilgili yazısından şu alıntıyı yapıyor:Hıristiyanlık Avrupa’da ölür gibi dururken, İslam 21. yüzyılı, daha önce başka yüzyıllara yaptığı gibi, sarsacak şekilde yükseliyor… [İslami savaşçıları görünce] Victor Hugo’nun sözlerini hatırlamamak mümkün değil: “Hiç bir ordu, vakti gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir.” Karşıtlarımızın çoğunun uğrunda savaştığı fikir, ikna edici bir fikir. Tek bir Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in onun elçisi olduğuna, İslam’ın yani Kuran’a teslimiyetin cennete giden tek yol olduğuna ve Allah’a bağlı bir toplumun şeriata göre yönetilmesi gerektiğine inanıyorlar… Milyonlarca Müslüman insan [onlara sunulan] Batılı alternatifleri kabul etmişti. Ama bugün onmilyorlarca Müslüman bunu reddeder gözüküyor ve daha saf bir İslam’daki köklerine dönüyorlar. Açıkçası, İslami inancın dayanıklılığı, hayranlık verici.İslam, Osmanlı İmparatorluğu’nun iki yüzyıl boyunca yaşadığı yenilgi ve aşağılamaların ve hilafetin kaldırılmasının üstesinden gelmiş durumda. Nesiller boyu süren Batı hakimiyetinden de sağlam çıktı. Mısır, Irak, Libya ve İran’daki Batı yanlısı krallıkları aştı. Komünizmi kolayca püskürttü, 1967′de Nasırizm’i safdışı etti ve Arafat’ın veya Saddam’ın milliyetçiliklerinden de daha dayanaklı olduğunu gösterdi. Şimdi de dünyanın son süper gücüne direniyor.İslam şüphesiz bu direnişi aslî kaynaklarına borçlu, ama 1400 yıllık büyük geleneğin de bunda çok önemli bir payı var. Bugün teolojik argümanlarımızla kozmolojik bilgilerimizi karşılaştırdığımızda Gazali’nin “varlık felsefesine” yakınlaşıyorsak, kulaklarımızda “Gökkubbenin altında söylenmemiş bir şey yok” sedası yankılanıyorsa, Astrofizikçi Robert Jastrow ünlü eseri “God and the Astronomers” in girişinde “Aklın gücüne olan inancıyla yaşayan bilim adamı için hikaye, kötü bir rüya gibi son buluyor. Bu bilim adamı bilinmeyen o dağa tırmanmaktadır, zirveyi ele geçirmek üzeredir, son kayaya tutunup kendini yukarı çektiğinde ise orada yüz yıllardır oturmakta olan bir grup din adamıyla karşılaşır.” diyorsa öğretimizin tüm boyutlarını sahiplenmemiz gerekmez mi?İnşaallah geleneğimizin tüm düşünce ekollerini benimser, farklılıkları zenginlik olarak görür ve yeni bir ivmeyle bu öğretiyi geleceğe taşımayı becerebiliriz..Zaman kısa, yol uzun.. Bunun farkında olmak dileğiyle.. Popularity: 5% [?] 

 

 

 

 

Aletsiz, çalgısız nağmeli sese sima [teganni] denir. Çalgı aleti ile birlikte olan insan sesine gına [müzik] denir. Gına haramdır. (Dürr-ül mearif)

Çalgı ve kadın sesi, sima değil gınadır, haramdır. (Dürr-ül-mearif)

Abdullah-i Dehlevi hazretleri buyurdu ki:
Sima [güzel ses], evliyanın kalbindeki sıkıntıyı rahatlığa çevirir. Gafillerin sima dinlemesi, fıska yol açar. Hiçbir çalgı caiz değildir. (m. 85)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

Gıybet, veya devamlı ipek giymek, yahut devamlı çalgı dinlemek gibi günahlara devam etmek kalbin kararmasına yol açar. (K. Saadet s.580)

İçki içmek ve çalgı dinlemek gibi, kul hakkı ile ilgili olmayan günahların hepsine tevbe etmek gerekir. (İhya 4/65)

Herkes dünyadaki işine göre haşr olunur. İçki içenler, sarhoş olarak, çalgıcı, çalgı çalarak haşr olunur. (Dürre-tül Fâhire fî-keşf-i ulûm-il-âhıre Kıyamet ve Ahiret, s.36)

Çalgı dinleyenin veya ipek giyenin şahitliği kabul edilmez. (İhya 4/41)

Davet edildiği yerde günah bir şey varsa, mesela duvarda canlı resimleri varsa, yahut çalgı çalınıyorsa, kadın erkek karışık ise böyle bir davete gidilmez. (K. Saadet s.207)

Ud ve saz çalmak haramdır. (K. Saadet s.231)

Çalgı aletlerinin imalinden kaçınmak, zulümden kaçınmak olur. (İhya 2/218)

Gizli haram işlenen eve girmek yasaktır. Ancak dışarıdan duyulacak şekilde içeride çalgı çalınıyorsa, bunu duyanların içeri girip çalgıları kırması caizdir. (İhya 2/802)

Fitne çıkmayacaksa kötü işler yapanlar tehdit edilebilir. Mesela, kötü biri, namuslu kadına tecavüze yelteniyorsa veya orada çalgı çalıyorsa, arada ırmak veya duvar gibi bir mani varsa, o kişiye, (Bu işten vazgeç, yoksa seni öldürürüm) diye tehdit edebilir. Öldürülmez ama tehdit edilir. (İhya 2/815)

Kalbi Allahü teâlânın yasak ettiği şeylerden birine bağlılığı olanın sima, tegannili sesleri dinlemesi, haram olup, onun için öldürücü zehirdir. (K. Saadet s. 321) [Bu sözü delil gösteren cahiller, (Çalgı kötü kimselere haram, bizim gibi kalbi temizlere haram değil) diyorlar. Halbuki burada çalgı denmiyor, nağmeli ses deniyor. Çalgı herkese haramdır. Tasavvuf büyüklerinden Mahmud-i İncirfagnevi hazretleri buyuruyor ki:
(Yüksek sesle zikir yapabilmek için, kalbinde yalan ve gıybet bulunmamak, boğazından haram ve şüpheli şey geçmemiş olmak, gönlü riya ve gösterişten temiz olmak lazımdır.) İşte, teganni, sima yalnız böyle kimselere faydalı olur. Fıkıh âlimleri de, teganninin, böyle olmayanlar için ve çalgının herkes için, haram olduğunu bildirmişlerdir.]

İnsana zevk veren ahenkli nağmeler, gönüllerde saklı olan güzellik ve çirkinlikleri açığa çıkarır. Her kaptan içindeki sızar, sima eden kişinin içinde ne varsa dışına o sızar. Sima kalbe ulaşınca, kalbde galip olan ne ise, onu harekete geçirir. (İhya 2/675)

Kalbinde haller hasıl olmayan, hasıl olsa da nefsi şehvetten kesilmemiş tasavvuf yolcularına güzel ses, nağme faydadan çok zarar verir. Ali Hallaç; Şeyh Ebul Kasım-ı Gürganinin müridlerinden idi. Sima için izin istedi. (Hiç bir şey yeme, sonra lezzetli yemekler yersin. O aç halinle simaı yemekten çok istiyorsan, sima yapman caizdir) buyurdu. Kalb hallerine kavuşmayan, hak yolu, halleri ile anlayamayan, yahut bazı hallere kavuşup henüz şehvetten kesilmemiş olan müridlere üstadları simaı yasaklamalıdır. (K. Saadet s.325)

Simaı eğlence ve oyun şeklinde âdet etmek haramdır. Nitekim bazı küçük günahlar vardır ki, devam edilirse büyük günah olur. Bazı şeyler ara sıra ve az olursa mubah olur. Çok olunca haram olur. (K. Saadet s.329)

Ses dinlerken, ud, keman, ney, saz, kaval gibi hiç bir çalgı çalmamalıdır. Her çalgıyı çalmak ve dinlemek haramdır. Hoş olduğu, hoşa gittiği için haram değildir. Bir kimse hoşa gitmeyecek şekilde rast gele çalsa da, ustalıkla çalmasa da yine haramdır. (K. Saadet s.326)

Kalbde helal olan şeyin sevgisi [mesela Allah sevgisi] varsa, sima [ilahi, kaside gibi nağmeli sesler] onu artırıyorsa o kimsenin teganni dinlemesi helal olur. Kalbinde, dinimizin yasak ettiği bir şey olanın teganni dinlemesi günah olur. (K. Saadet s.322)

Bayramlarda ve arada bir olursa [Hz. Âişe validemizin seyrettiği zenci cariyelerinki] oyunlar, teganniler ve bunları seyretmek haram değildir. (K. Saadet s.322) [Cariyelerin saçını başını açmaları günah olmadığı gibi nağmeli sesleri de haram değildir.]

