VEDA HUTBESİ & ŞERHİ

VEDA HUTBESİ & ŞERHİ

Veda Hutbesi Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın 114 bini bulan hacıya hitaben irad ettiği hutbe’dir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha haccedemeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını ima ettiği, sonraki gelen günler de O’nun (S.A.V) bu sözlerini doğruladığı için bu hacca Veda Haccı, bu hac esnasında irad ettiği hutbeye de Veda Hutbe’si adı verildi.

Veda Hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte bu hutbe, Arafat’ta, Mina’da ve bir gün sonra yine Mina’da olmak üzere arefe günü ile bayramın 1. ve 2. günlerinde parça parça irad edilmiştir. Değişik yer ve zamanda irad buyurulduğu için de hutbe, birçok kişi tarafından birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş; kişinin ya da gurubun duyduğunu başkaları işitmediğinden, hutbenin tamamının bir araya toplanmasında bu farklı rivayetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç aynı yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak bir araya getirilmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın bu son haccından bir yıl önce nazil olan Tevbe suresinde 9/28;
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar…” yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” müşriklerin pis olduğu ve bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmamaları emredildiği için, Veda Haccı’nda Mekke’de sadece müslümanlar vardı, hutbeyi de yalnızca müslümanlar dinlemişti. (Müşriklerin bu hutbeye yalan katmaları da önlenmiş oldu.). Zaten Mekke’nin fethinden sonra müşriklerin sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Mekke’den kendisiyle birlikte yola çıkan 100 bin civarındaki ashabıyla Mekke’ye haccetmek için geldiklerinde bir yıl önceki ikaz sebebiyle Mekke’de müşrik kalmamıştı, çoğunluk müslüman olurken Mekke’yi terkedenler de vardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) haccın bütün erkanını bizzat kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslam’ın Hac konusundaki emirleri de böylece tamamlanmıştı. İslam’ın tamamlandığını bildiren bazı ayetler de bu Veda Haccı’nda nazil oldu.

Cahiliye döneminde dışarıdan gelen hacılar Arafat’ta vakfeye dururken, Kureyş eşrafı diğer insanlardan üstün olduklarını belli edercesine Arafat yerine Müzdelife’de vakfeye dururlardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) cahiliye döneminin bu sınıf üstünlüğüne dayalı adetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi Arafat’ta vakfeye durdu. Hz. Peygamber (S.A.V.)’a orada bu dinin tamamlandığı şu ayet-i Kerimeyle müjdelendi :

“Ey Mü’minler, şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum” (Maide 3)

Dinin kemale erdirilmesine bütün müslümanlar sevinirken yalnızca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer, bunun Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın vefatının yaklaştığına delalet ettiğini anlamışlar ve gözlerinden yaşlar akmıştı. Gerçekten de bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) 82 gün yaşamış ve vefat etmiştir.

Arafat’ta yüzbinin üzerindeki hacıya hitaben Hz. Peygamber (S.A.V.) sesinin bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden bazılarını görevlendirdi. Hz. Peygamber (S.A.V.)’in sözlerini tekrar eden bu sahabiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Devesi Kusva’nın sırtında olduğu halde Hz. Peygamber (S.A.V.) şu hutbeyi irad etti:

Ey insanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar; bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir.

Ashabım!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalaletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenlerden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ey ashabım!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine vesin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ve ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adet’in her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalip oğlu (amcam)Abbas’ın faizidir.

Ashabım!

Cahiliyet döneminde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib’in torunu (yeğenim) Rebia’nın kan davasıdır.

Ey insanlar!

Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.

Ey insanlar!

Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; aile şerefinizi korumalar ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnetmemeleridir. Eğer onlar razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alrlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir.

Ey mü’minler!
Size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’andır.

Ey mü’minler!

Sözümü iyi dinleyiniz ve muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar!

Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakar için mahrumiyet cezası vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenab-ı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.

Resulullah (S.A.V.) sözlerinin burasında dinleyenlere sordu:

Ey insanlar!

-Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?
Ashab-ı Kiram cevap verdi:
-Allah’ın risaletini tebliğ ettin; görevini yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun diye şehadet ederiz.
Resulullah (S.A.V.) şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez:
-Ya Rab şahid ol! Ya Rab şahid ol! Ya Rab şahid ol! (buyurarak Arafat’taki hutbesini bitirdi.)

Resulullah (S.A.V.) güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Maide suresinin 3.Ayeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Resulullah (S.A.V.) yavaş adımlarla Arafat’tan inerek Müzdelife’ye geldi. Burada bir ezan ve iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahate çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife’den Cemretü’l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina’ya geçen Resulullah (S.A.V.) burada da Veda Hutbesinin diğer bölümünü irad etti. Allah’a ham ü senadan sonra devamla :

Ey insanlar!

Sizi Allah’ın kitabına bağlayan peygamberinizin (s.a.v) sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem.

Resulullah (S.A.V.) bundan sonra halka sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini :

Ey insanlar!

Ayların yerini değiştirerek geri bırakmak inkarda aşırı gitmektir. Kafirler böyle yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah’ın haram haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helal, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helal kabul ederler. Zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gibi aynı duruma döndü. Allah’ın katında aylar on ikidir. Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban’ın arasındaki Recep’tir. Ey mü’minler! Bu ay hangi aydır?
-Allah ve Resulü daha iyi bilir.
-Zilhicce ayı değil midir?
-Evet, Zilhicce’dir.
Bu içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir?
-Allah ve Resulü daha iyi bilir.
-Mekke şehri değilmidir?
-Evet Mekke’dir.
-Bugün hangi gündür?
-Allah ve Resulü daha iyi bilir.
-Yevmünahr’dır. (kurban kesme günü) değilmidir.?
-Evet yevmünahr’dır.

Bu diyalogdan sonra Resulullah (S.A.V.) sahabelere dönerek

Şu halde iyi bilinizki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes(haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere almak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.

Ey insanlar!

Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalalete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin.

Ey insanlar!

Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliğ edilen kimse burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur.Ardından Resulullah (S.A.V.) iki kez:
-Tebliğ ettim mi? buyurdu.
Sahabiler:
-Evet ettin, deyince Resulullah (S.A.V.) ;
Şahit ol Ya Rab! dedi ve tekrar hatırlattı:
Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin.

Resulullah (S.A.V.) Mina’daki bu hutbesinden sonra kurban kesim yerine gelerek önceden hazırlanan develeri kurban etti. Bir kısmını da Hz. Ali (K.V) kestikten sonra her deveden birer parça et alınarak pişirilip yenildi. Daha sonra traş olan Resulullah (S.A.V.) ihramdan çıktı ve Kabe’yi tavaf etti. Öğle namazını da orada kıldıktan sonra Zemzem suyunun yanına gitti ve kendisine sunulan bir bardak suyu içtikten sonra tekrar Mina’ya döndü. Resulullah (S.A.V.) Mina’da geçirdiği teşrik günlerinde şeytan taşlama görevini yerine getirmiş, bu arada çevresinde bulunan insanlara hutbeler irad buyurmuştu.

“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbini överek tesbih et. O’ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri çok kabul edendir.” (en-Nasr, 110/1-3) mealindeki Nasr suresinin nazil olduğunu duyan müslümanlara, hem yeni nazil olan bu sureyi okumuş hem de kendilerine nasihat ettiği hutbelerinden birini irad buyurmuştur. Bu hutbesinde de yine müslümanların mal, can, namus emniyetinden bahseden Resulullah (S.A.V.) insan haklarının temelini oluşturan bu üç hakkı tekrar tekrar ümmetine hatırlatmıştı. Değişik yer ve zamanlarda irad edilen bu hutbeler, tek bir şekilde bütünleştirilmiştir. (2)

Hutbedeki önemli ve anlaşılması zor cümlelerden biri:

“Vah size! Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın.” Dedi. (3)

Bu rivayet, Resulullah (S.A.V.)’ın Veda Haccı sırasında yaptığı konuşmalardan birini aksettirmektedir. Ahir zamanda çıkıp dini tahrib edecek ve insanlığa büyük zarar verecek olan şahıslardan biri hakkında, Resulullah (S.A.V.), Veda Haccı gibi büyük bir kalabalığın bir araya geldiği fırsatta bilgi vermektedir.

Hadisin sonunda ifade edilen “Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın” cümlesinden, Nevevi’nin kaydına göre, yedi farklı hüküm çıkartılmıştır.

Müslümanın kanını haksız yere helal addeden müslüman, kafir olur.

Bundan maksad nimet ve İslam’ın hakkına karşı nankörlüktür. Kadr u kiymet bilmemektir.

