mezhepsizlik kafirliğe köprüdür yani mezhepi inkar edenler kafirdir

İslamiyet’teki mezheplerin farklı oluşunun hikmeti nedir?

 

Çeşitli kesimler tarafından gündeme getirilen konulardan biri de “mezhep” meselesidir. Mezhep meselesi bir taraftan İslam’da bir ayrılık unsuru gibi gösterilmeye çalışılırken, diğer taraftan bir takım demagojilerle saf zihinler bulandırılmak istenmektedir. Meselenin üzerine biraz eğildiğimiz zaman mezheplerin bir ihtiyaçtan doğduğu, hiç bir zaman ihtilaf unsuru olmadığı anlaşılacaktır.

İtikat ve amel diye iki kısımdan meydana gelen İslam dininde, mezhepler, ameli (pratikte yaşanan) kısımları konu edinir. Birden fazla mezhebin meydana gelmesi, nazari prensiplerin mezhep imamlarınca farklı anlaşılmasından ileri gelmiştir. (Mektubat, 449 )

Mesela Hz. Peygamber (asm.) efendimiz namaz kılarken mübarek alınlarına taş batar ve alınları kanar. Hz. Ayşe (r.a.) validemiz taşı Peygamber (asm.) efendimizin alnından alarak yere atarlar. Peygamber (asm.) efendimiz yeniden abdest alarak namazlarını kılarlar. Hanefi mezhebi imamı, İmam Azam Ebu Hanife hazretleri ile Şafii mezhebi imamı, İmam Şafii hazretleri abdesti bozan meseleleri ele alırken bu meseleyi değerlendirirler. İmam-ı Azam hazretleri, “Peygamber (asm.) efendimizin alnına batan taş kan çıkardığı için efendimiz abdest almıştır.” hükmüne varırken; Şafii hazretleri abdestin bozulmasını Hz. Ayşe (ra.) validemizin Peygamber (asm.) efendimizin alnına dokunmasına bağlamıştır. Böylece Hanefi mezhebinde az bir kan abdesti bozan sebeplerden biri olurken, Şafii mezhebinde kadının temasıyla abdestin bozulması kaide olarak benimsenmiştir. Görüldüğü gibi her iki hüküm de doğrudur ve haklı bir gerekçeye dayanmaktadır.

Mezheplerin doğuşu

Peygamber (asm.) efendimize kadar itikadi noktalarda aynı olan şeriatlar teferruat kısımlarında değişerek gelmiş, hatta bir asırda ayrı ayrı kavimlere ayrı şeriatlar gönderilmiştir. Ancak Peygamber (asm.) efendimizle birlikte daha başka şeriatlara ihtiyaç kalmamış ve onun dini bütün asırlara kafi gelmiştir. Fakat teferruat meselelerde bir takım mezheplere ihtiyaç kalmıştır. Hak mezheplerin imamları bu vazifeyi hakkıyla yerine getirmişler ve insanoğlunun bütün ihtiyaçlarına cevap vermişlerdir. Peygamber (asm.) efendimiz bir mucize olarak bu imamların geleceklerini ve büyük bir vazife yapacaklarını daha bunlar gelmeden haber vermiş ve bu mümtaz şahsiyetler de yapmış oldukları hizmetlerle Resulullah (asm.) efendimizi fiilen tasdik etmişlerdir…

İslam mezhepleri -bir iki cüz’i mesele hariç- hiç bir zaman iç harp ve karışıklıklara yol açmamış ve bu mezheplerin imamları da birbirine daima saygılı olmuşlar, birbirlerini ret ve inkar etmemişlerdir. Ayrıca bir mezhep tesis etmek niyetiyle ortaya iddialı bir şekilde çıkmamışlar, daha sonra bir araya toplanarak bir mezhep haline getirilen içtihatlarını zaman ve ihtiyaç anında ortaya koymuşlardır.

Mesela: İmam-ı Azam (H. 80-150) bir hadise ile ilgili olarak fetva verdikleri zaman, “Bu Numan bin Sabit’in (İmam-ı Azam) reyidir. Çıkarabildiğimiz reylerin en güzeli budur. Kim bundan daha güzelini ileri sürerse, doğruya daha yakın olan odur.” derdi.

İmam Malik (Maliki mezhebi kurucusu. H.93-179), “Ben bir beşerim. Bazen hata, bazen de isabet ederim. Bu sebeple benim rey ve içtihadımı inceleyiniz. Kitap veya sünnete uygun bulursanız, kabul ediniz, bulmazsanız reddediniz.” demiştir. (Hayreddin Karaman, Fıkıh Usulü, 33)

Hanbeli mezhebi kurucusu İmam-ı Hanbeli (H. 164-241) ve İmam-ı Şafii hazretleri (H. 150 - 204) de hiç bir zaman iddialı konuşmamışlar ve meslektaşlarını rencide edici sözler söylememişlerdir. Daha sonra bu büyük insanların rey ve içtihatları talebeleri ve alimler tarafından bir araya getirilerek Müslümanların gönül huzuru içerisinde ibadet yapmaları temin edilmiştir.

Hak birden fazla olur mu?

Bir zamanlar gazete sütunlarından Müslümanlara meydan okurcasına sorulan ve halen köşe bucak tekrarlanan bir soru vardır: “Hak bir olur; nasıl böyle dört mezhebin ayrı ayrı, bazan birbirine zıt hükümleri hak olabilir?”

Bu soruya Bediüzzaman Said Nursi hazretleri özetle şu cevabı verir: “Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre beş hüküm alır. Önemli miktarda su kaybeden bir hastaya su içmesi vaciptir, şarttır. Yeni ameliyattan çıkmış bir hastaya zehir gibi zararlıdır. Tıbben ona haramdır. Diğer bir hastaya kısmen zararlıdır; su içmek ona tıbben mekruhtur. Diğer birisine zararsız menfaat verir, tıbben ona sünnettir. Diğer birisine de ne zarardır ne de menfaattır. Tıbben ona mübahtır afiyetle içsin… İşte burada hak taaddüt etti, birden fazla oldu. Beşi de haktır. “Su yalnız ilaçtır, yalnız vaciptir, başka hükmü yoktur.” denilebilir mi?

İşte bunun gibi İlahi hükümler mezheplere uyanlara göre değişir. Hem hak olarak değişir ve her biri de hak olur, maslahat olur.

Birbirinden farklı gibi görünen mezheplerdeki teferruat meselelerinin hangisini ele alsak, imamların dayandıkları noktaların hak ve hakikat olduğunu görebiliriz. Bu hususta İmam Şarani hazretleri “Mizan” isimli bir eser yazmış, mezhep imamları arasında bir mukayese yaparak hangi hükmü nasıl anladıklarını ortaya koymuştur.

Bir misal:

Mezhep imamları İslami meselelerde değil, uygulanış tarzında kendilerine göre haklı sebeplerle ihtilaf etmişlerdir. Mesela abdest alırken başa meshetmekte bütün imamlar ittifak etmişlerdir. Ancak meshin tarzında ve miktarında ihtilaf etmişlerdir.

Abdesti bizlere farz kılan Rabbimizin, “Başınıza meshediniz.” emri “bi ruusikum” ibaresiyle gelmiştir. Dillerin en zengini olan Arapça’da çeşitli kelimelerin başına gelen ‘b’ harfi, bazen “güzelleştirmek”, bazan “bazı” manasını vermek, bazan da “bitiştirmek” manasını vermek için gelir. Abdest ayetinin “ruusiküm” kelimesinin başına gelen ‘b’ harfini mezhep imamlarının her biri ayrı manada anlamışlar ve bundan farklı bir uygulama ortaya çıkmıştır.

Bunun içindir ki İmam-ı Malik hazretleri: “Başa meshederken, başın tamamı meshedilmelidir. Zira buradaki ‘b’ harfi kelimeyi güzelleştirmek için gelmiştir. Kendi başına bir manası yoktur” der.

İmam-ı Ebu Hanife hazretleri ise: “Bu ‘b’ bazı manasına gelen ‘b’dir. Başın bir kısmı meshedilse kafi gelir” der.

İmam-ı Şafii hazretleri ise: “Bu ‘b’ bitişmek manasına gelen ‘b’ dir. Sadece elin başa bitişmesi, birkaç kıla değmesi kifayet eder, mesh tamam olur” der. Hal böyle olunca mezhep imamlarının her birinin hak yolda oldukları, teferruattaki ayrılık gibi görünen hükümlerin bir ihtilaf konusu olmadığı kendiliğinden ortaya çıkar ve kötü maksatlı olanların iddialarını havada bırakır…

Posted in mezhepler. 2 Yorum »

mezhepsizler

Mezhepsiz din olur mu?

 İster Doğu, ister Batı dinleri olsun hemen hemen tüm dinlerde mezhep hep varolmuş. Vahiy alan peygamberler, dinin hükümlerini, bulundukları topluma açıkça bildirdikleri halde, onlar öldükten sonra insanlar anlaşmazlığa düşmüşler. Dinlerini kitaplara bölüp, kendi anlayışlarına göre yorumlamışlar. Örneğin İslamiyet’te, “ümmetin 73 fırkaya ayrılacağı ve bunlardan yalnız birinin kurtulup diğerlerinin ateşte olacağı” hadisine de dayanarak, her biri, “kurtuluş”un kendisinde olduğunu söyleyen birçok mezhep doğmuş.