Düğünlerde tef çalmak ve teganni etmek mubahtır. (K.Saadet s.323)

Teganni, raks, tef çalmak, kılıç ve kalkan oyunları ve neşeli günlerde zencilerin oyunlarını seyretmek mubahtır. (İhya 2/695)

Bayram günü zenci cariyelerin oyunlarını Resul-i ekrem efendimiz kapı üzerinden Hz. Âişeye seyrettirmiş ve ikisi beraber bakmışlardır. (İhya 2/827)

Kusurları, azapları bildiren [çalgısız] kasideleri, ilahileri dinleyerek üzülmek, ağlamak sevaptır. Ancak Allahü teâlânın kaza ve kaderini beğenmeyip, ona üzülüp, üzüntüsünün artması haramdır. (K. Saadet s.324)

Hacca gidenin, Kâbe, hac, Mekke, Medine şiirleri, ilahileri, kasideleri dinlemesi ve bunları güzel sesle okuyup para kazanması helaldir. (K. Saadet s.323-324)

Hacıları uğurlarken Kâbe, zemzem ve diğer mübarek makamları öven ve Arab çölünü anlatan şiirlerde nefesli ve telli çalgılar yoksa, bunların hepsi caizdir. (İhya 2/690)

Düşmanlarla savaşmayı ve Allah sevgisi uğruna canını feda etmeyi kuvvetlendiren kahramanlık şarkılarını [mehter marşlarını] dinlemek mubah olur. (K. Saadet s.324)

Düğün, ziyafet ve sefer dönüşü gibi sevinmek gereken yerlerde, bayram günlerinde nağmeli seslerle, teganni ile neşelenmek caizdir. (K. Saadet s.324)

Düğün ve benzeri yerlerde davul, tef çalmak haram değildir. Hacılar ve askerlerin davul, bando çalması caizdir. Ahlakı bozuk gençlerin davul çalması da haramdır. (K. Saadet s.326)

Çalgı âletleri üçe ayrılır:
1- Haram olanlar. Tambur, düdük, zurna gibi şarkıcılara eşlik eden aletlerdir.
2- Mekruh olanlar. Bunlar tek başına çalınmadığı halde şarkıcıyı coşturan kaval gibi aletlerdir.
3- Mubah olanlar. Bunlar da eğlence aleti değil de boru ve harp davulu gibi haberleşme aletleri ile nikah için çalınan tef gibi toplantıya çağırma ve herhangi bir hususu ilan etmek için kullanılan aletlerdir. (Mükaşefetü´l Kulub - Kalblerin Keşfi)

Ud, sanc [zil], telli çalgılar, berbed ve benzeri Irak çalgılarının hepsi yasaktır. İçki içenlerin âdeti olmayan davul ve benzerleri [düğünlerde] yasak değildir. (İhya 2/685)

İçki âlemlerinde kullanılan trampet, nefesli ve telli çalgılar haramdır. Bu çalgılar yasak, diğerleri ise mubahtır. Mubah olanlar tef, davul, şahin, kadib gibileridir. (İhya 2/701)

Vezinli güzel ses haram değildir. Şayet kötü sözlerden meydana gelmişse, ister nağmeli okunsun, ister nağmesiz okunsun haramdır. (İhya 2/686)

Kur’an-ı kerimi teganni ile okumak haramdır. (K. Saadet s.333) [Tecvide uygun olarak teganni edilirse mahzuru olmaz.]

Mescitlerde Kuranı teganni ile okuyanları nehy etmek farzdır. (İhya 2/823)

Resulullah efendimiz, Rebi’ binti Muavvizin evine geldi. Cariyeler tef çalıyor, şarkı söylüyorlardı. Onu görünce kesip, kasidelerle Resulullahı övmeye başladılar. [Buharinin rivayet ettiği] (Susun, önceki söylediğinize devam edin) buyurdu. Çünkü onu övmek ibadettir. Oyun eğlence arasında ibadet olmaz. (K. Saadet s.333)

İmam-ı Gazali hazretlerine ait bu yazıların özeti şudur:
1- İçki içenlerin dinlediği nefesli çalgıları ve bütün telli çalgıları çalmak ve dinlemek haramdır.

2- Şarkıcının kazancı haramdır. Şahitliği kabul edilmez, hediyesi alınmaz.

3- Belli zamanlarda [düğünlerde, bayramlarda] ve belli şartlarla [ibadete karıştırmamak, haram şeyler söylememek şartıyla] tef, davul gibi çalgılar çalmak caizdir. Bunlara da diğer nefesli ve telli çalgıları karıştırmak caiz değildir.

4- Hacca gidecek olanın Kâbe, hac, Mekke, Medine şarkılarını dinlemesi, askerlerin cesaretlerini artırıcı savaş, kahramanlık şarkılarını, [mehter marşlarını] dinlemesi caizdir. Bayramlarda, düğünlerde, hac yolunda çalınması mubah olan çalgıları bile, her zaman dinlemeyi ve çalmayı âdet haline getirmek caiz değildir.

5- Müslümanların bayramlarda sevinmeleri, sevinçlerini göstermeleri caizdir. Bayramlarda tef ile söylenen şarkıyı dinlemek ve içinde kılıç-kalkan oyunu gibi oyunları seyretmek mubahtır. Bunları âdet haline getirmek, her zaman yapmak caiz değildir.

6- Kuran-ı kerim okumak veya Resulullahı övmek [Mevlid] gibi ibadetlere tef dahil hiç bir çalgıyı karıştırmak caiz değildir, yasaktır.

7- Tasavvuf ehli zatların sema [ilahi, kaside gibi nağmeli insan sesi ve şiir] dinlemesi caizdir. Sema sırasında bunlara çalgı karıştırmak haramdır. Sema, henüz kalbi tam temizlenmemiş, kalb hallerine kavuşmamış müridlere yasaktır.

kalplerin keşfi 30

Bildirildigine göre. Ramazan Bayrami sabahi, Allah (C.C), Melekleri yeryüzüne indirir. Onlar sokak baslarina dikilerek insanlardan ve cinlerden baska her canlinin duydugu bir sesle söyle seslenirler.

«Ey Muhammed ümmeti! Büyük günahlari afveden ve bol bagislar sunan kerem sahibi. Rabb’inize çikin.»

Mü’minler namaza katilinca ulu Allah, meleklere «Vazifesini yapan isçinin karsiligi nedir» diye sorar. Melekler «Yaptigi isin mükâfatini almaktir.» diye cevap verirler. Bunun üzerine ulu Allah «Sizi sâhid tutarim ki, onlara mükâfat olarak rizami ve magfiretimi verdim.» buyurur.
Zilhicce’nin İlk On Gününün Fazileti
Ibni Abbâs’in rivayet ettigine göre, Peygamber ‘imiz bir gün

«Zilhiccenin ilk on günü kadar içinde yapilan amellerin Allah Katinda degerli oldugu baska bir gün yoktur» buyurdu. Sahâbiler «Alah Yolu’nda cihad etmek de mi» diye sorarlar. Peygamber ‘imiz «Evet. bu günlerde islenen amel, mali ve cani ile Allah ugruna evinden çikip geri dönmeyenler hâriç cihâddan da daha degerlidir» buyurdu.

