gücdevani hazretlerine dair

Bereketi Var mı?

 

Benî İsrail zamanında salih bir kimsenin üç tane oğlu varmış. Bir gün o zat ağır hastalanır ve artık hayatından ümid kesilince büyük oğlu, küçük kardeşlerini çağırır ve:

 

- Ey kardeşlerim, pederimizin epeyce malı var. Fakat bugün kendisinin hizmeti ise ağırdır. İsterseniz sizler malına varis olun ve hizmetini bana bırakın, isterseniz malı bana verin hizmetini sizler yapın, der.

 Kardeşleri malı almayı tercih ederler. Babalarının hizmetini büyük biraderlerine bırakırlar. Büyük kardeşleri salih bir kimse olduğu için pederinin hizmetini kendisine nimet, ganimet ve ibadet bilir. Vefatına kadar bu hizmeti yapar. Fakat ailesinin bu işe hiç gönlü razı olmaz ve malı almadığı için O’nunla münakaşa eder. O ise ailesine:

- Ey hatun, ben babama miras için hizmet etmiyorum. Ancak Allah rızası için hizmet edip hayır duasını almak istiyorum. Hayır sizin bildiğinizin hilafınadır. Bir kimsenin dünya dolusu malı olsa da bereketi olmasa, onda hayır yoktur. Hayır ancak berekettedir, der.

 Babasına hizmette hiç gurur etmeden devam eder. Bir gece rüyasında kendisine şöyle derler: - Git, filan yerde yüz akçe vardır. Onu al nafaka yap. - Onda bereket var mıdır? - Hayır yoktur. - Bereket olmayan şey bana lâzım değildir, der. Bu hali ailesine söyleyince, kadın yine almadığı için O’nunla münakaşa eder.

Ertesi gece rüyasında yine, «Filan yerde 10 akçe vardır, git al.» denilir. O yine bereket olup olmadığını sorar. Bereket olmadığını anlayınca yine almaz.

 Üçüncü gece ise yine «Filan yerde bir altun vardır, onu al da harçlık yap.» denilir. O da bereketi olup olmadığını sorunca «Çok bereketlidir.» cevabını alınca, hemen gider ve onu alır. Sabahleyin ise altun ile pazara gider ve iki tane balık alır. Evine getirip karınlarını yardığı zaman görür ki, balıkların karnında çok kıymetli ve iki dirhem ağırlığında kırmızı cevher var. Birisini hemen pazara götürüp satmak ister. Fakat hiç kimsenin almaya gücü yetmez. Nihayet 30 bin akçe kıymeti ile padişaha satar. Akçeleri alarak eve gelir ve Cenabı Hak’ka şükürler eder. Padişah o cevherin bir eşini daha araştırır fakat hiç kimsede bulamaz. Tekrar O’na soralım belki vardır diyerek gelirler. Fakat o bende vardır, lâkin 70 bin akçeden aşağı vermem der ve öylece satar. Son derece zengin olur. Rüyasında: «Ey kişi, Cenabı Hak’kın sana bu kadar lütuf ve ihsanı ancak, pederine ihlas ile etmiş olduğun hizmet sebebi iledir. Âhirette olunacak ihsanı ise anlatmak mümkün değildir.

İşte bunun gibi bir kişi ebeveynine hizmeti kendisine nimet bilirse iki dünyada da devlet ve nimete nail olur. (2)

 Berberin İhlâsı  Birisi ona gelir sorar: ‘İhlâsı kimden öğrendiniz?’

-Mekke-i Mükerreme’de harçlıksız kalmıştım. Basra’dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim
‘Peşin peşin söyliyeyim param yok’ dedim,
 ’Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?’
Berber o anda mevki sahibi birini traş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti.


Berber
‘Kusura bakmayınız efendim’ dedi, ‘Sizi ücreti mukabilinde traş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi’
Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm.


‘Asla alamam’ dedi, ‘İnan Allah’ın rızası, daha değerli’
Meclisine gelenlerden biri mübareği denemek ister. Aklınca zor bir soru hazırlar ve sorar.
Mübarek
’sözle mi cevap verelim’ der, ‘yoksa halle mi?’

-İkisi de olsun.

 -Eğer kendi kendini deneseydin, bizi denemeye lüzum görmezdin. Kalbindeki değişimi de mi farketmedin?

-Peki hâl ile cevabınız nasıl olacak?

 

-Yüzüne bak anlarsın.

 

Adam aynayı eline aldığında kendini tanıyamaz, çünkü yüzü simsiyahtır. Üstelik bu yola olan muhabbetinden eser kalmamıştır ki bu tard oldu demektir. Büyükleri incitmek böylesine korkunç bir cürettir işte.

 

Aradığına bağlı

 

Adamın biri Cüneyd-i Bağdadi’ye gelip ‘Nerede o eski kardeşlikler’ der, ‘Hani, Allah için sevenler?’

 

-Eğer sıkıntılarına katlanacak birini arıyorsan bulamazsın ama sıkıntılarına katlanacağın dostlar arıyorsan çoktur.

 

Cüneyd-i Bağdadi’nin talebelerinden biri şeytanın vesveselerine kapılıp kemâle geldiğini zanneder. Birbirinden cazip rüyalar görmeye başlar ve bunları arkadaşlarına da nakleder. Cüneydi Bağdadi Hazretleri onun durumuna çok üzülür. Talebesinin ayağına kadar gider ve ‘Eğer rüyanda seni cennete götürürlerse üç defa ‘La havle…’ oku’ diye tenbih eder. Hakikaten o gece rüyasında onu alıp cennete götürürler. Aklına hocasının sözü gelir. ‘La havle…’ okuduğu anda kendini çöplükler, pislikler içinde bulur. İçine düştüğü durumu anlar ve tevbe eder. Mübârek, ‘Herkese bir mürşid-i Kâmil lâzımdır’ der ‘aksi halde mel’ûn şeytan musallat olur ve oyuncak eder.’

 Talebelerinden biri sorar: ‘Hiç ibadet ve tâat yapmadan Allah’ın (Celle Celalüh) lütfuna kavuşmak mümkün müdür?

-Zaten gelen bütün nimetler Allah’ın lütfudur. Bizim gibi acizlerin ibadetlerinden ne olsun.

 

Son nefes, zor nefes

 

Mübarek vefat edeceği gün çok korkulu ve üzgündürler. Yüzleri kül gibi olmuş rengi uçmuştur. Talebeleri bu halden çok ürkerler. Hatta içlerinden biri ‘Aman efendim’ der, ‘biz sizin şefaatiniz ile kurtulmayı ümid ediyoruz. Eğer siz bu kadar sıkıntı çekerseniz bizim halimiz nice olur?

 

-Ey dostlarım yetmiş yıllık ibadetimi kıldan ince bir ipe astılar. Kâh o yana, kâh bu yana sallanıyor ve ben bu esintinin kabul yeli mi, red rüzgârı mı olduğunu bilemiyorum.

 

Naaşını yıkayan talebesi su ulaştırmak için mübarek gözlerini aralamaya çalışır. Melekler dile gelir, ‘Kendini yorma’ derler, ‘Cüneydin gözü Allah’ın zikri ile kapanmıştır ve onun didarını görmeden açılmaz.’

 Talebelerinden biri onu rüyasında görür. Merakla sorar: -Efendim, Allah-ü teâlâ size nasıl muamele etti?

-İlim ve marifet dolu sözlerimin hiçbir faydası olmadı. Sadece gece kıldığım namazlar imdadıma yetişti.

 



Kaynaklar:

1) Huzura Doğru
2) Büyük Dini Hkayeler, İbrahim Sıddık İmamoğlu, Osmanlı Yayınevi

  

Allah (cc) Kalplere Vakıftır

  

ALLAH’U ZÜLCELAL İLE ARAMIZDAKİ DURUM NASILDIR?

  

Allah-u Zülcelal, Ayet-i Kerime’de şöyle buyurmuştur: “Allah’ın gönlünüzde ne varsa onu bildiğini bilin ve O’ndan sakının.” (Bakara; 235)

İnsan, bir günah işlediği zaman, yanında birisi varsa, bu günahı o kişinin görmemesi için kendini muhafaza ediyor, günahını ondan saklıyor. Ama Allah (cc) böyle değildir. Kendi nefsimizde tasarladığımız şeyi, kalbimizden geçirdiğimiz şeyi, biliyor. Bunu, Allah-u Zülcelal bildiği için “Kendinizi açık ve gizli günahlardan muhafaza edin!” buyuruyor. Allah-u Zülcelal’in bu emrine uymak için çok dikkatli olmamız lazımdır. Manevi olan şeyleri, yani; Allah’tan korkmak, Allah sevgisi, Allah’a yalvarmak gibi şeyleri, kimse görmüyor ve bilmiyor. Sadece kul ile Allah arasında kalıyor.
Kişinin doğru olmaması, kendini ve başkalarını aldatması, tilkinin yürüyüşü gibi doğru olmaması, Allah’ın yanında makbul değildir. İnsanın, kendini Allah’a karşı doğrultması lazımdır. Biz, O’na karşı ne kadar doğru olursak, samimi olursak, O da bize karşı öyle olacaktır.

Cüneyd-i Bağdadi (ks) şöyle buyuruyor: “Mü’min bir kişinin, her gün şu üç şeyi düşünmesi ve yapması lazımdır:
Birincisi; Ben, Allah-u Zülcelal’in emrettiği amelleri, fazla mı yapıyorum, yoksa eksik mi yapıyorum? Ben, gün geçtikçe, ileriye mi gidiyorum, yoksa geriye mi gidiyorum?

İkincisi; Acaba, benim nefsim, Allah’a karşı ne haldedir? (O’na isyan halinde mi, yoksa itaatkar mıdır?)
Üçüncüsü; Ne için yaratıldım? Bir hayvan gibi sadece yiyip içmek için mi, yoksa Allah’a kulluk etmek için mi?” Evet, insanın bunları iyice düşünüp kendini kontrol etmesi ve bunu her gün yapması gerekmektedir.

İnsan geçmişine bakmalı “Ben önceden, şu kadar Kur’an okuyordum, vs.” diye düşünmeli ve bunları da şu andaki yaptığı şeylerle karşılaştırmalıdır. “Ben önceden bu kadar yapıyordum ama şimdi daha çok yapacağım” diye, gayret etmeli, kendini hiçbir şey yapmamaktan ve yerinde saymaktan korumalıdır. Allah-u Zülcelal’e yönelmek, illa ki biraz ileriye gidebilmek için gayret etmek lazımdır.

Zira, bazı evliyalar şöyle buyurmuştur: “Bir insanın, kırk (40) yaşından sonra yaptığı amel, (40) yaşından önce yaptığı amelden daha fazla olmazsa, o kişinin yüzü cehenneme dönmüş (yönelmiş) demektir.” Demek ki insanın, Allah-u Zülcelal katında, her gün biraz daha mesafe kat etmesi lazımdır. Böyle yapamasak bile, hiç olmazsa nefsimizi buna zorlamalıyız.