Bu hal (mü’minin mü’mini öldürmesi) küfre yakın bir ameldir ve küfre götürür.

Bu kafirlerinkine benzer bir fiildir. Çünkü normalde mü’mini kafirden başkası öldüremez.

Bundan murad küfrün hakikatidir, yani manası şöyledir: Sakın küfre dönmeyin, müslüman olmaya devam edin!

Bu manayı Hattabi ve başkaları hikaye etmişlerdir: Buradaki ‘kafirler’den maksat, silah kuşananlardır. Araplar,”tekefferer reculü bi silahihi” derler. Yani silahını kuşandı. “Kuşandı” kelimesini tekeffür etti diyerek, küfr kökünden bir kelime kullanarak ifade ederler. El-Ezheri, Tehzibü’l-Lüga adlı kitabında silah kuşanan, silah taşıyan manasına kafir kelimesini kullanmıştır.

Hattabi de şu manayı anlamıştır: “Birbirinizi tekfir etmeyin (kafirlikle suçlamayın), sonra birbirinizi öldürmeyi helal addedersiniz.”

Nevevi bu açıklamalardan sonra sözünü şöyle noktalar: “Bunlardan en muvafık olanı dördüncü maddede söylenendir. Kadı Iyaz (rahimehumullah) da bunu tercih etmiştir.”

Veda Hutbesi birçok yönden ehemmiyet taşır:

Herşeyden önce Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın hayatının sonlarında irad edilmiştir. Malum olduğu üzere Veda Haccı Hicret’in 10.yılında cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) ömrünün son aylarını yaşamaktadır ve birkaç ay sonra vefat edecektir. “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum” (Maide,3) mealindeki ayet de bu hac sırasında nazil olmuştur. (4)

Hutbe muhteva olarak çok ehemmiyetlidir. Zira ciddi meselelere temas etmekte, o güne kadar ele alınmamış olan bir çok cahili tatbikata son verilmektedir. Kan davasının, faizin kesinlikle kaldırılması, karı-koca arasındaki hukukun tavzihi (açığa kavuşturulması), nesi takvimi’nil ilgası, hac kaidelerinin tesbiti v.s. hepsine bu hutbede yer verilir. Günümüz müelliflerinden bazıları Veda Hutbesi’ni İslam’ın “insan hakları” veya “kadın hakları” beyannamesi olarak değerlendirir. Gerçekten de insanların “mal, can, ırz” dokunulmazlığının te’yidi (kayıt altına almak, garanti etmek) tarihte ilk defa cereyan eden bir hadisedir. 20.Asırda Birleşmiş Milletlerce benimsenen insan hakları beyannamesi şüphesiz çok daha fazla teferruata yer veriyor. Ancak, onlar hep kağıt üzerinde kalmıştır ve öyle kalmaya devam edecektir. Burada ise alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygabmer (S.A.V.) ‘ın tebliği olarak vicdanlara, ruhlara, akıl ve fikirlere nakşolma söz konusudur. Burada bir parantez açalım:

Bu gün ülkemizde yaşıyan müslümanlarda bu bağlılığın olmadığını düşünelim. İnsanlar, Allah’tan korkmuyor, ahiret duygusu yok, ülke kanunları da bazen yetersiz kalıyor, bu insanlar haksızlıklara, kötülüklere karşı mücadelere kendi içlerindeki şeytana uyarak çare bulmaya kalkmaları halinde ülke kan gölüne döner. İşte insanları Allah, Peygamber sevgi ve bağlılığı ile ahiretteki hesaba çekilme şuuru tüm kötülüklerden alıkoyuyor. Ülkemizde son 15 yıldan beri içlerinde Allah korkusu, Peygamber sevgisi ve ahiret duygusu olmayan PKK mensublarına karşı verilen mücadele bunun en açık misalidir.

İnsanlık, müslümanların en güçlü ve gösterişli olduğu devirlerde bile, dili, dini, rengi ne olursa olsun İslam topraklarında kanından, malından, ırzından emin olmuş hürriyet içinde yaşamıştır. Avrupalıların hakimiyet kurdukları yerlerde öldürüle öldürüle nesli tüketilen, terör ve yasaklarla dili, dini unutturulan kavimlerin, yeryüzünden tamamen silinen medeniyetlerin sayısı çoktur. (5)

İnsan hakları anlayışı tarih boyunca tedrici (yavaş yavaş) gelişmiş olmakla birlikte en mütekamil şekliyle İslam’la gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın Veda Hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak önemlidir. İslami devletler tarafından gittikçe olgunlaştırılıp geliştirilen insan haklarının batı için, gelişmesi 18. Ve 19. Yüzyıllarda(13 asır sonra) olmuştur. (6)

Hutbenin Toplum Hayatına Getirdiği Prensipler:

İncelendiği zaman Veda Hutbesinde Resulullah (S.A.V.)’ın başlıca şu noktalara temas ettiği görülür;

Her işte daima Allah’a hamd-ü sena etmek gerekir.

Nefis, insanı her zaman şerre yöneltmek ister. Bu sebepler nefislerin şerrinden Allah’a sığınmak gerekir.

Can, mal ve ırz kutsaldır. Yaşama hakkı tabii bir haktır. Irz, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldırıdan korunmuş haklardır.

Cahiliye gelenekleri kaldırılmıştır. İnsanlar alışageldikleri şeyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidir.

Faiz haramdır.

Kan davası gütmek haramdır.

Emanetler yerlerine verilmelidir. Emanete hıyanet edilmemelidir.

Küçük büyük, önemli-önemsiz her işte şeytana uymaktan sakınmalıdır.

Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır.

Hem kadın hem de erkekler zinadan şiddetle kaçacaklardır.

Köle ve hizmetçilere iyi davranılacaktır.

Bütün müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir.

Zulümden sakınmak gerekir, halkın malı haksız yere yenemez, birine ait bir şey sahibinin izni olmadıkça başkası için helal olmaz.

Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan sakınacaklardır.

Allah’ın kitabına ve Resulullah (S.A.V.)’ın sünnetine uyanlar asla sapıklığa düşmezler.

İslam sadeliğinden ayrılmamak, aşırılıklara sapmamak gerekir.

Hak Teala’ya ibadet olunacak; beş vakit namaz kılınacak, oruç ayında oruç tutulacak, Resulullah (S.A.V.)’ın tavsiyelerine uyulacaktır. Bunları hakkıyla yerine getirenlerin mükafatı cennettir.(7)

Resulullah (S.A.V.) ‘ın kadınlarla ilgili sözlerindeki bazı noktaları açıklamamız gerekecektir:

Hadiste belirtildiği üzere karıya, kocanın “iyi muamele” de bulunması esastır. Kocanın onun üzerinde bazı hakları vardır. Ancak onun da kocası üzerinde bazı hakları vardır. Her ikisi de diğerinden bu haklardan fazlasını zorla isteyemez. Erkeğin kadınına karşı borçları nafakadır: Yiyecek, giyecek ve mesken temini. Dinimiz bunların asgari miktarını tayin ederken devrin şartlarını, örfü, kadının geldiği ailenin iktisadi seviyesini gözönüne almıştır. Fıkıh kitaplarındaki teferruata girmeden İslam alimlerinin icma ettikleri anaprensipleri kaydedelim: Nikah akdi, istihdam(kadını hizmetlenme) akdi sahih değildir. Bu sebeple yemek yapmak, evi süpürmek, çamaşır yıkamak gibi dahili; dükkanda, tarlada çalışmak, hayvanları tımar etmek gibi harici işleri yapmakla mükellef değildir. Kadın, bu çeşit hizmetlerin görülmesi için, masrafı kocası tarafından karşılanmak üzere en az bir hizmetçi tutmak hakk’ına sahiptir. Koca hanımının yemeğini pişmiş ve hazırlanmış olarak getirmek zorundadır. Kadın bir kısım ev işlerini yapıyorsa bunu hukuki bir mecburiyet olarak değil, bir iyilik, hoş bir adet, örf olarak yapar. Bu çeşit işleri yapmak istemese kocası zorlayamaz. Bu davranışı sebebiyle kadın günahkar da olmaz. Ona terettüb eden vecibe “Kocasından izin almadan evden ayrılmaması, kocasının istemediklerini eve almaması, çağırdığı takdirde yatağa gelmesidir.”