Câbir Ibni Abdullah’in rivayetin ettigine göre de Peygamber ‘imiz

«Içinde amel islenen günler arasinda Allah Katinda Zühicce’nin ilk on günü kader degerlisi yoktur» buyurdu. Sahâbiler «Allah Yolu’nda cihâd edilerek geçirilen günler de mi onlar gibi olamaz?» diye sordular, pegamber ‘imiz onlara «Evet, Allah Yolu’nda ati ile birlikte can veren hariç, cihad edilerek geçirilen günlerden de daha degerlidir» buyurdu.

Hz. Ayse buyurur ki; «Bir delikanli vardi ki. Zilhicce ayi girince oruç tutardi.

Peygamber ‘imiz bu hâlini ögrenince onu çagirarak ona

«Bu günlerde niçin oruç tutuyorsun» diye sordu.

Delikanli Peygamber ‘imize «Yâ Rasûlallah anam - babam yoluna feda olsun! Bu günler hacc ve ibadet aylaridir. Ola ki, Allah beni bu günlerde yapilan dualara ortak eder» diye cevap verdi.
Bunun üzerine

Peygamber ‘imiz delikanliya söyle buyurdu:

«— Senin oruç tuttugun her gün için Allah Yolunda yüz köle âzâd etmis, üzerinde gaza ettigin yüz deve ve yüz at vermis kadar sevab vardir. Terviye günü (Kurban bayrami arefesinden bir gün önceki gün) gelince senin için Allah Yolundo bin köle azâd etmis, üzerinde kaza ettigin bin deve ve bin at vermis kadar sevab vordir. Arife Günü de Allah Yolunda iki bin köle âzâd etmis, üzerinde gaza ettigin iki bin deve ve iki bin at vermis kadar sevab kazanirsin.»

Kurban Bayraminin arife günü oruç tutmak île sene oruç tutmaya. Asure Günü oruç tütmek da bir senelik oruca bedeldir.»

Tefsir âlimleri «Musa ile otuz gece için sözlestik, sonra da buna on gece daha ekledik» mealindeki âyette geçen «sonra da buna on gece daha ekledik» ifadesi ile Zilhicce’nin ilk on gününün kasdedildigini ileri sürerler.

Ibni Mes’ûd buyurur ki;

«Allah, günlerden dördünü, aylardan dördünü, kadinlarin dördünü seçkin kildi; Dört kimse Cennete ilk önce girer ve dört kimseyi de cennet hasreti ile bekler.

Mümtaz dört günün ilki Cum’â Günü’dür. Onun öyle bir âni vardir ki, ona rastlayip da dünya ve âhiret ile ilgili bir sey isteyen müslümanin dilegi kesinlikle kabûl edilir.

Ikincisi arife günüdür. Arife günü gelince, ulu Allâh meleklerine karsi övünerek «Ey meleklerim, kullarimi görün, mallarini harcayarak ve bedenlerini yorarak toz - toprak içinde huzuruma geldiler. Sâhid olun ki, onlarin günahlarini afvettim.»

Üçüncüsü Kurban Bayrami Günü’dür. Kurban bayraminda kul, Kurbanini kesince yere akan ilk damla kan islemis oldugu bütün günahlara kefaret olur.

Dördüncüsü Ramazan Bayrami’dir. Mü’minler Ramazanda oruçlarini tutup bayram günü’ne ulasinca, ulu Allah meleklerine «Her çalisan, ücretini ister. Kullarim da Ramazanda oruçlarini tutmuslar ve bayrama çikmislar, simdi mükâfatlarini istiyorlar. Sâhid olunuz ki, onlarin günahlarini afvettim.» Bu ara söyle seslenilir, «Ey Muhammed (S.A.S.) ümmeti Simdi evlerinize dönünüz, kötülükleriniz iyiliklere döndürülmüstür.»

Seçkin aylar Receb, Zilkade, Zilhicce ve Muharrem Aylaridir.

Seçkin kadinlara gelince bunlar da Imran kizi Meryem, kadinlardan Allah’a ve O’nun Rasûlüne ilk önce inanan Huveylid kizi Hatice, Firavun’un esi Müzahim kizi Asiye ve cennetlik kadinlarin bas hanimefendisi Muhammed (S.A.V.) kizi Fatma’dir

Cennete ilk önce girecek dört kimseye gelince bunlar her kavmin ilk müslümanlaridir.

Peygamber ‘imiz araplarin ilk müslümani, Selman acemlerin ilk müslümani, Süheyb, rumlann ilk müslümani ve Bilâl de Habesilerin ilk müslümanidir.

Cennetin hasretle bekledigi dört kimse de Ali Ibni Ebû Talib, Selmân-i Farisî, Ammar Ibni Yasir ve Miktad Ibni Esved’dir.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Kim Kurban Bayrami arifesinden bir gün Önce oruç tutarsa. Allâh ona Hz. Eyyûb (A.S)’un karsilastigi belâlara karsi sabrederek kazandigi sevab kadar sevab verir. Arife Günü oruç tutana da Allah, Hz. Isâ (A.S)’ninki kadar sevab verir.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor” ki:

«— Arife günü gelince, ulu Allah rahmetini saçar. Hic bir gün o günde oldugu kadar insan cehennemden âzâd olunmaz. Kim Arife günü gerek dünya ve gerekse âhiret ile ilgili olarak Allâh’dan bir sey isterse, Allâh onun dilegini karsilar. Arife Günü tutulan oruç hem geçmis ve hem de gelecek senenin günâhlarina kefaret olur.»

Allah bilir, ama bunun hikmeti su olabilir. Terviye ve arife günleri iki bayram arasinda mü’minler için sevinc günleridir. Mü’minler hesabina günahlarinin afvedilmesinden daha büyük bir sevinc kaynagi olamaz.

Iki bayramdan sonra gelen Asure Günü bir senelik günâhlarin kefareti olur. Cünki o gün Hz. Musa’nin (A.S.) ve Arife Günü Peygamber imizindir.

Peygamber imiz digerlerine karsi üstünlügü elbette ki, kat kat fazladir.
Aşurenin Fazileti
Ibni Abbâs buyurur ki;
«Peygamber ‘imiz Medine’ye gelince Yahudilerin Asure Günü oruç tuttugunu gördü. Sebebini sorunca O’na “Bu gün ulu Allah Hz. Musa (A.S.) ile Israilogullarini Firavn’in kavmi karsisinda üstün çikardi. Biz de Hz. Musa’ya (A.S.) duydugumuz hürmete dayanarak bu gün oruç tutuyoruz.” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Peygamber ‘imiz onlara «Biz Hz. Musa’ya (A.S.) sizden daha saygiliyiz» diye buyurarak ümmetine asure günü oruç tutmalarini emretti.

Asure Günü’nün üstünlük sebebi hakkinda bize genis bilgiler gelmistir. Bunlara göre bu gün Hz. Âdem’in {A.S.) tevbesi kabul edildi, yine Hz. Âdem (A.S.) bu gün yaratildi ve Cennete girisi de bu güne rastlar.

Ars, Kürsî, Gökler, yeryüzü, günes, ay, yildizlar ve Cennet bu gün yaratildi. Hz. Ibrahim (A.S) bu gün yaratildi ve yine bu gün atesten yanmaksizin kurtuldu. Yine bu gün Hz. Musa (A.S.) ile yanindaki mü’minler, suda bogulmaktan kurtuldular. Fir’avn ve adamlari bugün boguldu.