Dikkat edersek, biz dinimizi Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz. Onun için insan, Kur’an-ı Kerim’de ne var, ne yok bilmeli, onu en iyi şekilde öğrenmelidir. Yusuf Peygamber (as), Allah’ın peygamberlerindendir. Allah-u Zülcelal, onu o kadar eftal yaratmıştır. Böyle olduğu halde, Züleyha ona elini uzattığı zaman, Allah’a şöyle yalvardı: “Ya Rabbi! Ben, kendi nefsimi temize çıkarmıyorum. Beni ondan ve hilesinden muhafaza et. Benim için hapiste kalmak, benden istediği şeyden daha sevimlidir, daha muhabbetlidir.”

Allah-u Zülcelal de buna karşılık onu muhafaza etti. Sonunda onu, Mısır Meliki olarak tayin etti. İşte böyle, Yusuf (as) gibi insan günaha karşı sabırlı olursa, Allah’a kendini bağlarsa, Allah-u Zülcelal de o kişiye, hem dünyada hem ahirette şeref verir. Yalnız, kişinin bu dünyada biraz sabırlı olması lazımdır.

Kişinin, hem günahlara karşı sabretmesi, hem de Allah’a karşı taatında sabırlı olması lazımdır. Fakat, bunları uygulamak da kolay değildir, kendi kendine olmaz. Aynı zamanda, bu dünya bizim için bir imtihandır. Nasıl, bir iş yaparken, mesela, bir ev yaparken terliyoruz, o kadar zahmet çekiyoruz. Sonuçta da ondan sadece adi bir dünyalık elde ediyoruz. Ahiret için de böyle çalışmamız, terlememiz, çaba harcamamız lazımdır.

Biz böyle yaparsak, Allah-u Zülcelal -inşaallah- bize mükafat olarak, Cennet-i Ala’yı, kendi rızasını verecektir. Allah-u Zülcelal’in rızası, Cennet-i Ala’nın nimetleri, ne kadar büyük nimetlerdir. Bizim imtihanımız, bunun yanında yine de çok küçük kalmaktadır. Onun için ahireti kazanmaya gayret edelim. Küçük bir dünya menfaati için ahiretimizi perişan etmeyelim!

Cüneyd-i Bağdadi (Kuddise Sırruhu)’nun bize tavsiye ettiği üçüncü şey, insanın niçin dünyaya geldiğini düşünmesidir.
Ayet-i Kerime’de şöyle buyuruluyor: “Ben insanları ve cinleri, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” Demek ki “Allah beni, boşu boşuna yaratmamıştır, onun için Allah’a ibadet etmem lazımdır.” Diye, düşünmelidir.
İnsan, Cüneydi Bağdadi’nin söylediği bu şeyleri, sabahtan akşama kadar düşündüğü zaman, iyi bir şeyler elde ediyor. Vaktini gafletle geçirirse, sonra perişan olacaktır. Demek ki, ilk olarak insanın daima: “Acaba amelimi eksik mi yapıyorum, yoksa tam mı yapıyorum?” diye düşünmesi lazımdır.

İkinci olarak da insanın nefsini terbiye etmesi ve nefsin kötülüklerinden korunmak için Allah’a yalvarması lazımdır. Çünkü, nefis azgın bir hayvan gibidir. Nasıl bir hayvan arpayla kuvvetlenince, onu durdurmak zorsa, bizim nefsimiz de bu Ahir Zaman’da böyledir. Yemekler çoğalmış, imkanlar çoğalmıştır. Biz de Allah-u Zülcelal’in ibadet ve zikrini yapmazsak, bizi mahvedecektir.

Bir hayvan, nasıl azgınlaşınca etrafına zarar veriyorsa, o da bize zarar verecektir. Allah-u Zülcelal’e bizi nefsimizden muhafaza etmesi için yalvarmamız lazımdır. Bizi, nefsin fenalıklarından koruyacak, ancak O’dur.

Allah-u Zülcelal, Ayet-i Kerime’de şöyle buyuruyor: “Kul, Allah’a yalvardığı zaman, Allah-u Zülcelal de istediği kullarını kendi yardımıyla destekleyecektir.” (Al-i İmran 13)

Allah-u Zülcelal’in kuvvetine sığındığımız zaman, Allah-u Zülcelal de bize kuvvet verecektir. İnsan, kendini ancak “Allah-u Zülcelal katında, benim halim nasıldır, ben kendimi kurtarabilir miyim, kurtaramaz mıyım?” diye düşününce ölçebiliyor. Eğer, Allah-u Zülcelal onu günahlardan muhafaza ediyorsa, kendi taatini ona nasip ediyorsa, ona tevfik vermiş ise, o kişi Allah-u Zülcelal’in kabul etmiş olduğu kimselerdendir. Bu şekilde kendimizi kontrol etmemiz, durumumuza bakmamız lazımdır.

Eğer durumumuz kötüye gidiyorsa, hemen Allah’a yalvarıp: “Ya Rabbi! Beni cehenneme atma!” diye, Allah’ın rahmetine, şefkatine sığmamız lazımdır. Çünkü, her şey O’nun elinde olduğu gibi biz de onun elindeyiz. Bizi, Allah-u Zülcelal hareket ettiriyor.

Bazı büyük zatlar diyorlar ki: “Kişi, sabahleyin işine yahut ta dışarı çıktığı zaman ‘Acaba Allah-u Zülcelal, akşama kadar beni, ne şekilde kullanacaktır’ demesi, ‘Ben ne yapacağım, ne yapmayacağım?’ dememesi lazımdır.” Çünkü, kişinin ne kuvveti vardır ki kendi başına iş yapacak? Yapmış olduğumuz herhangi bir işi, biz yapmıyoruz. Hep Allah yaptırıyor bize. Onun için “Ya Rabbi! Bana, hayırlı olan şeyi nasip et, beni günahlardan muhafaza et!” diye Allah’a yalvarmamız lazımdır.

Allah-u Zülcelal’in bizi kabul edip etmediğini, Cennet-i Ala’yı, rızasını bize nasip edip etmediğini şöyle bilebiliriz. Eğer hiçbir sevap yapamıyor, aksine günah işliyorsak, zikirden mahrum olmuşsak; bu durum iyi olmadığımıza işarettir. O zaman, hemen Allah’ın rahmetine sığınmalı: “Ya Rabbi! Beni cehennemine atma!” diye Allah’a yalvarmalıyız.
İbrahim bin Havvas (Kuddise Sırruhu) büyük zatlardan birisidir. O şöyle buyuruyor: “İnsanın kalbini tedavi eden şeylerden birincisi, Kur’an-ı Kerim’i tedebbür ve tefekkürle okumaktır. İkincisi; ibadet ederken Allah’la huzurda olmaktır.” Hakikaten, bir ibadet yaparken, Kuran okurken, zikir ve hatme yaparken, biraz hafife alıyoruz, bu yüzden de ondan fazla bir menfaat alamıyoruz. İbadetimizi menfaat alacak şekilde yapmamız lazımdır. Baktık ki, ibadetimiz gafletle oluyor, hemen kalbimizi çevirmeli, onu Allah-u Zülcelal’in huzuruna açmalı ve bu şekişde O’na yönelmeliyiz. Çünkü, ibadet esnasında O’nunla konuşuyoruz. O’nunla konuştuğumuzda da üzerimize O’nun rahmeti, feyzi, nisbeti, gelmektedir. İbadeti, bu düşünceyle yapmak lazımdır.

Cebrail (Aleyhisselam), Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e gelip: “Ya Resulellah! İhsan nedir?” diye sordu. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) da: “Allah’ı görüyor gibi ibadet yapmandır. Sen Allah’ı görmesen de, o seni görmektedir” buyurdu.

İhsan, İslam’ın üç bölümünden bir tanesidir. İslam üç kısma ayrılır. Bir tanesi ‘İslam’, ikincisi ‘İman’, üçüncüsü de ‘İhsan’dır. İslam; namaz, zekat, oruç, hac ve kelime-i tevhiddir. İman; Allah’a, peygamberlere, kitaplara, meleklere, hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine, kaza ve kadere inanmaktır.

İhsan ise, -manevi olarak- Allah’la huzurda olmak; ibadet ederken Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmemizdir. İbadetimizi ihsan üzere yaptığımız zaman huzur bulacağız. İbadetimiz bize menfaat verecektir.
“Üçüncüsü; gece teheccüd namazına kalkmak. Dördüncüsü; seher vakti Allah’a yalvarmak, dua etmektir.” Çünkü bu Ahir Zaman’da insanın tek çaresi, daima Allah’a yalvarmaktır.

Evet, seher vakti duaların makbul olduğu bir zamandır. İmsaktan yarım saat, bir saat önce, Allah-u Zülcelal’e yalvarmalı; günahlarımızı affetmesi, bizi doğru yola iletmesi, bizi günahlardan muhafaza etmesi, bize ibadetini nasip etmesi; nihayet rahmetiyle, keremiyle, fazlıyla bizi rızasına müstahak etmesi için yalvarmalıyız. Böyle yaptığımız zaman, kalbimiz tedavi olacaktır.

“Beşincisi, salih kimselerle beraber oturmaktır.” Bu beş şey, insanın kalbini tedavi eder. İnsanın, Allah-u Zülcelal’in emirlerine ne kadar merakı varsa, Allah-u Zülcelal onu, yeryüzünde o kadar aziz kılar.
Çünkü Ayet-i Kerime’de şöyle buyurulmaktadır: “Oysa güç, haysiyet, Allah’ın, Resülü’nün ve mü’minlerindir.” (Münafikun; 8)

İşte mü’min, Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerine karşı ne kadar samimi olursa, Allah da o samimiyeti karşılığında onu aziz kılar. Daha öncede dediğimiz gibi Yusuf Peygamber (Aleyhisselam) bir köle olarak satılmışken, Allah onu azizlerden kıldı. Mısır’a padişah yaptı.

İbrahim bin Havvas (Kuddise Sırruhu) şöyle anlatıyor: “Bir gün susadım. O kadar susadım ki susuzluktan bayıldım, yüzüstü yere düştüm. Yerde bir miktar kaldıktan sonra, baktım ki yüzüme öyle bir su döküldü ki, soğukluğu kalbime kadar tesir etti. Gözümü açınca, öyle güzel bir zat gördüm ki, dünyada onun kadar güzeli yoktu. At üzerine binmiş, yeşil elbiseler giyinmiş, sarı bir sarık sarmıştı. Yanımda durdu. Elinde, altın yahut mücevherden bir bardakta, su vardı. Bana biraz su verdi ve ‘Arkama bin’ dedi. Onun arkasına bindim. ‘Bana ne görüyorsun?’ diye sordu. ‘Medine’yi görüyorum’ dedim. ‘O zaman in ve git, Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’a selam söyle, ve kardeşin Rıdvan sana selam söylüyor de’ dedi. Beni bıraktı. Baktım Medine-i Münevvere’deyim.