İslam tarihçileri, genellikle farklı fıkıh sistemlerini “mezhep”, siyasete ve inanca aitleri de “fırka” olarak adlandırıyorlar. Fıkıh, İslam’da bütün hukuk, ahlak ve siyaseti içine almak üzere çok geniş sahayı kapsıyor. Bu da, mezheplerin toplum yaşamında ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor.İslam toplumunda siyasal nedenlerle ortaya çıkan ilk iki mezhep ya da fırka, Şia ile Hariciye mezhepleridir. Bunları Cebriye, Mutezile ve Mürcie takip eder. Bu akımlar karşısında, Ehl-i Sünnet (Hz. Muhammed’e inanan)’in inanç ve uygulamalarını içeren Selefiye, Eş’ariye ve Maturidiye adıyla üç inanç mezhebi gelişir. Ehl-i Sünnet içindeki fıkhi yani bilimsel amaçlarla Kuran’a uygun olarak kurulan mezhepler ise Hanefilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik adını taşır. Bu mezhepler müslümanlığın esas hükümlerinde birleşiyor; ayrıldıkları noktalar ise ibadetin şekli ile ilgili bazı hükümler. İslamiyet’te Hz. Muhammed zamanında mezhep yoktu. Bunun en önemli nedeni, henüz yeni müslüman olanların Kuran’ın ayetlerine olduğu gibi inanmaları ve Peygamber hayatta olduğu için takıldıkları konuları doğrudan ondan öğrenme imkanlarının olmasıydı. Ancak Hz. Peygamber ölünce anlaşmazlıklar ortaya çıktı. İlk anlaşmazlık dini değil, siyasiydi. Hz. Peygamber’den sonra ümmete kimin hükmedeceği ve bu kişinin kimin tarafından seçileceği sorun oldu. Tartışmalar sonunda Hz. Ebubekir halifelik makamına getirildi. Ancak Hz. Ali, kendisi olmak istediği için Hz. Fatıma’nın (Hz. Muhammed’in dört kızından sonuncusu) ölümüne kadar Ebubekir’in halifeliğini kabul etmedi. Hz. Ali’ye taraftarlık edenlere Şia, uyana da Şii denilir. Müslümanlar arasında birlik üçüncü halife Hz. Osman’ın altıncı senesine kadar devam etti. Ancak Hz. Osman’ın, akrabaları olan Emevilerin devlet işlerinde önemli görevlere getirmesi ile yine anlaşmazlığa düşüldü ve Hz. Osman öldürüldü. Daha sonra Hz. Ali hakkında anlaşmazlıklar çıktı.

Mezheplerin doğuş nedenleri

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyeleri Prof. Dr. Neşet Çağatay ile Prof. Dr. İbrahim Agah Çubukçu’nun imzasını taşıyan “İslam Mezhepleri Tarihi” adlı kitapta mezheplerin doğuş nedenleri şöyle sıralanıyor:

1. Siyaset:

 Ülkeyi yönetenlerin dini tutumunu çürütmek için yeni bir görüş etrafında birleşen topluluklar olmuştur. İktidar hırsı, bu yeni görüş sahiplerini dini kullanmaya itmiştir. Yönetimden memnun kalmayanlar da yeni görüşü tutmuşlar ve böylece gelişen her görüş, zamanla mezhep niteliği kazanmıştır.

2. İslam devletinin sınırlarının genişlemesi:

Devletin sınırları genişledikçe yabancı kültür ve dinlerle karşı karşıya gelinmiştir. Dinlerini bırakarak İslamlaşan topluluklar eski kültür ve törenlerinin etkisinden kolay kolay kurtulamamışlardır. Bu da bazı toplulukları diğer bir mezhep etrafında toplanmaya itmiştir.

3. Çıkar:

Bazı kimselerin çıkar sağlamak amacıyla hadisler uydurdukları ve mezhepler kurdukları tarihi gerçekler arasındadır.

4. Bilgisizlik:

Ortaçağda, kendine güvenen herkesin din hakkında fikir yürüttüğü devirler olmuştur. Bölgesel ve toplumsal şartlara göre, yanlış yorumlarda bulunan bazı önderlerin görüşleri tutmuştur. Bilgisiz olan halk da onların görüşlerini gerçek İslam zannı ile kabullenmişlerdir.

Ehli- Sünnet mezheplerinin doğuşu

Hz. Peygamber’in yolundan gidenler ve o yoldan hiç sapmayanlar anlamına gelen Ehl-i Sünnet’de, fıkhi ve itikadi olmak üzere iki farklı mezhep doğdu. “Dinde mezhep, herhangi bir İslam aliminin dini izah ve görüşlerinin toplamıdır” diyen Prof. Dr. Süleyman Ateş “Yeni İslam İlmihali”nde fıkhi mezheplerin doğuşunu şöyle anlatıyor: “Hz. Peygamber’in vefatından sonra arkadaşları (sahabeler) savaşlar ve başka nedenlerle çeşitli İslam ülkelerine gittiler ve bu ülkelerde farklı örf ve adetlere sahip halklarla karşılaştılar. Bu şehirlerde hem hakim, hem vali hem de öğretmen konumundaydılar. Birbirlerinden çok farklı törelere sahip insanlar içinde yaşamalarının yanısıra bilgi, zeka ve kavrayış bakımından da aralarında fark olduğu için karşılaştıkları yeni meseleler karşısındaki yorumları da doğal olarak farklılık gösteriyordu. İşte, bunların çevresinde toplanan öğrencileri daha sonra içtihat yapmaya (Kuran ve hadislere anlam vermeye), kapalı olan meseleleri çözmeye çalıştılar. Böylece fıkhi mezhepler doğmaya başladı.”Prof. Dr. Süleyman Ateş, bugün mezhep kurucuları diye bilinen alimlerin mezhep kurmak için ortaya çıkmadıklarını sadece anlaşılamayan ya da kendilerine sorulan meseleleri izah etmeye çalıştıklarını belirtiyor. Çünkü Prof. Dr. Ateş’e göre, müslüman olan her kişinin, dini konuları doğrudan Kuran ve Sünnet’ten öğrenmesi mümkün değil. Bunu ancak bilginler yapabilir. İşte halk da bu nedenle onların görüşlerini benimsedi. Bir alimin açıklamaları geniş halk kitleleri tarafından benimsenince de kendiliğinden o alimin adına bağlanan bir fıkıh mezhebi ortaya çıktı. Bugün Sünni müslümanlar arasında sadece Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli olmak üzere dört mezhep kalmıştır. Bir de Şii müslümanların tabi olduğu Caferi mezhebi vardır. Prof. Dr. Süleyman Ateş, itikadi mezhepler hakkında da şu bilgileri veriyor: “İslamiyet’in bildirdiği esaslara nasıl inanmak gerektiğini açıklayan görüş sistemlerine itikat mezhepleri denir. İtikat konusunda Ehl-i Sünnet mezhebi ve Ehl-i Bid’at mezhebi olmak üzere iki mezhep vardır. Ehl-i Sünnet, Hz. Peygamber’in yolundan gidenler ve o yoldan hiç sapmayanlar demektir. Ehl-i Bid’at ise, Hz. Peygamber’in öğrettiği hükümleri, Kuran’ın emirlerini kendi arzuları çizgisinde yorumlayan, sünnet yolundan sapan kimselerdir. Ehl-i Sünnet’in dayanağı “Kitap” ve “Sünnet”tir ve Selefiyye, Matüridiyye ve Eşariyye olmak üzere üç kola ayrılır.”

Mezhepsiz din olur mu?

