sss (dünyanın sonu gelecek kıyamet kopacak ve herşey yok olacak)

Soru:

Ben dini yönden son günlerde yapılan konuşmalardan çok etkilenmiş olan biriyim. Kıyamet, Mehdi’nin inişi, dünyanın sonu gibi kavramlar arasında bocalamaya başladım. Okuduğum kitaplarda bu konular hakkında bana yeteri bilgiyi vermiyor. Gerçi veriyordur belki ama üniversite öğrencisi olmama rağmen yazılanları anlamakta zorluk çekiyorum. Bugün ki (20 Ekim 2002) yazınızda dini eğitimi konu edinmiştiniz, ben de bana yardımcı olabileceğinizi düşündüm. Bana bu konularda yardımcı olursanız sevinirim.

 

Cevap:

Dünyanın sonu gelecek, kıyamet kopacak ve her şey yok olacak. Allah âhirette bizleri yeniden, dünyadaki “oluşumuza benzer şekilde”, ama kıyamet şartlarına dayanacak durumda ve mahiyette yaratacak. Sonra hesap, muhakeme, ödül veya ceza…

Mehdi inancı kesin bir inanç unsuru/ögesi değildir. Kur’an’da yoktur. Hadislerde geçen de yoruma tabidir; her zaman bize rehberlik edecek iyi insanlar anlamına da gelir. O’nun geleceğine inanmayan da müslümandır. Mesela İbn Haldun Mehdi ile ilgili hadislerin kesin dini bilgi kaynağı olacak nitelikte bulunmadığını ileri sürmüştür. Geleceğine inananlara göre de vakti belli değildir.

Müslümanı ne kıyametin ne zaman kopacağı, ne de Mehdi’nin ne zaman geleceği ilgilendirir; bunlara takılıp kalmanın anlamı yoktur. Sevgili Peygamberimiz “Kıyamet kopmaya başladığında elinde bir fidan olan onu diksin” buyuruyor. Yani “Sen vazifene bak, yapman gerekeni yap, kıyamet kopadursun, o seni ilgilendirmez, ecelin gelince gideceğin yere gidersin”.

Bir kurtarıcı beklentisi hep olagelmiştir; sebebi de acizlik, zaaf, himmeti ve hizmeti başkasından bekleme psikolojisidir. Fatih İstanbul’u fethederken Mehdi beklemiyordu, bu vazifenin kendisine ait olduğuna inanıyor ve gerekeni yapıyordu. Bir küçük İsrail karşısında darmadağınık hale gelen bugünkü müslümanlar ise akıl, imkan ve güçlerini bir araya getirecek, Allah’ın verdiği imkanları sonuna kadar kullanacak yerde oturup Mehdi bekliyor, gelişinin yaklaştığına dair alametler arayıp bularak avunuyorlar.

 

 

 

Soru:

Merak ettiğim şey evli olarak ölen insanlara da cennette huri veriliyor mu acaba? Düşündüm de eğer veriliyorsa sevgi anlamsız olmuyor mu? İnsan ahirette de birlikte olmak ister ve ahirette de onunla birlikte olacağı için sever? Ne dersiniz hocam… Hakkınızı helal edin… Allaha emanet olun…. Şimdiden tesekkürler…

 

Cevap:

Ahiret âleminde cisimlerimiz nasıl değişecek, o varlık âlemine uygun bir yapıda olacak, bu mânada yeniden yaratılacaksa (inşa edilecekse) ruhi-psikolojik hayatımız da onun gibi yeniden inşa edilecektir. Orada arzularımızın, duygularımızın, taleplerimizin dünyadaki gibi olacağını söylemek isabetli değildir. Gerçi Kur’an’da, cennetliklere verilecek nimetler, dünyada bildiğimiz nimetlerin (bunların içinde huriler de vardır) isimleriyle anılmış, “bağ, bahçe, çiçek, köşk, huri, gılman ve çeşitli meyveler” zikredilmiştir, ama bunlar yalnızca isim bakımından benzerler, mahiyetleri tamamen farklıdır. Dünyada çeşitli zaafları, arzuları, zevkleri olan insanları güzel davranışlara teşvik için cennet nimetlerinden bahseden Kur’an, cennetteki nimetlerin onlara ait özel isimlerini dünya hayatında bilmek mümkün olmadığı için, dünyada bildiğimiz ve hoşlandığımız nimetleri zikretmiş, insanlar bunlarla teşvik eylemiştir. Sevgili Peygamberimiz de (s.a.) “Bana şu atımı, kılıcımı… verecekler mi?” diye soranlara “Evet” demiş, ama arkasından da “Orada canlarınızın istediği şeyler sizindir, size verilecektir” mealindeki âyetleri okumuştur. Evet oradaki canlarımız (nefislerimiz) farklıdır ve bu nefisler orada neyi isterse Allah da onu verecektir; ama o şeyler burada gördüğümüz, duyduğumuz, hayal ettiğimiz şeyler değildir. Orada Allah’ın cemalini müşahede etmek (güzelliğini görmek), rıdvanına nail olmak (sizlerden razı oldum hitabına nail olarak bunun verdiği tarif edilemez zevki yaşamak) varken atı, kılıcı, kadını, erkeği kim ister?!

“İsteyene ver sen onu

Bana seni gerek seni

  

Bu sorular özürlü kardeşlerimizin bize yönelttiği sorulardır.
Selamun Aleykum Hocam;

Soru:

1. Anne-baba hatasından dolayı çocuk özürlü olur mu?

Cevap:

- Anne baba hatasını maddi ve manevi olarak ikiye ayırmak uygun olur. Maddi hatadan maksadım doğacak çocuğun sakat olmasına sebep olan hatalı davranışlar, tedbirsizlikler ve akraba evliliklerinde olduğu gibi yanlışlardır. Bu gibi sebeplerle çocukların sakat ve özürlü olduklarını biliyoruz. Manevi kusur günah olan davranışlar ve ihmallerdir. Bir de kulun kusuru olmadığı halde imtihan için başa gelenler vardır. Bu manevi sebeplerle çocuk özürlü doğabilir veya sonradan özürlü hale gelebilir. Allah’ın adaleti eksiksiz ve kusursuzdur; eğer anne ve baba yüzünden çocuk özürlü olmuş ise onun dünyada çektiklerinin güzel karşılığı ahirette kendisine fazlasıyla verilecek, belki de bu yüzden Allah’a şükredecektir.