Kadının dövülmesi meselesine gelince, dinimiz bazı sıkı kayıtlarla buna yer vermiştir. Yukarıda belirttiğimiz hadisten ayrı olarak Kur’an-ı Kerim’de de yer verilen bir husustur. Kur’an-ı Kerim’de yer verilmiş olması mevzuya ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, ayet-i Kerime’nin bu meseleye temas etmiş olması kadınları himayeye matuf bir durumdur. Zira, başta günümüzün en ileri memleketlerinde bile hala cari olmak üzere, her devirde, her millette kadınlar dövülmüştür. Kıyamete kadar da bu realite devam edeceğe benziyor. Sanki insani münasebetlerin kadın-erkek bölümünün tabii bir neticesidir. İnsanlar zaruri olan münasebetlerinde her zaman orta yolu koruyamazlar, ifrat-tefrit, rıza-gazap, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu olarak münakaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar hatta cinayetler vukua gelir. Bunlar “olmamalıdır” diye bir şart koşulma olamaz. İslam bu meselede realiteyi kabul ederek alışkanlık edinenleri makul hudutta tutmaya, frenlemeye çalışır. Esasen her meselede orta yolu göstermek İslam’ın ana ruhunu teşkil eder.

Bu kısa açıklamalardan sonra asıl mevzumuza gelelim: Kur’an-ı Kerimde, mealen şu ayet mevcuttur:

“Serkeşlik etmelerinden etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvela kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine dinlemezse dövün” (Nisa 34)

Dikkat edilirse ayet kadının dövülmesini bir çok şarta bağlamaktadır;

1- Meşru sebep: Kur’an da bu sebep “nüşuz” kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde umumiyetle hep “serkeşlik” olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça’da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi manalara gelir. Selef alimleri kadınla ilgili olarak Kur’an da gelen bu tavırdan “kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tayin ettiği evde oturmayıp başka bir yerde oturması” gibi durumları anlatılmıştır. Yani kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye hülasa edebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizliklerinden dolayı dövmeye hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi.

Veda Hutbesi’nde, kadını dövmeyi meşru kılan suç, “nüşuz” kelimesiyle değil, “fahiş” kelimesiyle ifade edilmiştir. Biz, “çirkinlik” olarak tercüme ettik. Bunu, dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmadık. Çünkü fuhuş, zina manasına gelir. Halbuki burada zinanın kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü zinanın cezası recm denilen hadd-i zina’dır. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir. Öyle ise bu hutbede adı geçen fahiş kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece Kur’an da geçen “nüşuz” kelimesinin vuzuha kavuşturulduğunu söylemek uygun olmaz.

2-Cezanın usul ve miktarı : Kadın meşru bir sebeple dövülebilirse de bu, en son başvurulacak yoldur. İlk önce serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu tesirli olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak suretiyle gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatırılırda denilmiştir. Bu ceza da müessir olmazsa dayak meşru hale gelmektedir. İslam burada da yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş “çok acı verici olmaması”‘nı emretmiştir.

Şu halde, İslam, her devirde mevcudiyetini fiilen dünyanın her köşesinde muhafaza etmiş beşeri bir realiteyi ciddi kayıtlara bağlayarak kadınlar lehine ıslah etmiş, asgari seviyeye , en az zararlı hale getirmiştir.

Elmalılı Hamdi Efendi, dayakla ilgili yukarıda izah edilen ayet-i kerimenin açıklamasını yaparken bir dip not düşüyor. Buraya aynen kaydını uygun buluyoruz:

“Burada kadın dövülür mü diye bir soru varid olabilir. Evet dövülmez, fakat bu ifadede kadın demek naşize (serkeş), asiye (isyankar) karı demek olmadığı da unutulmamak lazım gelir. Sırasına göre insanca olmak üzere birkaç tokat, hissi isyan ile sukuta (alçaklığa, adileşmeye) doğru giden hırçın bir kadına kadınlık şeref ü terbiyesini bahşetmek için güzel bir ders olabilir.. şair Ziya Paşa merhum:
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötekdir.
demiştir. Zamanımızda Kur’an’ın iş bu ‘onları dövün’ emrini sui tefsir ederek dillerine dolamak isteyen Avrupalılar görüyoruz. Fakat ne garip bir tesadüftür ki, biz bu ayetin tefsiriyle meşgul olduğumuz bir sırada bir Fransız mahkemesinin, kocası tarafından dövülmüş olan bir Fransız karısına ikame ettiği davaya karşı ‘hırçınlık edip kocasını tehevvüne (aşağılanma, hakir görme) getiren bir kadının yediği dayaktan dolayı talak (boşanma) davası ikamesine hakkı olmadığına’ hükmettiğini gazeteler ilan ediyordu” (C.2. s. 1351) (8)

Hadisin son kısmı ehemmiyet verilmeyen bir kısım günahlarla ilgili:

“Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.” buyuruluyor.

Şarihler, Mekke ve civarında, artık puta tapma şeklinde kimsenin küfre dönmeyeceğini anlamışlardır. Bedevilerde görülen irtidat (dinden dönme) hadiselerinin de bu hükmü ortadan kaldırmayacağı, zira Hz. Peygamber (S.A.V.)’in vefatından sonra görülen bu hadiseler, mahiyetçe eski putlara dönüş olmamıştır. Ancak hadis “katl, yağma gibi bazı büyük günahlarla, bir kısım küçük günahları (puta tapmak değil) diye mühimsemeyip, işlemeye devam edeceksiniz, şeytana uymada bu da yeterli olacaktır.” Şeklinde uyarıda bulunmakta, günah küçük bile olsa kaçınmak gerektiğini irşad etmektedir. Nitekim İslam uleması küçük günahlarda ısrar etmeyi büyük günah saymış, hatta bazıları-büyük küçük ayırımı yapmadan- her bir günahta küfre giden bir yol olduğunu belirtmiştir. Ehemmiyet verilmeyen günahların nasıl küfre götüren bir günah gibi büyüyebileceğini açıklama sadedinde Bediüzzaman Said Nursi hazretleri (rahimehullah)’nın şu açıklaması ikna edicidir:

“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Mesela : Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından (haberi olmasından) çok hicap ettiği (utandığı) zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Hem mesela: cehennem azabını intaç eden (netice veren) büyük bir günahı işleyen bir adam, bütün ruhuyla cehennemin ademini (yokluğunu) arzu ettiğinden, küçük bir emare ve şüphe, cehennemin inkarına cesaret veriyor. Hem mesela: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyetini (kulluk vazifelerini) yerine getirmeyen bir adamın küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan kurtulmayı arzu ediyor ve manen diyor ki: “keşki o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi. Ve bu arzudan bir manevi adavet-i ilahiyeyi (Allah’a karşı düşmanlık) işmam eden (hissettiren) bir inkar arzusu uyanır. Bir şüphe vücud-u İlahiyeye (Allah’ın varlığını) dair kalbe gelse, kat’i bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helaket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkar vasıtasıyla gayet cüz’i bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkarda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.”

Veda Hutbesinde geçen “Zaman döne döne Allah’ın arz ve semavatı yarattığı gündeki düzenini buldu.” İfadesi açıklamaya muhtaçtır.. Resulullah (S.A.V.) ömrünün son senesinde mühim bir ıslahda (düzeltme) bulunmuştur: Takvim reformu. O güne kadar, Resulullah (S.A.V.) cahiliye devrinden intikal eden müşriklerin takvim sistemine uymuştu. Bu sistem, kameri ayları esas almakta ise de, haram ayları ticaret mevsimlerine düşürmek için nesi denen bir tehir sebebiyle ayların yeri, sırası karmakarışık olmuştu. Şarihlerin yaptığı açıklamaya göre ayların karışmasına sebep olan başka bil amil de bazı yıllarda haram ayın birini helal addederek, onun yerine bir başka ayı haram etme durumuydu.

Araplar Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (aleyhisselam)’den beri, senenin bazı bazı aylarıyla ilgili hürmete (haramlık’a) riayet ederlerdi. Buna göre, senenin 4 ayı haram idi. Bu ayların üç tanesi peşpeşe gelen : Zilkade, Zilhicce, Muharrem ayları, dördüncüsü de Recep idi.

Haram aylarda bir kısım yasaklara sıkı sıkıya riayet ediyorlardı; birbirlerine çapulculuk, baskın, har, yol kesme, adam öldürme ve hatta intikam alma gibi yasak fiilleri işlemiyorlardı. Bu yasağa riayet etmeyen çıkacak olursa, bu herkesçe büyük bir suç ve kınanmayı icab ettiren bir ayıp telakki (kabul) edilirdi. Bu aylara o kadar hürmet edilirdi ki, intikam bile alınmazdı. Sözgelimi babasının katiline rastlayan bir kimse ona dokunmaz, rahatsız etmezdi. Bu aylarda daha ziyade ibadetle meşgul olunurdu.