Mezheplerin ortaya çıktığı ortamlar hakkında bilgi verdikten sonra şimdi de mezhepsiz din olur mu? sorusuna cevap arayalım. İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, mezhepsiz ve tarikatsiz din olamayacağı görüşünde. “Kuran’daki İslam” adlı kitabında Prof. Dr. Öztürk şöyle diyor:“Din, temel vahiyleri bakımından global ve geneldir. Oysa ki insanlık renk, ırk, bölge ve zaman perspektiflerine göre binlerce eğilim, meşrep ve zevk ortaya koyar. Dinin vahye dayalı çatısına dokunmamak şartıyla bu eğilim ve meşreplere cevap vermek hayatın icaplarındandır. Aksi halde dini, insan hayatına maletmek mümkün olmaz. Bilim ve düşüncenin gelişmesi, dinin değişen hayat şartlarına ve yeni tekamül boyutlarına cevap vermesi bu sayede mümkün olur.” Öztürk’e göre mezhep; bilim ve düşüncenin ekolleşmesi demek. Sayıları çoğaldıkça dinde zenginlik artar. Ancak bu noktada Öztürk, mezheplerden herhangi birinin din kitabı gibi kabul edilmesine karşı çıkıyor. Suçlu olarak da, mezhep imamlarını değil, “onların dine getirdikleri yorumu dinin bizzat kendisi gibi empoze eden bedavacı, tembel taklitçileri” görüyor. Hatta onları, bugünkü bölünmüşlüğün nedeni olarak görüyor ve Kuran’dan şu ayeti örnek gösteriyor: “Rum suresi 30-32. ayetleri: Allah’a ortak koşanlardan olmayın. Onlar ki, dinlerini parça parça edip fırkalara böldüler; hizipler haline geldiler. Her hizip kendi kabulleriyle avunup sevinmektedir!” Bu ayetler İslam ümmetinin başına gelenleri mucize biçimde anlatmaktadır. Fırka, mezhep, tarikat, parti vb. ayrımlarıyla yüzlerce parçaya bölünen şirke, tevhit dinini şirkete dönüştürmüştür. Asırlardır belini doğrultamamasının gerçek sebebi de budur. Açıktır ki, bu beladan kurtulmanın tek yolu, dini, Allah’ın kitabına teslim etmek ve Kuran dışı hüküm kaynaklarını ortadan kaldırmaktır. Bizim yakındığımız ve tarih içinde felaketlere sebep olan ise, belli bir devirde, belli şartlara ve çevrelere cevap vermek üzere ortaya konmuş yorumların değişmez ve zamanüstü kabul edilmesidir. Bu yorumları değişmez ve her devre cevap verir kabul etmek ve bu anlayışı bir tür iman şartı gibi kitlenin önüne çıkarmak insanlığa zulüm, peygamberlere ve Allah’ın dinine ihanettir. Bu kabul geçerli sayılırsa dinin zamanüstülüğü ve evrenselliği ortadan kalkar ve evrensel din belli bir devrin, belli bir bölgenin dini haline gelir.” Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, ayrıca mezheplerin sayılarının ve mezhep faaliyetlerinin dondurulamayacağını da söylüyor. Çünkü onları ilim ve fikir faaliyeti olarak kabul ediyor. Öztürk’ün açıklaması şöyle:“Bugün kitlelere,dört hak mezhep var, başkası olamaz, şeklinde sunulan kabul, İslam ümmetine yapılacak kötülüklerin en büyüğüdür. Bu kabulü, Allah’ın emri gibi yaşatanlar bilmiyorlar mı ki, Hicret’in daha ilk yüzyılında 80′i aşkın mezhep vardı. Yani, vahiyleri yorumlayan zengin bir bilim ve düşünce faaliyeti sözkonusuydu. Dört hak mezhepten biri olan Hanefiliği haklı överken, İmam-ı Azam’ın hocası olan Cafer es-Sadık’ın yorumlarına uyan bir insanı ’sen beşinci mezhep kabul ediyorsun’ diye sapık mı ilan edeceğiz. İşin gerçeği şudur; ne mezhep sayısı dondurulabilir, ne de tarikat sayısı. Tam aksine, insanın tekamül boyutları yükselip bilim ve düşünce faaliyeti yoğunlaştıkça, yorum ekollerinin sayısı artar, o ölçüde yeni yorumlar insan hayatına girer.”

Diğer dinlerde hangi mezhepler var?

Hem tarihe hem de günümüzde baktığımızda Hıristiyanlıkta da çeşitli mezhepler olduğunu görüyoruz. Bunlar arasında en bilinenleri Katoliklik, Protestanlık, Ortodoksluk, Luthercilik ve Calvincilik. Hıristiyan adı altında toplanan bu grupların inanç ve ibadetleri farklı. Örneğin Protestanlar sadece tanrıya ibadet ederken, diğer hıristiyanların büyük çoğunluğu azizlere ve meleklere de yalvarıyor. Yahudiliğe gelince; bu dinde de birçok mezhep var. Ancak bunlardan en büyükleri Peruşim, Sadukim ve İsiyim mezhepleridir. Uzak Doğu dinlerinden Budacılık’ta ise Theravada ve Mayahana adlarında mezhepler bulunuyor. 