Soru:

 

2. Ben neden böyle yaratıldım, suçum ne ? (Spastik özürlü, zihin normal).

Cevap:

- Böyle doğmanız için suçunuzun olması gerekmiyor; çocuğun suçu olmaz, böyle olmanızın maddi ve manevi sebepleri vardır, bu sebepler özürlü doğma sonucunu getirmiştir.

Soru:

3. Ahiret açısından konumum nedir?

Cevap:

- Özürlü olanlar da suç ve günah işleyebilirler. Bir özürlü insan hem suç ve günah işlemez, hem de ilâhî takdire saygı ve rıza gösterirse şüphe yok ki ahirette birçok sağlam insandan daha avantajlı olacaktır.

Soru:

4. Özürlüler günahsız mıdır?

Cevap:

- Özürlüler günah bakımından sağlam insanlar gibidir. Hiçbir kimse günah yüküyle doğmaz, doğduktan ve ergenlik çağına ulaştıktan sonra, insanların hür iradeleriyle yapıp ettiklerine göre günah ve sevap defteri dolmaya başlar.

Soru:

5. Ağır öğrenenler, zihinsel özürlülerlerle aynı katagoride midir?

Cevap:

- Ağır öğrenmenin derecesine bağlıdır; belli bir sınırdan sonra özürlüler arasına girebilir.

Soru:

6. İnsan duymadığı, görmediği şeyden mükellef olur mu? (İşitme-görme engelli).

Cevap:

- Yükümlü olmanın şartı ne ile yükümlü olduğunu bilmektir; bir şekilde bunu bilenler yükümlü olurlar, bilmeyenler olmazlar.

Soru:

7. Aile ağır özürlü ferde bakmak zorunda mıdır?

Cevap:

- Aile ağır veya hafif özürlü fertlerine bakmaya mecburdur. Bu mecburiyet maddi kaynak temini bakımından yakından uzağa doğru öncelikle bütün erkek akrabaya şamildir; erkek yoksa sıra kadınlara gelir. Maddi ihtiyaçların temini dışındaki hizmetler, örf ve adete göre kadınlarla erkekler arasında paylaşılır

  

Soru 1:

1) Sizce ölüm ‘kötü’ bir olay mıdır?

Cevap:

Ölüm acı bir olaydır, imanlı imansız her insanı üzer, ağlatır, mutsuz eder. Ama kötü bir olay denemez. Ölüm tabîî, kaçınılmaz, arkasından gelecek hayat, dünyadaki yaşantıya bağlı olarak iyi veya kötü olacak olan bir sondur.
Hz. Mevlânâ’nın vefat gecesine “şeb-i arûs” denir ki, manası “aşıkın maşukuna kavuştuğu gece, vuslat gecesi” demektir. Bir aşık da “Her gün takvîm-i ömrümden bir siyah yaprak düşüyor- Hala belli olmadı îdi rûz-i visalin” diyor “Yani kavuşma gününün bayramı” belli olmadı diye üzülüyor. Merhum Aliya İzzet’i ziyaret eden birisi uzun ömür dileğinde bulunmuş, Bilge Kral’ın cevabı şöyle olmuş: “Artık yeter, oraları özledim!”.

Soru 2:

Son haftalarda haberlere ve köşe yazılarına konu olan Zincirlikuyu Mezarlığı kapısındaki “Her canlı ölümü tadacaktır” yazısı (ayet-i kerime meali) hakkında sizin görüşünüz nedir? O ayet mealinin mezarlık kapısına yazılmış olması yanlış mıdır?

Cevap:

Bu âyet meali, hiçbir kimsenin itiraz edemeyeceği ve aksini ispat mümkün olmayan bir gerçeğin ifadesidir, mezarlık kapısında olması da çok uygundur; aslında herkesin her gün göreceği bir yerde olmasında da büyük faydalar vardır.

Soru 3:

Ölümü hatırlatan bu tür uyarılar insanlar üzerinde nasıl etki yapar?

Cevap:

Ahirete inanan insanlar üzerinde müspet tesir yapar, unutulması zararlı olan bir gerçeği hatırlatır, müminin dünyaya dalarak ahiret hazırlığını ihmal etmesini engeller. Ahirete iman etmeyen insanlar üzerinde iyi ve kötü iki tesirinden söz edebiliriz:

a) İyi tesir, insanın hırsını frenlemesi, fani dünya için yapılacak şeylerin dengesini sağlamasıdır.

b) Kötü tesir, karanlık bir geleceğin hatırlanması sebebiyle kişinin mutsuz ve huzursuz olmasıdır.

Soru 4:

Ölüm korkusunu yenmek için neler yapılmalı? Bir ilahiyatçı olarak sizin bu konudaki görüşünüz nedir?

Cevap:

Ölüm korkusunun tek ilacı ahirete iman ve elden geldiğince ona hazırlıklı olmaktır.

Soru 5:

Ölümü unutmanın insanlara bir faydası var mı?

Cevap:

Ölümü unutmanın, ahirete iman etmeyenler için bir faydasından söz edilebilir, ama bu fayda, sarhoşun derdini unutmasına benzer, ayılınca gerçek bütün ağırlığı ile kişinin omuzlarına çöker.

Soru 6:

Ölümle yüzleşmeden hayatla barışık olmak, gerçekten mutlu olmak mümkün müdür?