Ne varki; üç ayın peşpeşe gelmesi bazı sıkıntılar getiriyordu. İktisadi düzenleri büyük ölçüde çapul ve yağmaya dayanan kabilelere üç ay gelirsiz kalmak zor gelmeye başlamıştı. Bu mahzuru (çekinilecek şey) gidermek üzere “nesi” denen tehir’e başvurdular. Yani haram aylardan birinde harbe (veya yasak olan herhangi bir fiile) mecbur kalacak olurlarsa, o ayın hürmetini bir başka aya tehir (nesi) ederlerdi. Mesela Muharrem ayında harp yapınca, o yıl sefer’i haram sayarlardı. Müteakip sene bu hürmet başka bir aya te’hir edilirdi.

Bu tatbikat zamanla 12 ayda 4 nisbetini de daha aşağı indirmek ce haccı dört mevsimden işlerine gelen bir mevsimde tutmak için altı ayda birer haftadan yirmidört ayda bir ay tezyid (artırma) ve tevsi (genişletmek) etmişler.
Kameri takvimden vazgeçmekle birlikte şemsi takvime göre amel etmekten doğan bir kısım tezatların giderilmesi için başka müdahaleler yapılmış, yıllar yılı takip edilen bu tatbikat sonunda aylar karışmıştır. Bu durum, görüldüğü üzere, zamanla ilgili olarak Cenab-ı Hakk (Celle celalühu)’nın takdir buyurduğu haram ve helallerin karışmasına sebep olmuştur. Sözgelimi hac farizası, onun yapılması gereken ayda değil, yapılmaması gereken bir ayda oluyor. Bu sebeple Ayet-i Kerime, nesi yani ayların yerini telkin (zihinde yerleştirmek) işlemini, “Küfürde artış” olarak tavsif (sıfatlandırmak) etmiştir:

“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir. (Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, biryıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 36-37)

Yukarıda zikredilen hadis, Veda Haccı’nın, yılların devri sonunda, Arapların Zilhicce’yi haram kıldıkları seneye tesadüf ettiğini ifade etmektedir. Bu tevafuk (muvafık bulma, rastlantı) yaradılış sırasında Allah’ın aylarla ilgili olarak koyduğu hükme uygun düşmüş, bundan böyle nsi’ye yer verilmeden asl’a uygun olarak devam edilmesi Resulullah (S.A.V.) tarafından teşri (açıkça bildirmek) edilmiştir.

Veda Hutbesin’de pek çok faideler ifade edilmektedir. Bu faidelerden birkaçını da zikredelim:

İlmin tebliğ edilmesine (bildirilmesine, anlatılmasına,yayılmasına) teşvik var.

İnsan ilme tam ehil olmazdan önce öğrenmeye başlaması caizdir.

İlmi tebliğ için öğrendiğini anlaması şart değildir.

İlmi ikinci elden alanlar, yani arkadan gelenler, birinci elden alanlardan daha anlayışlı olabilir, müteahhir olanlar (sonradan gelenler) arasında az da olsa mütekaddim (evvelki, önceki) olanları geçecek çıkabilir.

Aslında duran hayvana binmek caiz değilse de, ihtiyaç halinde caiz olabilir. Öyle ise bu hususta hadislerde gelen yasaklama, zaruret olmaksızın hayvan durdurup inmeden sohbet etmekle ilgilidir.

Halka hitap ederken yüksek bir yerde durmak hem duyurmayı kolaylaştırır, hem de halkın hatibi görmelerine imkan sağlar.

Söylenen sözün mühim noktalarını tekrar etmek, dinleyicinin daha iyi anlamasını ve zihinde yerleşmesini sağlar. Ashab (radıyallahu anhüm ecmain) Resulullah (S.A.V.)’a karşı edeb ve nezaketleri sebebiyle, sorulara: “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” Diye cevap verirlerdi.

Tebliğde mühim bir metot olan muhatabı hazırlama: Resulullah (S.A.V.)’ın içinde bulunulan gün, ay ve hutbenin verildiği yele ilgili olarak soru sorması, Kurtubi’nin açıklamasına göre yapılacak tebliğin müessiriyetini (tesirini) artırmak için baş vurulan metoddur. Şöyle der: Resulullah (S.A.V.)’ın bu üç şeyden sorması, sonra her sualin arkasından sükut buyurması (onlara bir bilgi sunmak için değil) onların fehim ve anlayışlarını (yapacağı asıl tebliği) hazırlamak, muhatablarını bütün varlıklarıyla kendisine yöneltmek ve vereceği haberin azamet ve ehemmiyetini duyurmak içindi. Nitekim zihinleri başka meşguliyetlerden arındırılmış, dikkatleri kendisine çekilmiş olan cemaate bu psikolojik hazırlama safhasından) sonra haykırdı: “Bilesiniz ki; mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır, şu günün, şu ayın, şu beldenin haram olduğu gibi.bu söylediklerimi burada olanlar olmayanlara duyursun…” (9)
KAYNAKLAR:
1) Tecrid-i Sarih Tercemesi.X.396
2) Şamil İslam Ans. c.8.sh.208
3) Kütüb-i Sitte c.6. sh.174.
4) Kütüb-i Sitte c.2.sh.305.
5) Kütüb-i Sitte c.2. sh.306)
6) Yeni Türk Ans. C.4. sh.1475
7) Şamil İslam Ans. C.8. sh.210)
8) Kütüb-i Sitte c.2. sh.305-309)
9) Kütüb-i Sitte c.2. sh.315