Anadolu gizemciliği (sufiliği), geniş bir sufi tarikatlar yelpazesini içeren büyük bir araştırma alanını kapsamaktadır. Eldeki araştırmanın, aydın sınıfların bildiği İslam Gizemciliği ile ilgisi yoktur. Bu araştırma, Uygur Budizmi’nin etkisi ya da İslam öncesi Şamanizm’in kalıntılarından dolayı, aralarında Ahmet Yesevi okulu da (1) olduğu halde, Orta Asya kalıntılarını taşıyan halk sufizmi ile sınırlı kalacaktır. Bilim adamlarının çoğu, Türk halkları arasında İslam’ı yayan ata ve babaların, varlıklarını ve İslam öncesi geleneklerini uzun süre koruduklarını biliyorlardı. Fuat Köprülü de bunu açıkça ortaya koymuştur2. Böylece Anadolu’nun kırsal ve göçebe halkı arasında yayılmış olan İslam, eskil (arkaik) karakterini hep korumuştur. Kırsal ve aşiret yaşamı sürdüren halklar, kendilerini eski inançlarına yeniden bağlayan göbek bağının kesmediler. Çünkü yeni liderleri, baba ve dedeler, sadece eski kam-ozan soyundan gelmeydiler. Hala cahil ve batıl inancın etkisinde kalmış halk, medresenin manevi ve kültürel etkisi altına girmeye henüz hazır değildi ve yaşamlarını Orta Asya gelenek ve göreneklerine göre sürdürüyorlardı. Ayrıca, bu göbek bağı hiç kesildi mi? Hayır. Keyfi olarak “Alevi” diye adlandırılanların gelenek ve görenekleri araştırıldığında, bundan kuşku duyulacaktır. Bunlarda, günümüze dek gelmiş, zamana meydan okuyan eski gelenek ve görenekleri yeniden buluruz. Bunlara örnek olarak cenaze törenlerine verebiliriz; Ölüm, ne zaman gelirse gelsin, hatta ölü, yörenin koşullarına göre gereken zamanda toprağa verilmiş olsun, cenaze törenleri İslam öncesi Türk halklarının geleneklerine uygun olarak, İlkbahar başlarında yeniden yerine getirilir.3 Bir örnek de,yeni doğan çocuğun ve doğum sonrası günlerde annesinin yaşamını tehdit eden, insan eti yiyen cin, A (Alkarısı) inancıdır.4 Bir başka örnek, Şubat ayının sonuna doğru yapılan ve Çin takvimine göre eski Türklerin Yeni Yılı olan ve Marco Polo’nun anlattığı “Ak Bayram”la denk düşen, “Hızır” adıyla anılan bayram geleneğidir.5 Hatta bu sıralamaya, çeşitli yorumlara yol açan “Öte dünya kardeşi”, yani Ahiret kardeşi ya da Musahip6 geleneğini de ekleyebiliriz. Buna benzer bir geleneği, Kaşgarlı Mahmud kitabında anlatmıştır.7 Biz yine, 1239-1240 tarihleri arasında, Babalılar Ayaklanması ile imparatorluklarının dengesi tehlikeye giren Anadolu Selçukluları dönemine dönelim. Bu ayaklanmacıların liderleri, tarihçi Aşıkpaşazade’nin atası olan “Baba Resul” ya da “Baba İlyas” adıyla da bilinen Baba İshak, sadece eski kamozanların takipçileriydi.8 Onların inançları daha sonraki manevi liderleri Şeyh Cüneyd ya da Şeyh Haydar yandaşlarından farklı değildi. Bunlar da, şeyhleri gibi tenasuha (ruh göçüne) ve insan suretinde Tanrının zuhur ettiğine inanıyorlardı. (9) Baba İshak, “Baba Resullah” diye anılıyordu. Daha sonra, Şeyh Cüneyd ve soyundan gelenler, aşırı Şii öğeler aracılığıyla Tanrısallık belirtilerini simgeleyen şeyin, Ali’nin zuhuru olduklarını söyleyeceklerdir. Fakat burada bir güneş kültürünün (ya da göksel bir din de denebilir) tüm kalıntılarını önceden görmek gerekir: Ali burada İslami bir parlaklık altında, bir güneş tanrısallığını (”Kutsal gök” inancını), eski Türklerin “Gök rengi” inancını temsil etmektedir.10 Bektaşi tarikatına adı verilen Bektaş Veli de “Ali’nin sırrı” olarak görünür. Avucunun içinde, yeşil rengin güzel bir tonu olan ve Ali’nin işareti sayılan “yeşil ben” vardır. Hatta Ali’nin alnını süsleyen bu işaret, parlayan bir yıldız gibi Hacı Bektaş Veli’nin alnında da parlamaktadır. Bütün bu olaylar, Hacı Bektaş Veli “Velayetname”sinin en başında anlatılmaktadır.11 Anadolu’da halk dini, başlıca Bektaşilik ve Mehmet Fuat Köprülü’nün “Köy Bektaşileri” diye bahsettiği ve küçültücü anlamda “Alevi” diye çağrılanlar tarafından temsil edilmiştir.12 Başka bir deyişle Türk halk İslamlığı, menkıbe geleneğinin Ahmed Yesevi’ye bağladığı Hacı Bektaş Veli’den sorulur.13 Tarihsel açıdan en önemli bilgi kaynağımız olan Aşıkpaşazede Tarihi’ne göre Hacı Bektaş Veli, Babalılar Ayaklanması’nın ortasına düşer ve Ayaklanmanın önderlerinden biri olan Baba İlyas Horasani’nin çevresinde yer alır.14 Bu olay, 14. yüzyılın ilk yarısında Aşıkpaşazade’nin dedesi, Baba İlyas’ın torunu Elvan Çelebi tarafından yazılmış en eski metin olan, manzum biçiminde yazılan “Baba İlyas-i Horasani Menakıbnamesi” adlı yapıtında yer almaktadır.15 Bu metinde Hacı Bektaş, Baba İlyas’ın müritleri arasında anılmaktadır. Bektaşi tarikatına adını veren Velinin,inançsal düşüncelerinin Babalılar’ınkinden farklı olmayacağı konusunda bazı nedenlerimiz var. Bununla birlikte, 1240 yılında Babalılar’ın Selçuklular tarafından kılıçtan geçirildiği dönemle 1449′da Şeyh Cüneyd’in dinsel -politik hareketini başlattığı dönem arasında iki yüz yıllık bir zaman vardır. Yabancı öğeler, bu halk dinine karışmıştır. Ne Babalılar zamanında, ne de bozgundan sonra Suluca Karahüyük’e gelmiş bulunan Hacı Bektaş’ın, inzivaya çekilmiş bir derviş yaşamı sürdürdüğü zamanki öğeler bulunmaktadır. Bu öğeler arasında, Azerbaycan’da vaazlar veren Astarabad’lı Fazullah’ın hurufi düşünceleri16, İranlı kalenderlerin17 kuşkusuz bir Türk biçimi olan Abdalan-i Rum18 ve hatta Ahiler’in zenaat Loncaları gibi heterodoks düşünce eylemlerinin gelişmemiş Bektaşilik içinde eriyip kaynaşması vardır. Safavi propaganda döneminde, aşırı Şii düşünceler, halk Bektaşiliğini kendi cilalarıyla kapatacaklardır. Daha önce Babalılar’da var olan, insan suretinde Tanrının zuhur etmesi ve tenasuh (ruh göçü) inancına, Ali’nin tanrısallığı düşüncesi zorla gelip katılacaktır. Dede, artık az çok, İslami motiflerle donanmış eski kam-ozanlar olan Baba İlyas ya da Baba İshak’ta olduğu gibi, sadece kutsal görev ve yetkilerle donatılmış olmayacak, aynı zamanda insan suretinde Tanrının tecellisi olan Ali’nin bir tenasuhu olacaktır. Selçuklu Anadolu’su, daha sonra Akkoyunlu İmparatorluğu’nda olduğu gibi resmi mezhepler olarak Sünni idi. Bu, Selçuklu yönetimi altındaki medrese eğitiminden dolayı biçimlenmiş ve Acem (İran) kültürü etkisinde kalmış kent merkezinde oturanlar içindi. Fakat bu durum, henüz bilgisiz kırsal kesim ve aşiret halkı için başkaydı İbn-i Batuta, 14. yüzyılda Alanya’ya geldiğinde, Rum bölgesi kadınlarının kapanmadıklarını not etmektedir.19 “Bu ülkenin insanlarının Sünni olduklarını, fakat buna karşın haşhaş (esrar) aldıklarını” yazar.20 Açıktır ki, temelde Müslümanlığı ve Sünniliği kabul eden halkın tümü, geçmişte atalarının yaptıkları gibi dünyayı tüm doğallığıyla yaşamayı sürdürüyorlardı. Onlar, kadınlarının örtünmelerini ve Şaman törenleri sırasında kendinden geçmenin temel aracı olan haşhaşı kullanmayı doğal karşılıyorlardı. Aşıkpaşazade, Hacı Bektaş’ı atası Baba İlyas’a bağlarken, İslamlığın temel kurallarını harfiyen yerine getirmediğini bilmesine karşın, yine de onu yoldan sapmış biri olarak görmüyordu.  Onu Şeyh Cüneyd ve Haydar ile bağdaştırmaz.21 “Sultan Beyazıd Han döneminde, Erdebil sufileri Rum diyarına nasıl geldikleri ve sonrası”22 başlıklı vakayinüvisi’nde Şeyh Cüneyd’den söz ederken, Sadrettin Konevi’ye, “Bu şeyh  Cüneyd’in muradı sofuluk değil, o Şeriattan uzaklaşmıştır” dedirtir.23 Şeyh Cüneyd’e bağlı olanlar arasında Simavna Kadısıoğlu diye anılan tarihçi, yani Şeyh Bedrettin’in oğlu ve yandaşları bulunmaktadır.24 Sonuç olarak, Aşıkpaşazade Tarihi’nin yazıldığı dönemde, Anadolu halk İslamlığı, başkaldıran Safavi şeyhlerinin propagandası sonucu kuşatılmış ve yayılmış aşırı Şii düşüncelerin henüz akınına uğramamıştı. Hacı Bektaş adı etrafında kristalleşen bu halk dini, gelecekteki Kızılbaşların çıkış yolu olan Babalılar’ın inançlarına kuşkusuz daha yakındı. Bu da, gelenek ve efsanenin, Hacı Bektaş’ın ve öğretisi hiç heterodoks özellik taşımayan Ahmet Yesevi’ye neden bağlanabileceğini açıklamaktadır.25 Moğol istilası, Orta Asya üzerinde Harzem ve Maveraünnehir’deki  kültür kentlerini yakıp yıkarak böylesi bir felaketi doğurduğu zaman, dervişler Rum Selçuklu sultanlarının yanına sığındılar. Göç edenlerin izledikleri yol, Azerbaycan ve Horasan’dan geçiyordu. Horasan’dan gelen dervişlere Horasan erenleri deniliyordu. Hatta Hacı Bektaş da, Baba ilyas gibi Horasani olarak anılıyordu. Sonra bir gelenek haline gelen bu adlandırma, istila önünden kaçan yığınların izlediği yolu anımsattığı gibi, dervişleri zorlayan toplu göçüde anımsatmaktadır.26 Bu dervişleri Küçük Asya ile Orta Asya arasında bir bağ oluşturan Ahmet Yesevi kültürünü birlikte getirdiler.27 Bu bağ, XX. yüzyıl başlarında Türkistan’dan gelen ziyaretçiler (hacılar), Anadolu’da Seyit Gazi Bektaşi dergahını ziyaret edene dek canlıydı.28 Bektaşiler, gerçekte, Ahmed Yesevi’nin manevi kalıtçıları idiler. Bu arada, Fuat Köprülü’nün de, Hacı Bektaş’ı Anadolu’ya göç etmiş bir Yesevi dervişi olarak gördüğünü belirtelim. Ona göre, iki tarikat, Nakşibendilik ve Bektaşilik, Yesevilik’ten kaynaklanmış bulunmaktadır.29 Hacı Bektaş’ın ölüm tarihini tam olarak bilmiyoruz. İnanca göre, 1270′lerde ölmüştür.30 Fakat biz, 1239-40′larda kardeşi Menteş ve kendisinin Baba İlyas-i Horasani’nin müritleri olduklarını ve Menteş’in bu ayaklanma sırasında öldürüldüğünü biliyoruz. (31) Bunların, Baba İlyas’la birlikte Horasan’dan geldikleri ve Baba İlyas’ın da Yesevi tarikatına girmiş olabileceği düşünülebilir. Fakat bu, hiç bir şeyin bilgilerimizin bugünkü durumuna göre henüz kanıtlanmamış bir varsayım olduğunu değiştirmez. Şimdi’de, Velayetname’de anlatılan söylencesel (menkıbevi) verilere bakalım: İnanca göre, Hacı Bektaş, Horasan’da Nişapur kentinde doğmuştur. Sekizinci İmam Ali Er-Rıza soyundan gelmektedir ve soyu, sonuç olarak Hüseyin’den dolayı Ali’ye çıkmaktadır. Aynı biçimde Ahmed Yesevi de Muhammedî el-hanefi’den dolayı Ali’ye bağlanır. Velayetname’ye göre o, Ahmet Yesevi’nin bir müridi olan Lokman Perende adında  bir pir’e bağlıdır.32 Abdülbaki Gölpınarlı, Lokman Perende adını taşıyan 3 kişiden söz eder: Birincisi Şeyh Lokman-i Serasi’dir ve 1048′de ölmüştür. ikincisi, Hüseyin Baykara zamanında Herat’ta yaşamış bir şeyhtir, 1492-93′de ölmüş ve buraya gömülmüştür. İkisi arasında 14. yüzyılda Erdebil’de yaşamış olan ve Safaviler’in Anıtkabri sayılan türbe’ye gömülmüş olan bir başka Lokman Perende bulunmaktadır. Gömütü, Şeyh Safiyuddin İshak’ın (ölümü: 1334) oğlu Şeyh Sadreddin Musa (1334-1392) tarafından yaptırılmıştır.33 Eğer üçünden birini seçmek gerekseydi, Bektaşileri Kızılbaşlara bağlayan bağ nedeniyle daha çok sonuncusuna eğilim