Cevap:

Bana göre mümkün değildir, ama ölümle yüzleşmenin, inanan ve inanmayanlara ait çeşitli şekilleri vardır.

Soru 7:

Mezarlıklarla içiçe yaşamak mı, ölümü hatırlatan her şeyden insanları uzaklaştırmak mı ‘çare’dir, doğrudur?

Cevap:

Ahirete iman edenlerin ölümü sık sık hatırlatan fırsatlardan yararlanmaları gerekir. Ölümü unutmak manevi (uhrevi) olarak büyük kayıplara sebep olabilir. Postmodern felsefede “gerçek” ve “iman” diye bir şey olmadığı, eldeki hayat fırsatının “en iyi, en mutlu” bir şekilde geçirilmesi hedef olduğu için ölümü unutmak “iyi” hatırlamak “kötü” oluyor; çünkü hatırlamak hayatın ve mutluluğun geçici olduğunu, geleceğin de karanlık/meçhul olduğunu hatırlamak manasına geliyor. Bu yüzden (o felsefenin etkisiyle) ölüye yapılan işlemler ve merasimler gittikçe profesyonel hale geliyor, ölünün ilgilenen çevresi gittikçe daralıyor

  

Soru:

Geçenlerde kabir ziyareti yapan kadınların Peygamber (as) tarafından lanetlendiği şeklinde bir hadis okudum. Sorum böyle bir şeyin olup-olmadığı. Ayrıca kabirlerde bir şey okunup okunmaması ve yine ölen kişinin arkasından Kuran-ı Kerim okunup-okunmaması konusunda; bilgi verirseniz sevinirim. Bir de ölen kişi için bağışlanma dilenip-dilenmeyeceği ve de onun faydasına hayır hasenat yapılıp-yapılmayacağı.

Cevap:

1. Peygamberimiz (s.a.), İslam’ı tebliğ ederek, bir topluluk içinde onu uygulayarak, aynı zamanda büyük bir inkılab olan İslam’a insanları alıştırmak/intibak ettirmek üzere tedbirler alarak yaklaşık 23 yıl yaşadı. Tabîî kendisi de bir beşer/insan idi, her söylediği, her yaptığı -meşru olmakla beraber- herkesi bağlayan, bütün müminlerin uyması gerekli olan davranışlar değildi. Onun davranışlarını bağlayıcılık bakımından sınıflandırma işi sahâbe devrine kadar uzanır. Biz de bir kitabımızda bu konuyu ele almıştık (İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, 1 vd.). Yukarıdaki soruda O’nun, kadınların kabir ziyaretleri ile ilgili bir sözü nakledilmektedir. Bu örnekte olduğu gibi, aynı konuda birbiri ile çelişir gözüken birden fazla hadisin rivayet edildiği de az değildir. Bu durumda ehli ve uzman olanlar inceleme yaparlar, ya hadislerin bir kısmının sahih olmadığını (rivayet edilen şekliyle Peygamberimize ait bulunmadığını) tesbit ederler veya çeşitli yollardan çelişkiyi ortadan kaldıran yorumlar ve açıklamalar yaparlar. Burada bir uygulama olsun diye kabir ziyareti konusunda rivayet edilen ve muteber kaynaklara girmiş bulunan başlıca hadisleri aktaralım:

a) Size kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştım, Muhammed’e anasının kabrini ziyaret izni verildi, artık siz de kabirleri ziyaret edin; çünkü bu size âhireti hatırlatır. (Tirmizî)

b) İbn Ebî Müleyke anlatıyor: Bir gün Hz. Âişe kabristan tarafından çıkageldi, kendisine sordum:

- Ey müminlerin anası! Nereden geliyorsun?

- Kardeşim Abdurrahman’ın kabrinden geliyorum.

- Resûlullah (s.a.) kabir ziyaretini yasaklamadı mı?

- Evet, kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamıştı, fakat sonra izin verdi. (Sünenü’l-Esram).

c) Resûlullah durmadan kabirleri ziyaret eden (işleri güçleri kabirleri ziyaret etmek olan) kadınları lanetlemiştir. (İbn Mâce, Tirmizî).

d) Hz. Âişe sevgili eşi Efendimize soruyor:

- Kabirleri ziyaret ettiğimde ne diyeyim yâ Resûlallah?

- Şöyle de: “Bu yerlerin mümin sakinlerine selam olsun! Biz de Allah dilerse size katılacağız. Size de bize de Allah’tan âfiyet (af ve iyilik) diliyorum! (Buhârî, Müslim).

e) Hz. Fâtıma her Cuma günü amcası Hamza’nın kabrini ziyaret eder, orada namaz kılarak Rabbine ibadet ve amcası için dua eder, ağlardı. (Hâkim)

Konu ile ilgili olup yukarıdakileri bir şekilde tekrarlayan, destekleyen başka rivayetler de vardır. Bu hadislerin bazları, rivayetleri sağlam olmamakla tenkit edilmiştir. Sağlam olanlar arasındaki çelişki de “önce şu sebeple yasaklandı sonra şu sebeple izin verildi” denilerek giderilmiştir. Kadınların kabir ziyaretleri konusunda lânet hadisi bulunmakla beraber Hz. Fâtıma, Hz. Âişe gibi büyüklerimizin kabir ziyaretlerine dair sağlam rivayetler de vardır. Bunların karşısında lanet hadisi, “ziyaret konusunda aşırı gidenler, diğer vazifeleri aksatanlarla ilgilidir, genel değildir” şeklinde yorumlanmıştır.

Sonuç olarak kadınların ve erkeklerin normal ölçülerde kabir ziyaretleri meşrudur; buna İbn Hazm gibi, “Hayatta bir kere olsun ziyaret vacibdir” diyenler bile olmuştur (Şevkânî, Neylü’l-evtâr, V, 117-120).