Esmâ-ül Nebi

Esmâ-ül Nebi
Peygamberimizi (s.a.v) Mübârek İsimleri ve Mânâları

Abdullah
Allah’ın kulu

Âbid
Kulluk eden, ibadet eden

Âdil
Adaletli

Ahmed
En çok övülmüş, sevilmiş

Ahsen
En güzel

Alî
Çok yüce

Âlim
Bilgin, bilen

Allâme
Çok bilen

Âmil
İş ve aksiyon sahibi

Aziz
Çok yüce, çok şerefli olan

Beşir
Müjdeleyici

Burhan
Sağlam delil

Cebbâr
Kahredici, gâlip

Cevâd
Cömert

Ecved
En iyi, en cömert

Ekrem
En şerefli

Emin
Doğru ve güvenilir kimse

Fadlullah
Allah’ın ihsânı, fazlına ulaşan

Fâruk
Hakkı ve bâtılı ayıran

Fettâh
Yoldaki engelleri kaldıran

Gâlip
Hâkim ve üstün olan

Ganî
Zengin

Habib
Sevgili, çok sevilen

Hâdi
Doğru yola götüren

Hâfız
Muhafaza edici

Halîl
Dost

Halîm
Yumuşak huylu

Hâlis
Saf, temiz

Hâmid
Hamd edici, övücü

Hammâd
Çok hamdeden

Hanîf
Hakikate sımsıkı sarılan

Kamer
Ay

Kayyim
Görüp, gözeten

Kerîm
Çok cömert, çok şerefli

Mâcid
Yüce ve şerefli

Mahmûd
Övülen

Mansûr
Zafere kavuşturulmuş

Mâsum
Suçsuz, günahsız

Medenî
Şehirli, bilgilive görgülü

Mehdî
Hidayet eden

Mekkî
Mekkeli

Merhûm
Rahmetle bezenmiş

Mes’ûd
Mutlu

Metîn
Çok sağlam ve güçlü

Muallim
Öğretici

Muktedâ
Peşinden gidilen

Mübârek
Uğurlu, hayırlı, bereketli

Müctebâ
Seçilmiş

Mükerrem
Şerefli, yüce

Müktefî
İktifâ eden, yetinen

Münîr
Nurlandıran, aydınlatan

Mürsel
Elçilikle görevlendirilmiş

Mürtezâ
Beğenilmiş, seçilmiş

Muslih
Islah edeci, düzene koyucu

Mustafa
Çok arınmış

Müstakîm
Doğru yolda olan

Mutî
Hakka itaat eden

Mu’ti
Veren ihsân eden

Muzaffer
Zafer kazanan, üstün olan

Müşâvir
Kendisine danışılan

Nakî
Çok temiz

Nakîb
Halkın iyisi, en seçkini

Nâsih
Öğüt veren

Nâtık
Konuşan, nutuk veren

Nebî
Peygamber

Neciyullah
Allah’ ın sırdaşı

Necm
Yıldız

Nesîb
Asil, temiz soydan gelen

Nezîr
Uyarıcı, korkutucu

Nimet
İyilik, dirlik ve mutluluk

Nûr
Işık, aydınlık

Râfi
Yükselten

Râgıb
Rağbet eden, isteyen

Rahîm
Mü’minleri çok seven

Râzî
Kabul eden, hoşnut olan

Resûl
Elçi

Reşîd
Akıllı, olgun, iyi yola götürücü

Saîd
Mutlu

Sâbir
Sabreden

Sâdullah
Allah’ ın mübârek kulu

Sâdık
Doğru olan, gerçekci

Saffet
Arınmış, seçkin kişi

Sâhib
Mâlik, arkadaş,sohbet edici

Sâlih
İyi ve güzel huylu

Selâm
Noksan ve ayıptan emin olan

Seyfullah
Allah’ ın kılıcı

Seyyid
Efendi

Şâfi
Şefaat edici

Şâkir
Şükredici

Tâhâ
Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi

Tâhir
Çok temiz

Takî
Haramlardan kaçınan

Tayyib
Helal, temiz, güzel, hoş

Vâfi
Sözünde duran

Vâiz
Nasihat eden

Vâsıl
Kulu Rabb’ine ulaştıran

Yâsîn
İnsan-ı kâmil

Zâhid
Mâsivadan yüz çeviren

Zâkir
Allah’ ı çok anan

*

PEYGAMBERİMİZ (SAV) BİR “MÜJDELEYİCİ” İDİ

PEYGAMBERİMİZ (SAV) BİR “MÜJDELEYİCİ” İDİ
Harun Yahya

Allah “Ey Peygamber, gerçekten Biz seni bir şahid, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik” (Ahzab Suresi, 45) ayetinde Peygamberimiz (sav)’in bir müjde verici ve uyarıcı olduğunu bildirmektedir. Peygamberimiz (sav), insanları hem cehennem azabına karşı uyarıp korkutmuş, hem de onları dünyada iyilerin daima üstün geleceği, ahirette ise sonsuz cennet hayatı ile müjdelemiştir. Peygamberimiz (sav)’in bu özelliği Kuran ayetlerinde şöyle bildirilir:

Şüphesiz Biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak, hak (Kuran) ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın. (Bakara Suresi, 119)

Biz onu (Kuran’ı) hak olarak indirdik ve o hak ile indi; seni de yalnızca bir müjde verici ve uyarıp-korkutucu olarak gönderdik. (İsra Suresi, 105)

Gerçekten o (Kuran), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu’l-emin indirdi. Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir). (Şuara Suresi, 192-194)

Biz seni ancak bütün insanlara bir müjde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar. (Sebe Suresi, 28)

Peygamberimiz (sav)’i örnek alarak onun sünnetine uyanlar da onun gibi insanları uyaran ve onlara müjdeler veren kişiler olmalıdırlar. Nitekim Peygamberimiz (sav) de ümmetine müjde verenlerden olmalarını şöyle buyurmuştur:

“Kolaylaştırın, güçleştirmeyin. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Birbirinizle iyi geçinin, ihtilafa düşmeyin.”

Müjde vermek, müminlerin şevk ve heyecanlarını artırır, yaptıkları salih amellerde daha gayretli ve başarılı olmalarına vesile olur. Yaptığı işi, karşılığını cennette bir güzellik olarak alacağını umarak yapan kişi, elbette ki işini monotonluk içinde, bir alışkanlıkla veya mecburiyetten yapan kişiden çok daha farklı bir ruh hali ve tavır içinde olacaktır. Allah, bu nedenle Peygamberimiz (sav)’e “Müminleri hazırlayıp-teşvik et” (Nisa Suresi, 84) şeklinde buyurmuştur.

Allah bir başka ayetinde ise, “Müminlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah’tan büyük bir fazl vardır” (Ahzap Suresi, 47) şeklinde bildirir. Allah’ın emrine ve Peygamberimiz (sav)’in ahlakına uyan her mümin, tüm Müslümanları müjdelemek ve onları teşvik ederek şevklendirmekle sorumludur. Olumsuz konuşmalar yapmak, kolay olan işleri zor gibi gösterip müminleri yıldırmaya çalışmak, güzellikleri, Allah’ın Kuran’da verdiği müjdeleri unutturarak Müslümanları gaflete sürüklemek Müslümanca bir tavır değildir. Kuran ahlakına uygun olan, Peygamberimiz (sav) gibi, Allah’ın Müslümanlara vaat ettiği güzellikleri sık sık hatırlatmak ve onları hep canlı ve şevkli tutmaktır.

Peygamberimiz (sav)’e müjdelemesi emredilen konulardan biri Allah’ın günahları bağışlayan olmasıdır:

De ki: “Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Zümer Suresi, 53)

Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: “Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enam Suresi, 54)

De ki: “Size bundan daha hayırlısını bildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hakkıyla görendir.” (Al-i İmran Suresi, 15)

Peygamberimiz (sav)’in tüm insanlığa örnek adaleti
Harun Yahya

Allah Kuran’da müminlere “Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları)nıza uymayın” (Nisa Suresi, 135) şeklinde buyurmaktadır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), hem Müslümanlar arasında verdiği hükümler, hem diğer din, dil, ırk ve kavimlerden olan kişilere karşı adil ve hoşgörülü tutumu, hem de Allah’ın ayetinde bildirdiği gibi zengin, fakir ayırmaksızın herkese eşit davranmasıyla tüm insanlar için çok büyük bir örnektir.
Allah bir ayetinde Resulüne şöyle buyurmaktadır:

Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Maide Suresi, 42)

Peygamberimiz (sav) böylesine zorlu bir kavmin içinde dahi, Allah’ın emrine uymuş ve hiçbir zaman adaletten taviz vermemiştir. Daima “Rabbim adaletle davranmayı emretti” (Araf Suresi, 29) diyerek her devirde tüm insanlara örnek olmuştur.
Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliği süresince adil tutumuna örnek teşkil eden birçok olay yaşanmıştır. Peygamberimiz (sav)’in yaşadığı coğrafyada çok çeşitli din, dil, ırk ve kabileden insan birarada yaşıyordu. Bu toplulukların birarada huzur ve güven içinde yaşamaları, aralarına nifak sokmaya çalışanların etkisiz bırakılmaları çok zordu. En küçük bir sözden veya tavırdan hemen bir grup diğerine karşı öfkelenip saldırabiliyordu. Ancak Peygamberimiz (sav)’in adaleti, Müslümanlar için olduğu kadar bu topluluklar için de bir huzur ve güvence kaynağı olmuştur. Asr-ı Saadet döneminde Arabistan Yarımadasında Hıristiyan, Musevi, putperest, ayırt etmeksizin herkese adil davranılmıştır. Peygamberimiz (sav) Allah’ın “Dinde zorlama (ve baskı) yoktur” (Bakara Suresi, 256) ayetine uyarak, herkese hak dini anlatmış ancak seçimlerini yapmak konusunda serbest bırakmıştır.
Allah, Peygamberimiz (sav)’e bir başka ayetinde de, farklı dinlerden insanlara karşı nasıl bir adalet ve uzlaşma içinde olması gerektiğini şöyle bildirmiştir:

Şu halde, sen bundan dolayı davet et ve emrolunduğun gibi doğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku)larına uyma. Ve de ki: Allah’ın indirdiği her kitaba inandım. Aranızda adaletli davranmakla emrolundum. Allah, bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir. Bizim amellerimiz bizim, sizin amelleriniz sizindir. Bizimle aranızda ‘deliller getirerek tartışma (ya, huccete gerek)’ yoktur. Allah bizi biraraya getirip-toplayacaktır. Dönüş O’nadır.” (Şura Suresi, 15)

Peygamberimiz (sav)’in Kuran ahlakına uyarak gösterdiği bu güzel tavrı, bugün farklı dinlerden insanların birbirlerine karşı tutumları konusunda örnek olmalıdır.
Peygamberimiz (sav)’in adaleti, farklı ırklardan insanlar arasında da uzlaşma sağlamıştır. Peygamberimiz (sav) birçok konuşmasında, hatta Veda Hutbesinde de ırklara göre bir üstünlük olamayacağını, Allah’ın ayetinde haber verdiği gibi “üstünlüğün takvaya göre olacağını” bildirmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:

Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır. (Hucurat Suresi, 13)