Hz. Isâ (A.S.) bu gün dogdu ve yine bu gün göge Çikarildi. Yine bu gün Hz. Idris (A.S.) göge çikarildi. Nuh (A.S)’un Gemisi bu gün Cûdî tepesinde karaya oturtuldu. Hz. Süleyman (A.S)’a muhtesem saltanat bu gün verildi.

Hz. Yûnus (A.S) baligin karnindan bu gün çikarildi. Hz. Yâkûb’un (A.S.) bu gün gözleri yeniden açildi. Hz. Yûsuf (A.S)’un kuyudan çikarilmasi bu güne rastlar. Hz. Eyyüb (A.S) tutuldugu hastaliktan bu gün kurtuldu. Yeryüzüne ilk yagmurun düsmesi de bu güne rastlar.

Daha önceki ümmetler zamaninda bu gün oruç tutmak yaygindi. Hatta Ramazandan önce bu günde oruç tutmanin önce farz kilinip sonra bu emrin ortadan kalktigi ileri sürülür.

Hicretten sonra bu günü oruçla geçiren Peygamber ‘imiz Medine’ye gelince, emrini yeniledi.

Hattâ. Peygamberimizin (S.A.S.) fâni ömrünün son yilinda «Eger gelecek seneye kadar yasarsam. Asure Günlerin dokuzuncu ve onuncusunda oruç tutacagim» diye buyurdugu ve fakat o ysl içinde Allah’a kavustugu, buna göre onuncu günden baska bir gün oruç tutmadi ise de bu arzuyu gösterdigi ileri sürülür.

Zilhicce’nin dokuzuncu ve onbirinci günü tutulmasi «Siz Asure Günü’nden bir gün önce ve bîr gün daha oruç tutarak Yahudilerin geleneginden ayrilin.» seklindeki hadisine dayanir. Cünki, yahudiler sirf Asure Günü oruç tutuyorlardi.

Beyhâkî’ye göre Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Asure Günü kim aile halkina ve yakinlarina karsi cömert davranirsa. Allah da onu bütün sene boyunca genislige kavusturur.»

Taberânî’nin kaydettigi ve rivayet zincirinde belirsizlik bulunan bir hadise göre. Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

“Asure Günü verilen bir dîrhemlik sadakaya yediyüz bin dirhem gibi sevâb verilir.”

Öte yandan. Asure Günü gözüne sürme çekenin o yil göz agrisina yakalanmiyacagini ve o gün yikananin hasta olmiyacagini ileri süren hadis uydurmadir.

Hakim’in belirttigine göre, o gün gözlere sürme çekmek, bid´attir, Ibni Kayyum (R.A.) «Asure Günü sürme çekmeyi, tanegillerden yemek pisirmeyi, yag sürün meyi ve kokulanmayi tesvik ettigi Heri sürülen hadis, yakmalarin uydurmasidir» der.

Bilesin ki, Asure Günü Hz. Hüseyin (R.A)’in ugradigi ihanet, onun derece yüceliginin artisina ve Allâh Katindaki yüksek mertebesini ve temiz ehli beytin safina katilisini gösteren bir delildir.

Bu günde Hz. Hüseyin’in (R.A.) ugradigi ihaneti anmak isteyen kimse, Allah’in emrine uyarak ve Ulu Allah’in «Onlara Allâh’dan magfiret ve rahmet vardir. Iste onlar hidayete erenlerdir» mealindeki âyetle Hz. Hüseyin’e (R.A.) ayirdigi mertebeye saygi duyarak sadece sik sik «Innâ lillâhi ve in-na ileyhl râciûn» demesi gerekir.

Bunun disinda hic kimsenin, sakin ve sakin râfizilerin ve benzerlerinin yas tutma, aglasma ve dögünme gibi geleneklerine uymamalidir. Çünki böyle davranmak, mü’min ahlâkina uymaz. Eger böyle davranmak mesru olsaydi, Hz. Hüseyin’in (R.A.) dedesi olan Peygamber imizin ölüm gününde yas tutmak daha yerinde oturdu.

Yüce Allâh, bize kafidir, O ne gürel vekildir.
Fakirleri Ağırlamanın Fazileti
Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Misafir için tekerrüh gösterip onu gücendirmeyiniz. Çünkî misafiri gücendiren Allah’i gücendirmis olur. Allâh ise kendisini gücendireni gücendirir.»

«— Misafir agirlamayan kimsede hayir yoktur.»

Peygamber ‘imiz, bir gün deve ve sigir sürüsü olan birine ugrar. Fakat adam Peygamber imizi agirlamaz. Sonra sadece bir kaç kuzusu olan bir kadina ugrar. Kadin Peygamber ‘imizi agirlayarak ona kuzu keser. Bunun üzerine Peygamber’imiz (S.A.S.) buyurur ki:

«— Her ikisine bir bakiniz. Bu huy Allah’in kudreti dahilindedir. Allâh kime iyi ahlâk bahsetmek isterse ona verir.»

Peygamber imizin hizmetçisi Ebû Râfi der ki: «Bir gün Peygamber ‘imize bir misafir gelir. Beni çagirarak

«Falan Yahûdiye var ve bana Recep ayina kadar biraz un ödünç vermesini söyle» der. Yahûdî «Vallahi, encak bir rehin verirse ona ödünç veririm» dedi. Durumu Peygamber ‘imize bildirince bana «Vallahi ben gökte de yerde de güvenilir bir kisiyim. Eger bana ödünç verseydi verdiginin bedelini ona geri verirdim. Su zirhimi götür ve kendisine rehin olarak birak» buyurdu.

Hz. Ibrahim (A.S.), yemek yiyecegi zaman disari çikar ve bir ya da iki mil kedar uzaklara giderek birlikte yemek yiyecegi birini arardi. «Misafir Babasi» diye ün salmisti. Bu konudaki samimî tutkunlugundan dolayi günümüze kadar vefat ettigi yerde misafir agirlama gelenegi devam ettirilmistir. Üç kisiden on kisiye, hatta yüz kisiye kadar evinde misafir agirlanmayan bir gece gecirmemistir. «Her ev, hiç bir gece misâfirsiz kalmama sayesinde ayakta durur» derdi.

Peygamber imize «imân nedir» diye sordular. O da

«yemek yedirmek ve herkese selâm vermektir» diye cevap buyurdu.

Peygamber ‘imiz. (günâhlara kefaret olan ve derece yükselten amellerin ne oldugu) hakkindaki bir soruya da:

«Yemek yedirmek ve halk uykuda iken namaz kilmaktir.» diye cevap buyurdu.

(Hacc’in kabul edilmesine sebeb olan ibâdetlerin ne oldugu) hakkindaki bir soruya Peygamber ‘imiz «Yemek yedirmek ve tatli dil» diye cevap buyurdu.

Hz. Enes Ibni Mâlik buyurur ki.

«Misafirin girmedigi eve melek de girmez.»

Misafir ogirlamanin ve yemek yedirmenin fazileti hakkindaki hadisler sayisizdir.

Su beyitlerin sâiri, ne güzel demistir:

«Misafiri niye sevmeyeyim?

Veya ona güteryüz göstermekten niye hoslanmayayim?

Misafir benim yanimda, aslinda.

Kendi rizkini yiyor ve karsiliginda bana tesekkür ediyor.»

Bir ata sözü söyledir.
«Iyilik, ancak güleryüz, tatli söz ve geleni iyi karsilamak ile tamamlanir.»

Baska bir sâir de söyle der.

«Misâfirim daha yükünü çözmeden onu güler yüzle karsilarim.

Yer kurak olsa bile, benim yanimda bolluk belirir.

Misafir hesabina bolluk, köylerin coklugu ile degildir.

Fakat onun için cömertin yüzü, bolluktur.»

Misafir çagiranin, fasiklari degil, takva sâhiblerini tercih etmesi gerekir.
Peygamber ‘ imiz. kendisini agirlayan bir evde dua ederken «Yemegini iyiler yesin» diye buyurmustur.