duyardım. Fakat Perende (Uçan) sözcüğü üzerinde de durmak gerek. Bu isim gezginci dervişler olan Kalenderi tarikatına bağlı başka bir sufi ulu kişiye de verilmiştir ki, bu da ünlü Şems-i Tebrizi’dir. Eflaki, bize, onun değişik mekanlara bi ser ü pa (başsız ayaksız) olma gücüne sahip olduğunu, bu nedenle kendisine Şems-i Perende (Uçan Şems) denildiğini anlatır.34 Burdan da, Şems’in hazır ve nazır, yani aynı anda ayrı mekanlarda bulunabilen, ermiş ve ulukişilere özgü olan güce sahip birisi olduğu sonucu çıkmaktadır. Hacı Bektaş da aynı güce sahip olacak ve bu görünüm (don), diğer bir çok Bektaşi ulularına, özellikle ölümünden sonra aynı anda birçok yerlerde görülmüş olan ünlü Pir Sultan Abdal’a da mal edilecektir. Buna benzer bir başka görünüm, Baba İshak diye de bilinen Baba Resul için de söz konusudur ve bu nedenle, yandaşları (müritleri) öldüğüne inanmamışlardır.35 Bütün bunlar bizi, Şaman Türklerin bilinen bir gününden, kuş donuna giren ve uçan kişiden söz etmeye götürmektedir. Ahmet Yesevi, turna kuşu donuna girebiliyordu.36 Turna kuşu (allı turna), Alevi-Bektaşi folklorunda çok büyük bir rol oynar ve Ali’nin simgesidir. Pir Sultan Abdal, bunu en güzel biçimde dizelerinde şöyle ölümsüzleştirmiştir. Hazreti Şah’ın avazı, Turna derler bir kuştadır 37 Velayetname’de Horasan dervişlerinin (Horasan erenleri), meclislerine Ahmet Yesevi’yi davet etmek için turna donunda derviş gönderdikleri ve bunların Türkistan’a doğru uçtukları anlatılır. Haberi alan Ahmet Yesevi ve Halifeleri de turna donuna girerler ve onlara doğru uçarlar.38 Hacı Bektaş’ın kendisine gelince, o da Rum ülkesine ulaşmak için güvercin donuna girecektir.39 Kuşlarla ilgili motif, Şamanlıkta çok yaygındır.40 Şaman olmadan önce, Şaman ya da kam-ozan, kuş görünümünü olabildiğince taklit eden tüylerden bir giysi giyer ve bu kılığa bürünüce kendisini bir kuş olarak görür. O, artık başka dünyaya doğru uçabilecektir.41 Bu gelenek, Şaman türü bir inanışı uygulayan tüm topluluklarda büyücü ve hekim – adamlara özgü olabilecek büyüsel bir uçmayla ilişkilidir. Mircea Eliade, “Uçma yetisi, mitik dünyanını parçası olna herkesi kaplar. Bu, ruhun kuş biçimindekimistik algılanmasından ve ruh taşıma gibi özellikten dolayı kuşların kavrama gücünden kaynaklanmaktadır”der.42 Kuş-ruh düşüncesi, İslam öncesi Türklerce çok iyi bilinmekteydi. Bu düşünce, İslamlığı kabul edişlerinden sonra bir anda yok olup bitmemiş, fakat halk inancında yaşamasını sürdürmüştür. Büyüsel uçuş, Şamanın, kam-ozan’ın,sonra halkın dinsel lideri Dede’nin saygınlığı açısından önemli öğeler olan kendinden geçiş (trans hali) ve esrimenin ifadesi olur. Esrik dans (ritüel), daha önce örnek alınmış davranışların (eylemler) bir bölümünü yerine getirir. Alevi-Bektaşilerin ayinsel (ritüel) dansları kuşlara özgün bir karakter gösterir. Öyleki, turna kuşunun (Allı Turna’nın) uçuşunu andırırlar.43 Bir aydınlığın (parıltının) boşluğunda uçsuz bucaksız uzaklıkları aşmak ve bulutlar içinde yükselmek, istediği an bir görünüp bir yok olma yetisi, Hintli azizlerin de özelliğidir.44 Şu halde, bu perende sözcüğünün, Hacı Bektaş’ın müşidi (inanışa göre) Lokman’dan dolayı uçma gücüne karşılık olduğu gerektiğini düşünüyorum. Velayetname’de belirtildiği gibi, Lokman Perende, perendelik (uçma yeteneği) yeteneğini Türkistan’ın Pir’i, müşidi Ahmed Yesevi’den almıştır. Abdülbaki Gölpınarlı, Bektaşi ayininde, Ayin-i Cem töreni sırasında yapılan 12 Hizmet’ten birinin bu adı taşımasından dolayı 45, kandilin (çerağ) yöresinde uçuşan Pervane’nin (gece kelebeği) bir değişkesini (Varyantını) perende sözcüğünde görmek gerektiğini öne sürer. Fakat daha belirgin bir anlamı olan ve Eflaki tarafından Şems-i Tebrizi’ye de verilmiş bulunan perende adını öne çıkarmak, bana daha mantıklı görünüyor. Bunlar, Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş’ın ve diğer Türk evliyalarının kuşlara özgü yetenekleriyle ilişkili görünmektedir. Şimdi, benim için önemli olan başka bir konuyu irdelemek istiyorum: Bu da, Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri sözcüklerinin kullanılmasıdır. Velayetname’de bu üçünün adı da geçer. Bunları irdeleyelim: Ahmed Yesevi, “Türkistan’ın doksandokuzbin pirinin piri” diye anılmaktadır.46 Hacı Bektaş’a da, Horasan Erenlerinin Piri denilmektedir. Sayıları yetmişyedibin kadar olan bu erenler, Türkistan Piri’ne bağlı görünmektedir. Öyleki Horasan Erenleri bir toplantı yapmak isterler. Toplantıya Türkistan Piri’ni ve Halifelerini davet ederler. Bunlar, turna donuna girerek Türkistan’dan ayrılırlar ve “Semerkand sınırında Amü-Derya denen taşkın akan suyun üstüne” konarlar. Burası, Ahmed Yesevi’nin ayaklarına niyaz eden Horasan Erenleri’ni karşıladığı yerdir.47 Toplantıdan sonra, Ahmed Yesevi ve Halifeleri Türkistan’a Horasan erenleri de ırmağı gerçerek Horasan’a geri dönerler. Ahmed Yesevi kutsal özel emanetlerini tekkesinde saklıyordu. Bu emanetler taç, hırka, çerağ (kandil), sofra, alem (sancak) ve seccade idi. Tanrı tarafından Peygamber’e, ondan da Ali Murtaza’ya ve Ali’den sonra da bunları Ahmet Yesevi’ye vasiyet üzerine bırakan 8. İmam Ali Er-Rıza’ya kadar tüm İmam’lara devredilmişti. Ahmed Yesevi de bunları Horasanlı Hacı Bektaş’a devredecektir. Hacı Bektaş, göz açıp kapayıncaya kadar, mürşidinin çağrısı üzerine Horasan’dan Türkistan’a Ahmed Yesevi tekkesine ulaşır. Hacı Bektaş Veli, bundan böyle gücünün simgesi olacak bu emanetleri devraldığında Ahmed Yesevi kendisine şöyle der: “Var, seni Rum’a saldık. Suluca Karahüyük’ü sana yurt verdik. Rum Abdallarına seni baş yaptık. Rum’da gerçekler, budalalar, sarhoşlar çoktur. Artık hiçbir yerde eğlenme, hemen yürü”.48 Hacı Bektaş, hemen Ahmed Yesevi’den destur alır, bir güvercin donuna girer ve Türkistan pirlerinden biri (Lokman Perende-Çev. notu) tarafından havaya fırlatılmış ucu yanık odun parçasının düştüğü yer olan Rum ülkesine varır. (49) Oysa, Rum ülkesinde 57 bin Rum erenleri vardı. Rum dervişlerinin gözcüsü (Rum gözcüsü) Karaca Ahmed idi. (50) Demek ki, Rum devrişlerinin sayısı, Türkisten-Horasan-Rumülkesi biçiminde bir hiyerarşik düzene göre elli yedi bine inmiştir. Rum erenleri, Horasan’dan gelen elçinin yolunu kesmek isterler. Onlar halifelerinden birini, Irak’tan gelip Rum ülkesine yerleşmiş olan Hacı Doğrul’u karşı gönderirler. Bu ayrıntı, bu dervişler için, farklı bir kökeni içeriyor görünmektedir ve bu, yeni gelene karşı gösterecekleri tepkiyi açıklamaktadır. Hacı Doğrul, şahin kılığına girer51 ve güvercini yakalamak üzere uçar. Ama, Suluca Karahüyük’te bir kayanın üzerine konmuş güvercin, yeniden insan suretini alır, şahini üzerine konmuş güvercin, yeniden insan suretini alır, şahini yakalar ve boğazını sıkar. Hacı Doğrul pes ederek, Hacı Bektaş’ın önünde diz çöker. Hacı Bektaş ona şöyle der: “Ben bir güvercin donunda size geldim. Eğer daha masum bir hayvan bilseydim, o dona girerdim. Ama siz beni zalim bir şekilde karşıladınız.”52 Hacı Bektaş, Hacı Doğrul’u kendisi önünde sırayla elpençe divan duracak olan Rum erenlerine geri gönderir. Rum erenlerine şöyle der: “Ben Horasan erenlerindenim. Türkistan’dan geliyorum. Mürşidim Türkistan piri, 90 bin erenlerinin başı Ahmet Yesevi’dir. Meşrebim Muhammed Ali’dendir, nasibim Tanrı’dan.” Karaca Ahmet, kendisine doğru gelen Rum erenlerine dönerek, “Sultan Hacı Ahmed Yesevi, bize bir deha gönderdi”der.53 Velayetname’de sözü edilen dervişler 3 grupta toplanır: -Türkistan erenleri, -Horasan erenleri, -Rum erenleri. Bu, Türkistan Piri’nin en üstte bulunduğu manevi yerleşik bir hiyerarşiyi göstermektedir. Türkistan ve Rum erenleri arasında bir bağ oluşturan Horasan erenleri, Ahmed Yesevi’nin öğretilerini ve kültürünü Anadolu’ya taşımış ve farklı bir soydan gelmiş olan Rum erenlerinden bazılarının bir kaç düşmanlıklarıyla karşılaşmışa benziyorlar. Aşıkpaşazade, Rum ülkesinin sosyo-kültürel yaşamına yön veren zümreden de söz eder: -Gaziyan-i Rum -Abdalan-i Rum, -Ahiyan-i Rum ve kadınlardan oluşan Bacıyan-i Rum.54 Velayetname’ye göre Hacı Bektaş, Rum Abdallarının başıydı.55 Daha sonra, Abdallar ve Ahiler bütünleşmek ve Bektaşilik içinde belirginleşmek zorunda kaldılar. Fakat Bektaşilik, diğer unsurları ve özellikle Safavi yanlısı göçer zümrelerden oluşan Kızılbaşları da içine alacaktır. 56 Timurlenk Anadolu Seferi’nden dönüşünde Erdebil’e geçer. Sultan Ali (1392-1427) ya da Şeyh Hacı Ali’nin isteği üzerine, Küçük Asya’da esir aldığı mahkumları serbest bırakır. Şeyhin, Anadolu müritlerine artık zulüm etmemelerini ve aynı zamanda Erdebil’i ziyaret  edecek olan Şeyh’in engellenmemesi için Rum ülkesinin yöneticilerine emirler verir. 57 Şeyh, Anadolu aşiretlerine daha yakın özel halife ve Pir’lerini gönderir. Şeyhin isteği üzerine serbest bırakılan mahkumların soyundan gelenler, Sofiyan-i Rum adını alırlar. Bunlar XV. yüzyıl sonlarında Erdebil’in Mahalle-i Rumiyan adıyla anılan bir mahallesinde oturuyorlardı.58 Kuşkusuz Timurlenk, Erdebil şeyhinin müridlerini bağışladığında beriki heterodoks değildi. Üstelik, Türkiye Sultanının, O’na hediyeler göndermesi gelenektendi. Şiilik, sadece Cüneyd ve soyundan gelenlerle Safaviler’in arasına sızacaktır. 1449′da Erdebil’den kovulan Cüneyd, Anadolu Türk aşiretleri arasında etkin bir propagandaya girişir ve öyleki aşarı Şii düşünceler, halk dindarlığının İslam öncesi kalıntısıyla karışacaktır. Özellikle zemin buna uygundu. XV. ve XVI. yüzyıllarda Venedikli gezgincilere göre, Küçük Asya (Anadolu) halkının büyük bir kısmı, o sırada Şii idi.59 Bununla birlikte, bu gezgincilerin verdikleri rakamlar abartılmış gibi gözükse bile Küçük Asya’nın beşte dördünden söz etmektedirler bu aşiretlerin, Safaviler’i zafere ulaştırmaya ve iktidar olmaya götürecek kadar yeterli güce sahip oldukları kesindir. Sayıları, her an bunları (Aleviler’i) yok etme savaşına giren Yavuz Sultan Selim’de bile korku yaratmak için yeterli olmuştur. Kurban verdikleri savaşların anısı, Alevi-Bektaşilerin belleğinde her zaman var olacaktır.60 Safavi devletinin kuruluşunda Türk aşiretlerinin rolü kesindir. Faruk Sümer ve Oktay Efendiev’in belirttikleri gibi, eğer Safavi hareketinin başı İran’da ise, gövdesi de Anadolu ve Azerbaycan’da idi.61 Bu andan itibaren, Kızılbaş öğelerle dolu Bektaşilik, hederodoks yapı içine kaydı ve böylece Ahmet Yesevi okulundan çıkıp gelen ve kökleri Orta-Asya’ya dek uzanan bu akım, Anadolu topraklarında sadece heterodoks olarak değil, aynı zamanda açıkca yoldan sapmış görünecek derecede yozlaşmıştır. 