Rıdvan (Aleyhisselam) Allah’ın emriyle, Cennet’i idare eden, cennetin bekçisi olan melektir. İbrahim Havvas’a rıdvanı, Allah-u Zülcelal gönderdi ama İbrahim Havvas da muhakkak ki Allah için çok çalışıyor, canını ortaya koyuyordu. Allah da böylece, cennet meleklerini onun yanına gönderdi. Daima Allah-u Zülcelal’e yalvarmamız lazımdır. Bizden önceki Sadat-ı Kiram, Evliyalar bize ne güzel yol göstermişler. İnsanın tek kurtuluş çaresi, daima Allah’a yalvarmaktır.
Hasan-ı Şazeli (Kuddise Sırruhu) şöyle anlatıyor: “Bir gün, bana öyle bir hal geldi ki, Allah-u Zülcelal -ilhamla- sanki beni çağırdı, bana nida edildi. Denildi ki: ‘Sende iki haslet olmasaydı seni helak edecektim.’ ‘Onlar nedir, ya rabbi?’ dedim. Denildi ki ‘Bir tanesi; benim rahmetimi, kendi amelinden daha efdal görüyorsun. Benim rahmetim, senin yanında her şeyden daha üstündür. İkincisi; senin bana yalvarman, hatalarından daha çok. Bu iki şey olmasa, günahlarından dolayı seni helak edecektim.”

Bakınız, o kadar büyük bir zat olduğu halde, Allah-u Zülcelal ona ne dedi. Demek ki, Allah-u Zülcelal’den daima rahmetini, merhametini, şefkatini istememiz lazımdır. Bir de, ne kadar az günah yaparsak yapalım, Allah’a ondan daha fazla istiğfar etmemiz, daha fazla yalvarmamız lazımdır. Allah’ın hoşuna bu gider. Ve kulluk vazifesini yerine getirmiş oluruz.

Allah-u Zülcelal bize iman, imandan sonra Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ümmetinden olmayı ve Ahir Zaman’da tövbe etmeyi nasip etmesine karşılık, ona çok şey borçluyuz. Ona çok şükretmemiz lazımdır. Davud Peygamber (Aleyhisselam) şöyle dedi:
-Ya Rabbi! Ben sana nasıl şükredeceğim? Senin nimetine şükretsem, o da senin nimetindir. Ona nasıl şükredeyim? Çünkü şükrettiğim, ‘elhamdülillah’ dediğim zaman, dilimi sen çeviriyorsun, o kuvveti bana sen veriyorsun, benim bu şükrümde senin bir nimetindir.” Allah-u Zülcelal ona şöyle nida etti:
-Şimdi bana şükretmiş oldun, ya Davud!

Peki, bunun manası nedir, Allah-u Zülcelal niçin böyle karşılık verdi? Bunun manası şudur ki, her şeyi Allah’tan bilmemiz lazımdır. Allah bize iman verdi, ibadet, zikir nasip etti. Bize ne verilmiş ise, ne nasip olmuşsa, hepsi O’ndandır, O yapıyor, O bize veriyor. İşte, her şeyimizi O’ndan bildiğimiz zaman, Allah-u Zülcelal’e şükrümüzü eda etmiş oluruz.
Peygamberlerden biri, bir yerden geçmiş, bakmış ki ufacık bir taşın içinden, öyle bir su çıkıyor ki, insanın acayibine gidiyor. Bir taşa, bir de içinden çıkan suya bakmış. Allah-u Zülcelal o taşı konuşturmuş:
-Ya Allah’ın Peygamberi! Niçin böyle şaşırıyorsun? Demiş. O da:
-Bu su, ufacık bir taştan çıkıyor, bu su nedir? Diye sordu. Taş ağladı. Peygamber ona:
-Niçin ağlıyorsun? Diye sordu. Taş:
-Cehennem ateşinin yakıtı, insan ve taşlardır. Bunu duyduğumdan beri ağlıyorum, cevabını verdi. Bunun üzerine, Peygamber (Aleyhisselam) o taş için dua etti ve “O taşı, cehennem ateşinden muhafaza ettim” diye nida geldi. O Peygamber, taşa bu müjdeyi verdi. Ardından da oradan gitti. Bir müddet sonra oraya gelince, yine baktı ki aynı taş, aynı suyu akıtıyor.

-Allah-u Zülcelal sana müjde verdi, niçin ağlıyorsun? Diye sordu. Taş ona dedi ki:
-Ya Resulallah! Önceki ağlamam cehennem ateşinin korkusundandı, şimdi ise Allah’ın aşkından, muhabbetinden ve sevincimden ağlıyorum. Cehennem ateşinden muhafaza edilmeme dair müjde verildi bana, ben şimdi sevincimden ağlıyorum.

Şuayb Peygamber (Aleyhisselam) bir gün ağlıyordu. Allah (cc) ona nida edip şöyle dedi:
-Ya Şuayb! Eğer cennet için ağlıyorsan, onu sana verdim; yok eğer cehennemden korktuğundan ağlıyorsan, seni ondan muhafaza ettim, niçin ağlıyorsun? Şuayb (Aleyhisselam) şöyle cevap verdi:
-Ne cenneti istediğimden, ne de cehennemden korktuğumdan ağlıyorum. Senin aşkından ağlıyorum ya rabbi! Bunun üzerine Allah-u Zülcelal:
-Ağla (ağlamana devam et), buyurdu.

Bir taşın, Allah aşkından ve sevincinden ağlaması, bizim için herhangi bir hikaye gibi olmasın, bundan ibret alalım. Kuru bir taş, cehennem ateşinden muhafaza oluncaya kadar ağladı. Çünkü cehennem ateşinin yakıtı, insanlar ve taşlardır. Biz nasıl dünya hayatında odunu yakıyorsak, cehennem ateşinin odunu da insan ve taşlardır. Putlar da yanacak olan taşların içindedir. Bir kuru taş, cehennem ateşinden emin oluncaya kadar ağlıyor da, biz akıllı olduğumuz, imanlı olduğumuz halde ağlayamıyorsak, bu ne kadar yanlış bir şeydir ve biz taştan dahi sert olmuşuz demektir.
Küçük günahların kefareti; namaz kılmak, Allah-u Zülcelal’e karşı mahzun ve boynu bükük olmak, bir musibetle karşılaşmak gibi şeylerdir. Fakat, büyük günahlar için mutlaka tövbe etmek lazımdır.

Küçük günahlar, tükürükle dahi çıkan pekmez ve bal lekeleri gibidir. Fakat, mürekkep yahut demircilerin kaynağı gibi yağlı şeylerin lekesi, insanın elinden, sabunlanmadan nasıl gitmezse, büyük günahlar da tövbe olmadan kolay kolay gitmez. İnsan, ancak Allah’a tövbe ettiği, ağladığı, yalvardığı zaman büyük günahı aff olur. Evliyalar (ksm) bize, öyle şerefli, öyle kıymetli şeyler göstermişlerdir ki, onlara karşı istekli ve muhabbetli olmamız lazımdır. Onlar, bu yoldan giderek bu hallere ulaşmışlardır.

Muhammed bin Hasem (Kuddise Sırruhu) “Dedemden şöyle işittim” dedi. “Yakub bin Uneys (Kuddise Sırruhu), bir hastalıkla müptela olmuştu. Doktorlar çaresini bulamadılar. Sehl Bin Abdullah (Kuddise Sırruhu) bunu duydu ve “Benim yanıma getirin” dedi. Sehl Bin Abdullah (Kuddise Sırruhu) çok büyük bir zattır. Yakub bin Uneys de çok zengin bir zattı. Onu oraya götürdüler. Sehl, üneys’in başının üzerine vurdu. “Ya Rabbi! Sen ona nasıl çok günah göndermişsen, taatini de ona gönder!” diye dua etti. Adam, birden o kadar ferahlandı ki: “Allah senden razı olsun. O illet, o hastalık benden gitti” dedi. Ona ne kadar mal vermek istediyse de, Sehl bin Abdullah “Bir zerresini dahi almam” dedi. Oradan ayrıldıktan sonra, Sehl’in arkadaşları:
-Niye almadın, fakir fukaralar vardı, onlara dağıtırdın, dediler. Sehl:
-Hele bir yere bakın, dedi. Baktıkları her yer, hep altın olmuş. Dedi ki:
-Benim için her yer altındır, ben onun malını ne yapayım.

İşte, öyle büyük zatlar vardır. Allah-u Zülcelal bizi onların hayrından mahrum etmesin. O zatlar, Allah için canlarını veriyorlardı. Gece gündüz Allah’a ibadet ediyorlardı. Yatsı abdestiyle sabah namazı kılıyorlardı. Onların vücudu, daima Allah’ın nuruyla nurlanıyordu.

Onların ibadetine ve nefislerine karşı tutumlarına, şu örneği verebiliriz. Ali bin Abdurrahman (Kuddise Sırruhu): “Bir gün, Hasan-ı Nuri’nin yanına gittim” dedi. “Baktım ki ayakları şişmiş.

-Bu nedir? Diye sordum. Başından geçenleri şöyle anlattı:
-Bir gün, nefsim benden dolma istedi. Ona dedim ki: ‘Onu sana vereceğim, fakat Allah’a tövbe edeceksin, ibadet yapacaksın, bu konuda bana söz ver’ dedim. O da bana söz verdi. Onu doyurdum. Daha sonra nefsime: ‘Kalk namaz kılalım’ dedim. Baktım ki, hemen sözünü değiştirdi, kılmak istemedi. Ben de onun bu davranışına karşılık olarak, 40 gün oturmayacağım dedim ve sonunda ayaklarım böyle oldu.

Bakınız onlar nasıldı? Allah da onlara cennetten melek ve su gönderdi, altınları ayaklarının altına serdi. Çünkü onlar, Allah rızası için nefislerini öldürüyorlardı.

Allah-u Zülcelal, hiçbirimizi onların hayrından mahrum etmesin ve bize istediği şekilde amel-i salih nasip etsin, inşaallah.
Sallallahu ala Seyyidina Muhammedin Nebiyyü’l Ümmiyyi ve ala Alihi ve Sahbihi ve sellem

  

 

 

SEYYİD SAKİ HAZRETLERİ’NİN SEYDA HAZRETLERİ (K.S.) VE SEYYİD ABDULBAKİ HAZRETLERİ (K.S.) İLE İLGİLİ SOHBET MÜLAKATI

MÜLAKATI YAPAN: ALPEREN GÜRBÜZER(DAHA ÖNC EGÜNDÜZ GAZETESİNDE YAYINLANDI)


-Seyyidim, Seyda Hazretlerinin çocukluk dönemlerinden anlatır mısınız?
-Çocukluk dönemleri hatırımıza gelmiyor. Ancak son irşad dönemleri aklımıza geliyor. Seyda Hz.’leri Gavs Hz.’lerinin en büyük destekçisi ve yardımcısı idi. Gavs (k.s.), dar-ı beka’ya irtihal edince yirmi sene üzerinde irşad faaliyeti başlar. Bu sefer yardımcı olarak seyyid Abdülbaki hazretleri vardır ve onun dışında doğru dürüst yardımcısı olmamakla beraber,bu kadar geniş bir kitleyi irşad yaptı.


-Seyyidim, seyyit Abdülbaki Hazretleri aynı zamanda babanız oluyor. Bir baba olarak halifelik döneminde seyda Hz.leri için derdi ?