Kabir ziyaretinin asıl amacı ibret almak, ölümü ve âhireti hatırlamak olmalıdır. Ölüler için selam vermek, dua etmek, sevab onların olsun diye çeşitli ibadetler yapmak da meşrudur. Kabristan’da, özellikle mezara karşı namaz kılmak, ölü kim olursa olsun ondan bir şey istemek caiz değildir. Bunların dışında yapılacak ve yapılmayacak şeyleri, yukarda adı geçen kitabımın birinci cildinde “Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken” başlığı altında yazdım. Bu uzun yazı küçük bir kitap olarak Diyanet Vakfı tarafından da bastırıldı

  

Soru:

İnançsız bir kişi var! Bizim âmirimiz konumunda. Zamam zaman abuk sabuk şeyler söylüyor… Mesela insanların canın alan kaç melek var? Azrail bir tane ise aynı anda pekçok insanın canını nasıl alıyor gibi! Benim aklımdan geçenler var tabi, fakat bu işi bilen bir kişiye sormak daha mantıklı geliyor. Aydınlatırsanız sevinirim…

Cevap:

İnançsız kişiler içinden bazıları, sizin âmiriniz gibi başkalarının inançlı ve huzurlu olmalarından rahatsızlık duyar, onları da kendilerine benzetmek, bunu yapamazlarsa bile rahatsız ve huzursuz etmek isterler. Önce bunların amacını keşfetmek gerekir; kötü niyetli (yani inancı sarsmak veya mümini huzursuz etmek gibi niyetleri olan) birisi ise onunla tartışmanın, ona cevap vermenin, ikna etmeye çalışmanın pek faydası olmaz, aksine tarafların olumsuz duygularını kamçılar, hatta bazı kötü eylemlere yol açabilir. İnaçsız olanın bu tür konuşmalarına aldırmamak, cevap vermemek, duymamış gibi davranmak daha uygundur. Eğer iyi niyetli (şüphelerini, sorularını paylaşmak ve aydınlanmak isteyen) bir inançsız sözkonusu ise onunla konuşulabilir. Bu takdirde de konuşan tarafların gerekli bilgi yönünden eşit düzeyde olmaları aranır; aksi halde tartışma sağlıklı olmaz ve sonuç vermez.

Azrail ile ilgili soru, bu meleği insanlara benzetme hatasından kaynaklanıyor. Âmiriniz Azrail’i de kendisi gibi zannediyor, bir memur ile meşgul olurken başkalarıyla meşgul olamadığından Azrail’in de bir anda birden fazla insanın canını nasıl aldığını soruyor. Biz, din kaynaklarından elde ettiğimiz bilgilerle Azrail’in bir büyük melek olduğunu, eceli gelenlerin ölümlerini gerçekleştirdiğini biliyoruz; ama onun mahiyetini, ne, nasıl ve nice olduğunu bilmiyoruz. Biz insanlar bir anda birden fazla işi yapamayabiliriz, ama Allah ve O’nun melekleri bir anda birden fazla işi, birbirine karıştırmadan, sırasını şaşırmadan yapabilirler ve yapıyorlar. Bunu nasıl yaptıkları bizi ilgilendirmiyor.

  

Soru:

Gayr-i müslimlere cenaze ile ilgili profesyonel hizmetler sağlamak caiz midir?

Cevap:

Gayr-i müslimlerin cenazeleri ile ilgili profesyonel hizmetler konusundaki sorularınızın kısa cevapları şöyledir:
Müslüman olsun gayr-i müslim olsun bir cenaze ile ilgili hizmetleri ikiye ayırmak gerekir:

a) Yıkamak, kefenlemek, namazını kılmak veya ayinini yapmak, kabre taşmak, kabirde gerekli bulunan dini merasim ve duayı yapmak gibi ya sırf ibadet veya ibadetle karışık olan, ibadet tarafı da bulunan işlemler.

b) Kabri kazmak, tabutu hazırlamak, cenaze için gerekli olan malzemeyi temin etmek (üretmek, alıp satmak, taşımak, uygulamak vb.) gibi ibadetle ilgisi bulunmayan hizmetler ve işler.

Bunlardan birincisini, kaide olarak her ölünün kendi dininden olanlar maddi bir karşılık beklemeden yapmalıdırlar. Bu hizmetleri bedelsiz yapanlar bulunmadığında, ücret karşılığında veya ücretli ve maaşlı kimselerin yapmaları da caiz görülmüştür.

İkinci kısma giren hizmetler ve işlerin ibadetle, ayinle ilgisi bulunmadığı için ücretle yapılması, bedel karşılığında alınıp satılması, farklı dinlerde olan kişiler tarafından yapılması sakıncalı değildir.

Yurtdışında çalışan müslümanların, müslüman olmayan ölülerle ilgili ibadet ve ayine katılma dışında kalan cenaze hizmetlerini yapmaları ve bundan dolayı ücret almaları caizdir; tıpkı ölmeden önce gayr-i müslimlere yapılan ücretli, bedelli hizmetler ve işler gibi. Bunlar içinde sakıncalı olanlar, dinimizin özellikle yasakladığı işlemlerdir; bu yüzden mesela bir gayr-i müslim, öldükten sonra cesedinin parçalanmasını veya yakılmasını istese müslüman bunu yapamaz; çünkü İslam her iki işlemi de yasaklamıştır, ancak parçalanmış veya yakılmış bir cesedi derleyip toparlamak, istenilen yere taşmak vb. işler sakıncalı değildir

  

Soru:

Mezar yapımında mermer kullanmak israf olur mu ve bir de mezarda haç işaretinin bulunmasının sakıncası var mıdır?

Cevap:

Müslümanın mezarında -veya başka bir yerinde- haç işaretinin bulunması elbette caiz değildir. Bu işaret Hz. İsa’nın çarmıha gerilerek öldürüldüğünü temsil eder ve Hristiyanlar bu sembolün önünde ibadet ederler. Müslümanlara göre böyle bir şey olmamış, Hz. İsa çarmıha gerilmemiştir ve haça, haçın önünde ibadet edilmez.
Mezarların mümkün olduğu kadar basit ve sade olarak yapılması gerekir. Mezara yapılacak aşırı, israfa kaçan harcamaları, “sevab ölülerimizin olsun niyetiyle” yoksullara verirsek onlar bundan daha ziyade fayda görürler

  

Soru:

Dinî ve ilmî olarak Reenkarnasyon nedir?