Peygamberimiz (sav) ise iki ayrı hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Ey insanlar! Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. İnsanlar muhakkak ve muhakkak ırklarıyla övünmeyi bırakmalılar.”
“Sizin şu soyunuz-sopunuz kimseye üstünlük ve kibir taslamaya vesile olacak şey değildir. (Ey insanlar)! Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Hepiniz bir ölçek içindeki birbirine müsavi buğday taneleri gibisiniz. Halbuki, hiç kimsenin kimseye din ve takva müstesna üstünlüğü yoktur. Kişiye kötü olması için; başkalarını yermesi, küçük görmesi, cimri, kötü huylu, had ve hududu aşmış olması yeter.”
Peygamberimiz (sav) Veda Hutbesi’nde de Müslümanlara şöyle seslenmişti:
“Soylarla övünülmez. Araplar, Arap olduklarından Acemlerden; Acemler de, Acemi olduklarından Araplardan üstün sayılamazlar. Çünkü Allah katında en yüce olanınız, ona karşı gelmekten en fazla kaçınanınız (en takvalınız)dır.”
Arap Yarımadasının güney kısmındaki Hıristiyan Necran Halkı ile yapılan bir antlaşma da Peygamber Efendimizin adaletine çok güzel bir örnek teşkil etmektedir. Bu antlaşmanın maddelerinden biri şöyledir:
“Necranlıların ve maiyetindekilerin canları, malları, dinleri varları ve yokları, aileleri, kiliseleri ve sahip olduları herşey Allah’ın ve Allah’ın Peygamberinin güvencesi (himayesi) altına alınacaktır.”
Peygamberimiz (sav)’in Hıristiyan, Yahudi ve müşrik topluluklarla imzaladığı Medine Vesikası da önemli bir adalet örneğidir. Farklı inançlara sahip topluluklar arasında adaletin sağlanması ve her topluluğun çıkarlarının gözetilmesi için hazırlanan bu vesika sayesinde yıllarca düşmanlık içinde yaşayan topluluklara barış getirilmiştir. Medine Vesikası’nın en belirgin özelliklerinden biri inanç özgürlüğü sağlamasıdır. Bu konu ile ilgili madde şöyledir:
“Ben-i Avf Yahudileri, müminlerle beraber aynı ümmettirler, Yahudilerin dinleri kendilerine, Müslümanların dinleri de kendilerinedir.”
Medine Vesikasının 16. maddesinde ise, “Bize tabi olan Yahudiler, hiçbir haksızlığa uğramaksızın ve düşmanlarıyla da yardımlaşmaksızın, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır” diye bildirilmiştir. Peygamberimiz (sav)’den sonra da sahabeleri Peygamberimiz (sav)’in antlaşmaya koydurduğu bu hükme sadık kalmışlar ve aynı hükmü, Berberi, Budist, Brahman ve benzeri inançlara sahip kişiler için de uygulamışlardır.
Asr-ı Saadet döneminin barış, huzur ve güvenlik içinde geçmesinin en önemli nedenlerinden biri, Kuran ahlakına uyan Peygamberimiz (sav)’in adaletli tutumudur.
Peygamberimiz (sav)’in adaleti, Müslüman olmayan kişilerde de bir güven duygusu uyandırmıştır ve müşriklerden dahi Peygamberimiz (sav)’in himayesi altına girmek isteyenler olmuştur. Allah Kuran’da müşriklerin bu taleplerini bildirmiş ve aynı zamanda Peygamberimiz (sav)’e bu kişilere karşı nasıl davranması gerektiğini de vahyetmiştir:

“Eğer müşriklerden biri, senden ‘eman (himaye) isterse’, ona eman ver; öyle ki Allah’ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu ‘güvenlik içinde olacağı yere ulaştır’ Şu halde o (anlaşmalı olanlar), size karşı (doğru) bir tutum takındıkça, siz de onlara karşı doğru bir tutum takının. Şüphesiz Allah, muttaki olanları sever.” (Tevbe Suresi, 6-7)

Günümüzde de, dünyanın dört bir yanında meydana gelen çatışmaların, kavgaların, huzursuzlukların tek çözümü Kuran ahlakına uymak ve Peygamberimiz (sav) gibi din, dil veya ırk ayrımı gözetmeksizin, adaletten hiçbir zaman ayrılmamaktır

Esmâ-ül Nebi
Peygamberimizi (s.a.v) Mübârek İsimleri ve Mânâları


 

Abdullah
Allah’ın kulu

Âbid
Kulluk eden, ibadet eden

Âdil
Adaletli

Ahmed
En çok övülmüş, sevilmiş

Ahsen
En güzel

Alî
Çok yüce

Âlim
Bilgin, bilen

Allâme
Çok bilen

Âmil
İş ve aksiyon sahibi

Aziz
Çok yüce, çok şerefli olan

Beşir
Müjdeleyici

Burhan
Sağlam delil

Cebbâr
Kahredici, gâlip

Cevâd
Cömert

Ecved
En iyi, en cömert

Ekrem
En şerefli

Emin
Doğru ve güvenilir kimse

Fadlullah
Allah’ın ihsânı, fazlına ulaşan

Fâruk
Hakkı ve bâtılı ayıran

Fettâh
Yoldaki engelleri kaldıran

Gâlip
Hâkim ve üstün olan

Ganî
Zengin

Habib
Sevgili, çok sevilen

Hâdi
Doğru yola götüren

Hâfız
Muhafaza edici

Halîl
Dost

Halîm
Yumuşak huylu

Hâlis
Saf, temiz

Hâmid
Hamd edici, övücü

Hammâd
Çok hamdeden

Hanîf
Hakikate sımsıkı sarılan

Kamer
Ay

Kayyim
Görüp, gözeten

Kerîm
Çok cömert, çok şerefli

Mâcid
Yüce ve şerefli

Mahmûd
Övülen

Mansûr
Zafere kavuşturulmuş

Mâsum
Suçsuz, günahsız

Medenî
Şehirli, bilgilive görgülü

Mehdî
Hidayet eden

Mekkî
Mekkeli

Merhûm
Rahmetle bezenmiş

Mes’ûd
Mutlu

Metîn
Çok sağlam ve güçlü

Muallim
Öğretici

Muktedâ
Peşinden gidilen

Mübârek
Uğurlu, hayırlı, bereketli

Müctebâ
Seçilmiş

Mükerrem
Şerefli, yüce

Müktefî
İktifâ eden, yetinen

Münîr
Nurlandıran, aydınlatan

Mürsel
Elçilikle görevlendirilmiş

Mürtezâ
Beğenilmiş, seçilmiş

Muslih
Islah edeci, düzene koyucu

Mustafa
Çok arınmış

Müstakîm
Doğru yolda olan

Mutî
Hakka itaat eden

Mu’ti
Veren ihsân eden

Muzaffer
Zafer kazanan, üstün olan

Müşâvir
Kendisine danışılan

Nakî
Çok temiz

Nakîb
Halkın iyisi, en seçkini

Nâsih
Öğüt veren

Nâtık
Konuşan, nutuk veren

Nebî
Peygamber

Neciyullah
Allah’ ın sırdaşı

Necm
Yıldız

Nesîb
Asil, temiz soydan gelen

Nezîr
Uyarıcı, korkutucu

Nimet
İyilik, dirlik ve mutluluk

Nûr
Işık, aydınlık

Râfi
Yükselten

Râgıb
Rağbet eden, isteyen

Rahîm
Mü’minleri çok seven

Râzî
Kabul eden, hoşnut olan

Resûl
Elçi

Reşîd
Akıllı, olgun, iyi yola götürücü

Saîd
Mutlu

Sâbir
Sabreden

Sâdullah
Allah’ ın mübârek kulu

Sâdık
Doğru olan, gerçekci

Saffet
Arınmış, seçkin kişi

Sâhib
Mâlik, arkadaş,sohbet edici

Sâlih
İyi ve güzel huylu

Selâm
Noksan ve ayıptan emin olan

Seyfullah
Allah’ ın kılıcı

Seyyid
Efendi

Şâfi
Şefaat edici

Şâkir
Şükredici

Tâhâ
Kur’ân-ı Kerîm’ deki ismi

Tâhir
Çok temiz

Takî
Haramlardan kaçınan

Tayyib
Helal, temiz, güzel, hoş

Vâfi
Sözünde duran

Vâiz
Nasihat eden

Vâsıl
Kulu Rabb’ine ulaştıran

Yâsîn
İnsan-ı kâmil

Zâhid
Mâsivadan yüz çeviren

Zâkir
Allah’ ı çok anan

*

Kaynaklar:
1) Mevâhib-i Ledünniye

Efendimiz’in (sas) kullandığı 40 öğretme metodu

Efendimiz (sas) hayatının her karesinde anlatacağı bir hususu en uygun ve en güzel bir üslupla anlatmış ve öğretmede de aynı metodu kullanmıştır. Bütün insanlığa rehber olan Efendimiz (sas)’in hayatına bakıldığında O’nun öğretim adına kullandığı bazı metotları öğrenmek, bütün insanlar için iyi bir örnek oluşturacaktır. Burada Efendimiz’in kullandığı her bir metoda, onun hangi söz veya davranışının dayanak olduğunu anlatmak yerine sadece metodu söyleyip geçmek istiyoruz:

1. Efendimiz, söylediği hakikatleri bizzat yaşayarak hayatıyla göstermiştir.

2. Dinî yükümlülükleri tedrîcî (yavaş yavaş, basamak basamak) bir sistemle öğretmiştir.

3. Öğretmede orta yolda durmaya ve insanları bıktırmaktan uzak durmaya riayet etmiştir.