-Bize nasıhatı genelikle şu oluyordu:
“Eğer benim evlatlarımsanız sanız bana itaat etmeyin, bu zata itaat edin. Benden hiçbir şey sormayın”
Yani kendisini kesinlikle baba olarak, bizimle kendisini mürşidin arasından çıkarttı. Bizi bu tarikata ısındıran Seyyid Abdülbaki Hazretlerinin bu halleri ve tavırları oldu. O’nun davranışları aileye çok etki yaptığı gibi, bizleri de Seyda Hazretlerine bend ediyordu. Hem bizleri mümkün mertebe bu yola teşvik ediyordu, hem de kendisi bizatihi hayatında uygulayarak örnek oluyordu. Zaten öyle olmasaydı bugünkü durum olmazdı. Malumunuz , irşad halkası illa ki babadan oğula , ya da kardeşten kardeşe geçecek birşey değil. Bu elde edilen ve çalışarak ulaşılan bir nimet. Seyda Hz.lerinin büyüklüğü Seyyid Abdülbaki Hz.lerinde daha da gerçek meyvesini verdi. Bugün baktığımızda cemaat üçe dörde katlandı. Yine cezbeye bakıyorsun büyük bir mürşidin alametini gösteriyor.


-Seyyidim, Seyda Hazretleri döneminde Seyyid Abdülbaki Hazretlerini hep arkasında iki büklüm bir vaziyette arkasında görüyorduk. Bunu nasıl izah edersiniz?


-Bence O’nu gören âdâbı ve âdâbın ne olması gerektiğini bilmesi lazım. Seyda Hz.lerinin arkasında yürümesi olsun, suskunluğu olsun, edebi olsun ve sofilerin içinde kayboluşu çok büyük bir hadisedir. Hatta Seyda Hz.leri döneminde bile , âdâbı öğrenmek isterseniz Seyyid Abdülbaki Hazretlerini görün diyordum. Sizin de söylediğiniz gibi iki büklümdü adeta. O’nun âdâbı ve halleri bizim aileye çok etkisi oldu. On ila oniki sene medrese hayatımda ve aile ortamında babamdan en belirgin gördüğüm hal, âdâbı idi.


-Seyyidim , Seyda Hazretleri sizin amcanız olması dolayısıyla bize aktaracağınız bir hatırasını anlatırmısınız?
- Bir gece vaktiydi. Bir baktım patırtı kütürtü ve ses geliyor. Çok korktum o ara . Acaba suikast mı var diye. Kalktım, Gökçeada’da kaldığımız evin etrafını dolaştım, bir şey göremedim. Tabii sabah oldu, fakat hâlâ o anı unutamıyordum. Merakımı yenemedim ve Teyzeme söyledim:
-Teyze, gece böyle böyle oldu neydi bu?


Teyzem yüzümdeki şaşkınlığın farkına vararak bana olayı şöyle anlattı :
-Valla, ben çok korktum. Korkudan amcanı uykudan kaldırdım. Uykudan kaldırılınca bana kızarak, uykudan niye uyandırıyorsun ? dedi . Ve tebessüm hali gelince gördüğü rüyayı anlattı. Şöyle dedi :
Resul-i Ekrem Efendimizi rüyamda gördüm . Mahşer günüydü .Resulüllah (S.A.V.) tarafına doğru bağırarak ;
-Ya Resulüllah ! Beni bu Ümmetine feda et .


İşte o anda , Resulüllah’ın şeklini tam bilemeyeceğim ama, beni o sırada uykudan kaldırdın ve rüyam tam olmadı.
Seyda Hazretleri’nin Gökçeada’da geçirdiği günlerde bir senenin üzerinde beraber kaldığım en çarpıcı hatırası bu olmuştur. Bu hatıra her yönüyle hem madden hem de manen Ümmet-i Muhammediye’ye feda olmaya çalışmanın bir ifadesidir. Ümmeti Muhammediye için ateşe girmek bile büyük fedakarlıktır. Yani netice itibariyle Seyda Hazretleri olsun, Gavs Hazretleri olsun , Şah-ı Nakşibendi (K.S.) olsun, bütün sadatlar bayraktarlık yaparak, kendilerini bu şekilde Ümmet-i Muhammediye’nin yoluna feda ettiler.


- Seyyidim, Seyda Hz.lerinin vefatına yakın zamanlarda sohbet etmeye başlamasını nasıl yorumluyorsunuz ?
-İşte , zaten Seyda Hz.leri sohbet etmeye başlayınca içimize kurt düştü. Çünkü , ondan önceleri hiç sohbet etmiyordu. Sadece Gavs Hz.leri vefat ettiği dönemlerde biraz hafif sohbeti oluyordu. Son zamanlarda sohbete başlayınca, ben dedim; ya kıyamet kopacak bizi uyarıyor, ya da vefat edecek. Tabii bu vefat nefsimizin hoşuna gitmiyordu ve hiç düşünmediğimiz, gerçekten hiç aklımızın ucuna dahi gelmesini istemiyorduk. Elbette ki, ölümü her zaman saniyeler içinde kendimize hissetmemiz lazım , ama O’nun vefat edeceğini ne hissediyorduk ne de sanıyorduk. Fakat o sohbetleri korku veriyordu bize. Zamanla içimizdeki o korkular da çıktı maalesef. Maalesef diyorum kendi açımızdan, kendisi açısından ise muhakkak hayırlara vesile oldu. Resul-i Ekrem Efendimizin yaşında vefat etti. Bizim için zor oldu tabii.


Seyda Hazretleri’nin vefatıyla yaşadığımız süreçte tecrübe kazandığımızı idrak ettim. Şimdi burada sadatlar’ın himmeti çok büyüktür. Dikkat ederseniz Seyda Hazretleri’nin vefatından sonra Menzil’e gelmiyen çok az insan oldu, ya da sapmalar hiç olmadı gibi. Asıl olan Seyda Hz.lerinin dar-ı bekaya irtihaliyle O’nu sevmemiz gerektiğini anlamaktır. Burda gaye mürşidi sevmek, Resulüllah’ı sevmek ve muhabbete hasıl olmaktır. Resulüllah (S.A.V)’in muhabbeti hasıl olabilmesi için Kur’an-ı Kerim’de mealen : “Eğer beni sevmek istiyorsan Resulüllah’ı sevin” diye buyuruyor. Yani, eğer sizi sevmemi istiyorsanız Resulüllah’ı sevin mesajı var. O halde Resulüllah’ı sevmekle
’ı sevmiş oluyoruz. Seyda Hz.lerine olan sevgimiz bizi Resulüllah’a götüren basamaktır. Bu basamaktan gaye davadır. Dava ise şeriat-ı garra ve sırat-ı müstakimdir. Eğer Seyda Hazretlerine olan sevgi ve muhabbet bizi oraya götürmemişse, bugünkü bu davanın devamını sağlayamazdık. Geçmişte bazı duyduğumuz insanlar mürşitleri vefat edince tarikatı bıraktığını müşahade ettik . Bu durum o insanların sevgiden yoksun olduklarına işarettir. Oysa , Sadatların yolunda mürşitten sonra ayrılma onların sevmediği metoddur, devamlılık esastır. Sadatlar sadece bize basamak oluyorlar, ’a götürmek için Ümmet-i Muhammediye’ye hizmetkarlık yapıyorlar. Bizim onların ardında her seferinde ağlamamız, bence onların gidişine değil de kendi halimize ağlamanın kanaatindeyim. Acaba yetim mi kaldık ? Ama Elhamdülillah bizi yetim bırakmadılar, bizi çobansız da bırakmadılar. Bu kapılar da kapanmadı. Onun için şunu sürekli herkesin aklında bulundurması lazımdır:
Sadatlar’ın sevdiği şeyleri sevmek gerekir. Ya da bize ne yaptırmak istiyorlar, kendilerine mi taptırmak istiyorlar, yoksa ’a mı? Kendi ahlakını mı ihya etmek istiyorlardı yoksa sünnet-i seniyyeyi mi ? Bütün bu soruları tahlil edip hakikate talip olmalıyız. Sadatların bize dersleri hep zikir ve Kur’anın tatbiki oldu . Netice itibariyle Sevgilinin sevgilisi sevgili olmalıdır. Sevgili ise şeriattır ve sünneti seniyyedir. Yani bu kapının ve bu zatların en büyükleri şeriattan ayrılmamak ve ayrıltmamaktır. Kalabalık ölçü değildir . Sayıya takılmamak en doğrusu . Uçmakmış , şuymuş veya buşmuş , bu tür kerametler doğrudur ama , büyüklüklerine delil olamaz.


Ben birgün Seyda Hz.lerinin yanındaydım. Kerameti sordular . Dedi ki :
Bu Nakşibendi tarikatında keramet yeni adete girmiş bir kız, nasıl adetini annesinden , babasından ve etrafından saklıyorsa, aynen Nakşibendi tarikatının evliyaları da kerametlerini dışarıya çıkarmalarını ayıp telakki etmektedirler. Bazan -ü Teala izhar ediyor, onlardan başkasının hidayetine vesile olabilmesi için. Sadat-ı Nakşibendi yolunda mecbur kalmadıkça keramet olsa dahi, O zatın haberi oluyor, haberi olmuyor, bazan sofinin haberi oluyor , bazan zatın haberi oluyor, bazan da hiçbirinin haberi olmıyacak şekilde tecelli edebilir. Bu tür kerametler onların büyüklüklerine ölçü değil , tek ölçü şeriate uygun davranışlardır.


Bugün dikkat ederseniz bazı sapık olaylara şahit oluyoruz. Eğer müslümanlar şeriatı biraz bilseydi bu sahte insanların peşinden gitmezdi. Onun için Şeriatı herkesin bilmesi lazımdır. Evliyaların büyüklükleride şeriata uygun davranışları ile ölçülüdür. Biz sadatlardan kesinlikle hilaf-ı evla , yani fetva kısmına aykırı hiçbirşey görmedik.Mesela Cem-i tehir, cem-i tekdim hilaf-ı evla konusudur. Bu mevzuda dört mezhep birleşmediği için , Vallahi birgün Ankara’ya giderken Seyyid Abdülbaki Hz.leri benim namazımı tekrar bana kıldırdı. Çünkü tehiri , cem-i takdim etmiştim. Yani hilaf-ı evlaya bile gitmemişler, işin fetvası şudur , budur demeden arabayı durdurdu namazı tekrarlattılar bana. Kelimenin tam anlamıyla onların en büyüklükleri şeriata uygun davranmalarıdır. Tabii ki , şeriat demek Kur’an ve hadis demektir. Her ne kadar bugün şeriat kavramı yanlış lanse edilmeye çalışılsa da gerek Türkiye’de gerekse İslâm aleminde bilinen manada şeriat Kur’an ve hadistir. Kur’an ’ın , hadis ise Resulüllah’ın kelamıdır. Kur’anı anlamada hadis birinci kaynaktır. Yani hadis Kur’anın tefsiridir ve bize açıklayıcı şekli diyebiliriz. İşte bu tasavvufta o şeriat-ı uygulamaktır. Mesela (C.C.) Kur’an-ı Kerim’de: “Ancak kalbler ’ın zikri ile mutmain olur” buyuruyor. Şimdi bunu nasıl biliriz? Herkes ayet-i kerimeyi okuyor ama nasıl anlıyoruz?Nasıl işte ? Uygulamayla , yaşayarak o belli olabiliyor. Kalb-i huzura erebilmek için ’ı zikretmemiz lazım .