Cevap:

Televizyoncuların işi seyircinin ilgisini çekip para kazanmak olduğu için verilen mesajın zarar veya yararını hesaba katmadan akıllarına gelen konuyu işliyorlar. Reenkarnasyon (insan öldükten sonra ruhunun bir başka bedende yeniden dünya hayatına dönmesi) konusu da bunlardan biri. Bugünlerde yine tartışıldığı için kısaca dinî ve ilmî olarak Reenkarnasyon nedir sorusuna cevap vereceğim.

Bakara sûresinin 28. âyetinde insanlara “cansız nesneler” (lafzî anlamıyla “ölüler”) iken hayat verildiği, sonra yine öldürülüp tekrar diriltilecekleri bildirilmiştir. “Ölüler iken diriltilme” ifadesi bazı kimselerin aklına, ilk ölü olma halinden önce de bir hayatın bulunması gerektiği düşüncesini getirmiştir. Buradan da insanların defalarca ölüp başka bir bedende yeniden dünyaya geldikleri (Reenkarnasyon, tenâsüh) inancı ortaya çıkmıştır. Bu inancı, Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadislerden çıkarmak ve delillendirmek mümkün değildir. Çünkü bir başka âyette “Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün ve iki kere dirilttin, biz de günahlarımız itiraf ettik, buradan çıkmanın bir yolu yok mu dediler” buyurulumuştur (Mü’min 40/11). “Kur’an âyetleri birbirini açıklar” kaidesinden hareket ederek 28. âyeti ele alırsak bunu, “peş peşe defalarca ölüp her defasında bir başka bedende dünyaya gelme, dirilme” şeklinde anlamamız tutarlı olmaz. 40/11. âyete göre “Ölmek de iki keredir, dirilmek de iki keredir.” İki âyeti, aynı olayın iki ayrı yönden açıklanması olarak aldığımızda şu mâna ortaya çıkar: İnsanlar yaratılmadan, doğmadan önce yokturlar ve bu bakımdan ölü gibidirler, önce bu ölülere (yoklara) varlık ve hayat verilmiştir; “Bu, birinci diriltmedir.” Sonra dünya hayatını tamamlayanlar birinci ölümü tatmışlardır, bütün dünya insanlarının ve dünyanın ömürleri sona erip kıyamet kopunca yeryüzünde canlı kalmamıştır. Arkadan sûra üflenmiş ve bütün insanlar yeniden diriltilmişler, âhiret hayatına başlamışlardır; “Bu da ikinci diriltmedir”. Özetleyecek olursak insanlar yok iken var edilmişler, sonra dünyada bir kere ölmüşler, kıyametten sonra da ikinci kez hayata gelmişlerdir; iki ölüm ve iki dirilme bundan ibarettir. İkinci âyete göre “Yaşayan insanın iki kere ölmesi ve her iki ölümden sonra da birer kere dirilmesi gerekir, yukarıdaki açıklama buna tam olarak uygun düşmüyor” denilecek olursa; şöyle açıklama yapmak da mümkündür: Yaşayan insan eceli gelince ölmüştür, kabirde dirilmiştir, ilk sorgudan sonra tekrar ölmüş ve kıyametten sonra tekrar dirilmiştir. Yok iken yaratılma ve can vermeye “ölü iken diriltme” demek mecazi olduğu için gerçek mânada (hakikat mânasında) iki kere ölme ve dirilme olayı da Mü’min sûresindeki âyette açıklanmış olmaktadır. Ölmek ve dirilmekle ilgili âyetler nasıl yorumlanırsa yorumlansın, ölmenin iki ve dirilmenin de iki kereden ibaret olması sonucu değişmez. Bu vâka da Reenkarnasyon inancına ters düşer, onun asıl olmadığını ortaya koyar.

 

Ayrıca birçok âyet ve hadisin açıkladığı “insanın yaratılma amacı, dünya hayatının sebebi ve hikmeti, ölümden sonra dirilerek dünyada hak edilene göre mükâfat veya ceza görme gerçeği, insan nefsinin terbiye edilerek kâmil insanın olgun nefsi haline gelebilmesi için gösterilen yollar ve çareler…”, yeniden bedenlenme inancının İslâm’a aykırı olduğunun kesin kanıtlardır.

Yeniden bedenlenmenin aklî ve ilmî hiçbir delili yoktur. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın, daha önce gelip bir başka bedende yaşadıklarına dair bir bilgi ve şuurlar mevcut değildir. Bu kesin gerçekler karşısında bazı insanların hipnoz veya telkin altında, geçmişlerine aitmiş gibi bazı bilgiler vermelerinin başka açıklamalar olmalıdır; nitekim kolektif şuur, rüya benzeri görüntüler, cinlerle temas, hâfızanın oyunları gibi nazariyelerle bu tür açıklamalar yapılmaktadır. Dün akşam (13-7-2003) bir tv tartışmasında, branşı tıp veya parapsikoloji olmayan ama herşeyden dem vuran bir ilahiyatçı bir çeşit Reenkarnasyonu, hem de Kur’an’a dayanarak savunurken bunu bilimin de kabul ettiğini söylemiş, arkasından konuşan iki uzman ise bu iddiayı yanlışlamış, reenkarnasyonun bir çeşit hastalık olduğunu, kişilik karışmasının ortaya çıktığını ve her gün birçok reenkarne olmuş “hastayı” tedavi ettiklerini ifade etmişlerdir.
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Uzman psikiyatrist Dr. İlhan Yargıç da bir makalesinde şunu söylemektedir. “Hipnoz altında hiçbir yönlendirme olmaksızın ya da uyanırken kendiliğinden ortaya çıkan kimlik değişiklikleri yani kişinin kendisini farklı birisi olarak tanıtması dissosiyatif bozukluk adı verilen psikiyatrik rahatsızlığın belirtisidir. Bu hastalığın en şiddetli biçimine çoğul kişilik (dissosiyatif kimlik bozukluğu) denilir ve hasta farklı zamanlarda farklı kimliklere bürünür, bu kimlikler birbirinden kısmen habersizdir.”