 

 DİPNOTLAR:

 1- Taslak niteliğindeki çalışmamıza bakınız: “Ahmet Yesevi ve Türk İslamlığı” Utrecht Papers on Central Asia, Utreche Turkological Series, No:2, Utrecht, 1987, sf:83-94 2- Müslüman Mistik Dervişlerinde Türk-Moğol Şamanlığının Etkileri, İ.Ö Türkoloji Enstitüsü Yıllığı, yeni seri I, İstanbıl, 1929 -Fuat Köprülü, “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar”, Ankara 1966, (2. baskı) 3- İ. Melikoff, “Alevi Bektaşi Bağdaştırmacılığını Oluşturan Öğeler Özerine Araştırmalar”, Studie, Turcologica Memoriae Alexii Bombaci Dicata, Instituto Universitario Orientale, Seminario di Studi Asiatici, küçük dizi: 19, Naples 1982,sf:388 4- Agy, sf: 387-388 5- Agy, sf:388, İ. Melikoff, “Alevi Gelenekleri Özerine Notlar: Orta Anadolu’da Bazı Törenler Hakkında”, Kalbur Saman İçinde… P.N. BORATAV’ın Anısına, Paris, 1978, sf. 275-276 6- İ. Melikoff, “Alevi Bektaşi Bağdaştırmacılığını…” sf: 385-386 -Agy, “Kızılbaş Sorunu”, Turcica, cilt: 6, sf:62, 1975, No: 4 (Bu makalenin çevirisi tarafımdan yapılıp Alevilik İçin Ne Dediler adlı kitapta yayınlandı. Bkz. ANT Yayınları, İstanbul, 1991) 7- Kaşgarlı MAHMUD, buna benzer bir geleneği yapıtında açıklar. Divan-i Lügat-it Türk, (yayınlayan: Besim Atalay), III, sf: 71 biste (erkek kardeş,birader) başlığı altında bu konuyu, bir toplantıda “Alevi-Bektaşi Sorunu: Musahiplik Geleneği” adlı bildirimizde açıkladık. 2. Uluslararası Türk Araştırmaları Konferansı, İndiana Üniversitesi, 14-26 Mayıs 1987. Bu bildiri TURCİCA’da yayınlandı. 8- AŞIKPAŞAZADE, Tevarih-i Al-i Osman, yayınlayan: Ali, İstanbul 1332, sf: 199-205, Agy yayınlayan: Nihal Atsız ÇİFTÇİOĞLU, Osmanlı Tarihleri-I, İstanbul 1949, sf:234-239. Babalılar Ayaklanması hakkında, Bkz: Elvan Çelebi, Menakıb’al Kudsiye fi menasib’I Unsiye Baba İlyas-i Horasani ve Sülalesinin Menkaba-vi  Tarihi, yayınlayan: İsmail E. Erünsal ve Ahmet Yaşar Ocak, İstanbul 1984, sf: XLVII-LIV. Bu iki Baba ve ayaklanmadaki ayrı ayrı rolleri hakkında, bkz: Claude CAHEN, Türkiye İlk Osmanlıları, Londra, 1988, sf:136-137 9- Kızılbaş inançlarına çeşitli makalelerde değindik. Bkz: “Kızılbaş Sorunu” ve “Alevi-Bektaşi Bağdaştırmacılığını…” adlı inceleme yazılarımız. 10- Bkz: “Alevi-Bektaşi Bağdaştırmacılığını…” 11- Abdülbaki GÖLPINARLI, Menakıb-i Bektaş-i Veli: Velayetname, İstanbul, 1958, sf:7 12- Bu terminolojiyi (terimleri) Kızılbaş Sorunu adlı makalemizde açıkladık. Ayrıca bkz: F. KÖPRÜLÜ, “Müslüman Mistik Dervişlerinde Türk-Moğol Şamanlığının Etkileri” adlı inceleme yazısı. 13- Velayetname, sf:9-10 -F. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, sf: 92 ve devamı 14- Bkz: Dipnot 8 15- 733/1332-33′de kopyası bulunan bu şiirin tek elyazması, Mevlana Kütüphanesi’nde bulunmaktadır. İsmail E. ERÜNSAL ve A. Yaşar OCAK tarafından yayınlandı. Bkz: Dipnot 8′deki açıklamalar. 16- John Kingsley BİRGE, Bektaşi Tarikatı, Londra ve Harlford, 1937, sf:58-62 ve 148-158; -Abdülbaki GÖLPINARLI, Hurufilik Metinleri Kataloğu, Ankara, 1973. sf:27-28. Fazullah ve Nesimi’yi de içine alan yeni veriler, Azerbaycanlı bilginler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Bkz: Z. Kuli-zade, Xurufism i ego predstaviteli Azerbajdzane, Bakü, 1970, İmadeddin Nesimi, Magaleler Mecmuası, Bakü, 1973 17- John K. BİRGE, agy, sf: 32 No:2 -V.A GÖRDLEVSKİJ, “Gosudarstvo Seldzukidov Aloj Azii”, İzbrannye Socinenija, I, Moskova 1960, sf:205-507 18- F.KÖPRÜLÜ, “Abdal” maddesi, Türk Halk Edebiyatı Ansiklopedisi, cilt: I, İstanbul, 1935, sf:23-56 19- İbn-i BATUTA, Gezi Notları-II, Çev: C. Defremery ve B.R. Sanguinettin, Paris, 1982, sf:136-137 20- Agy, sf: 137 21- AŞIKPAŞAZADE, ALİ Yayını, agy, sf:204-205, ve ayrıca N. Atsız ÇİFTÇİOĞLU’nun yayınladığı ağy, sf:237-238 22- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:264-266; ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:249-251 23- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:265-266 ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:250 24- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:266; ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:250 25- Bkz: “Ahmet Yesevi ve Türk Halk İslamlığı”adlı yazımız. 26- V.A GORDLEVSKİJ, a.g. yazı, sf:204 27- Agy, sf: 204-205; “Ahmed Yesevi ve Türk Halk İslamlığı” adlı yazımız 28- Th. MENZEL, Seyit Gazi Bektaşi Tekkesi, Berlin, 1925, sf:93 29- F. KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvuflar ag. yazı, sf:39-44 ve 93-96 30- GÖLPINARLI, Velayetname, ag. yazı, sf:XXV 31- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını, sf:204-205; agy, ÇİFTÇİOĞLU yayını, sf:237-238 32- A. GÖLPINARLI, Velayetname, ag. yazı, sf:5-7 33- A. GÖLPINARLI, Velayetname, ag. yazı: 40-42 34- Şems el-bin Ahmet el-EFLAKİ, Menakib al-Arifin (Ariflerin Menkıbeleri), I, yayınlayan: Tahsin Yazıcı, Ankara, 1959, sf:85 satır:6-8 -Les Saints des Derviches tourneurs, çev: Clement Huart, I (İslami Gelenekler-5) Paris, 1987, sf:69 35- Claude CAHEN, “Baba İshak, Baba İlyas, Hacı Bektaş Veli ve Diğerleri”, Turcica, 1, 1969. sf:53-64 Bu makalede, başlıca bilgi kaynakları olarak İbn-i Bibi, Sibt b. al Djazi ve Simon de saint,Quentin’e başvurulmasını  salık veririm. 36- Örneğin Pir Sultan Abdal, Hayatı ve Şiirleri, derleyen: S.Y, İstanbul, 1972, sf:25 Turna kuşu, Alevi-Bektaşi nefeslerinde sık sık geçer. Bu, Ali’nin sembollerinden biridir. Ali’nin sembolü olarak turna adını anan Pir Sultan Abdal’ın diğer ünlü nefesleri arasında şunu örnek olarak gösterebiliriz: Yemen ellerinden beri gelirken, / Turnalar Ali’mi görmediniz mi? Cahit Öztelli, Pir Sultan Abdal, İstanbul, 1971, sf:95 Seversen Ali’yi Şah’ı imam’ı Ötme turnam ötme gönül şen değil. Pir Sultan Abdal, Hayatı, Sanatı ve Eserleri, yayınlayan: A. Gölpınarlı, İstanbul 1953, sf:118 ve diğerleri. 38- Bkz: dipnot 8 39- Velayetname, ag. yazı, sf:18-19 40- Mircea ELİADE, Şamanizm ve Esrinen’in Eskil Teknikleri, Paris, 1968 (2. baskı) sf: 136-137. 41- Bkz: sf: 350-352 ve 358-359; Jean BİES, “Şamanizm ve Edebiyatı” ag. yazı sf: 255-260. 42- Mircea ELİADE, agy, sf: 372-375 43- Bkz: dipnot. 37 44- Mircea ELİADE, Şamanizm ve esrimenin, ag. yazı sf: 350 ve devamı; hatta Le Yoga, sf: 274-275 45- John K. BİRGE, The Bektashi Order, Ag. yazı, sf: 178-180 46- Velayetname, ag. yazı, sf:5, 14 ve 19 47- Agy, sf:14-15 48- Agy, sf:16 49- Agy, sf:18-19 50- Agy, sf:18 51- Agy, sf:18-19 52- Agy, sf:19 53- Agy, sf:19 53- Agy, sf:19-20 54- AŞIKPAŞAZADE, ALİ yayını sf: 204-205; ÇİFÇİOĞLU yayını, sf:237 55- VELAYETNAME, sf:16 54- V.A Gordlevskij, Gosudarstvo Seldzukidov Maloj Azii, sf:203 ve devamı -Faruk SÜMER, Safavi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara, 1976, sf:8-9 57- Oktay EFENDİEV, Azerbajdzanskoe Gosudarstvo Sefevidov, Bakü, 1981, sf:42 58- O. EFENDİEV, agy, sf:44 59- F. BABİNGER, Marino Sanudo Tagebücher als Quelle zo Geschicte der Safawiyya, Cambridge 1922, sf:34-35 60- Selahattin TANSEL, Yavuz Sultan Selim, Ankara 1969, sf:34 ve devamı. Ayrıca kitabın sonundaki Şeyhülislam Hamza’nın Kızılbaşlar aleyhine verdiği fetva’sının tıpkı basımına (belge:14) bakınız. 61- F. SÜMER, Safavi Devletinin Kuruluşu…, sf:2-14, özellikle sf:12. -Oktay EFENDİEV, agy, sf: 57-58 ayrıca “Safavi Devletinin Kuruluşunda Türk Aşiretlerinin Rolü” adlı yazısı, Turcica, cilt: VN, 1975, sf:24-33