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Yalniz takva sahibinin yemegini ye. Yemegini de sadece takva sâhibleri yesin.»

Yine yedirenin, genellikle zenginleri degil, fakirleri gözetmesi gerekir.

Nitekim Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Yedirilen yemeklerin en fenasi, sâdece zenginlerin çagrilip fakirlerin ihmal edildigi dügün ziyafetidir.»

Öte yandan yemek verenin yakinlarini ihmâl etmemesi gerekir. Çünki onlari ihmal etmek sogukluk dogurucudur ve akrabalik baglarini kesmektir. Yine yemek verenin dost ve tanidiklari arasinda gönül kirici bir ayirima girmemesi gerekir. Cünki bazi dost ve tanidiklari baskalarina tercih etmek, digerlerinin kalbinde küskünlüge yol acar.

Bunlar yaninda yemek verenin verdigi yemegi ögünme ve böbürlenme araci olarak kullanmamasi, onu dostlarinin kalbini hosnut “etme vesilesi, yemek yedirme ve mü’minlerin kalblerini sevindirme bahsinde Peygamber imizin sünnetine uyma vesilesi bilmesi gerekir.

Yine yemek verenin her hangi bir sebeb ile davetlileri sikacagi bastan belli olan veya davete gelmekte güçlüge katlanacak kimseleri çagirmamasi gerekir. Yalniz davete katilmayi isteyenleri çagirmasi gerekir.

Nitekim Süfyan-üs Sevrî buyurur ki;

“Davete katilmaktan hoslanmayan birini yemege çagiran bir günah, bile bile böyle bir davete katilan kimse de iki günâh kazanmis olur. Çünki davet eden karsisindakini istemeyerek yemeye zorlamis olur. Eger durumu bilse, ona yemek vermezdi. Takva sahibine yemek vermek, ibâdete destek olmak, fâsikin karnini doyurmak da günâh islemeye yardima olmaktir.”

Terzinin biri lbni Muûârek’e

«Ben devlet büyüklerinin elbiselerini dikerim. Benim zâlimlerin yardimcisi olmamdan korkulur mu» diye sorar.

Ibni Mübarek de terziye «Hayir, Zâlimlerin destekçileri sana igne-iplik satanlardir. Sen ise zâlimlerden bîrisin» diye cevap verir.

Davete icabet etmek, sünnet-i müekkede’dir. Bazilari bazi yerlerde vâcib oldugunu ileri sürerler. Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Eger bir paçaya çagrilsam kabul ederdim. Eger bana bir dirsek hediye edilse kabul ederdim.»

Davete katilmanin bes edebi vardir. Bunlar gerek «îhyâ ûl - Ulûm-ud Din, dee ve gerekse baska kitablarda açiklanmistir.
Cenaze ve Kabir
Bilesin ki, cenazeler basiret sahibleri için ibrettir. Cenaze uyarici ve hatirlaticidir. Fakat bu uyaricilik ve hatirlaticilik gafiller için degildir. Çünki cenazeleri görmek gafillerin sadece gönül katiligini artirir. Cünki onlar her zaman baskalarinin cenazelerine bakacaklarini sanirlar ve kaçinilmaz olarak bir gün kendi cenazelerinin de eller üstünce tasinacagini hesab etmezler. Yahud da cenazelerinin tasinmasini yakin görmezler ve o anda cenazeleri tasinanlarin da öyle düsündüklerini, fakat hesaplarinin yanlis çiktigini ve sürelerinin cok erken doldugunu gözönünde tutmazlar.

Kendini bilen kimse, cenazeye, tabuta kendisi konmus gibi bakmalidir. Cünki çok geçmeden, belki ertesi ve belki iki gün sonra tabuta girebilir.

Rivayet edildigine göre. Ebû Hureyre bir cenaze görünce:

«Ugurlar olsun. Biz de pesinizdeyiz» derdi.

Mekhul-ud Dimiskî bir cenaze gördügü zaman:

«önce siz geçiniz, biz arkanizdayiz. Bir yanda manâli bir nasihat, öbür yanda kisa ömürlü bir gaflet. Biri gidiyor, ötekinin ise akli basinda degil. derdi. 

 

 

 

Üseyd Ibni-Hudeyr buyurur ki;

«Her cenaze gördügümde Içimden sâdece gerçeklesen hâdise mâhiyetinin ne oldugu ile nereye varilacak oldugunu düsünürüm.»

Kardesi ölen Mâlik Ibni Dinar

Cenaze töreninde göz yasi dökerken «Nereye varacagimi bilmeden yüzüm gülemez. Yasadikça da bunu ögrenemem» diyordu.

Â’mes buyurur ki:

«Cenaze törenlerine katildigimizda hepimiz yasli oldugumuz için hangimizin hangimizi teselli edecegini bilemezdik.»

Sâbit-ül Bünânî buyuruyor ki:

“Cenaze törenlerine katildigimizda basi önde olarak aglamayan kimse göremezdik.”

Ilk müslümanlar ölümden böyle korkaraarda. Simdi ise cenazelerde çogunlugu, gülen, eglenen ve sedece ölünün geriye ne miras biraktigi ve mirasinin nasil bölüsülecegi konusunda konusan kalabaliklar görüyoruz. Günümüzün törenlerinde ölünün yakinlari ve akrabalari sirf hangi yoldan giderek kalan mirastan pay alacaklarini düsünmekte, hiç biri kendi cenaze töreni ile tabuta konunca Basina neler gelecegi konusunda kafa yormammaktadir.

Bu gaafil hâlin, günah ve isyanlarla katilasan kalblerden baska bir sebebi yoktur. Bu yüzden ulu Allah (C.C)´i, ahiret gününü ve önümüzdeki korkunç merhaleleri unutarak bize faydasi oimayan seyier ile eglenir, oyalanir olduk.

Allâh (C.C)’dan bizi bu gafletten uyandirmasini dileriz. Cenaze törenine katilaniardan beklenen en yerinde davranis, ölü için gözyasi dökmektir. Aslinda isin içyüzünü idrâk etseler ölüye degil, kendilerine aglarlar.

Ibrahim-üz Zeyyad ölüye aciyanlari görünce onlara:

«Kendinize acisaniz size daha yararli olur. Çünki üç korkunç safhadan geçmis bulunuyor. Birincisi ölüm meleginin yüzünü gördü. Ikincisi ölüm acisi tatti. Üçüncüsü son nefesdeki endiseden kurtuldu.»

Ebû Amr Ibni Alâ der ki; «Bir gün ünlü sâir Cerir ile birlikte oturuyorduk. Kâtibine siir yazdiriyordu. Bu sirada bir cenaze göründü. Cerir sustu. Sonra da «vallahi bu cenazeler beni kocaltti.» dedi ve o anca su beyitleri insad etti;

«Cenazeler bize dogru gelirken ürküyoruz.

Onlar geçtikten sonra da eglenceye daliyoruz.

Üzerine kurt düsen bir koyun sürüsü gibiyiz.»

Kurt sürüden uzaklasir uzaklasmaz koyunlar yine otlamaya
dalarlar.»

Düsünceli olmak, ibret almak ve fikih kitablarindaki cenazenin sünnet ve edeblerine uyarak alcak gönüllü bir edâ ile cenazenin arkasindan gitmeye hazirlanmak, cenaze törenine katilmanin edeblerindendir. Yine kisinin ölü hakkinda fâsik da olsa iyi düsünmesi ve görünüsü iyi olsa bile kendisi hakkinda kötümser olmasi cenaze edeblerindendir. Cünki son nefesi verme âni tehlikedir, nasil geçecegi bilinmez.

Nitekim Ömer Ibni Zerr’in günahkâr taninan bir komsusu ölür. Herkes cenazesine katilmaktan kaçinir. Buna karsilik Ömer komsusunun cenazesine katilir ve namazini kildirir. Ölü topraga verilince Ömer mezarin basina dikilir ve söyle der.