 

 

Soru:

Yüce yaratıcı Allah insanları neden yaratmıştır?

Cevap:

Allah Teâlâ’nın yüce ve kâmil sıfatları vardır, bunlardan biri de yaratma sıfatıdır. Bu sıfatın âtıl olması, hiç olmaması gibidir, faal olması ise devamlı yaratmanın bulunmasını gerektirir. Allah yaratandır, en güzel yapandır, mutlak iyilik, güzellik ve kemaldir. İşte bu sıfatların eseri, tecellîsi (ilgili olduğu yerlerde eserlerinin görülmesi) diğer varlıklar arasında insanın da yaratılması sonucunu doğurmuştur. İnsan Allah’ın, birden fazla sıfatının tecelli ettiği, eserinin görüldüğü bir varlıktır, yaratılmışların -bu bakımdan- en kâmilidir. Yaratılış amacına uygun olarak varoluşunu gerçekleştirdiği takdirde (yani Allah’ı bilme, O’na inanma ve O’nun rızasına uygun bir hayat geçirme amacını gerçekleştirmesi durumunda) insan, dünya ve ahirette mutlu olacak, Allah Teâlâ’nın nice sıfatlarının eseri onda tecellî edecek, ilâhî güzelliklerin -deyim yerinde ise- kopyası, yansıması onda gerçekleşecek, ölümden ve kıyametten sonra gelecek/yaşanacak olan ebedî ahiret hayatında ise yine Yüce Mevlâ’nın ebedîlik sıfatının insancası yaşanacaktır

  

Soru:

Allah’ın varlığının başı ve sonunun olmaması ve samed ismi ne demektir?

Cevap:

Akıl, varlık için bir ilk sebebi zorunlu görüyor ve bu ilk sebebin “ilk” olabilmesi için evvelinin ve sonunun olmaması, varlığının kendinden ve zorunlu (vâcibu’l-vücud) olması gerekiyor. Başı ve sonu olan -bizim gibi- varlıkların fiilen var olması, bir yandan yok olurken (daha doğrusu değişirken) bir yandan varlık alemine gelenlerin bulunması aklı bu sonuca götürüyor. Samed de, “her şey var olmak için kendine muhtaç olan ama kendisi başka hiçbir şeye muhtaç olmayan” manasına geliyor

  

Soru:

Namazlarda tesbihlerde “nuru cemali” ifadesi kullanılıyor, bazı şiir veya eserlerde “nurundan peygamberi yarattı”, “Zatının nurundan peygambere can vermiş” vb. ifadeler geçiyor. Bu ifadeler doğru mu, değilse Allah Teâla’yı nasıl tenzih edeceğiz, bu gibi ifadeleri kullananların itikadi durumu nedir ?

Cevap:

Dini metinlerde, dualarda, zikirlerde… Allah’ın (zatının, sıfatlarının, cemalinin…) nurundan söz edilir. Âlemlere rahmet Peygamberimizin de (s.a.) ruhunun ilk yaratılan varlık olduğu ve Onun ruhunun, Allah’ın zatının nurundan yaratıldığı da yine bazı metinlerde ve özellikle tasavvuf kitaplarında geçer. Ben de Şemail isimli şiirimin bir kıt’asında şöyle demiştim:

Zatının nurundan vermiş sana can
Hilkate ruhunla başlamış Rahman
Yusuf’ta yok sende olan hüsnüân (güzellik)
Ahlakındır senin mucize Kur’an
Âlemlere rahmet cemalin göster
Kölen rahmetine sığınmak ister

Nasıl anlaşılacağı, nasıl yorumlanacağı konusu bir yana Kur’an’da Allah Teala hem nurundan, hem kendisinin nur olduğundan, hem de ruhundan söz ediyor. Allah’ın nuru “Allah’ın dini, İslam” manasında kullanılıyor (Tevbe: 9/32; Saff:61/8), Buhari’de geçen bir hadiste de Allah’ı görmekten bahsedilirken “O nurdur, onu nasıl görebilirim” deniyor (Nur, ışık, aydınlık görülmez, o başka şeylerin görülmesini sağlar).

Allah’ın, göklerin ve yerin (buna bütün varlıkların manası da verilebilir) nuru olduğunu ifade eden âyetin meali şöyledir: “Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır, (bu kandil) doğuya da batıya da ait olmayan, yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mübarek bir zeytin ağacından yakılır. Nur üstüne nur. Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Nur: 24/35).

Allah’ın nuru olunca, hatta Allah bir mânada nur olunca O’nun cemalinin, zatının, sıfatlarının, isimlerinin de nuru olması tabîîdir, mantıklıdır.

Allah Teâlâ insanı nasıl ve neden yarattığını açıkladığı âyetlerden birinde şöyle buyuruyor: “Sonra onu tamamlayıp şekillendirmiş, ona kendi ruhundan üflemiştir…”(Secde: 33/9).

Şu halde Allah nurdur, O’nun ruhu ve nuru vardır, ama şüphe yok ki, Allah’ın nuru bizim bildiğimiz ışık, Allah’ın ruhu da bizim için yarattığı ruh değildir; biz Allah’ın zatının, sıfatlarının ve isimlerinin hakikatlerini bilemeyiz, bu konulardaki bilgimiz O’nun açıkladıkları ile sınırlıdır.