4. Öğrenenler arasındaki kişisel farklılıkları göz önünde bulundurmuştur.

5. Karşılıklı konuşma ve soru-cevap şeklini kullanmıştır.

6. Yanlış düşünceyi söküp atmak ve gerçek doğru bilgiyi net bir şekilde muhatabın kafasına yerleştirmek için aklî ölçüleri kullanmıştır.

7. Muhataplarına soru yöneltmiş, böylece onların zeka ve bilgi seviyelerini ölçmüştür.

8. Mukayese ve örneklendirme metodunu kullanmıştır.

9. Benzetme ve halk arasında yaygın olarak kullanılan örnekleri kullanmıştır.

10. Anlattığı hususu, elinde herhangi bir şey ile yere ve toprağa çizerek bizzat göstermiştir.

11. Sözle beraber jest ve mimiklerini kullanmış ve el ile işaretlerde bulunmuştur.

12. Önemine binaen, halin mümkün kıldığı bir nesneyi bizzat eline almış, eliyle kaldırmış ve arkasından söyleyeceği hususu söylemiştir.

13. Muhataplarından bir soru gelmeden söze önce kendileri başlamıştır.

14. Muhatabının sorusuna eksik ve fazla olmadan cevap vermiştir.

15. Muhatabının sorusuna, onun ihtiyacına binaen sorduğundan daha fazlasıyla cevap vermiştir.

16. Muhatabını, güzel bir hikmete binaen, sorduğu sorudan daha önemli bir hususa yönlendirdiği de olmuştur.

17. Soru soranın sorduğu soruyu tekrarlamasını istemiştir.

18. Muhatabın aldığı cevabı tekrar etmesini istemiştir. Böylece cevap unutulmayacaktır.

19. Bildiği bir husustan dolayı kişiyi imtihan etmiştir ki bununla doğru cevap vereceği için kişiyi sena etmek, övmek istemiştir.

20. Önünde olan bir olaya karşı susma yolunu tercih etmiştir.

21. Öğretme esnasında meydana gelebilecek imkan ve fırsatları değerlendirmiştir.

22. Latife ve şaka yoluyla öğretmeyi tercih etmiştir.

23. Öğrettiği hususu yeminle tekit etmiş perçinlemiştir.

24. Öğretilen hususun önemine binaen sözü üç kere tekrar etmiştir.

25. Konunun önemini oturuşunu ve duruşunu değiştirerek ve sözü tekrar ederek göstermiştir.

26. Cevabı geciktirerek muhatabın sorusunu tekrar etmesini sağlayarak onu uyarmıştır.

27. Muhatabı intibaha sevk etmek için, onu omuzundan veya elinden tutmuştur.

28. Muhatabı teşvik için veya onu sıkıntıya sokacak bir durumdan dolayı, bazı hususların gizli kalmasını yeğlemiştir.

29. Söyleyeceği hususun hafızalarda daha iyi yer etmesi veya ezberlenmesi için, sözü kısa ve öz bir şekilde ifade etmiş, daha sonra ise ayrıntılarına geçmiştir.

30. Cevabın birkaç madde ile verileceği durumlarda önce cevabın kaç maddeden oluştuğunu bildirmek için sayıyı söylemiş daha sonra saymıştır.

31. Va’z etme, nasihat etme ve öğüt verme metodunu kullanmıştır.

32. İnsanların şevklerini kamçılama veya neticesi elem verici hususlardan şiddetle uzaklaştırma (Terğib ve terhib) metodunu kullanmıştır.

33. Kıssa ve geçmiş ümmetlere ve insanlara dair haberlerle öğretme metodunu uygulamıştır.

34. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda önce nazik bir hazırlık süreci hazırlamış ve soruyu öyle cevaplandırmıştır.

35. Sorunun cevabının muhatabı utandırma ihtimali olan hususlarda üstü kapalı olarak kinaye yoluyla ve işaret ederek yetinmiştir.

36. Kadınlara öğretmeyi ve nasihat etmeyi de asla ihmal etmemiştir.

37. Halin gerektirdiği durumlarda öğretme hususunda azarlayıp paylamayı (ta’nif) ve kızmayı (gadab) da ihmal etmemiştir. Ne var ki onun paylaması ve kızması da merhamet yörüngesinde ve ümmetinin selameti için olmuştur.

38. Talim ve tebliğde, kitabeti (yazma metodunu) da kullanmıştır.

39. Yabancı dilleri (mesela Süryaniceyi) öğrenmesi için bazı sahabileri görevlendirmiştir ki bu husus da günümüzde dünyanın dört bir tarafında İslam’ın güzelliklerini öğrenmek isteyenlere karşı yapılacak vazifenin çok önemli bir basamağını teşkil etmektedir. 40. Bizzat kendi mübarek zatıyla talimde bulunmuştur.

Evet, Efendimiz (sas) evrensel bir eğitim-öğretim sistemi getirmiş ve bütün kalbleri, bütün ruhları, bütün akılları, bütün nefisleri ideal ufka yükseltecek bir mesaj sunmuştur. Sadece O’nun getirdiği sistemdir ki hem ruhu, hem aklı hem de nefsi, yükselebilecek en son noktaya ulaştırmıştır.

Yusuf Ömeroğlu
Efendimiz (Sas), Zaman, Ailem

Bir sahabinin Peygamber Efendimiz (sav)’e Soruları

1- Ya Resulallah, ben insanların en âlimi olmak istiyorum.
- Allah’tan en çok korkan, insanların en âlimi olur.
2- İnsanların en zengini olmak istiyorum.
- Kanaatkâr olursan, insanların en zengini olursun.
3- İnsanların en hayırlısı olmak istiyorum.
- İnsanların en hayırlısı, insanlara menfaatli olandır. Sen de başkalarına yardımcı ol, en hayırlısı olursun.
4- İnsanların en adaletlisi olmak istiyorum.
- Öyle ise kendin için istediğini başkası için de iste. Kendin için istemediğini başkası için de isteme.
5- Allah’a en yakın kul olmak istiyorum.
- Allah’ı çok zikret!
6- İyi hal ve ikram sahibi insan olmak istiyorum.
- Öyle ise Allah’a ibadet ederken O’nu görür gibi ibadet et. Sen O’nu görmesen de O seni görüyor zaten.
7- İmanımın mükemmel olmasını istiyorum.
- Ahlâkını güzelleştir. İmanın kemale ersin.
8- Allah’ın itaatli bir kulu olmayı istiyorum.
- O halde farzları ihmal etme. Tümüyle yerine getir.
9- Rabb’imin huzuruna günah kirlerinden temizlenmiş olarak çıkmak istiyorum.
- Cünüplük kirinden guslederken günah kirinden de gusletmeyi ihmal etme, tevbe, istiğfarla temizlen.
10- Mahşere giderken yolumun aydınlık olmasını istiyorum.
- O halde hiç kimseye zulmetme, kalbini kırma. Gücüne güvenerek hakkından mahrum etme ki, mahşerde yolun aydınlık olsun. Seni de kimse yolundan etmesin.
11- Rabb’imin bana merhametini arzuluyorum. Bana acısın istiyorum.
- Rabb’inin yarattığı insana ve bütün canlılara merhamet eyle. Sen burada merhametli olursan orada merhamete layık olursun.
12- Günahlarımın azalmasını istiyorum.
- Öyle ise tevbe, istiğfarını çoğalt. Bir daha yapmama konusunda azimli ol.
13- Rabb’imin rızkımı bol vermesini istiyorum.
- O halde abdestli çalışmaya devam et.
14- Ayıplarımın yüzüme vurulmamasını istiyorum.
- Sen burada kimsenin ayıbını yüzüne vurmazsan, orada da senin ayıbını kimse yüzüne vurmaz.
15- Günah kirlerinden ruhumu nasıl temizlerim?
- Gözyaşıyla. Gözyaşını rahmet gibi yağdır, ruhunu temizlemiş olursun.

Kenzü’l-Ummal

Resûlullah Efendimize Hürmet

Alâeddîn Konevî hazretleri her hareketini Peygamber efendimize uydurmaya çalışırdı. Talebelerine bu şekilde olmadıkça, Resûlullah efendimize gerekli hürmet ve tâzimin yapılmış olamayacağını bildirirdi. O, Resûlullah efendimize uymak, O’na hürmet göstermek için şu hususları talebelerine şart koşmuştur:

1. Resûlullah’ın mübârek isimleri geçtikçe salat ve selâm getirmek.

2. Resûlullah efendimiz ziyâret edildiğinde kabr-i şerîfinin yanında sesi yükseltmemek.

3. Resûlullah’ın haremi olan Medîne-i münevvereye tâzim ve hürmette bulunmak, orada yasaklanan şeylerden sakınmak ve Medîne-i münevvere ehline ikrâmda bulunmak.