«Ey Ebû Filân. Allâh sana rahmet etsin. Ömrün boyunca Kelime-i Tevhid’den ayrilmadin ve yüzünü secde ile toprakladin. Senin için «Günahkâr ve kusurlu» diyorlar. Hangimiz günahsiz ve kusrsusuz ki.»

Söylendigine göre Basra kasabalarindan birinde günâha düskün biri bir gün ölür. Karisi cenazesini tasimakta kendisine yardim edecek hiç kimse bulamaz. Cünki günahkârligi ile tanindigindan hiç kimse cenazesine katilmaz. Kadin ölüyü iki ücretli hamal ile musalla tasma tasir. Fakat hiç kimse namazini kilmak istemez.

Bunun üzerine kadin, topraga vermek üzere ölüyü sahraya tasitir. Yakinlardaki dagda büyük bir zâhid barinirmis. Kadin onu karsisinda görür. Sanki cenazeyi bekliyormus gibidir. Sonra da cenazenin namazini kilmaya hazirlanir.

Kasabanin her yanina «Zâhid falan kisinin cenaze namazini kilmak üzere dagdan indi» diye haber yayilir. Bunun üzerine bütün kasaba halki da oraya toplanir ve zahidin imamligi altinda cenaze namazini kilarlar. Halki, zahidin bu cenazenin namazini kilmasina sasarlar. Bir soru üzerine davranisin sebebini söyle
açiklar:

Rüyamda bana «Falan yere in. Orada yaninda bir kadindan baska hiç kimsenin bulunmadigi bir cenaze göreceksin. Onun namazini kil. Onun günahlari afvedilmistir» diye bildirildi.

Bu sözleri duyan halkin saskinligi daha da artar. Bunun üzerin zâhid, ölünün esini yanina çagirir. Ona kocasinin nasil bir hayat yasadigini ve ne gibi özellikleri oldugunu sorar. Kadin «Herkesin bildigi gibi gününün çogu kismini meyhanede içki içerek geçirirdi» diye cevap verir.

Zâhid kadina «Düsün bakalim, hiç bir iyi amelini biliyor musun» diye israr eder.
Kadin bu sefer su cevabi verir. «Evet, onun üç iyi huyunu hatirliyorum:

Birincisi sabahleyin ayilinca üstünü degistirir, abdest alir ve sabah namazini cemâatle kilar. Sonra yine meyhaneye döner, içki içmeye baslardi.

Ikincisi evinde her zaman bir veya iki yetim barindirirdi. Onlara çocuklarindan da daha iyi davranirdi. Onlarin üzerine çok titrerdi. Üçüncüsü gece ortasinda ayilir ve gözyaslari arasinda «Yâ Rabb’i, bu murdar bedenimle hangi Cehennem kösesini doldurmak istiyorsun» derdi.

Bunun üzerine zâhid ortadan kayboldu ve halkin adam hakkindaki saskinligi ve kararsizligi da dagilmis oldu.

Dahhak söyle der; «Adamin biri Peygamber ‘imize «Insanlarin en zahidi kimdir, ya Rasûlellah » diye sorar. Peygamber imiz adama söyle cevap verir.

«Kabri ve çürümeyi hatirindan çikarmayan, dünya ziynetinin fazlasindan uzak durup baki olani fâni olana tercih eden, yarini ömründen saymayan ve kendini ölülerden biri sayan kimsedir.»

Evini mezarliga yakin seçen Hz. Ali’ye (K.V) «Niye mezarliga yakin oturuyorsun» diye sorulunca söyle cevap verir; «Ben onlari en iyi ve en dogru komsu olarak kabul ediyorum. Çünki konusmaktan kaçmiyor ve ahireti düsünüyorlar.»

Hz. Osman bir kabrin basina varinca sakali islanacak derecede aglardi. Kendisine «Sen cenneti ve cehennemi aninca aglamiyorsun da kabrin basinda durunca niye agliyorsun» diye sorarlar. Hz. Osman su cevâbi verir: Ben Peygamber imizin söyle dedigini duydum:

«Kabir, ahiretin ilk konagidir, ölü bu safhadan kolay geçerse sonrasi daha kolay olur. Fakat bu safha çetin geçtigi takdirde arkasi daha zor gelir.»

Söylendigine göre Amir Ibni As bir gün bir mezarligin yaninda atindan inerek iki rek’at namaz kilar. Kendisine «Daha önce böyle yapmazdin, simdiki davranisinin sebebi nedir» diye sorarlar. Bunun üzerine su cevabi verir. «Kabir halkini ve onlar ile kabir arasinda neler geçtigini düsündüm de bu ikisi vesilesi ile Allah’a yaklasmak istedim.»

Mücahid der ki;

«Ölü ile ilk önce kabri konusur ve der ki: «Ben böcek, yalnizlik, gariplik ve karanlik yuvasiyim. Iste senin için hazirladiklarim bunlardir, sen benim için ne hazirladin?»

Ebü Zerr buyurur ki;

“Size fakirlik gününü bildireyim mi? Kabre konuldugun gündür.”
Cehennem Azâbından Kurtulmak
Buhârî’ye göre Peygamber ´imiz sik sik

«Ey Rabb’imiz! Bize dünyada ve âhirette iyilik ver. Bizleri cehennem azabindan koru.» diye duâ ederdi.

Ebû Ya’lâ’ya göre Peygamber ´imiz bir gün sahâbilere hitâb ederken:

«iki önemli konu olan cennet ile cehennemi hiç bir zaman hatirinizdan çikarmayiniz» buyurdu, bu arada gözlerinden süzülen yaslar sakalinin her iki yanini da islatti. Sonra sözlerine söyle devam etti.

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ahiret ile ilgili olarak benim bildiklerimi bilseniz, toprak üzerinde gezinir ve basiniza toprak serperdiniz.»

Taberânî’ye göre bir gün Cebrail (A.S), alisilmamis bir zamanda Peygamber ‘imize geldi. Peygamber ‘imiz ona

«Niye senin rengini degisik görüyorum» diye sordu. Cebrail (A.S) «Ulu Allâh su sirada cehennem körüklerine islesinler diye emir verdi de sana onun için geidim» dedi.

Peygamber ‘imiz ona «Yâ Cebrail (A.S), bana cehennemi anlat» dedi. Bunun üzerine Cebrail (A.S) söyle dedi:

«Ulu Allah emir verdi de cehennem bin yil yandi. Sonunda bembeyaz oldu. Arkasindan yine ona emir verdi de bin yil daha yandi. Bu defa kipkirmizi oldu. Daha sonra ona yine emir verdi de bin yil daha yandi. Sonunda simsiyah oldu. Simdi o kapkaradir, ne kivilcimi isik verir ve ne de yalazi söner.

Seni, hakki bildirmek üzere peygamber olarak gönderen Allah’in adina yemin ederim ki, eger cehennemden igne burnu girecek kadar bir delik açilsa hararetinin yüksekliginden dolayi yeryüzündeki bütün canlilar ölürdü.

Seni, hakki bildirmek üzere peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, eger cehennem korucularindan biri yeryüzü halkina görünse, yüzünün korkunçlugunun ve bayiltici kokusunun tesiri ile hepsi ölürdü.

Seni, hakki bildirmek üzere peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, ulu Allah’in kitabinda bahsettigi cehennem zincirlerinin bir halkasi yeryüzü daglari üzerine indiriise, daglar çöker ve bu halka yerin en alt tabakasina inmedikçe duramazdi.»

Peygamber `imiz duyduklarinin bu noktasinda “Yâ Cebrail (A.S), yeter. Yoksa kalbim yuvasindan firlayacak ve ölecegim” dedi.