Yaratılmışların övünç kaynağı Yüce Peygamberimizin (s.a.) ruhunun ne zaman ve neden yaratıldığı konusunda Kur’an’da bir açıklama yoktur.

Hadis kitaplarında en önce neyin ve neden yaratıldığını açıklayan bazı rivayetler vardır. Aclûnî’nin Keşfü’l-hafâ isimli, dilden dile dolaşan hadislerin incelenmesi ile ilgili kitabında, “Allah’ın ilk olarak Peygamberimizin ruhunu, kendi nurundan yarattığı ve başka şeyleri de bu nurdan var ettiği” konusu uzunca bir rivayette anlatılmıştır. Önce yaratılanın Arş, Kalem… olduğunu ifade eden hadislerle bu hadis çeliştiği için de “kendi nev’i içinde ilk yaratılan…”, “Hz. Peygamberin nurundan sonra ve ondan ilk yaratılan…” şeklinde uzlaştırıcı açıklamalar/yorumlar yapılmıştır (I, 262).

Bu rivayetlere göre ilk yaratılan şeyin böyle (hadislerde geçtiği gibi) olduğuna inanmak caizdir, bu hadisler mütevatir (kesin bilgi veren kaynak) olmadığı için böyle inanmamak, bu konuyu bilgi dışında bırakmak da mümkün ve caizdir. Allah’ın nurundan, ruhundan bahsetmek, O’nu tenzih etmeye (O’na yakışmayan nitelikleri ondan uzak tutmaya) aykırı değildir; yeter ki, bu ruhun, bu nurun Allah’a mahsus olduğu, nasıllık ve niceliği konusunda bir bilgimizin bulunmadığı inancı ve şuuru eksik olmasın

  

Soru:

Selam. Direk konuya girecem.

Ben 22 yaşında biriyim Allah’a inanmakta büyük zorluk çekiyorum. Şu an eminim bu duyduklarınız sizde klasik bir ateist imaj yaratmıştır, ama durum bundan çok farklı anlatayım: Ben Allah’ın varlığına inanmak istiyorum, ama “Allah’ım yardım et, Allah’ım beni kurtar” veyahut “Allah’ım sen çok büyüksün” dediğim zaman gerçekten bir Allah’ın varlığına inanarak bunları söylemiyorum. Bunun yerine arkadaşım Mehmet’ten yardım istemek bana daha gerçekçi geliyor; yani net olarak şunu söyleyebilirim, Allah dediğim zaman Allah’ı yaşayamıyorum, sadece ağzımdan beş harfli bir kelime çıkıyor. Allah dediğim zaman “yoktan var eden, evrenin yaratıcısı, herşeyin sahibi” biri beynimde belirmiyor, sizden bana şu konuda yardım etmenizi istiyorum; bana Allah dediğim zaman ne dediğimi bilmeme yardım etmenizi; nasıl elma dediğim zaman aklıma ağaçta sallanan bir kırmızı yuvarlak cisim geliyorsa ve ben ne dediğimi gerçekten çok iyi biliyorsam Allah dediğimde de aynı şeyi hissetmek istiyorum, saygılarımla. (Yazımda bir kaç şeyi ardarda tekrarlamış olabilirim ilk kez bu konuyu açtığım için uygun kelimeleri de tam olarak yerli yerinde kullanmamış olabilirim, affedin)

Cevap:

Konu çetrefil, soruyu yazan da dil ve bilgi bakımından yeterli olmadığı için soruda yersiz ifadeler ve tutarsızlıklar var, ancak maksat anlaşılıyor; biz de sözleri değil, maksad esas alarak bazı açıklamalar yapmaya çalışacağız.
Kur’an Allah Teâlâ’nın gözle (basar) algılanamayacağını, akıl ile de kavranamayacağını açıkça ifade ediyor. Hiçbir kimse tarafından görülmemiş ve dünyada görülemeyecek olan bir varlığın, gözle görülen mesela kırmızı bir elma gibi tasavvur ve tahayyül edilememesi tabîîdir. Eğer insanoğlu zihninde, hayalinde bir Allah tasavvur ve tahayyül ederse, Allah’ı bundan (hayalinde O’na verdiği şekilden, suretten” tenzih etmesi, “Haşa Allah bu değildir, O, tasavvur edilemez, herhangi bir şekle sokulamaz” demesi gerekir.

Allah’a iman, gayba (görülemeyene) imanın başında gelir. Bir şeyin varlığını bilmek ve ona inanmak başkadır, onu görmek, görmeden tasavvur etmek başkadır; “ikincisi olmuyor diye birincisi de olmaz” denemez, birincisi ikincisini zorunlu kılmaz; yani var olan her şeyin görülmesi gerekmez. Biz, evrenin ve evrende olanların, dünyaya ve onun da içinde yer aldığı galaksiye nisbetle çok daha büyük olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz, ama o galaksilerin tamamını görmüyoruz. Biz aklımızın olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz, ama onu görmüyoruz ve tasavvur da edemiyoruz. Aklın işlevine, eserine bakarak onun var olduğunu biliyor ve ona inanıyoruz. İşte bunun gibi kendimize ve çevremize bakıp bunların üzerinde düşününce de Allah’a ulaşıyoruz; yani bütün bunlar yaratan ve yöneten bir varlığın olması gerektiği sonucunu çıkarıyoruz. Bu varlığın niteliklerini kısmen aklımızla buluyoruz, ama bu konuda akıl yeterli olmuyor, nitelikleri doğru ve tam olarak öğrenebilmek için Allah’ın açıklamasına ihtiyaç duyuyoruz, bu açıklama da vahiy yoluyla yapılıyor.

İnsan bir kere Allah’a iman ettikten sonra bu imanın bilgi imanını geçip, “bir şeyi görerek, hatta bir şey olarak ona inanma” kesinliğine ulaşabilmesi için tefekkür ve ibadete devam etmek gerekiyor. Tefekkür ve ibadet sonunda, yine görmeden öyle bir Allah inancına ulaşılıyor ki, bu imanın sahibi gördüklerinden şüphe ediyor da Allah’ın varlığından şüphe etmiyor.