- Seyyidim, Seyda Hz.lerinin; “Bir medrese talebesini binlerce sofiye değişmem” sözünden maksat nedir?
İşte görüyorsun bir medrese talebesi binlerce sofiye üstün geliyor. Medrese talebesinden maksat ilimdir. Burda ilme önem veriliyor, şahsa değil . Çünkü ilim farzdır . Söylenilen ilimdir ve ilme teşviktir. Onun için yanlış anlamamak gerekiyor.
Bazen soruyorlar : Farzdan önceki farz nedir ? Cevap olarak ilimdir diyorum . Feraiz’i bilmemiz gerekmeyebilir ama, oruç, namaz ve helal-haramı vs. bilmek farzdır. En azından ilmihallerden farz kısmını bilmek zorundasınız. Fakat ilmin tamamını bilmek şart değildir. Sadece farz kısmını bilmek yeterli.


İlmin geniş ve kapsamlıca bilinmesi ancak ve ancak belli bir eğitim sürecini yaşamakla elde edilebilir. Muhakkak zahiri ilim olmadan batıni ilim de olmaz . Şeriat tarikatın zırhı derken bunu kastediyoruz. Onun için kim çoban olmak istiyorsa zırhını da alması lazımdır.


Dikkat ederseniz Nakşibendi tarikatındaki mürşidler de zahiri ilmini bitirmeyen halifeler yoktur. Belki vardır , olmuştur ve adapsızlık olmuş, o da sönmüş gitmiştir. Yani cahil Nakşibendi tarikatının halifesi kesinlikle irşad yapamamıştır. Alim denilen bir insan hadis ilmi , tefsir ilmi , fıkıh ilmi gibi ilimleri bilmeli ki alim olabilsin . Bu ilimleri bilenlere alim deniliyor. Sadece dünyevi ilme sahip olanlara alim denilmiyor. On ila onbeş sene devam ettiğim medrese hayatımda , medrese Hocamın Menzil’e intisap etmediği zamanda onun bir kelimesi vardır. Diyor ki :
Bu kapıda otuz-kırk senedir şeriat dışında birşey görmedim.


Hatta Medrese Hocam önceleri Şeyh Maşuk’a bağlıymış. Şeyhi vefat ettikten sonra bir mürşide bağlanmak için yola koyuluyor ve Seyda Hz.lerini görüyor. Göğsünden bir güneş çıkıyor gibi kendisini etkilediğini anlattı bizlere. Bir seferinde de istihareye yatmış ve istiharede Seyda Hz.lerinin iki memesinin altından iki tane güneş çıkıyor gibi görmüş ve o haliyle iki ışığı gördüğü an Seyda Hz.lerine demiş ki:
“Bana da doktorluk yap.”
Yani intisap etmek istemiş. Oarada eski Şeyhi , vefat eden Şeyhi gözükmüş, durmuş ve utanmış. Bunlar tabii istihare ile oluyor ve derken Seyda Hz.lerini intisap etmek nasip oluyor.


Seyda Hz.lerinin göğsünden çıkan iki ışığı ilme de yorabiliriz. Seyda’mız zaten medrese ilmini bitirmişti. Medrese ilminden sonra , yani zahiri ilmi bitirmiştir ki, bilahare yalnızlıktan dolayı devam ettiremedi . Sadece manevi ilme başladı . O ilm-i kal’den ilm-i hal’e geçti. Malumunuz ilmin de iki çeşidi var:
-İlm-i kal (zahiri- sözlü ilim)
-İlm-i hal (batın-ı ilim)
Bildiğiniz gibi, Cüneydi Bağdadi Hz.lerine sormuşlar.
- Falancı şeyh nasıl ne kadar büyüktür, işte uçuyor.


Demiş:
- Yok. Büyüklükse kuş da uçuyor.
- İşte falan zat suyun üzerinde yürüyor.
- Yok kurbağa da yüzüyor.
- İşte , falan zat da maşrıktan mağrıba gidip geliyor.
- Yok .Şeytan da maşrıktan mağrıba seyrediyor, tarzında sorulara cevap veriyor.
Yani büyüklük ölçüsü şeriata uygunlukla anlaşılır. Hatta Şah-ı Nakşibendi’ye sormuşlar:
- Kurban büyük mürşidi nasıl bilirsiniz?
Şah-ı Nakşibendi (k.s.), aynı Cüneyd-i Bağdadi Hz.lerinin cevabını vermiş:
-Şeriata bağlılığından bellidir.


Mürşidin bizim elimizdeki tahlili şeriata ittiba etmesiyle idrak ederiz. Şimdi bu kapının gerçekten şeriata bağlılıkları tartışılmaz. Eğer şeriata bağlı kalmasaydı Sadat-ı Kiram’ın yolu bu denli ilerleyemezdi. Bugün bu topluluğun buraya toplanması onun meyvesidir . Aslında büyüklük ölçüsü kalabalıkla da değil , o da muteber değildir. Sadece bir muteber olan bir husus vardır: Şeriata uygunluktur.


- Seyyidim, Seyyid Abdulbaki Hz.leri genç yaşlarda hasta olduğu halde , Gavs Hz.leri O’nu hem medrese ilmi öğrenmek için Van’a gönderiyor , hem de orada tevbe vermesi için görevlendiriyor. Sizce “hastalık , ilim ve irşad” üçünü birarada yürütmesi mümkün mü ?


- Bunun üçünü bir arada götürmesi sevdikleri iş olduğu için , hatta on tanesini de götürebilirler. Nasıl ki , insan sevdiği zaman yemeğin beş çeşidini de yiyebiliyorsa , hasta olduğu zaman da mide sevmediğinden bir tanesini bile kaldıramıyor. Aynen öyle bir insan , bir işi yapacağı zaman sevmesi ve inanması lazım. Bu büyük zatlar aynı duygularla yüklü olduklarından dolayı, onlara zor gelmiyor. İşte verem hastalığı vardı kendisinde. Kesinlikle hastalık sürecinde bile gece namazlarını ihmal etmemişlerdir. Artık hayatları ahlak olduğu için yaşam şekline dönüşmüş.
Seyyid Abdülbaki Hz.leri hapiste kaldı. Yanılmıyorsam bir ay civarında. Bu durumu haber alan Dayım Seyyid Sıdkı gözyaşlarını tutamayarak Gavs Hazretlerine anlatmış. Gavs (k.s.) demiş:
- “Ağlama. Bu da Sadatlar’a mutabaattır. Bütün Sadatlar hapse girmiş, sürgün olmuş, idam edilmiş. Bu bir ay hapse girmiş çok mu? Şükür et .”


O zatlar varis oldukları için o çile biraz da ordan dağılacak mecbur. Eğer bu gibi hadiseler olmasaydı, bir Seyyid Taha Hz.leri Seyyid Abdullah (k.s.)için söylemiş:
S. Abdullah’ın bir yönünden şüpheye düştüm. Herkes O’nu seviyor, muhalefet eden yok. Düşünebiliyormusunuz Sadatlardan ender de olsa muhalefet durumla karşılaşmıyanları merak konusu olabiliyor. Çile bu yolda artık mutabaat olmuş. Çile ile bu şekilde örnek oluyorlar. Daha doğrusu bize sabır tesellisi oluyorlar. İşte bu büyük zatlar Resul-i Ekrem de çile gördü diye bizim imanımızı korumaya alıyorlar. Bunlara eziyetle biz korunmaya alınıyoruz.
- Seyyidim , biraz da Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin bel ağrılarından bahsedebilir misiniz?


- Bel ağrıları şiddetli derecede seyrediyordu. Hatta ameliyat olmadan önce çok hastaydı, kırk güne kadar yatakta kaldı, ameliyat olmak istemedi. Çok sıkıştırdık yine ameliyat olmadı. Bu durumunun camiiye gidip gelmesinin engel olmıyacağını ve böyle de idare edebileceğini buyurdular bize . Fakat artık ayakları zayıflamaya başlamıştı. Gerçekten tehlikeli noktaya gelmişti. Seyda Hz.leri O’nun yanına geldi, dedi:
“-Ameliyat ol, takdir-i ilahi neyse olur.”


Seyyid Abdulbaki (k.s.) cevaben :
“- Valla kurban ağrıdan değil de , bunun için…” dedi . İçindeki tam o niyetini söyleyemedi. Yani camiiden ve taatından olurum endişesini dile getiremedi. Nihayet , Seyda Hz.lerinin o telkininden sonra ameliyat oldu.
Elhamdülillah , bugün hiç olmıyacak şekilde irşad faaliyetlerine devam ediyor. O ameliyattan sonraki günlerde de yine bel ağrılarının nüksetmesine rağmen hiçbir şikayetini ne gördük ne de duyduk. Yani oh’dur , ah’dır, bu da hastalıktır serzenişine rastlamadık. Hastalığını bile doktora söyleyeceği zaman utanarak söylüyor. Belki bizim zorlamalarımızla oluyor.


Yanılmıyorsam Şeyh Muhyiddin Arabi Hz.leri bir hastalanmış. O’na demişler :
“- Doktora git…”
Demiş ki :
“-Zaten doktor evimi yıkmış. Rabbü’l Alemin takdir etmiş, ne doktoru…”
Tabii doktordan çare bulmak adetullahtandır ve sünnettir. Muhyiddin Arabi Hz.lerin ne doktoru falan demesi aslında çare bulmayı reddetmek anlamında değil. Bence onlar hallerini şikayete dönüştürmemek içindir. Seyyid Abdulbaki Hazretleri dinlenme için Afyon’a gelmesi bahanedir. Sebebi irşad faaliyetleri ve Ümmet-i Muhammediye’nin hidayeti içindir. Hatta Seyda Hz.lerinin makamı içindir, boş kalmaması dolayısıyladır.


Fakir insanlar çoktur , Menzil’e gelemiyor. Onların en büyük ıslahatı irşad faaliyetlerini yoğunlaştırmasıyla istirahat etmektir. Nasıl ki, en büyük azab iki sevmiyen insanı biraraya getirmekse , en büyük rahatlık da seven insanların bir arada olmasıdır. Araştırmalar ve ilim adamları da bunu teyid ediyor. Seyda Hz.leri için de romatizma ağrıları dolayısıyla Afyon’a gidiyor deniliyordu. Ama şunu bir kere daha beyan edeyim ki; kesinlikle irşad faaliyetleri içindir, bizim anlamamız içindir.


- Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin Seyda Hz.lerine beyatı nasıl oldu ?
- Seyyid Abdülbaki Hz.lerinin , Seyda Hz.lerine beyatı 21 gün sonra gerçekleşti. Tabii Gavs Hz.leri hakikaten çok değişik bir mürşiddi.. Kasrik hep eşkıya , soyguncu bir mekandı. Onun için çok O’nu gören kesinlikle Gavs Hz.lerinden ayrılmazdı . Hırsız olsa bile hırsızlığından dönüyordu. Seyda Hz.leri ve Gavs Hz.lerinin müsbet faaliyetleri oldu. Burda babamı da çok seviyorlardı, küçüktü, hastaydı. Gavs Hz.lerinin O’na şefkatı, sofilerin O’na olan muhabbeti ve ayrıca Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin kendine özgü yönü dikkat çekiyordu o zamanlarda. Gavs (k.s.)’ın şefkatı yediden yetmişe herkes de sevgi oluşturuyordu.


Gavs Hz.leri vefat ettikten sonra tabii en büyük Seyda Hz.leri vardı. Seyyid Abdulbaki Hz.leri yanılmıyorsam yirmi bir güne kadar tevbe alıp intisap edememişti . Ama bize kendisi söyledi; Seyda Hz.lerine karşı olan itirazından dolayı değildi .


Ben 11-12 yaşında idim . Gavs Hz.leri zamanında küçüktüm. Vefatı bizim ailede ağır gelmiş ve biraz şok olmuştuk. Bence o şokun etkisinden babamın intisabı gecikti. Tabii bazı hulefalar babamın bu tutumuna baskı yapmışlar, fakat hepsini reddetmiş. Hatta bazı halifeler Seyda Hz.lerine de bu durumu şikayet etmişler. Seyyid Abdulbaki Hz.leri bütün bu şikayetlere hiç aldırış etmeden, hakikaten herşeyini bırakarak Gavs Hz.lerinin kapısına yapışmıştı.
Tabii ki dünya çekemezliği ne kadar varsa ,ahiretin de çekemezliği vardı. Hiç farkı yok, aynı ticaret gibidir. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu halini çekemiyenler oldu. Hatta birgün Seyda Hz.lerinin yanında Gavs (k.s.)’ın halifelerinden biri laf söylemiş. Bu yüzden bir halifesini dövmeye kalkışmış bile . Tabii intisap ettikten sonra bu tür olayları bize anlatmıştı.Seyda Hz.leri tutmuş O’nu:
“- Seyyid Abdulbaki otur” demiş. O da herşeyden vazgeçerek Seyda Hz.lerine beyat ediyor. Hatta ve hatta hatırlıyorum bize ve annemize şöyle bir hatırlatmada bulunarak:
“- Siz gitmek istiyorsanız gidin.”dedi.


Biz tabii köydeki bazı olaylardan dolayı bir iki kere gitmek istedik, buna bizatihi yaşadık. Babam bir kez daha :
“- Beni dinlerseniz gitmezseniz. Ama gidiyorsanız gidin, ben gelmiyorum, hiçbir yere ayrılmıyorum.” Diye kendi ile mürşidi arasında hiçbir perde kalmadığını beyan etti. Yine bazı olaylardan dolayı birgün babama dedim ki :
“- Kurban , hakkı bilmez mi?”


Seyyid Abdulbaki Hz.leri cevaben :
“- Oğlum , imanımızı, herşeyimizi bu zatın eline vermiştir. O’nun hakkı herşeyi onda bulmakla mümkün ve buna inanın.” Dedi.
Yani, babam imanını mürşidden biliyordu. Onun için Seyda Hz.lerinin irşad yıllarında en büyük yardımcısı Seyyid Abdulbaki Hz.leri oldu. Gerek medrese faaliyetlerinde , gerekse Menzil’in işlerinde aktif olarak faaliyet gösterdi. Ondan sonra da amele başlayınca bu seferde iki büklüm olarak yap dedi yaptı , yapma dedi yapmadı. Yani tabiri caizse 8 şarttaki ölüm rabıtasında ölü yıkayıcısının elinde teslim olduğumuz gibi, babam da mürşidinin elinde ölü ve cansız gibiydi. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin halifelik dönemlerinde bizim zahiri gözle gördüğümüz bir yanılma olmamıştır bu konularda. Gavs Hz.leri vefat ettikten sonra babamın zahiren Seyda Hz.lerine çok desteği oldu.
- Seyyidim , Nakşibendi Tarikatının mürşidleri arasında fark var mı ?


- Nakşibendi Tarikatının mürşidleri olsun, sofileri olsun insan nefesleri kadar değişik meziyetleri ve meşrebleri vardır. Tabii bunları birbirine tercih etmek son derece yanlıştır. İşte Şah-ı Nakşibendi mi daha büyük , yoksa şu mu daha büyük ? gibi sorularla meşgul olmak abesle iştigaldir. Haşa o bizim haddimize düşmüş değil .


Sanatkâr yaptığı işten belli olur. Tabii ki, sanatkâr sanatkârı yetiştiriyor ve o zaman sanatkârlık belli oluyor. Netice de hepsi Resulüllah Efendimizin (S.A.V.) büyüklüğüdür. dostları Resulüllah (S.A.V.)’in bahçelerinden yetişen güllerdir. Hepsi o bahçeden yetişiyorlar. Burda esas olan hangi bahçevan bahçeyi daha iyi bakıyorsa, işte o en güzeli ve en büyüğü olabiliyor. Hepsi büyük ama , büyük devamlı kendinden daha tecrübe demektir. Bir mürşidde mevcut bulunan tecrübenin mürşide aktarıldığında bir sonraki mürşid tecrübeye tecrübe ilave ettiğinden dolayı, sanki daha büyük gözüküyor, ama bence hepsi dediğim gibi aynıdır. Yani bu büyüktür, şu küçüktür diye mütalaa’da bulunmak yanlıştır. Önemli olan bu irşad faaliyetinin halen sağ olması ve kıyamete dek süreceği gerçeğidir.


- Seyyidim, irşad sürecine baktığımızda, Gavs Hz.leri zamanında tek tek tevbe, Seyda Hz.leri zamanında 10-15 kişiye tevbe ve Seyyid Abdulbaki Hz.leri döneminde ise hiç de alışık olmadığımız irşad metodu dikkatimizi çekiyor. Bu durumu izah edebilir misiniz?


- Bazı şeyhler Seyda Hz.lerinin 10-15 kişiye bir anda tevbe vermesine itirazda bulundular. Niye 10-15 kişiye veriliyor diye. Şimdi de Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin 75-100’e yakın kişiye bir anda tevbe verdiğini müşahade ediyoruz.O’nların mevcut şartlara göre bazı imkânları faaliyete geçirmesini yanlış anlamamalı. Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin ip’le (şeritle) vermesi hakikaten bir imkandan kaynaklanıyor. Gerçi ben Afyon’da değildim ama, duyduğum kadarıyla orası artık o kalabalığı kaldıracak yükte değilmiş. Onun için araştırdık, inceledik şeritle Sadatlardan , yanılmıyorsam Abdullah Dehlevi Hz.leri’nin halifelerinden tevbe vermiş. O yazılardan derledik , topladık Afyon’a gönderdik. Hatta sorduk şerit’e (ip’e) kaç kişi olabilir diye , 75-100 kişi arasında olabilir dediler. Nasıl ki , Seyda Hz.lerinin 10-15 kişiye bir arada tevbe vermesine itiraz edenler olmuşsa, Abdullah Dehlevi Hz.lerinin halifelerinden birinin şeritle vermesine de itiraz etmişler. Aslında bu Nakşibendi tarikatının ikinci meyvesi oldu.


Dikkat ederseniz Gavs Hz.leri Menzil’in ismini Buhara koymuş. O kadar hicret hayatından sonra buraya geldiği zaman Menzil’in ismini Buhara’ya çevirdi. Menzil’in ismi aslında Buhara’dır. Bazı itirazlardan ve o günkü ortamların müsait olmayışından dolayı o isimi pek kullanılmadı, ama Menzil’in adı dediğim gibi Buhara’dır.


Bu Buhara Şah-ı Nakşibendi’nin Kasr-ı Arifanı’dır. Bence Buhara ikinci Nakşibendi tarikatının alevleyişidir. Bu da mecbur ki , artık o zaman Resul-i Ekrem Efendimiz’e bu tarihe kadar yapılan irşadın hepsinin tekrar yeşermeye başladığı mekânın adıdır:Buhara… Onun için bize normal geliyor. Çünkü bu zatların büyüklüklerinden bu isimi alıyor.
- Seyyidim, Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin Türk-i Cumhuriyetlere ve Türk-i illere olan ziyaretinden bahsedebilir misiniz?
- Benim şahsi inancım Türk-i Cumhuriyetlere yapılan seferde tüm o sadatlarla görüştü. Kesinlikle her yerde oldu ve bir kere şahit oldum. Birgün Şah-ı Abdulhalık-ıl Gücdivani Hz.lerinin türbesindeydik. Türbenin etrafında bir kez dönerken , herhalde farkında olmadan sırtım merkada gelmiş, nasıl gelmiş, ben de bilmiyorum. Babam beni hemen çağırdı, dedi:
“Sırtını merkada dönme.”


Bu halimi düzeltmeye çalışırken , bu seferde sırtım Seyyid Abdulbaki Hz.lerine geldi. Herneyse , ben anladım ki, kesinlikle onların hepsiyle buluştular. Bazı kimseler var anlatılamıyor. Nasıl ki, suyun tadı nasıldır?sorusuna cevap veremiyor ancak suyu içerek anlıyorsak, gerçekten de orda bazı yaşanan hadiseler söylenilmiyor, yaşamak lazım . Oraya gidenlerin hepsine ve hangisinden sorarsan sor, bence bu cevabı verirler. Yani kelimelerle ifade edilemiyor.
Şah-ı Abdulhalık-ıl Gücdivani Hz.lerinin merkadında benim içimde acaip bir sıkıntı vardı. Bakıyorduk insanlar hep ağlıyor, mahsun bir halde ve bizde acaip bir tutkunluk vardı. Şah-ı Nakşibendi (k.s.)’ın türbesine gittik , geceydi. Yine aynı acaip haller burda da devam etti. Tabii rabıtadayız, bir an gözümü açtım. Bir baktım, sanki Seyyid Abdulbaki Hz.leri Seyyid Fevzeddin’in kafasını elinin arasına almış , O’nu havaya kaldırmış gibi gördüm. Daha ben Fatiha duymadan gözümü tekrar kapattım, bir baktım bu sefer ellerinin arasında ben varım. Gerek Seyyid Fevzeddin’in gerekse bizim sakal koyuşumuz bu topraklarda ve Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin elleri arasında gerçekleşti. Çok değişik bir haldi, anlatılamıyor, hem de anlatamayız da . Ordaki insanlara da sorarsan hepsinde bir haller oldu ama, kimse ne olduğunu gerçek manada bilmediği kanaatindeyim.


Seyyid Fevzeddin dedi ki :
“Ben Şah-ı Nakşibendi Türbesine kadar, kesinlikle sakal koymak gibi düşünce kalbimde yoktu. Her ne olduysa orda oldu.”
Hakikaten orda çok değişik oldu, benim sakalım da o zaman bırakıldı. Sanki fırtınadan önceki bir sessizlik vardı. Tabii bu mesele biraz değişik, derin belki müsadesi yok, ancak bu kadarını söyleyebildik.