Amelî mezhepler nelerdir?

Mezhep, sözlükte, gidilen yol manasına gelir. Ehl-i Sünnet dairesi içerisinde binlerce müçtehit varsa da; bunlar içerisinde kendilerine tabi olunan ve meşhur olan mezhep sahipleri şu on iki imamdır:On İki İmam;

1) İmam-ı Azam Ebu Hanife

2) İmam-ı Mâlik

3) İmanı-ı Şafiî

4) İmam-ı Ahmed b. Hanbel

5) İmam-ı Evza’î

6) İmam-ı Sufyan b. ‘Ûyeyne

7) İmam Sufyan es-Sevrî

8) İmam Davud

9) İmam Muhammed İbn-ül Cerir et-Taberi

10) İbn-iHazm

11) İmam-ı Ebu bekir b. Münzir

12) İmam-ı İshak İbn-i Rahveyh

Bunlar Kime hikmet verilmişse, ona hayr-ı kesir verilmiş olur,” âyet-i celilesine ve “(Allah) Kime hayır murat ederse O’nu dinde fakih kılar,” hadis-i şerifine hakkıyla masadak olmuşlardır.

Bunların ilimdeki ve içtihattaki yüksek makamlarına onlardan sonra gelen alimler yetişememişlerdir. Hak mezheplerinsayısı önceleri on ikiye kadar çıkmış ise de daha sonra diğer sekizinin taraftarları kalmadığından mezhepler dörde inmiştir.

Muhammed Seyyid, “Medhal” adlı eserinde mezheplerin tarihî seyrine geniş yer vermiştir. Bu bölümden bir kısmını günümüz Türkçesi ile aşağıda takdim ediyoruz:

Mezhepler oluşmadan bir kimse bir mesele için her hangi bir fıkıh alimine, bir başka mesele için de başka bir alime müracaat ederdi.

Tabiin devrinin sonuna doğru yavaş yavaş içtihat müessesesi kurumlaşmaya ve fıkıh hususi bir dal olarak öğrenilmeye başlandı.

Müçtehit devri başlayınca, içtihat ile ilgili meslekler tamamen yerleşti ve içtihat bağımsız bir ilim olarak diğer ilimlerden ayrıldı. Iraklıların imamı Ebu Hanife, Hicazlıların imamı İmâm-ı Mâlik, Mısır’ın imamı İmâm-ı Şafiî gibi büyük müçtehitler bütün ceht ve gayretlerini sarf ederek âyet ve hadisleri, sahabelerin ve tabiînin eserlerini tamamen incelediler ve kendilerinden önce cevapları verilmiş veya verilmemiş, fıkhi meseleleri tertip ederek hükümlerini tespit ettiler. Bu suretle fıkıh ve usul-ü fıkıh ayrı birer ilim dalı olarak teşekkül etti.

İşte bu suretle teessüs eden fıkıh müesseselerinin her birine MEZHEP ve bunların kurucularına da İMAM ismi verildi.

Fıkıh ilmi, dolayısıyla mezhepler, dört imam ile başlamış değildir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, içtihat kapısının açılması ve dolayısıyla mezheplerin teşekkülü tâ asr-ı saadete dayanır. Bu hususta Kevserî’nin beyanlarından bir kısmını aşağıda takdim ediyoruz:

Peygamber (asm.) ashabına fıkıh öğretiyor ve dini kaynaklardan hüküm çıkarma yeteneği hususunda, onları hazırlıyordu. Hatta altı kadar sahabe, Peygamber devrinde fetva veriyorlardı. O’nun (a.s.m) ahirete intikalinden sonra da ashap, bu kişilerden fıkıh öğrenmeye devam ettiler. Onların sahabe ve tabiin arasında, fetvada meşhur arkadaşları vardı. Medine ahalisinden olan tabiinden bir çoğu, fıkıh ve hadis sahasında sahabeden nakledilen, dağınık fetvaları toplamaya başladılar. Medine ehlinden fukaha-i Seb’anın (yedi fıkıh alimi) fıkıh ilminde, yüce makamları vardır.

Hazret-i Faruk, Küfe şehrini inşa etti ve İbn-i Mes’ûd’u ordaki insanlara fıkıh ilmini öğretmek üzere oraya gönderdi.

Acluni, Irak’ın diğer beldeleri bir yana, sadece Kûfe’de 1500 sahabinin fıkıh tahsil ettiğini ifade eder….

Bütün hak mezhepler, dinin temel meselelerinde ittifak etmekle beraber füruata ait bazı hükümlerde farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. Müslümanlar ibadet ve muamelâta ait hükümlerde bu mezheplerden birine tâbi olmuşlardır. Hatta keşif ve keramet sahibi olan bütün veliler, kutuplar ve ilim, irfan sahibi asfiyanın her birisi, bu hak mezheplerden birine bağlanmıştır. Meselâ; İmâm-ı Muhammed, İmâm-ı Ebu Yusuf, Serahsî, Kadıhan, Kııdûri, İbn-i Abidin, Hanefî mezhebine tabi olmuşlardır. İmâm-ı Gazalî, Rafıi, Nevevî, Fahreddin-i Razi, Taftezani, İmâm-ı Suyutî Şafiî mezhebine; İbnü’l-Hacib, Zerkani, Muhyiddin-i Arabî, Ebu’l-Haseni Şazelî Mâliki mezhebine; Abdulkadir-i Geylani, İbni Kudame, Cevzi ise Hanbelî mezhebine tabîdirler. Aklî ve naklî ilimleri cem edip sayısız eserler veren ve asırlarını layıkıyla tenvir eden nice alimler, nice fakihler, nice büyük zâtlar içtihada heves etmeyerek dört büyük müçtehide tâbi olmayı tercih etmişler ve bunu kendileri için şeref bilmişlerdir. Selamet ve saadetlerini bunlara tabi olmakta, o azim imamların yolundan gitmekte görmüşlerdir. İslâmiyetin en şanlı devirlerinde yetişen büyük alimler, telif ettikleri eserlerle ve yetiştirdikleri talebeler ile bu dört müçtehidin hayru’l-halefi olmuşlardır.