Bu sirada Peygamber `imiz Cebrail (A.S)’in aglamakta oldugunu gördü. Bunun üzerine Peygamber `imiz ona «Yâ Cebrail (A.S), Allah Kati’nda bu kadar yüce bîr mertebenin sahibi oldugun halde sen de mi agliyorsun» dedi. Cebrail (A.S) Peygamber `imize su cevabi verdi. «Niye aglamayayim? Asil benim aglamam gerekir. Belki de Allah’in bilgisine göre durumum bu günkünden degisiktir. Bilmiyorum, belki de önceleri meleklerden biri olan seytanin basina gelen felâket, benim de basima gelir. Bilmiyorum, belki de Hârut ile Mârut’un baslarina gelenler, benim basima gelir.»

Bunun üzerine Cebrail (A.S) ile Peygamber `imiz birlikte aglamaya basladilar. Nihayet söyle bir ses geldi.

«Ey Cebrail ve Muhammed Allah sizleri kendisine âsi olmaktan korumustur.» Bu sesin arkasindan Cebrail (A.S) tekrar göge yücelir. Peygamber ´imiz de biraz sonra disari çikinca gülen ve eglenen bir Ensâr gurubuna rastladi. Onlara söyle buyurdu:

«— Önünüzde cehennem varken nasil gülebiliyorsunuz? Benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok aglardiniz. Girtlaginizdan ne bir lokma yemek ve ne de bir yudum su geçmezdi. Yüksek daglara çikarak Allâh’a yalvarirdiniz.» Bu sirada söyle bir ses geldi:

«— Yâ Muhammed! Kullarimi umutsuzluga düsürme. Ben seni, çetin gösterici olarak degil, ancak müjdeleyici olarak gönderdim.»

Bunun özerine Peygamber ´imiz «Dogruluktan ayrilmayiniz. Allah’a yakin olunuz» buyurdu.

Ileri sürüldügüne göre bir gün Peygamber ´imiz Cebrail (A.S)’e «Niye Mikâil (A.S)’i hiç gülerken germedin mi?» diye sorunca Cebrâil (A.S) de O’na «Mikail (A.S)’ cehennem yaratila beri hiç gülmedi» diye cevap verdi.

Ibni Mâce ve Hakim’e göre Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Sizin kullandiginiz bu ates, cehennem atesinin yetmiste biri derecesinde bir yakiciliga sahibtir. Eger iki sefer suda söndürülmeseydi, ondan yararlanamayacaktiniz. Bu ates, tekrar cehenneme döndürülmesin diye Allah’a dua etmektedir.»

Beyhâkî’ye göre Hz. Ömer bir gün;

«Derileri her eridiginde azabi duysunlar diye onlara baska bir deri veririz.» (Nisa - 56)
Mealindeki ayeti okuyarak Ka’b Ibni Ahbâr’a «Bu âyeti tefsir et. Eger dogru söylersen, sözlerini tasdik ederim. Yanlis söylersen sana karsi çikarim, dedi.

Bunun üzerine Kâ’b, âyeti tefsir etmeye giriserek «Ademoglu cehennemde yanarken derisi ya bir saat içinde veya bir gün içinde altibin kere yeniden yaratilir» dedi.

Hz. Ömer «Dogru söylüyorsun» dedi.

Yine Beyhâki’ye göre Hasan-ül Basrî bu âyeti söyle tefsir eder.

«Cehennemlikleri ates, her gün yetmis bin kere yakip eritir. Her eriyisten sonra onlara «eski durumunuza dönünüz» denir ve hemen eskisi gibi oluverirler.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Cehennemlikler arasinda dünyada en mutlu yasayanlardan biri getirtir. Cehenneme bir kere kanup çikarildiktan sonra ona «Ey Ademoglu, hiç hayir gördün mü? Hiç mutlulukla karsilastin mi?» diye sorulur. Adam; «Vallahi, hayir, yâ Rabbi» diye cevap verir.

Buna karsilik dünyada en çok sikinti çeken bir cennetlik getirilir. Cennete bir kere konup çikarildiktan sonra ona «Yâ Ademoglu, hiç sikinti çektigin oldu mu? Darlikla hiç karsilastin mi?» diye sorulur. Adam «Vallahi, hayir, ya Rabb’i. Ben hiç bir sikinti ile karsilasmadim, hiç bir darlik görmedim» diye cevap verir.»

Ibni Mâce’ye göre Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Cehennemliklere aglama gönderilir. Öyle çok aglarlar ki, sonunda yaslari kurur. Sonra yanaklarinda, içine gemi salinsa yüzebilecek derinlikte çukurlar açilincaya kadar kan aglarlar.»

Ebû Ya’lâ’ya göre Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Ey insanlar, aglayiniz. Aglayamiyorsaniz, hiç olmazsa aglamakli olunuz. Cünki Cehennemde cehennemlikler yanaklarinda kanal gibi yariklar belirinçeye kadar yas dökerler. Sonunda yaslar kuruyunca da gözleri irinlesinceye dek kan aglarlar.»
Mizan ve Sırat
Ebû Davud’a göre bir gün Hz. Ayse aglar. Peygamber ´imiz ona

«Niçin agliyorsun» diye sorar. Hz. Ayse (R Anha) «Cehennem aklîma geldi de ondan agliyorum. Siz erkekler Kiyamet Günü eslerinizi hatiriniza getirir misiniz?» der.

Peygamber’imiz (S.A.S.) onun bu sözlerine su cevabi verir:

«— Sâdece üç yerde kimse kimseyi düsünmez. Birinci amelleri tartan Mizan önünde, herkes iyi amellerinin baskin mi çiktigini yoksa hafif mi kaldigini ögreninceye kadar.

Ikincisi amel defterleri dagitilirken, herkes emel deftertnin sag tarafindan mi yoksa sol tarafindan nu veya arka tarafindan mi verildigini ögreninceye kadar.

Üçüncüsü cehennemin ta ortasi üzerine Sirat kurulunca. Herkes üzerinden asip asamayacagini ögreninceye kadar.»

Tirmizî’ye göre Enes Ibni Mâlik buyurur ki;

«Bir gün Peygamber ´imize Kiyamet Günü bana sefaat edip etmeyecegini sordum» «Bana;

«Allâh izin verirse edecegim» diye cevap verdi.

Bunun üzerine O’na «Seni nerede bulurum» diye sordum.

Bana «Beni ilk önce Sirat üzerinde ararsin» dedi.

«Seni Sirat üzerinde bulamazsam» dedim.

«O zaman Mizan önünde ararsim dedi.

«Eger Mizan önünde de bulamazsam» diye sordum. Bana su cevabi verdi.

«O zaman beni havuz basinda ara. Çünkü ben mutlaka bu üç yerin birinde olurum.»

Hakim’e göre Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Kiyamet Günü Mizan kurulur. Üzerine gökler ile yer konsa onlari bile çekebilir.

Melekler «Yâ Rabbi, bu Mizan kimin amellerini tartacak» diye sorarlar.

Ulu Allah «kullarimdan hangisinin amelini istersem» diye cevab verir. Bunun üzerine melekler «Ey noksanliklarin her türlüsünden beri olan Allah, sana gerektigi gibi ibâdet etmis degiliz» derler.

Ibni Mes’ûd buyurur ki:

«Cehennem üzerine bilenmis kiliç gibi keskin ve kaygan olan Sirat kurulur. Üzerinde geçenlere takilan atesten çengeller vardir. Bunlara takilan yüzüstü cehenneme kapaklanir.

Üzerinden bazilari simsek gibi geçer, çengeller üzerine takilamaz ki, kurtulmasi söz konusu olsun. Bazilari rüzgâr gibi seçer. Bunlar da cengellere takilmadiklari için kurtulmalari söz konusu degildir. Bazi at kosar gibi geçer. Bazilari ayakla kosar gibi bir hizla, bazilari da tiris yürüme hiz ile geçerler, bazilari da normal yurüyusle geçerler.