“Bir şeyi Mehmet’ten, Ahmet’ten istemenin, Allah’tan istemekten daha gerçekçi gelmesi”, isteyenin hem kendisi hem de başkalar hakkındaki bilgisinin sığlığından, tefekkür kapasitesinin darlığından kaynaklanır. Ayrıca bir şeyi Mehmet’ten istemekle Allah’tan istemek de birbiri ile çelişmez. Mehmet’in vermesinin anlam başkadır, Allah’ın vermesinin anlam başkadır. Allah dilemezse Mehmet veremez ve Mehmet’in verdiği de Allah’ındır. Hiçbir insan yoktan bir zerre yaratmış değildir; bütün yapılanlar, bulunanlar, alınanlar, verilenler yaratılmış ve hazır bulunuş bir âlemde ve o âlemden (ondaki canlı ve cansız varlıklardan) yapılmaktadır. Hem kaynak O’ndandır, hem beşerin yapıp ettiklerinin düzeni (tabîî denilen düzen) O’na aittir

  

Soru veya isyan:

Bugün Berat Kandili imiş. Gazetelerden öğrendim. ‘Berat’ kelimesi benim için bir anlam taşımıyor, ama ‘Beraat’ kelimesi taşıyor; suçsuzluğumun ispatı. Peki, ben o güne kadar niye suçlu idim? Yaratan beni neden suç işliyebileceğim şekilde yarattı? Kim ne derse desin bilen suç işlemez/hata etmez. Benim bilgimi niye eksik verdi? Bağışlamanın bir anlamı da vermek/hediye etmektir, bana bağışladığı HAYAT’ın içine niye ÖLÜM koydu? Ben bir insana hastalık vermek istemem, onun da vermek istiyeceğine inanmıyorum. Kabul görmiyecek hediye verilmez, ayıptır. Burada bir hata var. Beni ‘herşeyi bilen’, ‘kadir-i mutlak’ yaratmış olamaz. Saygılarımla (Eileen).

Cevap:

1. Mantığınız tutarlı, bilginiz yeterli değil. İlgili kitapları okuyarak, bilenlerle konuşarak öğrenebileceğiniz hususlar, ihmal, şartlanmışlık ve belli alanlara kapalılık yüzünden öğrenmemişsiniz. Bunun da kusur ve sorumluluğu size aittir.
Beraet -ki beratla aynı manadadır- suç ve günahtan, bunların yükünden ve cezasından kurtulmayı ifade eder. Berat gecesi bir bağışlama gecesidir, ancak bunun manas, “o güne kadar herkes günahkâr idi, o gün/gece bağışlandı” demek değildir. Günahı olan ve olmayan vardır, bağışlanan ve bağışlanmayan vardır; ama hepsi bir denge, bir hikmet, bir adalet çerçevesinde olur.

2. Doğru, iyi ve uygun olanı bilmek, yanlış ve kötüyü yapmaya engel değildir. Bakın, kötülük yapanların çoğu bunu bilerek yapıyorlar; çünkü aklın ve bilginin yanında nefis, şeytan, güdüler, heyecanlar, duygular, hazlar, ihtiraslar…. vardır.

3. Allah eksik bilgi ile yaratmadı, bilgiyi edinme kabiliyetleri ile donatarak yarattı, donanımın yeterli olmadığı konularda insanları aydınlatmak ve bilgilendirmek için kitaplar, peygamberler gönderdi, gerisi yaratılana aittir. Kur’an’ın ifadesiyle “aklını doğru kullananlar için hak ile batılı ayırmak mümkün hale getirilmiştir. İman yerine inkarı, iyilik yerine kötülüğü, adalet yerine zulmü tercih edenler kendi dizlerini döğsünler; çünkü tercih kendilerine aittir, hür iradeleriyle gerçekleşmiştir.

4. Allah dünyayı bir imtihan yeri olarak yarattı, insana değer verdi, akıl ve iradesini kullanarak cenneti elde etmesini istedi, bunun için peygamber ve kitap göndererek yardım etti, cenneti iradeye dayalı fiillerle elde etmek, doğrudan bağışlama yoluyla elde etmeden daha değerli ve şereflidir. Mesela melekler gibi, Allah’ın, iradesi ile kötülük yapamayan, hep ibadet eden ve hep O’na yakın olan yaratıklar da var.

5. Ölümü yarattı; çünkü dünyayı geçici kıldı, ebedi âleme göçmek için bu dünyadan ayrılmak gerekiyor. Dünya hayatının ve ölümün gerçek manalarını bilenler; Mevlânâlar, Yunuslar, ölümü bir felaket, bir yok oluş değil, bir vuslat gecesi, bir düğün, Büyük Dost’a giden bir kutlu yolculuk olarak karşılamaktadırlar.

6. Hastalık da bir imtihandır. Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara göre ölümün hastalık, kaza vb. bir sebebi vardır; sebepsiz ölüm olmaz

  

Soru:

Allah kullarından niçin ibadet etmelerini istiyor?

Cevap:
Allah’a kulluk etmek, O’na (Allah’a) bir fayda sağlamak için değil (çünkü O’nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur), kulluk edeni, başkasına kul köle olmaktan kurtarmak, hür kılmak, insanlığın (insan için mukadder olan kemali) gerçekleştirmek, kendini ve dolayısıyla Rabbini tanımak içindir. İnsanı yaratmayı Allah murad etmiş, yaratmış ve onun önüne böyle bir hedef koymuştur. İnsan hür iradesiyle bu hedefe doğru da koşabilir, başka hedeflere de yönelebilir; bu yönelişlerin hem dünyada hem de ebedi âlemde karşılığını görür, neticesini elde eder

mektuplar

mektup adresleri

Posted in mektuplar. 2 Yorum »