Böyle muhtelif zamanlarda ve mekanlarda yaşamış, meşrep ve meslekleri ayrı olan binlerce ulema ve mütefekkir ittifakla bu dört imamın mezheplerine intisap etmişler, onların içtihat ettiği meseleleri yaşayıp yaşatmışlardır.

Kelam, tefsir, hadis gibi ilim dallarında mütehassıs nice ilim erbabının müçtehitlere tâbi olmaları, körü körüne bir taklit değildir. Onların bu taklitleri araştırmaya dayanır. Bu taklidin temelinde branşlaşmaya saygı şuuru yatar.

Evet, bu kadar keskin akıl sahibi, ilim ve irfanda kabiliyet kazanmış zâtlar, acaba ihtimal var mıdır ki hakikati olmayan herhangi bir yanlışa bir ömür boyu bağlanıp kalsınlar, körü körüne bu büyük müçtehitlerin arkasından gitsinler? Buna ihtimal verip kabul eden bir akıl düşünülemez.

Bu alimlerin, bu dört mezhep etrafında toplanmaları, o mezheplerin etrafında çekilmiş çelikten bir sur ve Zülkarneyn’in seddi gibi yıkılmaz bir settir. Hiçbir şeytanın nüfuz edemeyeceği, delemeyeceği bir surdur.

Bu zâtlar, büyük müçtehitlerin içtihat ettikleri hükümlerin her birini hakikat kabul etmişler ki, onlara karşı tavır almamışlardır. Meselâ; âlem-i İslâm’ın her tarafında takdir ve hürmete mazhar olan İmâm-ı Gazali, Hüccetü’l- İslâm unvanını kazanmış olmasına rağmen içtihat hususunda İmâm-ı Şafii Hazretlerine tâbi olmuş ve buyurmuşlardır ki; “Ben içtihat sahasında araştırma ve incelemelerde bulundum, bu sonuçlar beni Şafiî mezhebine götürdü.”.

Her şeyde muvaffakiyet, İlâhî yardıma bağlıdır. Allah’ın ihsanı bir kimseye yâr ve yaver olmazsa o kimse kendi tedbir ve gayretiyle isteklerinde başarılı olamaz. Elbette, sebeplere müracaat lâzımdır. Fakat esas olan Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve ihsanıdır. Mezheplerin on ikiden dörde inmesi de bu sırra bağlıdır.

MEZHEPLER

Mezhepler nasıl ve ne zaman doğmuştur?
Peygamberimiz (S.A.V.) hayatta iken herhangi bir mezhebe ve müctehide ihtiyaç duyulmuyordu. Çünkü peygamberimiz dogrudan meseleleri ve ilgili hükümleri asil kaynagindan, yani VAHY’den aliyordu. Dünya islerinde Peygamberimizin (S.A.V.) bazen kendi görüsünü ortaya koydugu vakidir. Yani bazi hususlarda kendileri içtihad ederlerdi. Ancak dini konularda buna gerek duyulmaz, Cebrail’in vahiy indirmesi beklenirdi.
Ashab devrinde de içtihada gerek görülmedigi gibi, mezheblere lüzum hissedilmemistir. Ashab’dan biri karsisina çikan bir mesele hakkinda kendinde bir çözüm bulamadiginda, onu arkadaslarina sorar, dogruyu ögrenip öylece cevap verir veya meseleyi çözerdi. Ancak Ashab-i Kiram fethedilen Islam ülkelerine dagilip her biri gittigi ülkede Islami yayarken ancak kendi bildiklerini ögretebildi. Zamanla Islam Devletinin sinirlari genislemis, ashab azalmis ve yeni yeni meseleler ortaya çikmis, böylece farkli görüsler ortaya çikmaya baslamistir.
Tabii’nin devrine gelindiginde ise meselenin önemi kavranmis ve ümmeti dinin kaynaginda birlestirip Vahdet’i saglamak için Peygamberimiz (S.A.V.)’in hadislerini toplama, tasnif, tahlil, birbirleriyle ve Kur’an ile karsilastirmak süretiyle hüküm çikarma çalismalarina girisilmistir.
Iste atilan bu ilk adimla birlikte ilim adamlari kollarini sivayarak ise koyulmustur. Ancak kendine güvenen ilim adamlari bu ise koyulurken “biz bir mezhep kuruyoruz, siz de bize uyacaksiniz” diye bir fikir, bir öneri ortaya atmak söyle dursun böyle birsey hatirlarindan bile geçmemistir. Su da unutulmamalidir ki, mezhepler arasindaki görüs ayriliklari teferruat meselelerde olup, dinin zaruri hükümlerinde ve te’vili mümkün olmayan “muhkemat”ta bütün hak mezheb alimleri ittifak içindedirler.

Mezhepler arasindaki farkliligin sebepleri nelerdir?
Sadece fer-i meselelerde olan farkliligin bazi sebeplerini su sekilde siralamak mümkündür: A. Ayetlerden kaynaklanan farkliliklar:

Bazi ayetlerde kelimelerin mecazi veya hakiki manada kullanilip kullanilmadiginin farkli anlasilmasi 
Bir kelimenin birden fazla manaya gelmesi 
Ayette bir tahsisin olmamasi. Yani yapilacak ise bir sinirlamanin getirilmemesi 
Emir ve nehiy ifadelerinin gerçek manada kullanilip kullanilmadigi hususu 
Ayetlerdeki meselelerin net bir sekilde ortaya konmamasinin hikmeti kullarin akillarini kullanmaya tesvik için olabilecegi gibi Rabbimizin kullarina karsi kesin ve zorlayici bir çizgi çizmek yerine biraz esneklik birakmak suretiyle rahmet ve merhametli olusu da olabilir. 

B. Hadislerden kaynaklanan farkliliklar:

Lügatten kaynaklanan farkli anlayislar. Arapça’nin çok ince bir lisan olmasi hasebiyle bir kelimenin bir harekesi manayi degistirir. Bir hadis birkaç okuyus sekliyle rivayet edildiginde imamlarin bunlardan birini tercih etmesi farka yol açar. 
Mana ile rivayet caiz oldugu için bazi hadisler tami tamina Peygamberimizin agzindan çiktigi sekliyle degil de mana ile rivayet edilmistir. Ancak ravilerin ayni manaya geldigi düsüncesiyle önem vermedigi bir kelime bazan ayni hadisten farkli hükümlerin çikmasina sebep olmustur. 
Imamlarin hadisleri anlamada birbirinden farkli olmasi. Bu, ya hadisin çok manaya gelmesinden ya da imamlarin anlayis seviyesinin farkliligindan kaynaklanir. 
Ayni meselede farkli iki hadisin bulunmasi ve imamlarin bunlari degerlendirerek bir hüküm çikarmasi 
Imamlarin hadis bilgisinin farkli farkli olusu 
Peygamberimizin davranislarinin farkli anlasilmasi 
Hadiste kastedilen mananin anlasilmamasi 
Hadisin sahihligini tesbitteki metotlarin farkli olusu ve zayif hadisle amel edilip edilemeyecegi konusundaki görüs ayriliklari 
Bunlarin yaninda örf ve adetin fetvalarin verilisindeki tesiri, sahabe sözlerine itibar edip etmeme ve degi$ik fetva metodlari farkli görüslerin olusmasina neden olmustur.

mezhepler

MEZHEPLER        Mezhep nedir?

  • Herhangi  bir İslam müçtehidinin şer’i  delillerden çıkardığı hükümlerin bütünüdür.

        Mezhepler kaça ayrılır, nelerdir?

  • İkidir. İtikatta mezhep, amelde mezhep.

        İtikatta mezhepden bahseder misiniz?

  • İtikadda hak mezhep : “Ehl-i sünnet ve cemaat” mezhebidir. Bu mezhep Peygamber Efendinmizin ve ashab-ı Kiramın itikad ve ameli üzerine olan mezheptir. Buna “Fırka-i naciye” kurtulan fırka denir. Bunun dışında bazı fırkalr vardır, onlara da “Fırak-ı dalle” denir ki, başlıca yedidir: 1.Mutezile, 2.Şia, 3.Havariç, 4.Mürcie, 5.Neccariye, 6.Cebriye, 7.Müşebbihadır. Bunlar bütün kollarıyla beraber yetmişili  fırkaya çıkar.
    İtikattaki mezhep imamları ikidir. İmam Ebu Mansur Muhammed Matüridi ve İmam Ebü’l Hasani’l Eşari Hazretleridir. Bizim itikattaki mezhebimizin imamı Ebu Mansur Muhammed Matüridi Hazretleridir. Şafii, Maliki ve Hanbeli mezhebine mensup olanların itikatta imamları Ebü’l Hasani’l Eşari Hazretleridir.

        Amelde mezhepten bahseder misiniz?

  • Amelde mezhep dörttür. Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli mezhepleridir. Bir kimse, canı istediği zaman Hanefi  mezhebine, canı istediği zaman diğer mezhebin  hükümlerine göre hareket edemez.

        İslamiyet bir olduğuna göre mezhep  ne için dört olmuştur?

  • El bir tane ol