4. Resûlullah efendimizin mübârek sözlerinden ve işlerinden bildirilen bir şeyi, O’nun şânını hafife alacak bir şey ile mukâbele etmemek. Mesela Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem falanca şeyi severdi denince, hâlbuki ben onu sevmem dememek.

5. Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîf kitaplarının üzerine, başka her hangi bir kitap veya herhangi bir ev eşyâsı koymamak.

6. Allahü teâlânın ism-i şerîfi veya Resûlullah efendimizin mübârek isimlerinin bulunduğu bir kâğıdı atmamak. Böyle kâğıtlar yırtılmaz. İslâm harfleri ile yazılı olan kâğıtlara da hürmet etmek lâzımdır. Bunları temiz bir beze sardıktan sonra çiğnenmeyecek yerde toprağa gömmek veya yakmak lâzımdır

Peygamber Efendimizin sevdiği içecekler
Harun Yahya

Hz. Aişe (ra) bildiriyor:
“Şerbetlerin içinde tatlı ve soğuk olanını severlerdi.
Peygamber Efendimiz bal şerbeti, hurma ve kuru üzüm şırası gibi içecekleri severlerdi.
Peygamber Efendimizin en çok sevdiği içecek, soğuk tatlı şerbetlerdi.”
Şerbetlerin içinde en çok bal şerbetini severdi.
İçilecek şeylerde en çok sütü severlerdi.
Peygamberimiz (sav) süt için şöyle buyurmuşlardır:
“Allah bir kimseye yemek yedirdiği zaman o kimse, ‘Allah’ım Bize bu yemeği bereketli kıl ve bize bundan hayırlı rızık ver’ diye dua etsin. Allah bir kimseye bir miktar süt içirdiği zaman da o kimse, ‘Allah’ım bize bu sütü bereketli kıl ve bize daha çok süt ver’ diye dua etsin. Çünkü yiyeceğin ve içeceğin yerini tutan sütten başka bir şeyi bilmiyorum.”

Peygamberimiz (sav)’in temizliğe verdiği önem
Harun Yahya

Kalp ve ahlak temizliği kadar beden, giysi, mekan ve yediği yiyeceklerin temizliği de Müslümanların en belirgin özelliklerindendir. Bir Müslümanın saçları, eli, yüzü, bedeninin her yeri daima tertemiz olur. Kıyafetleri de her zaman temiz, bakımlı ve düzgündür. Çalıştığı veya yaşadığı mekanlar da her zaman derli toplu, temiz, hoş kokulu, havadar ve ferahlık verici olur. Müminlerin bu özelliklerine en güzel örnek yine Peygamberimiz (sav)’dir. Allah, bir surede Peygamberimiz (sav)’e şöyle buyurmuştur:

Ey bürünüp örtünen, Kalk (ve) bundan böyle uyar. Rabbini tekbir et (yücelt) Elbiseni temizle. Pislikten kaçınıp-uzaklaş. (Müddessir Suresi, 1-5)

Allah Kuran’da müminlere temiz olan şeylerden yemelerini bildirmiş, Peygamberimiz (sav)’e de, temiz olan şeylerin helal olduğunu müminlere bildirmesini söylemiştir:

“Ey elçiler, güzel ve temiz olan şeylerden yiyin.” (Müminun Suresi, 51)

“Sana, kendilerine neyin helal kılındığını sorarlar. De ki: “Bütün temiz şeyler size helal kılındı.” Allah’ın size öğrettiği gibi öğretip yetiştirdiğiniz avcı hayvanlarının yakalayıverdiklerinden de -üzerine Allah’ın adını anarak- yiyin. Allah’tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.” (Maide Suresi, 4)

Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde de müminlere temiz olmayı şöyle öğütlemiştir:
“Müslümanlık temizdir, kirsizdir. Siz de temiz olun, temizlenin, Zira cennete temizler girer.”

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’in tevâzuu

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz, makam ve mertebesinin ulviyet ve efdaliyeti ile birlikte, insanların da en mütevâzi’si idi. Kendisinin, kral peygamberlikle kul peygamberlik arasında muhayyer bırakılıp kul bir peygamber olmayı tercih etmesi üzerine, İsrâfil aleyhisselâm, ‘Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, tevâzu gösterdiğin o şeyi de sana vermiş bulunuyor. Kıyâmet günü, âdemoğullarının seyyidi sensin! Arzın, kendisi için yarılıp kabrinden ilk çıkacak ve ilk şefaat edecek olan da sensin!’ demiştir. (Kadı İyâz, Şifa, 1/97)

Resûlüllah Efendimiz’in, geçmişteki ve gelecekteki günahlarının, Allah Teâlâ tarafından bağışlandığı, kendisine müjdelenmişti. (S. Fetih, 2) Böyle olduğu halde Peygamberimiz, bir gün, ‘Sizden, ameli kendisini kurtarabilecek bir kimse yoktur!’ buyurmuştu. ‘Yâ Resûlellah, senin de mi amelin kurtaramaz?’ diye sordular. O, ‘Evet, beni de amelim kurtaramaz! Ancak, Rabb’im Allah Teâlâ beni, tarafından bir mağfiret ve rahmetle kuşatır ve korur!’ diye cevap verdiler. (Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, 2/235)

Resûlüllah Efendimiz, bir sefer esnasında ashâbına, bir koyun kesip pişirmelerini söylemişti. Ashaptan birisi,

‘ Yâ Resûlellah, onun boğazlanması benim üzerime olsun, dedi.

Başka birisi,

‘ Yâ Resûlellah, onun yüzmesi de benim üzerime olsun, dedi.

Bir başkası,

‘ Yâ Resûlellah, pişirmesi de benim üzerime olsun, dedi.

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de,

‘ Odun toplamak da benim üzerime olsun, buyurdu. Sahâbîler,

‘ Yâ Resûlellah, biz senin işini de görmeğe yeteriz, (senin çalışmana gerek yok), dediler. Peygamber-i zîşân Efendimiz,

‘ Sizin, benim işimi de görmeğe yeteceğinizi biliyorum. Fakat ben, size karşı imtiyazlı bir vaziyette bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah kulunu, ashâbı arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz! buyurdu. (Kastalanânî, Mevâhibü’l-Ledûniyye, 1/385)

2 Mayıs 2000:

peygamberİmİz (S.A.V.)’İn tevâzuundan örnekler

Abdullah bin Mes’ûd (r.a.)’den:

‘Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün, Kâbe Mescidi’nde otururlarken, yanlarına zayıf ve fakir olan asâbından; Habbab bin Erett, Suheyb bin Sinan, Bilâl bin Rebah, Ammar bir Yâsir, Ebû Fukeyhe, Âmir bin Füheyre (r.anhüm) gibi Müslümanlar da gelip oturmuşlardı. O sırada müşriklerin ileri gelenlerinden bir topluluk uğramış; Resûlüllah Efendimiz’in onlarla konuştuğunu görünce birbirlerine, ‘İşte gördüğünüz gibi, onun oturup kalktığı kimseler bunlardır! Bunlar, oturulup konuşulacak kimseler mi sanki?! Allâh’ın, aramızdan kendilerine hidâyet ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar ha?!’ diyerek konuştular. Sonra da, Resûlüllah Efendimiz’e hitâben;

‘ Yâ Muhammed, sen kavminden vaz geçtin de, bunlara mı râzı oldun? Allâh’ın, aramızdan kendilerine hidâyet ve ihsanda bulunduğu kimseler bunlar mı?! Biz bunların arkasından mı gideceğiz?! Sen onları yanından kov! Eğer onları kovarsan, belki sana tâbi oluruz; senin başında toplanır, senin meclisinde bulunuruz. Biz, senin bizimle oturup kalkmanı arzu ederiz. Ama, yanına Arap kabîlelerinin elçileri gelirse, gelecek Araplar’ın, bizi şu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız! Biz senin yanına geldiğimiz zaman, onlar hemen kalkıp yanımızdan uzaklaşsınlar! Biz görüşmemizi bitirip dağıldığımız zaman, istersen onlarla oturabilirsin, dediler.

Bütün bunlara rağmen, Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz, onların hakir gördüğü fakir ve yoksullarla birlikte oturdu, onlarla beraber olmaya devam etti.

Köleler, arpa ekmeğine bile dâvet etseler, dâvetlerine icâbet ederdi. Dullar, yetimler, zayıf ve yoksullarla birlikte yürümekten, onların ihtiyaç ve dileklerini yerine getirmekten arlanmaz, utanıp sıkılmazlardı.

Bir gün bir adam, Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimiz’in huzuruna gelince, onun mehâme