En sondan giden kimseyi ates yalar ve canini yakar. Fakat Aaaâh’in fazileti, rahmeti ve keremi sayesinde yine de cennete girer. Ona «Ne dilersen dile, ne istersen söyle» diye buyurulur.

Adam «Yâ Rabb’i, benimle alay mi ediyorsun» der. Bunun üzerine ona tekrar “Ne diliyor, ne istiyorsan söyle” denir. Nihayet dilekleri bitince Ulu Allah ona «Ne istiyorsan, yaninda bir kat fazlasi ile sana veriyorum» der.

Müslim’e göre Ensar’dan Ummu Mubessir der ki. Peygamber ´imizin bir gün esi Hafsa’nin yaninda iken «Allah’in izni ile, agacin altinda bana bey’at edenlerin hiç birisi cehenneme girmeyecek» buyuyurken isittim.

Hatsa «Hayir, yâ Rasûlallah » deyince Peygamber ´imiz onu susturdu. Buna ragmen Hafsa «Oraya, cehenneme hiç girmeyeniniz olmayacak» mealindeki âyeti okuyunca Peygamber ‘imiz ona, Ulu Allah

«sonra takva sâhiblerini kurtaracagiz ve zâlimleri orada dîzüstü çökmüs durumda birakacagiz» (Meryem - 72) buyuruyor diyerek cevab verdi.

Ahmed Ibni Hambel’e göre, Cehneneme ugrayip ugramayacagi konusunda bir cemaat fikir ayriligina düstüler. Kimi «Mü’minler oraya hiç girmeyecek» derken kimisi de «herkes oraya girecek. Sonra takva sâhibleri kurtulacak» diye fikirlerini savundular.

Sunun üzerine içlerinden biri sahâbilerden Câbir Ibni Abdullah’a bu konudaki fikrini sordu.

Câbir ona su cevabi verdi. «Herkes oraya girecek. Peygamber ‘imizin böyle buyurdugunu duymadiysâm, su kulaklarim sagir olsun.»

«Cehenneme ugramak» içine girmek anlamina gelir. Fakat cehennem mü’minler için, Hz. Ibrahim (A.S)’e oldugu gibi serin ve elverisli bir yer olur. O kadar ki, onlar cehennem melteminin sesini duyarlar. Arkasindan «Sonra takva sahiplerini kurtaracagiz ve zalimleri de dizüstü çökmüs durumda orada birakacagiz» mealindeki âyetin hükmü gerçeklesir.»

Hakim’e göre herkes cehenneme varir, arkasindan amellerinin derecesi uyarinca geri çikarlar. Ilk çikan göz açip kapayasiya, sonrasi rüzgâr gibi, sonrasi at kosar gibi, sonrasi normal süvarisi gibi, sonrasi hizli yürüyen bir yaya gibi ve en orkada kalan normal yaya yürüyüsü ile oraya girip çikar.»
Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Vefatı
111. BÖLÜM

kalplerin keşfi 29

Ilk Müslümanlar arasında sahâbi ve tabiinden bir çokları bunda bir mahzur görmemişlerdir. İleri gelen Hicâzlılar simdi de Mekke’de Teşrik günleri gibi Allah’ın ibâdet ile geçirilmesini emretmiş olduğu belirli günlerde bile şarkı dinlerler.

Medine’liler de bu konuda Mekkeliler gibi davranmaktadırlar. Bu is zamanımıza kadar böyle gelmiştir. Görev zamanına kavuştuğum Kadi Ebû Kervan’ın halka sûfiler için hazırlanmış besteler çalan cariyeleri vardı.

Ata’nm sarki söyleyen iki cariyesi vardı. Dostları bunları dinlerdi. Ebû Kasan Ibni Seiim’e «Sen şarkı dinlemeyi nasıl yasaklarsın ki, Cüneyd-ül Bagdadî, Sirri Sakati ve Zunnûn-u Misrî şarkı dinlerlerdi» denilmiş, o da: «Ben onu nasıl haram görebilirim ki, benden daha hayırlı olanlar bile bunu caiz görerek dinlediler, demiştir.

Abdullah Ibni Cafer şarkı dinler, sadece şarkı dinlerken oynamayı caiz görmezdi.»

Rivayete göre Yahya Ibni Muâz buyurdu ki: «Biz üç seyi kaybettik, onlari göremiyoruz, ben bunlari tek - tük görüyorum:

1 — Iffet ile birlikte yüz güzelliği,

2 — Dine bağlılıkla birlikte güzel söz,

3 — Vefa ile birlikte dostluk»

Ben bu naklettiklerimi aynen Haris El - Muhâsibî’ye dayanarak belirten bir kitabdan okudum. Bu sözlerinden, onun takva sahibi, dini bahislerde titiz ve ehil olmasina ragmen, sarki dinlemeyi caiz gördügü anlasilir.

Şarkı dinlemeyi izin veren Ibni Mucahid haksiz davetlere icabet etmezdi. Buradan bir takim ulemanin lehde, aleyhde sözleri çıkarılmıştır.

Ibni Cûreye şarkı dinlemeye ruhsat vermiş. «Kıyamet günü şarkı dinlemek sevaplardan mi, yoksa günahlardan mi sayılır» diye bir soruya su cevabi verir, ne sevap amellerden sayilacak ve ne de günâh olan amellerden. Çünkü bu bos söz söylemeye benzer. Ulu Allah (C.C) «Allah, maksatsız yere yaptığınız yeminlerden dolayı sizi mesûl tutmaz» buyurmuştur.

Bu husûs da çeşitli görüşleri naklettik. Uygulayacağı gerçeği arayanlar söz uzadıkça görüşlerin çatıştığını görerek ya hayrette kalırlar yahut da kendi arzuları istikametinde olan bir görüse meylederler. Bu davranışların her ikisi de kusurludur. İşin doğrusu, hakki, hakikat usulü ile aramaktir. Bu da mahzurluk ve mubâhlık bakış açısı altında yürütülecek araştırmalarla olur. (Bu hususda, kesin hüküm bildiren Hadis’i Şerifler mevcuddur, lâkin buraya alınmamış. Bununla birlikte, eserin tamâmi, hattâ bir sonraki bölümü okunduğunda, bu husûsda kesin hükmün mevcûd olduğu görülecektir: Münekkid)
Bid’at ve Nefsi Arzûlara Uymanın Haram oluşu
Peygamber’imiz (S.A.S) buyuruyor ki:

“Dayanaksiz olarak ortaya çikarilan yeni seylerden kaçininiz. Cünki dayanaksiz olarak ortaya atilan her yenilik bid’attir. Her bid’ât da sapikliktir, her
sapikliik ise cehenneme sürükler.”

Peygcmber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Su dinimizde kim ondan olmayan bir yenilik ortaya atarsa, ileri sürdügü yabanci yenilik, reddedilmistir.»

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

«— Benim ve benden sonra gelen Râsid halifelerimin sünnetinden (yolundan)
ayrilmayiniz.»

Bu hadisler, Kur’ân’i Kerim´e. Sünnete ve ileri gelen âlimlerin görüs birligine aykiri düsen her yeniligin kabul edilmez bir bid’ât oldugunu belirtir.

Peygamber’imiz (S.A.S.) buyuruyor ki:

“Kim iyi bir çigir açarsa hem kendi sevabi ve hem de Kiyamete kadar o çigirdan gidenlerin sevabi üzerine olur. Buna karsilik kim kötü bîr çigir açarsa hem kendi günâhi ve hem de Kiyamet Günü’ne kadar o çigirdan gidip kötülük isteyenlerin günâhi üzerine olur.”

Katade

«Hic süphesiz, bu benim dosdogru anayolumdur. Ona girin. Yan yollara sapip ondan ayrilmayin. Iste Allah (C.C) size bunlari emrediyor ki, kötülüklerden sakinasiniz» (En´am - 153) mealindeki âyet hakkinda söyle der; «Bilesiniz ki.