- Peki Seyyidim , Türk-i Cumhuriyetlerde insanlar Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin nasıl karşıladılar?
- Ordaki insanlar Sadatları görünce , sanki babaları kaybolmuş, bekledikleri bir baba gelmiş gibi karşıladılar. Kesinlikle ne biz, ne de ordaki insanlar birbirimize yabancılık çekmedik. Zaten müminler kardeştir ve öyle öz kardeş olarak kaynaştık. Çünkü öz kardeşiz, anadan babadan öz kardeşiz . Yetmiş senedir aramızda bağ kalmadığı halde , sanki bir saniyelik bir bağ kaybolmuş gibi hissettik. Onlar da sofidirler ve Nakşibendi Tarikatına mensuplar ama , tabii ilim olmadığı için hep kulaktan duyma ile adaplarını muhafaza edebilmişler, yapabildikleri kadar yapmaya çalışmışlar.
Bir gece bir yerde misafir kaldık. O gece kalktılar, o gece sabaha kadar o insanlar yatmadı keyften ve muhabbetten. O gece koyun kestiler, yemek yaptılar, sabah namazından sonra yedirdiler ve sonra bizi yolcu ettiler. Biz ayrıldığımız zamanda hepsi ağladılar, küçük çocukları bile… Kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir misafirperverlik ve çok değişik haller diyarı idi.


- Seyyidim, Türk-i illeri ziyaretin akabinde Menzil’deki Merkad’ın yapısı Türk-i imari tarzına dönüştürüldü, bizi bu konuda aydınlatır mısınız?
- Biz de onu hissettik. Zaten o geziden sonra peşpeşe kararlar gelmeye başladı. Camii olsun, merkad olsun yoğun bir inşaat faaliyeti başladı. Tabii bu bizim zahiri gördüklerimiz, zahiri yorumumuz ve manevi yorumunu bilmiyoruz. Zahiren baktığımızda Kasr-i Arifan Menzil’e dönüşmüş.


Biliyorsunuz Gavs Hz.lerinin zamanında yapılan camii, Seyda Hz.leri döneminde hemen hemen onun iki misli büyütüldü. Gerçekten de sürekli katlamalı gidiyor. Gerçi bunlar ölçü değil . Bu tür katlamalı imar faaliyetlerine bakarak bu büyüklüklerden bahsetmek nefsimizin hoşuna gidebilir. Bunlar zahiri yöndür. Yine söylediğim gibi , kendi kendimizi tatmin ediyoruz. Seyda Hz.lerinin vefatı da bütün sofiler için büyük bir nasihat olmuştu. İnşallah hepimiz en güzel tarzda yararlanırız.


- Seyyidim , Seyda Hz.lerinin bıraktığı camii tamamen yıkılarak yerine daha büyük kapasitede camii inşa edilirken , sadece Seyda Hz.lerinden hatıra kalan minareye dokunulmayıp muhafazaya alındı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz ?
- Seyda Hazretlerini bize hatırlatması gereken sadece minare olmamalıdır. Bakın iki sene evvel umredeyken , ondan önce Seyyid Abdulbaki Hz.leri bana bir tesbih verdi. Bu tesbihle Hazret Muhammed Diyauddin vird çekmiş. Tesbih Hazretin dedesine (Şeyh Abdurrahman-i Tahi’ye) verilmiş. Şeyh Abdurrahman-i Tahi’den de babama geçmiş ve babam da bana verdi. O tesbih, nasıl olduysa Mekke’de kayboldu. Sürekli taşıdığım tesbihi kaybedince çok üzüldüm. Hatta beni endişe de aldı. Belki tarikattan merdud edilirim diye. Hem korku hem de üzüntüyü bir arada yaşıyordum. Durumu Dayıma söyledim:


“- Vallahi tesbihi kaybettim, ben mahvoldum. En iyisi burda bizi affederse affeder. Kabe’nin yanında işi bitirelim.”
Dayım Seyyid Abdulbaki Hz.lerine hal meselemi anlatınca, babam bana gülümseyerek baktı ve beni yanına çağırdı. Dedi ki :
“- Bunlar dünya malıdır, fanidir. Bunlarla kafanı meşgul ederek zaman kaybetmeye değmez. Maksat o tesbihi ’a götürmektir. Nihayetinde o bir ağaçtır. Onun manevi ve bir yadigar yönü var ama, gaye değildir. Tesbih, ’a ulaşmada bir vasıtadır.”


Nasıl biz diyoruz ki ; bize minareyi bıraktılar, ya da Gavs Hz.leri mihrabını bıraktı, veyahut da Seyda Hz.leri içerdeki merkadı bıraktı. Oysa bunlar belki bizim açımızdan nefsimizi tatmin etmek , belki onlar açısından da hediyeleri kalsın diyedir. Netice itibariyle gerek Gavs Hz.leri gerekse Seyda Hz.lerinin en büyük eserleri , işte bu cemiyet, bu hatmeler, bu irşad faaliyetleridir. Yani biz bunlarla sadatları hatırlamamız lazım. Bir minareyle, bir mihrabla hatırlarsak çok yanlış yapmış oluruz. Çünkü , zahirde gördüğümüz eserler fani olan ve geçicidirler. Fakat baki olanlar bu yapılan ameller , hatmeler, vird’ler ve bu irşadlardır.


Bence Gavs Hz.lerini, Seyda Hz.lerini ve bütün sadatları gerek hatmede ve gerekse vird’lerde hatırlamamız lazım. Bu tür amellerde hatırladığımız zaman ebedül ebed onlarla beraber oluruz. Eğer bir minareyle, bir mihrabla ve bir camii ile hatırlarsak, en fazla yüz sene hatırlarda kalır . Bugün Şah-ı Nakşibendi (k.s.)’ın neyi kalmışdı ki? Gittik o sadatların merkadlarını gördük ama , biz onları hiç görmeden de hatırlayamadık mı? Onun için yapacağımız amellerle hatırlamak en güzeli . Zahiri görüntülere saplanmamalıyız. Tabii bunu ısrarla söylememden maksat, gerçekten de ihtiyaç hissediyorum ve kitabda da yazılırsa bazı insanlar kendinden bir örnek çıkarırlar. Çünkü , biraz itiraz edildi ama, kimse hakikatini düşünemedi.


Sanki , Seyda Hz.lerinin temeli ile Gavs Hz.lerinin temeli aynı değilmiş.Bence camiin temelleri daha da büyütüldü. Hatta Seyda Hz.leri vefat ederken, Seyyid Abdulbaki Hz.leri hepimizi topladı ve bütün aileye dedi ki :
“- Seyda Hz.lerinin temellerini bu şekilde bırakmıyacağız. Çok çok büyütmek zorundayız. Onun için bana yardımcı olacaksınız…”


Tabii temeller her yönüyle çok çok büyütüldü. Buna katkıda bulunmamız lazım, kendimiz için.
Hz. İbrahim (A.S.)’ı ateşe attıkları zaman kertenkelenin iki çeşidi var; birisi su döktü , birisi de üfürdü.Hz. İbrahim (A.S.) o su dökene dedı ki :
“- O koca dağ gibi ateşe senin o damlacık suyun neye yarar ki ? Fakat ben senin dostun olduğunu bileyim.”
Öbür üfürene de dedi ki ;
“- Ya zaten ateş dağ gibi üfürsen ne olur ki ? Ben de senin düşmanın oldum.”
Bu misalden hareketle bizim burda katkımız şu olacak :
Bu yolu bilelim , sevelim.


Bu yolu seviyoruz, bu yolu biliyoruz diyebilmeyi muhakkak istemişler. Bizim katkımız başka ne olabilir ki?
Onun için minareye takılmamamız lazım . Hatta Seyda Hz.lerinin şahsına takılmamak gerekir. Bunlar istedikleri şeyler değil. Fakat davalarına, şeriata ve adaplarına takılmamız lazım. Çünkü, Sevgilinin sevgilisi sevgilidir. Yani onun sevgilisi bize sevgili olmalıdır. Madem ki, O sevgili ise sevgilisini de sevmemiz şart. Sadece onu sevmekle bu iş bitmez. Kelimenin tam anlamıyla esas olan sevgiliyi sevmemiz lazım ki saplantılardan kurtulabilelim.


Gerçekte bize bırakılan miras yollarıdır.O yollarına ram olmalıyız. Hakiki manada manevi mirasa sahip çıkmalı ve adaplara çok riayetle çok faydalar elde edebiliriz.Bütün bunlar hepimiz için musavidir. İlk müracaat edeceğimiz kapı şeriattır, ondan sonra ise adaptır. Gavs Hz.lerini ve Seyda Hz.lerini seveceksen şahsı için değil, yolu için seveceksin. Seyyid Abdulbaki Hz.lerini seveceksen , seni o yola götüreceği, o maksadına ulaştıracağı için seveceksin ki, o zaman hakikatı bulabilesin . Neyi ararsanız , mürşidinizi arayın , bulmaya çalışın. Keramettir,şudur, budur vs.bunlarla oyalanmayın . Onları bilmiyen insanlar bu tür saplantıların peşine düşsün. Bizim kesinlikle peşine düşmememiz gerekir.Hepimiz bu zatların evladıyız.Evet biz zahiri evladıyız ama , o da önemli değil, o da fanidir. Gerçek evlatları sofilerdir.


Madem ki , hepimiz onların evladıyız, miraslarına sahip çıkmalıyız. Onların mirasları da demin de söylediğimiz gibi bu yoldur.
- Seyyidim , Seyyid Abdulbaki Hz.lerini Türk-i Cumhuriyetlerde sadatları ziyareti ardından Umre yolculuğuna çıkmasını nasıl izah edebilirsiniz?


- Şunu öncelikle belirteyim ki Umre’nin ilki farzdır. Hac da ilki farz olup, öbürleri sünnettir.
Bu Umre , Türk-i Cumhuriyetlerdeki sadatların mekanlarına gitmemizden değişik bir ziyaret değildi. Bence yükünü hafifletmek ve bu yürüyüşü teyid etmektir. Ve edildi…


Şahsi kanaatim odur ki, hem Resulüllah’dan olsun hem de Sadatlardan olsun bazı anlatamıyacağım durumlar teyid edildi ve her tarafta da kabul gördü.


Bu zatların kerametlerini söylemek çok abestir. Tabii bazı haller bizi tatmin ediyor. Orda birgün benim gördüğüm bir olay oldu. Teravihleri kılıyorduk. Rükn-i Yemani ile Hz.İsmail hücresi tarafından Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin tam arkasındaydım. İnan ki, babamı Kâbe kadar büyük gördüm. Büyüdü, büyüdü, büyüdü…akıl sır ermiyor.Ve orda ertesi gün hatır almaya gittik. Yine orda aynı patlama oldu bana . Daha fazla anlatmam zor , bilmiyorum, sadece bu yürüyüşü teyidi diyebilirim. Gerek Kâbe’de gerekse Ravza’da ne olduğunu anlıyamıyacağımız, aynı Buhara’da gördüğümüz ya da görülenlerin aynı benzerlerini hissettik ve yaşadık . Hissedilen ve yaşanılan hallerin izahını bilmiyoruz, sadece bildiğimiz şu var; şeriata ve âdâba çok önem veriyorlar. Tabii bu da bizim için büyüklüklerinin göstergesi oluyor.


- Seyyidim, Seyda Hz.leri döneminde sanki muhabbet daha ağırlıkta görülüyordu. Bu dönem için ne buyurursunuz?
_ Gavs Hz.leri zamanında muhabbet daha da zirvedeydi. Seyda Hz.lerinden sonra , artık Seyyid Abdulbaki Hz.leri döneminde emeklemeyi bitirdik. Onun için memeği emziği ve sütü bıraktık, ve yürümeğe başladık. İlim, akıl ve zikir ön plana çıktı. Çünkü, hep muhabbetle olmaz. Muhabbet nereye kadar götürür? Ama ilimle, akılla ve zikirle gittiğin zaman bu ebedül ebeddir. Seyyid Abdulbaki Hz.leri, şimdi bunu kısa zamanda vermeye başladı. Artık yürüyün , yeter o kadar keyf yaptınız, şimdi çalışma zamanıdır diyor adeta… Zaten muhabbetten maksat da bunların hasıl olmasıdır. Demek ki , bunun zamanı gelmişdir ki, gerek zikir , gerekse şeriat üzerinde olsun çok duruluyor. Tabii ki öbür sadatlarda yaptılar ama , o gün için muhabbet daha ağırlıklı olması gerekiyormuş demek . Bizim hastalığımıza göre tedavi veriliyormuş. Bugün demek ki, ilaç buymuş. Onun için niye o eski muhabbet yoktur dediğimiz zaman , kendimizde bir eksiklik arayalım . Acaba hep o eski muhabbetle mi yürümemiz lazım? Biraz zor, artık olgunlaşma dönemindeyiz. Çünkü, olgunlaşmaya ihtiyacımız var. Şartlar ve ortam onu gerektiriyor, muhabbet gerekmez kanaatindeyim.
- Seyyidim , Seyyid Abdulbaki Hz.leri ilim hayatını nasıl bitirdi ?


- Gavs Hz.lerinden okudu. Değişik yerlerde okudu. Molla Dervişin yanında da okudu.
- Seyyidim, Seyyid Abdulbaki Hz.leri hiç sohbet ediyor mu ?


- Bazan münakaşa ve anlaşmazlığın çıktığı durumlarda sohbet ediyor. Sohbeti ağırlıkla şeriat üzerinedir. Sofilere yönelik genellikle mesajı şudur:
“ Bizi her yerde bulamıyabilirsiniz. Fakat öyle bir şey elinize alınız ki nerde olursa olsun, bu da şeriat ve âdâptır. Çünkü şeriat bu yaptığınızın zırhı ve ihatasıdır. Adap ise onun devamını sağlıyor.”
En küçük âdâbsızlıkları dağlar kadar gözümüzde büyütmemiz lazım . Çünkü en küçük âdâbsızlık siyah noktadır. Nakşibendi tarikatı beyaz perde olduğu için , o siyah nokta perde de olduğu zaman, insanın gözü o beyazlığı görmüyor, direk o siyah noktaya ilişiyor. Bu durum tabii olarak zikri ve irşadı engelliyor. Bundan da öte birisinin hidayetine vesile olacaksan olamıyorsun. Yani âdâbsızlıklar o yaptığımız şeriat amellere engel olmaktadır. Hatta namazları gece gündüz kılsan da âdâb yoksa hiçbir kıymeti yoktur. Ne feyzi ne de bereketi olur.
Seyyid Abdulbaki Hz.leri sohbetlerinde bilhassa niyet üzerinde de çok duruyor ve şöyle buyuruyor :
“ Niyetinizi rızası için sürekli kontrol ediniz.”
- Seyyidim, en son ne tavsiye edersiniz ?


- En son Seydamızın tavsiye ettiği şeriatı ve tarikatı tavsiye ederiz. ’a kavuşmak istiyorsak, Gavs Hz.lerinin söylediği gibi nefse basmak gerekir. Ümmet-i Muhammediye’nin birlik ve beraberliğini sağlamaya çalışmak görevimiz olmalı. Fitneleri bertaraf etmemiz lazımdır. Resulüllah’ı, Gavs’ı ve Seyda Hz.lerini seviyorsak bu zat’ın peşinden gitmemiz lazımdır. Çünkü , Seyyid Abdülbaki Hz.leri O’nların yollarını idame etmeye çalışıyor. Ona yardımcı olmamız gerekiyor. Tabii burda yardımcı olmak derken, kendi amel ve davranışlarımıza dikkat etmemizi kast ediyorum. Yoksa zahiri yardım değildir

en güçlüler elbette nakşibendilerdir hak olan yolda olanlar onlardır çünkü

En güçlüleri Nakşi Tarikatı Nakşibendiler, Türkiye’de varlığını sürdüren tarikatlar arasında en önemlilerinden biri olarak görülüyor.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zekeriya Beyaz‘ın verdiği bilgiye göre, İslamiyet’te iki grup var. Biri mezhepler diğeri de tarikatlar. Mezhepler, İslam’ın ilk 100-150 yılı içinde başlayıp 300 yıl içinde oluştu. Tarikatlar ise daha da gecikerek ortaya çıktı.

 Mezhepler Sünni ve Şii mezhepler olarak iki bölüme ayrılır.   Sünni mezhepler: Hanefi, Maliki, Şafi, Hambeli

  Şii mezhepler: Caferi, İsmailiye ve bir çok küçük gruplar

 Tarikatlar

Mezhepler, İslam hukuku, İslam inançları ve ibadet bilimleri ile meşgul olurlar. Tarikatlar ise tasavvuf, fikir ve maneviyat ile meşgul olurlar. Tarikatlardan başlıcaları: Kadiri, Nakşibendi, Şazeli, Rufai, Mevlevidir. Bunların dışında daha bir çok küçük tarikat sözkonusudur.

 Türkiye’de Nakşilik ve Kadirilik en önemli tarikatlardır. Bu tarikatlar ayrıca alt dallara ayrılır. Mesela Kadiri ve Nakşilerin yüzlerce ayrı ayrı grupları vardır. Kadiri, Nakşibendi ve Rufai arasındaki fark ise Rufai ve Kadiri’nin zahiri olması, yani açık zikir yapmasıdır. Örneğin vücutlarına şiş batırırlar, açık toplantı yaparlar. Nakşilik ise gizlidir. Kalp ile zikir yaparlar, zikirleri, toplantıları gizlilik arzeder. Prof. Beyaz tarikatların bugünkü durumu için ise şöyle konuşuyor: ‘‘Tarihte tasavvuf ve tarikat mensupları genelde dünya mal ve nimetinden mevki ve makamdan uzak durmayı ilke edinirlerdi. Günümüz tarikatları ise holdingleşmeyi ve siyasi makamlara tırmanmayı gaye edinmiş gözükmektedirler. Bir tarikata girmek zengin olmanın yolu haline gelmiştir’’

Prof. Beyaz, İskenderpaşa Cemaati’nin ölen liderlerini Süleymaniye Camii’ne gömmek istemelerini de ‘Süleymaniye Camii’nin ününden faydalanmak istediklerinin göstergesi’ olarak görüyor.

 NAKŞİLER M. Akif Beki’nin ‘‘Türkiye’de Nakşiler’’ kitabına göre ise Nakşilik tarikatı Bahaüddin Nakşibend tarafından 14′üncü yüzyılda kuruldu. Kitaba göre, Mevlana Halit Ziyaüddin Bağdadi (Halidiyye) 18′inci yüzyılın sonunda çağdaş Nakşi tekkelerinin kurulmasına yol açtı. Tarikat kökenlerini, ilk halife Hz. Ebubekir ve bu yolla da Hz. Muhammed’e dayatır. Kurulduğu ilk yüzyıldan itibaren diğer tarikatların aksine daima siyasetin içinde rol almıştır. İktidara yakın olmak, iktidar olmak Nakşibendi tarikatının en önemli özelliğidir. Nakşibendiler cumhuriyetin kuruluşundan itibaren yeni rejime muhalefet göstermişlerdir. Menemen olayına adı karışan tarikat, uzun süre, rejim tarafından sıkı takibata maruz bırakıldı. Özellikle İskenderpaşa cemaati, mensubu olan ünlü politik isimler nedeniyle, Nakşi gruplar arasında en popüleridir. Korkut Özal, Turgut Özal ve Necmettin Erbakan gibi isimler bu cemaatin en popüler isimleridir. Halidiyye’den doğan Anadolu’daki çağdaş tekkeler: Menzil Dergahı: Seyyid Abdülhakim Hüseyni‘nin kurduğu dergah. Seyyit Raşit Erol tarafından geliştirildi. Önemli bir cazibe merkezi olan dergahın başına Abdülbaki Bilvanisi geçti. Hınıs Tekkesi: Dedesi Şeyh Ali Septi’nin kurduğu tekke Şeyh Said‘in 1925′te idam edilmesiyle kapandı. İskenderpaşa Tekkesi: İstanbul menşeli tekke 1850′de kuruldu. Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi ve Abdülaziz Bakkine yoluyla ünlü şeyh Mehmet Zahit Kotku‘ya dergahlık yaptı. Kotku‘nun 1980′e kadar görev yaptığı İskender Paşa Camii’ne kayan dergahın başına ölümünden sonra (oğlu olmadığı için) damadı Prof. Esad Coşan geçti. Erenköy Tekkesi : Kelami Dergahı Şeyhi Erbilli Mehmet Esat Efendi’nin halifesi Sami Ramazanoğlu tarafından kuruldu. Ardından dergahın başına Musa Topbaş geçti.

İsmailağa Tekkesi: Ahıskalı Ali Haydar Efendi‘nin 1960′da ölümü üzerine yerine Mahmut Ustaosmanoğlu geçti. Adını Mahmut Efendi‘nin görev yaptığı Fatih’teki camiden aldı.

 Halidiye ekolünden doğan cemaatler: Süleymancılar: Nakşi Şeyhi Selahaddin İbni Seracettin’in soyundan gelen ve vaiz olan Süleyman Hilmi Tunahan tarafından kuruldu. Tunahan‘ın sağlığında kurduğu Kur’an kurslarında yetişmiş olan öğrenciler Süleymancılar adını alan cemaatin çekirdeğini oluşturdu. Daha çok Ege ve Akdeniz bölgelerinde etkin olan Süleymancılar, bir tarikat değil cemaat formunda gelişti. Özellikle kırsal kesimden devşirilen yoksul ve zeki öğrencileri eğitirler. Kurs ve okul öğrencilerine yardım federasyonu adı altında Türkiye’nin her yerinde, her ilçe, hatta köyünde pansiyonları vardır. Sahip oldukları zengin kurumlar sadece Türkiye’de değil Almanya’da da etkindir. Cemaat lideri Kemal Kaçar geçtiğimiz yıl öldü. Başına eski bakanlardan Ahmet Denizolgun’un geçtiği iddia ediliyor. Denizolgun bu iddiayı ne doğuruluyor ne